20 Eylül, 2008

DALYAN DELTASI (Eylül 2008)


 
Marmara Adası yazımda sadece manzarası güzel diye bahsettiğim bir otele giden bir okurumun hizmetten memnun kallmayıp yakınması, yakınırken de otelde aynı yazıyı okuyup gelen başka müşteriler de olduğunu belirtmesi beni çok şaşırttı. Böyle bir etkim olabileceği hiç aklıma gelmemişti.
  Beğendiğimiz yerleri kıskançlıkla, kalabalıklaşmasın diye yazmadığım ve tavsiye vermekten hiç hoşlanmadığım halde bu kez bir kereliğine, tavsiye edeceğim üç kişinin bunu hakkettiğini düşündüğümden, gerçekten tavsiye amacı ile bir yazı yazacağım.
 Yazıdaki fotoğrafların tümü son 4 yıl içindeki Dalyan seyahatlerimizden.(Bizim Güney sezonu açılışı yılda iki defa oluyor, Mart gibi ilkbahar, Eylül’de de sonbahar açılışı. Okullar kapanınca İzmir çevresinden fazla uzaklaşmıyoruz)
Akşamüstü Sandras’ta Yeşil Vadi restoran’a vardık
Sandras kimilerinin su markası olarak hatırlayacağı bir yer, tarifi şöyle:
Köyceğiz’den Doğu’ya, Göcek yönüne giderken solda Beyobası tabelasından içeri girilip, 10-12 km tırmanılıyor. Burada Yuvarlak Çay adında gürül gürül bir akarsu ve kıyısında 5-6 restoran, bir de iptidai otel var.


Bu restoranların en mütevazı ve güzeli ise Yeşil Vadi restoran. Komşusu Çınar gibi, diğer meşhur ve turist dolu restoranların yol boyu kocaman tabelaları varken Yeşil Vadi’nin küçücük tabelası restorana sapan toprak yoldan az önce yer alıyor.
Yeşil Vadi akarsuyun kenarında buz gibi sularla havası serinleyen, ağaçlar altında asude bir restoran.
Cesareti olanlar karpuz çatlatan bu suya girip yüzebiliyor. Ben biraz grip olmama karşın bu sefer de dayanamadım girdim, kafamı ıslatmadan bir çırpınıp çıktım.
Neşe suyun üzerindeki salıncakta sallanırken momentini kaybedip ortada kaldı, ip atıp kurtardık.





Yiyecek olarak kızartmalar ve tandır var.
Tandır pek sürüm olmadığından tereyağı ile ısıtılmış olarak geliyor. Biz sadece abur cubur ( kaşarlı mantar, sigara böreği, patates) yedik ve bira(4) içtik. Hesap 35 lira geldi, kredi kartı var.

Restoranın işletmecisi pala bıyıklı Salih Abi, kayınvalidemin İzmir’deki arsenikli su meselesi yüzünden ısmarladığı Sandras sularını bahçeyi suladığı hortumdan doldurdu arabaya kadar taşımama yardım etti.(Yukarıdaki fotoğrafı bizim fotoğraf makinesinin pili bittiğinden cep telefonu ile çekmemize izin verip, daha sonra maille atan masa komşumuz Süleyman İlter'e teşekkür ederiz)
Restoran kışın da açık, daha doğrusu telefon edince Salih Abi yakındaki evinden çıkıp geliyor.

Hava kararmadan Dalyan’a indik, yıllardır kaldığımız Zakkum Pansiyon’a vardık.
Aile ve mahalle baskısı yüzünden Neskafe fincanında iki cin yuvarlamış olan pansiyonun sahibi Ali Abi bahçedeki kanepede üstü çıplak uyuyordu. Uyandırıp odamızın anahtarını aldık, o sırada oğlu Murat da turistleri gezdirdiği tekne turundan döndü.
Sezonun sonu gelmiş olmasına karşın Ali abinin 5 odasının 4’ü doluydu, bize en arkadaki, yandaki Beyaz Gül restoranın mutfağına bakan odayı verdi. (40 lira/oda)




Zakkum, Ali abinin yörük dedesinin sahildeki elli yıllık evini pansiyon haline getirmesiyle 20 yıldır hizmet veren bir pansiyon.



Ali Abi eşi Sevim Hanımla birlikte çalışıyor.

Oğulları Murat da yazları okuldan gelince tekneyle gezi işlerine bakıyor.




Ali abi yılın onbir ayı içiyor, Ramazanda içmiyor(bu sene nedense içiyor).
Bu fotoğrafta iki yıl önce, son gün okunan ezanla birlikte bir dubleyi fondiplerken.
Yan komşusu Önder Pansiyon da yeğeni İlker'e ait ve aynı kalitede hizmet veriyor.

