20 Ağustos, 2009

ENDONEZYA II





Çıkan kısmın özeti: Singapur'dan Endonezya'nın Sumatra Adası'na gitmek için geceden aradaki Batam adasına geçtik.



Sabah 7 de Batam'daki otelde uyandık .
Saat 9'u bekleyip acenteler açılınca uçak bileti bakarsak, 8 deki son tekneyi kaçırıp hele bir de uygun uçak yoksa bu cenabet adada bir gün daha kalacaktık.
Ne yapsak diye kararsız, yavaş hazırlandığımızdan otelden çıkışımız 7:30’u buldu. En sonunda ben deniz yolculuğunun bize iyi geleceğine karar verip hadi tekneyle gidelim dedim.
Levent her zamanki gibi hiç itiraz etmedi.



Bir taksi çevirip “Çek iskeleye” dedik, ama sabah trafiğini hesap etmemişiz. Şöföre Sumatra feribotuna yetişeceğimizi söyleyip fazladan para vaadedince tarlalardan bile geçti ama yine de iskeleye varışımız 8:05 'i buldu.
Değnekçiler Sumatra’ya son feribotun kalkmak üzere olduğunu söyleyerek taksinin bagajından çantaları kaptıkları gibi koşturmaya başladılar.



Yakalayıp çantamı geri aldım, bilet gişelerine gittim. Gişedeki adam bizim gitmek istediğimiz Padang’a giden feribotun kalktığını, bugün için Sumatra’da sadece Dumai diye hiç duymadığımız bir kente giden feribotun kaldığını, onun da kalkmak üzere olduğunu, hemen karar vermemizi söyledi.

Adam başı 250 000+50 000 de sormaveriskelevergisi ödeyerek biletleri aldık (kişi başı 20 Euro),
Değnekçiler yine çantaları kapıp koşurmaya başladılar, biz de peşlerinden,



"Hele bir Sumatra’ya geçelim de gerisi kolay" diye düşünerek, nerede olduğunu bile bilmediğimiz Dumai’ye giden feribota bindik, üst güverteye yerleştik. Değnekçilerin alelacele iki arada bir derede söylediklerine göre yolculuk 2 saat sürecekmiş.
Henüz kahvaltı etmemiş olmamıza rağmen inince ederiz diye düşünüp açlığı sorun etmedik, çay-kahve içerek etrafı seyrettik.



Tekne bazı iskelelere yanaşıp yolcu aldıysa da, 3 saat geçip bir türlü Dumai’ye varmayınca İngilizce bilen kantinciye daha ne kadar yolumuz kaldığını sordum.
“Bir saat rötarımız var, saat 3 gibi varırız” dedi. Meğer benim koşarken değnekçilerin laflarından anladığım iki, yolculuk süresi değil, varış saatimizmiş! Yol normalde 6, rötarla 7 saat sürecekmiş!



Uğradığımız iskelelerden birinden binen bir çift, çocuklarından ayrıldıkları için önce epeyce ağladılar.



Ben de Levent'in Singapur'dan yeni aldığı 200 mm objektifini deneme fırsatı buldum



Zaman ilerledikçe neşelendiler



Kantinde satılan tek gıda maddesinden; sıcak su eklenince noodle olan hızlı çorbalardan birer tane alıp, üst güvertede kızarmakta olan Levent’e yeni haberlerle birlikte verdim.



Aç, susuz, uykusuz, hayatından bezmiş olduğundan olumlu ya da olumsuz bir tepki vermedi. Yolculuk kararını ben verdiğimden onun bu mahsun halleri bana daha çok dokunuyor.



Kantinciye tekrar gidip yemek sordum. Ne yemek istiyorsak bir dahaki iskeleye sipariş verebileceğini söyledi, iki pilav istedim, cep telefonu ile sipariş verdi. 1 saat sonra vardığımız iskelede pilav tavuk, acı sos, ve birer muzdan oluşan kutu içindeki yemeklerimiz geldi(20 000).



İskeleden tekneye atlayan seyyarlar aynı yemeğin biraz daha kalitesizini 10 000 ‘e satıyorlardı.
Teknedeki son saatlerimizi alt güvertede uyuklayıp karate filmi seyrederek geçirdiysek de ikimiz de üst güvertede istakoz gibi kızardık.



