23 Temmuz, 2008

MARMARA ADASI (Temmuz 2008)




..
Bundan 6-7 yıl önce çocuksuzken Neşe ile otostopla ada temalı bir Marmara gezisi yapmış, bir hafta içinde Bozcada, Gökçeada, Marmara, ve Avşa adalarını ziyaret etmiştik. Süremiz sınırlı olduğundan Marmara Adasında iki gece kalmış, arabamız olmadığından diğer köyleri gezemeyip hep merkezde kalmamıza rağmen yine de doyamamıştık


4 günlük bir boşluk yakalayınca bunu Marmara Adasında değerlendirmeye karar verdik. Sıcak bir Temmuz günü, akşam saat 7 de Erdek’ten kalkan Marmara feribotuna yetişmek üzere öğleyin İzmir’den yola çıktık. Yolda pek oyalanmadık, Kapıdağına giderken kavun yediğimiz tezgahlar Akhisar çıkışında yerlerini almışlardı, ama kilosu 1,5 lira deyince arabadan bile inmedim.
Bandırma yoluna döndükten sonra günaşık tarlaları başladı. Anlamadığım günaşıkların güneşe sırtlarını dönmeleriydi.



Bandırmaya inerken nefis manzaralı bir tepede sanki grotesk filmlerden fırlamış korkunç bir fabrika gördük. Acaba ne fabrikası diye tartışarak sırttan inerken girişinde tabelasını okuduk: Sülfirik Asit Fabrikasıymış!

Bandırma’ya girmeden Erdek’e döndük, saat 17 gibi arabayı Erdek feribot iskelesine park ettik(3 lira) Geçen sefer Neşe yürümeye üşendiğinden tek başıma gezip hayran kaldığım Erdek sahilindeki yazlık apartmanları bu sefer beraber gezdik.
Bu kadar güzel apartmanlar, bakımlı bahçeler, insanda acaba Marsilya’ya mı gedldim duygusu uyandırıyor.

Apartmanların kapılarının önünde denize giren, evlerinden indirdikleri şezlonglarda sohbet ederek vakit öldüren, sanki Koç holdingte orta düzeyde yöneticilikten emekli beyzbol şapkalı beyler

ve plajda konken oynayan, torun bakan hanımları sahilin Batı'sında yer alırken, Doğu ucunda gençler müzik yayını da yapan büfeden aldıkları bira dondurmalarla yazlık komşularıyla eğleniyorlar
.
Fiyatlar da bu elit ortama rağmen son derece makul, bira 2, haşlanmış darı 1 lira.
Geri dönüp iskeleye bakan çınaraltı kahvelerinde birer şerbet içip feribotun gelmesini bekledik. Neşe karadut, Can limon(4 günde 10 bardak), ben de koruk istedim.
Erdek’te ve Marmara adasında her çınaraltı kahvesinde bu şerbet çeşitleri mevcut.(1lira)

Marmara’dan gelen feribot gecikince iskeleye gidip bilet aldık (otomobil 25+1 kişi 6,5lira), balık tutanları izledik.

Pek birşey tutamıyorlardı.

Saat 7 30 gibi arabayı gemiye yükleyip yola çıktık.
Epeydir arabalıya arabayla binmemiştim.
Güneş etkisini yitirene kadar arabada oturup buzluktan bira içtik, sonra çıkıp dolaştık.
Can aşağıdan el sallayarak kalbini kazandığı kaptanın davetlisi olarak kaptan köşküne çıktı,
dümeni tuttu, az daha karşıdan gelen bir gemiyle çarpışıyorduk, bizi kurtardı.
Saat 9 30 gibi Marmara adasına yanaştık.
İskeleyi izlerken, yanımdaki askerden yeni terhis olmuş adalı gencin 'Rambo İlk Kan' havasında köyüne dönerken arkadaşına anlattığı askerlik hikayelerine kulak misafiri oldum.
“Biz adalıyız, deniz göremedik mi şaşırıyoruz” diyordu Doğu'daki askerliği hakkında.
Kıyıya çıkınca saat zaten geç olduğundan fazla uğraşmadan merkezdeki Adapalas’ta kalalım dedim (klimalı TV’li oda 50 lira) , ama Neşe geçen sefer kaldığımız Mola motel’e gitmekte ısrar etti. 7 yıl önce yine böyle karanlıkta indiğimiz iskelenin hemen karşısındaki arsaya çadır kurmuş, gece boyunca yanımıza bağladıkları eşekten rahatsız olduğumuzdan ikinci geceyi Mola’da geçirmiştik.