Biz ilk baştan Ali Abi'ye bağlandığımızdan yer bulamazsak İlker'de kalıyoruz.
İkisinde de müsterilerin kullanımına açık mutfak, buzdolabı ve mangal mevcut.(İlker'in rakı bardakları daha güzel)
Zakkum ve yanında Önder Pansiyon'un tekneden görünümü.

Yolda Migros’a uğrayıp aldığımız şarküteri nevalesiyle sahilde güzel bir sofra kurduk, rakı içtik, yattık.
Sabah 10 da bir başka Ali abi’nin yeni yaptırdığı Özalp 10 teknesi ile Ekincik turuna çıktık.
Kaptan Ali abiyi Neşe çok eskiden tanıyor, apart otellerinde kalırken tanışmış.
Çok çalışkan ve dürüst, ve güleryüzlü insanlar.
Eşi Suzan Hanım ile birlikte 20 yıldır turizm işindeler.
Suzan abla “Ali geçen gün hesap etti , teknede şimdiye kadar 100 bin kişiye yemek vermişiz” dedi.
Yemek ama ne yemek!
Dalyan’dan çıktıktan sonra önce doğal çamur kaynaklarına sabah bıraktıkları bir grup müşteriyi aldık. Burada kayaların altında gerçek, doğal kükürtlü su ve çamur varmış, hem de ücretsizmiş, ama duş yokmuş. Biletle girilen meşhur çamur banyolarındaki çamur ise taşıma toprağın suyla ve klorla karıştırılmasıyla yapılıyormuş, hem de binlerce insan aynı yere girdiğinden çok pismiş!
Kanaldan denize çıkılan yerde, sazlıkların arasına bir tekne sanki içinde yaşanıyor gibiparketmiş(demir atmış diyemedim).




İztuzu’nun arkasındaki sığlıkta bir sürü kayık yengeç tutuyor ve satıyor. Aynı zamanda suya şap şap vurarak oralarda takılan kocaman bir carettayı çağırıp, yengeçle besleyip turistik atraksiyon yaratıyorlar.

Caretta bizim kayıkçıları değil az ilerdeki başka birini tercih edince ben de caretta yerine onun fotoğrafını çekenleri çekmekle yetindim.
Mavi yengeçler benim bildiğim sadece bu bölgede yaşıyor ve çok lezzetliler. Canlısı 4, haşlanmışı 5 lira. Yengeçlerin bacakları dolunayda dolu, hilalde boş oluyormuş, şansımıza ben hep dolunayda yiyorum dolu dolu...



Nerede, nasıl kolayca avlanabileceklerini de biliyorum ama onu yazmayacağım!






IBiz iki tane canlı yengeç alınca, ikircikli duran tekne arkadaşlarımız da aldı.
Kayıkçı çok temkinli bir şekilde yengeçleri arka ayaklarından tutatarak bir bisküvi kutusuna koydu, kaçırmamamız ve elimizi kaptırmamız konusunda uyararak verdi.



Kıstırdığı yeri ciddi yara yapıyormuş, yara işliyormuş.
Boğazdan çıkmadan az önce Can benim güneş gözlüğümle oynarken suya düşürdü.
Kaptan Ali abiye söyledim, hemen kıyıya çekti, maske ile daldım. Suya atlar atlamaz burnumun dibinde kuma saplanmış bir 10 lira buldum, Can’a fazla kızmadığım için gönderilmiş bir karma ikramiyesi olarak değerlendirip cebime attım.
Biraz aranıp tekneye döndüm, bir baktım herkes teknenin maskelerini takmış, suda benim gözlüğü arıyor. Meğer Ali abi gözlüğü bulana bedava bira vaat ederek herkesi suya sokmuş.
Sonuçta gözlüğü bulamadık ama epeyce akıntıda yüzme tecrübesi edindik.

Sahili tarayarak giderken Ali abi turistlere olta dağıttı, sırtı çektik, bir çingen palamutu yakaladık.



Öğlen yemeği için Ekincik koyuna yanaştık, Ali abi sahilde mangalı yakarken Suzan abla salata yaptı, biz yüzdük.





Mangalda önce patlıcan biberler, sonra yengeçler, sonra balıklar ve en son da baharatla, sarımsakla marine ettikleri tavuk kanatları pişti. Izgara yengeçleri hemen soğuk bira ile (4 lira) götürdük, kabuklarını Ali abinin talimatıyla denize attık, zira arılar yengeç kabuğu kokusunu çok seviyorlarmış ( Can kendine bir kıskaç ayırdı).
Yemekte, bazıları 1 kiloya yakın büyüklükte kefaller ve tavuk kanatları vardı. Turistler ‘bir balığı kaç kişi yiyecek?’ diye sordular, ‘balık çok istediğinizi alın’ cevabını aldılar.