Gerçekten de öğleden sonra 3 gibi Dumai iskelesine indik.
İskele çıkışında bizi kendi dolmuşlarına çekmeye çalışan mahşeri bir değnekçi ordusu karşıladı. Sağımı solumu çekiştirenlere sağlam bir bağırınca uzaklaştılar.
Gideceğimiz Padang daha Güney'de kaldığından (Yakın noktaya giden sabahki feribotu 5 dakika ile kaçırdığımızdan) Kuzey'den dolaşarak kulağımızı tersten göstermiş gibi olduk.
Ben bu kadar uzun yolculuktan ve yorgunluktan sonra burada kalırız, nasıl olsa deniz kıyısı değil mi, yüzeriz diye düşünüyordum ama öyle de değilmiş.
Bulunduğumuz, Melaka yarımadasına (Malezya’ya) bakan Doğu kıyısı, endüstriyel atıklarla kirlenmiş, çamur gibi bir denize sahip. Şimdi adanın kısa eksenini kara yolu ile aşıp Batı kıyısına geçmemiz gerekiyor, zira plajlar o taraftaymış.





Gitmek istediğimiz Padang şehrine genelde 5 kişilik jipler çalışıyor, yeni olanları da var ama yolun 12 saat sürdüğünü öğrenince otobüs bakındık, yoktu. Mercedes otobüse bilet sattığını iddia eden biriyle anlaştık, servis minibüsüne gittik. Minibüste temiz giyimli, traşlı bir Belçikalı da kuzu gibi bekliyordu.



Değnekçiye otobüsü görmeden para vermeyeceğimi söyledim. Tamam dedi, bizi şehirde bir yazıhaneye götürdü. Orada bilet satmak isteyen adama da otobüsü görmeden para yok dedim, sinirlendi, otobüsün temsili fotoğraflarını gösterdi, umursamadım. Bakkaldan soda, su alıp yarım saat de yazıhanede bekledikten sonra başka bir servisler garaja gittik.



Otobüste Mercedes amblemi olmakla birlikte kamyondan çevrildiği hemen belli oluyordu. Koltukları rahat göründüğünden, ve esasında garajda başka da otobüs olmadığından 100’er bin rupi daha verip biletleri aldık, otobüse bindik.
Jack Daniels içerek hızla moralimizi düzelttik . Belçikalı Paul’ün arkasındaki sıraya oturup elindeki haritasını alıp inceledik.



Paul bizimle hemen hiç konuşmadı, biz de onun tipinden huylandık, konuşmadık. Psikopat katil, ya da çocuk pornocusu gibi bir tipti, kumaş pantolon giyiyordu, belki de kanundan kaçıyordu.



Viskinin etkisiyle dönüşte Belçika Emniyetine, davranışlarından şüphelendiğimiz bir vatandaşlarının Endonezya’da olduğunu bildirmeye karar verdik.
Paul’ün haritasını inceleyince Sumatra’nın bir ada olmakla birlikte çok büyük bir ada olduğu kafama acı bir şekilde dank etti.



Bizim yanımızda sadece internetten indirip A4 kağıdına bastığım siyah beyaz bir Sumatra haritası vardı ve insan sağındaki solundaki kara parçalarıyla birlikte değerlendirmeden bu adanın ne kadar büyük olabileceğini kavrayamıyor; “Ne olacak yaa, Kıbrıs gibi bir ada işte” diye düşünüyor (En azından benim gibi yola çıkmadan hazırlık yapmaya, okumaya üşenenler) , ama değil! Neredeyse Avustralya’nın yarısı kadar bir adaymış!
7 saatlik deniz yolculuğuyla Sumatra adasının uzun ekseninin sadece sekizde birini katedebildik ve hemen hemen ortasına vardık. Tamamını denizden geçmek herhade iki günden fazla sürer



Karadaki yolculuğumuz da, elbette ki biletleri satarlarken söyledikleri gibi 12 değil 17 saat sürdü.
Akşamüstü 4’te kalkan otobüs sabah 9 da Padang’a vardı.
Yolda sabaha kadar bir kez motorumuz yandı, söndürdüler,



Bir kez şöförümüzün ehliyeti olmadığı için polis tarafından yolculuktan men edilip, 1 saat bekledik.