Trafiğe kapalı sokaklar yüzünden tepelerden dar sokaklardan geçerek ulaştığımız Mola Motel gecelik kişi başı YP 65 liraymış. Oteli işleten Nadir ile 3 yataklı oda için yemeksiz 50 liraya anlaştık. Odamız plaja asmaların ve çamların arasından bakıyor, balkonda koruklar sallanıyor.
Can koruklara saldırınca, daha önce odada kalan çocuklar da onun gibi yemiş olsalar şimdi hiç kalmamış olacağını söyledim, bir iki taneyle yetindi.
Odaya yerleştikten sonra çıkıp yürüyerek 2 dakika mesafedeki çarşıya çıktık.
Burası tam emekli ve kadın cenneti. Sahil boyunca yan yana sıralanmış çınaraltı kahvelerinde erkekler okey oynuyor, kadınlar kağıt. Gündüzleri kaveleri dolaşan beyaz giyinmiş tansiyoncu bile var.

Orta yaşlardaki kadın kesafeti belki eşlerinin hafta içi çalışmalarıyla açıklanabilir ama gençler arasında da bir erkeğe iki genç kız düşmesi nasıl açıklanır bilemedim.
Çay 50 kuruş, dışardan yiyecek getirmek serbest.
Serbest ne kelime, ibadullah!
Gece 10 30 da yemek yediğimiz pideciden dışarı çıkardıkları açma tepsilerini görünce garsona sabah için mi hazırlık yaptıklarını sordum. Gülerek “Hayır burada gece 11 de sıcak açma yeme adeti var” dedi.

Gerçekten bizim oturduğumuz süre içinde sadece pideci 2 tepsi açma sattı, bunun gibi gece gündüz sıcak açma çıkartan 3-4 fırın daha var. Tıkınmak için açmanın yanı sıra ekler, çiğ börek, gözleme gibi hamurlu, midye tava ve dolma gibi deniz mahsüllü opsiyonlar da mevcut. Biz de birer dondurma yiyip otele döndük.

Sabah adayı gezmeye çok hevesli olduğumuzdan belki başka bir köyü beğenip kalmak isteriz diye eşyalarımızı toplayıp odayı boşalttık. Nadirin eşi Ayşe bize duvardaki haritadan köyleri gösterdi, elimizde adayı gösteren hiç harita olmadığından bir kroki çizip köyleri işaretledim.
Nadir Mola Motel'le yaşıtmış. Babası 1972'de oteli açmış, ve oğlu olmuş. Şimdi işleri oğluna ve gelinine devretmiş. Onlar da bütün gün telefonda müşterilere laf anlatıyorlar.
Bir müşteri havluların kaçar santim olduğunu bile sordu, duyduk!
Çınaraltı kahvelerinde açma poğaçalı kahvaltıdan sonra belediyeye uğrayıp BİM ile ortak hazırladıkları ada broşüründen alınca benim krokiye gerek kalmadı. (Adanın marketleri bile ekonomik biri BİM diğeri DiaSA)