Balık yemek isteyen herkes birer balık aldı, ben yeni kefal yediğimden kanat yedim.
Bir kiloluk kefali biz Karaburun’da Ergin’in yerinde 30 liraya yiyoruz, burada 25 liralık tekne gezisinde yemek diye veriliyor.
Yemekten sonra biraz daha mayışıp yüzdükten sonra saat 5 gibi Dalyan’a döndük.



Ali abi ve eşi çok samimi ve işlerini düzgün yapan insanlar. Onların bu samimiyeti teknedeki misafirlerine de sirayet ediyor. Bir diğer öğlen menüleri olan meşhur saç kavurmanın yapımına bizzat turistler yardım ediyor, domates biber doğruyorlar, öksüz doyuran miktardaki kavurma ortadan hep birlikte yeniyor. Birbirini hiç tanımayan insanlar gün boyu sohbet etmeseler dahi tekneden inerken birbirlerine sevgiyle veda ediyorlar. Tekne turları ile ilgili olarak çarşıdakşi Özalp Turizm'den bilgi alınabilir.

Odaya dönünce Ali abinin yeni yaptığı iskelede biraz şarap içip kitap okuduk.




Yan odada kalan Hollandalı turistler gece kanala girip yüzdüler.

Bu iki Hollandalı kadın 14 yıldır her yıl düzenli olarak 2 hafta gelip kalıyorlarmış. Eski okul arkadaşıymışlar. Birisi türk yemekleri kitabı yayınlamış, türk lokantası açmış..





Ali abiden öğrendiği testi kebabını Ali kebabı diye tanıtıyormuş. Hollandaya dönerken yanında binlerce el yapımı çöpşiş götürüyormuş.
Ali abi Ortaca’daki bir arkadaşına söylüyormuş, o hazırlıyormuş.

Can Kayıktan balık tutmaya çalıştı,

gece de kayığın tüplü mangalında ızgara yapıp rakı içtik.

Neşe erkenden yattı, ben de bir bira içmek için dışarı çıktım.
Barda yan masada oturan arkadaş Sri Lanka tişörtümü işaret edip “Gittin mi?” diye sordu. İrlandaliymış, adı Con’muş,
O da beş kez gitmiş. Beraber birer bira içtik. Sudi Arabistan’da çalışan biseksüel bir mühendismiş, orayı çok seviyormuş, hiç bir şeyi,n eksikliğini hissetmiyormuş. Evde üzüm suyundan şarap yapıyorlarmış. Yakalanan yabancılar bir iki gün nezarette kalıp, şirketleri tarafından kurtarılıp sınırdışı ediliyorlarmış.






Sabahleyin yandaki restoranın mutfağına bakan vasistandan gelen seslerle uyandık.
Garsonla aşçı arasında şöyle bir diyalog yaşandı:
-Deniz kıyısındaki koca kafa omlet istiyor
-Onu da s, seni de s.
-Öyle deme ya , iyi bahşiş veriyo adam
-Naapcakmış omleti, normal kahvaltı nesine yetmiyo aq.
-Abi çok çırp Yaşar abi çok çırpıyo ondan güzel oluyo
- Onun bahşişini de s., kafasını da s., seni de s., aq.
-Hass. yandı omlet aq.
-Ya niye attın onu, ben yerdim

-Bak omlet nasıl çevirlir(Şap), hep ikincisinde çok güzel çeviriyorum havada


Kahvaltıda omlet pişirdik, Pazar gazetesi keyfini öğlene kadar uzattık.
12 gibi dolmuş teknelerle İztuzu’na gittik(gidiş dönüş 7 lira/kişi),


Şezlong şemsiye kiralayıp(2x2,5) akşama kadar yattık, kitap okuduk, yüzdük.






Ben plajın öbür ucuna kadar koştum.
Plajda bir an nerey baksam fotoğraf çekenleri gördüm. Kadınlar hususi şuh pozlar verip amorstan fotoğraf çektiriyorlardı. Acaba bugün bu plajda kaç bin poz dijital fotoğraf çekilmiştir merak ettim.


17 30 da plajdan ayrıldık, tekneyle pansiyona döndük.






Saat 18 30 gibi Ali ağabeylerle vedalaşarak yola koyulduk, saat 22 de İzmir’e vardık.

Bütçe: Benzin hariç, 2 gece, her şey dahil, 220 lira