Önce sol tarafa doğru Çınarlı köyüne gitmeye karar verdik.
Yolda, deniz kıyısındaki Nergis Otel ilgimizi çekti. Marmarayı seyreden nefis bir terası olan otelde oda fiyatı 40 liraymış. Bir oda görmek isteyince resepsiyondan 3 kat aşağı, bodruma doğru indik. Odanın balkonunda yine süper bir manzara vardı.
Sonradan broşürü alınca uyandık; yoldan hiç görünmüyor ama deniz tarafından çekilen fotoğrafında kocaman otelmiş. Giriş ve resepsiyon otelin çatısındaymış.
Yola devam edip Çınarlı’ya vardık. Sahilin hemen arkasında, biri gerçekten devasa 3-5 çınarın kapladığı, futbol sahası kadar, masaları seyrek bir kahve var, millet uyukluyor.
Köşeden kıvrılıp sahile çıktık, küçük bir plaj bir iki çiğ börekçi falan pek hoşumuza gitmedi.
Çiğ börekçiden direk buradan, Çınarlı Köyü'nden kalkıp Tekirdağ’a giden hususi feribotların ilanı vardı.
Yol teorik olarak adayı çepeçevre dolaşıyor ama herkes Çinarlı ile öbür uçtaki Saraylar arasının çok bozuk olduğunu söylüyor. Çınaraltındaki kahvede çalışan çocuğa Saraylara giden yolu sorunca geldiğimiz yolu gösterdi.
“Adanın kuzeyinden giden yol" deyince çıldırmışız gibi bakıp
“Ordan gidilmez abi, yol var ama kamyonlar çalışıyor, mermer ocaklarında bir iki bin kürt çalışıyor, başınıza bir iş gelir, haber verseniz bile yetişemeyiz kurtarmaya” dedi. Yolu tekrar sorunca gösterdi.
Neşe “Gidecek miyiz yani, bak tehlikeliymiş” dedi korkuyla.
“Bu çocuk kendini vahşi batıda, Kürtleri de Kızılderili sanıyor heralde, gider bakarız yol bozuksa döneriz” dedim. Nitekim yol sahiden bozuk, un gibi kumluymuş biraz gidip geri döndük, merkez üzerinden Gündoğdu Köyüne geçtik.Yolda adada hiç bir yerdegörmediğim ve duymadığım kadar bol olan Ağustos böceklerinden bir koro eşliğinde karşı adaları izledik.
video
Köyler merkezden de sakin, herkes birbirini tanıyor. Bizi her gören hoşgeldiniz dedi.
Aynı çınarlı kahveler daha da ucuz fiyatlarıyla buralarda da mevcut. Erdek ve civarındaki bu ulu çınarlar insanı rahatlatıyor, mutluluk veriyor.

Yol en sonunda Saraylar köyüne çıktı. Köye girmeden Urla’dakine benzer güzel bir yarımada ve boynunda rüzgardan etkilenmeyen bir plaj var.
Saraylar mermerciliğin merkezi olsa gerek,
yol boyunca pek çok ocak olduğu gibi köyün iskelesini de mermerden oyulmuş heykeller süslüyor, herahalde burada heykel workshop’ı gibi bişeyler olmuş.
Ben Saraylar’ı çok beğendim, kalalım dedim ama Neşe merkezdeki tek oteli beğenmeyince tekrar çarşıya dönmeye karar verdik. Dönüş, oyalanmayınca yarım saat kadar sürdü.
Mola Motel’e tekrar yerleştik, odamızı temizlemişler biraz ayıp oldu ama biz de odadan çıkarken ne yapacağımızı bilmiyorduk.
Akşamüstü denize girip yüzdük. Su Ege’ye göre daha sıcak ve bulanık, ama deniz hoşumuza gitti. Sabah deniz daha durgunken ufak deniz anaları da gördüm.
Adadan İstanbul'a, hem de Sarayburnu'na deniz otobüsleri çalışıyor.
Günübirlik İstanbul'u gezsek mi dedik, bir kişinin 40 lira olduğunu duyunca hemen vazgeçtik. Nerdeyse uçak fiyatı olmasına rağmen İstanbul'lular deniz otobüslerini dolduruyorlar, akıl alır gibi değil!
Deniz sonrası akşam yemeği için en çok reklam yapan ve canlı fasılı olan Birol Restoranı değil, çarşının öbür ucunda yer alan, masalarını ortancalarla süslemiş olan Kemal Restoran’ı tercih ettik.


 
 

Ufak rakı, bol yeme içmeye 90 lira hesap geldi.
İkinci sabah kahvaltımızı balkonda etmeye karar verdik. Sabah yüzmeye gitmeden önce termosta çayı demledim, çarşıdan açma, poğaça, çatal, peynir, ada zeytini, kiraz domates aldım, dezenformasyondan beynim döndüğünden gazete almadım.






 

Alışveriş yaparken burasının gerçekten hiçbir yere benzemeyen, nevi şahsına münhasır bir ada olduğunu düşündüm:
Sabahın köründe çarşıda iki adam midye ayıklıyor, bir kemancı da onlara destek olarak keman çalıp şarkı (Hançeri aşkınla ey yar)
söylüyor, ancak kimseden para beklemiyordu. 

video
 

Profesyonel bir kemancının bedava çalmasına şaşırıp, öte yana döndüm ki, bir travesti ıncık cıncık kılık kıyafet dükkanını açıyordu. Daha sonra da gözlemlediğime göre halk bu iriyarı hanımkızı gayet benimsemiş, adalı hanımlar bütün gün dükkanın önünde gölgeye masa atıp laklak ediyorlardı.
Kahvaltıdan sonra bütün günümüzü geçireceğimiz otelin plajına indik.
Otelin garip bir uygulaması olarak müşterilerden şezlong parası 3 er lira alıyorlar. Otel işletmecilerine bunun saçma olduğunu anlatsam da inanmadılar. Ben de uzatmadım, 6 lira verip iki şezlong aldık, akşama kadar getir oğlum, götür yavrum plajda yatarak kitap okuyup yüzdük.
Ben okumak için Charles Bukowski’nin biyografisini seçtiğimden ve sabahtan akşama kadar okuyup bitirdiğimden bütün gün bira içmek zorunda kaldım.
Bir Tekirdağ feribotu her sabah plajı tarayarak Çınarlı'ya doğru giderken sesi sonuna dek açarak Barış Manço'nun "El salla, el salla" şarkısını çalıyor,
denizdeki ve plajdakiler de tabii ki el sallayarak egzersiz yapmış oluyorlar.
Plajdaki tıkınmaların da etklisi ile akşam yemeğini midye tava ve midye dolma ile geçiştirdik. Daha geçen hafta 'Eskiden Kordon'da biranın yanında midye tava, salatalık turşusu yenirdi, şimdi hiç kalmadı, herkes patates yiyor' diye konuşmuştuk,
Erdek'te midyeye doyduk (şişi 1,5)
.
Üçüncü sabah kalkıp yüzdükten sonra kahvaltı olarak çiğbörek yemeye karar verdik.
Tanesi 1.75 olan böreklerden 5 ini hızla sıcak sıcak gövdeye indirince ağırlık çöktü, odaya döndük.

Neşe eşyaları toplarken ben de Can’ı yüzmeye plaja indirdim, ben girmedim gölgeden izledim. Hemen iki kızla arkadaş olup beraber denizde oynamaya başladılar.
Çocuklar ne kadar kolay arkadaş ediniyorlar.
Kızlarla tanışıp samimi olmak hangi yaşta birden zorlaşıyor acaba? (Çetin Altan misali retorik soru)
Feribot akşamüstü 4 te olduğundan öğleden sonrayı çarşıda ara sokaklarda gezerek değerlendirdik.
Ozan Orhon’u gördük, hala inanılmayacak kadar zayıftı.
Geldiğimizden beri 3 gündür, sahiplerinden başka kimsenin oturmadığı Baba Zula şarapevine her önünden geçişimizde içimiz parçalanarak bakıyorduk.
Benim en büyük kabusum; hiç öyle bir niyetim olmamasına rağmen, bir mekan açıp boş boş oturarak komşu mekanlardaki müşterileri izlemektir. Gerçi sahipleri 50-60 yaşındaki ağabeyler pek dert eder havada değillerdi, ama bizim içimize sinmedi, gitmeden öğlen sıcağında oturup birer kadeh şarap içtik. Marmara Adasında şarap üretilmiyor ama Avşa’nın şarapları meşhur. Bortaçina diye bilindik bir markaları da var ve çok ucuz. Bizim otelin lebi derya barında mesela, bir şişe şarap 14-18 lira arasında bir kadehi de 3-4 lira. Bar sahibi İsmail Abi açık şaraplardan verdi, ben kırmızı içtim, Gökçeada’nın ev şaraplarına benzer kokulu bir şaraptı, beğendim.
Şarabın kadehi 5 lira imiş ki bu da neden 3 gündür tek bir kişinin mekana oturmadığını açıklıyor. Buralar o kadar ucuz ki 5 liraya 3 öğün karnını doyurur bir de sarhoş olursun.Saat 16'da, 31,5 lira daha verip arabamızı feribota yükledik. Vapur önce Avşa’ya uğrayacağından adaları izlemek için üst güverteye çıktık. Yanına oturduğumuz hem tipi, hem konuşması, tavrı Kaynana Semra Hanım’ın aynısı bir hanım dakikasında sohbete başladı.

Önce o sırada yanından geçtiğimiz Kaşık Adası'nı, namı diğer Ekinlik Adası'nı anlattı:
Eskiden çok güzel şaraphaneli köşkler olan adada şimdi pek az kişi kalmış. Ramsey’in villası varmış, Başbakan dinlenmeye oraya geliyormuş. Sakin bir yermiş, vapur haftada iki üç gün uğruyormuş.
Sonra babasını anlattı, Karadenizli kaptanmış. Karadenizli kaptanlar sürekli yolda oldukları için 'Yarim İstanbulu mesken mi tuttun, gördün güzelleri beni unuttun' diye şikayet eden hanımlarını getirip Marmara adasının Gündoğan köyüne yerleştirmişler, gelip geçerken uğrarlarmış. Can’a da bir takım efsaneler anlattıktan sonra vapur Marmaranın Bodrum’u haline gelmiş olan Avşa’dan ayrılınca biz de buzluktaki soğuk şarabımızı içmek üzere aşağıya indik. Erdek'li bir hastamın anlattığına göre, geçen sefer gelişimizde ortamı Bodrum'a benzetip hiç hazzetmediğimiz Avşa, Bodrum Bodrum olmadan önce de böyleymiş, şarabı içen köşeye çekilirmiş.
Saat 6 30 da vardığımız Erdek’te merkezde otel aradık bulamadık. Birisi öğretmenevini tavsiye etti, gittik havalı resepsiyonist otelin dolu olduğunu, ama bir rezervasyon iptali olduğunu fakat bizden hemen önce gelen iki kişiye vereceğini söyledi.
67,5 liralık oda fiyatını duyunca hem önümüzdekiler, hem de biz vazgeçtik, zira iki adım ilerde Zeki Otel’in havuza bakan odaları tam pansiyon 80 liraydı. Bu fiyatlarla emekli öğretmenler nasıl kalıyor anlayamadım, herhalde fiyatlar özel okullarda çalışanlara göre ayarlanmış.
Merkezden umudumuzu kesince sahile doğru gittik, ve ilk pansiyona yerleştik.
Buzdolabı balkonda olan deniz kıyısındaki odamız 45 lira.
Akşam yemeği için yürüyerek sahile gittik.
Erdek sahil yolu bir tarafı plaj öbür tarafı otellerden oluşan kalabalık bir yol, ucu çarşıya bağlanıyor. Yol üzerinde trambolin, havada zıplama lastiği ve rodeo atı da var.
Kızları biraz daha uzun süre zıplatıyorlar.
Erdek’te de aynı mütevazi ve çınarlı tatil beldesi havası var,
ama buraya Tarkan geliyormuş (Biletler 40-125 ).
Yine sahildeki midye tava balık vs satan bir birahaneye oturduk. Midye tava ve Lüfer söyledik.
Lüferden menun kalmayınca garsona söyledim hemen götürdü, yerine kalamar söyledik onu da beğenmedik ama geri de göndermedik. Hesabı öderken kalamarın da kötü olduğunu söyleyince garson çocuk “Niye söylemediniz, yenisini yaptırırdık, ya da hesaptan düşerdik” dedi, “Sağol söylemen yeter” dedim ki gerçekten de öyleydi.
Yemekten sonra 3-5 liralık yasal kitap sergilerini gezip otele döndük.
Sabah sahilde kahvaltıdan sonra yola koyulduk.
Geze geze akşamüstü İzmir’e vasıl oduk.
Yolda oturup yemek yediğimiz ve fiş vermeyen Susurluk tostçusunu ve Akhisar köftecisini maliyeye şikayet ederek bu seyahatimizi de sağ salim tamamlamış olduk.
..
Marmara Adası sakin, serin bir tatil yapmak, çınarlar altında ucuz çay içip kitap okumak isteyenler için ideal bir belde.

Bütçe: 4 gün her şey dahil, benzin hariç 450 lira