Polisin verilen rüşvete kanaat etmesiyle yola devam ettik.
Yol üstündeki köylerde iki kez, birer buçuk saatlik yemek ve namaz molaları verdik.



Köy lokantalarından muz yaprağı tabaklarda, salçalı kurbağalı pilavlar yedik.



Bol şekerli çaylar içtik, köylülerle muhabbet ettik.



Otobüste epey sivrisinek olduğundan uyuyabilmek için köy bakkallarında satılan bir kullanımlık sivrisinek kovuculardan alıp süründük.



Sabah 6 da önünden geçtiğimiz, yakınında meşhur bir göl olan turistik kasaba Bukittingi aslında güzel bir yere benziyordu ama uykumuzu açamadığımızdan inmedik, Padang’a devam ettik.



Bukittingi’den sahile, Padang’a inen yol virajlı ve oldukça tehlikeliydi, her yola motorcu gözüyle bakan Levent’in ağzının suyu aktı.'Şu kumlu virajlarda motoru bir yatırcaksın' diye hayaller kurdu.



Pazar akşamı Singapur'dan çıktığımız yolculuğumuzda, iki gün sonra Salı sabahı 25 saatlik kesintisiz yolculuktan sonra Padang’a vardık. Bu iki günü Singapur’da geçirip, 20 dolar daha vererek Tiger Airways ile aynı Salı sabahı bu noktaya 1 saatte ulaşmamız da mümkündü, ama bence bu daha eğlenceli oldu.
Levent için aynı şeyi söyleyemem, gittikçe daha az konuşmaya başladı.



Otobüs bizi Turizm İnformasyon binasının yakınında indirdi. Binaya girdik, harita broşür sorduk, sadece Sumatra’nın batı kıyısını gösteren bir harita ve broşür varmış. Zaten biz de artık fazla hareket etmeyi düşünmüyoruz.



Biz görevli kızla konuşurken rastlantı eseri orada bulunan bir turist rehberi de kulak misafiri oldu. O da bize Padang ve civarı hakkında epey bilgi verdi. Yolculuktan çok yorulduğumuzu ve tek isteğimizin sakin bir plajda yayılmak olduğunu söyleyince “Sizin için en uygunu Bungus Plajı” dedi. Oradaki oteller hakkında bilgi verdi,



TinTin’e gidin, Carlos’un yeri biraz kazıkçıdır dedi. Rehberin adı mı yoksa, lakabı mı anlamadım ama kendisini Guru diye tanıttı. Levent de görevli kıza ve bize gönüllü yardım eden rehbere yanında getirdiği birer nazar boncuklu anahtarlık hediye etti. Daha sonra bana söylediğine göre aslında adama üzerinde “Guru” yazan tişörtünü hediye edecekmiş



(böyle bir marka varmış), ama adamın Türkiye’den geldiğimizi söyleyince tavrı değişmiş, biraz burun kıvırır gibi olmuş, vazgeçmiş. Ben fark etmemiştim.
Dolmuşla merkeze gittik. Buradaki dolmuşlar süper fantastik.



Dışları bilgisayar oyunları gibi boyanmış, içinde yüksek sesle tekno rap çalıyor.



Yolcular ise fesli amcalar, türbanlı kızlar,



Umarsızca sonuna kadar açılmış müziği dinliyorlar.

video

Köye gitmeden önce orada bozduramayız diye para bozdurmak için ilk gördüğümüz bankaya girdik. Sırada epeyce bekledikten sonra gişeye geldiğimizde görevli kız ilk kez böyle bir istekle karşılaşıyormuş gibi çok şaşırdı; belki de stajerdi.



Gitti başka memurları çağırdı, iki kadın daha geldiler, bozdurmak istediğimiz iki yüzlük banknotu uzun süre incelediler, tartıştılar, müdürlerini çağırdılar, o da geldi baktı, en sonunda banknotlardan birini tarihi eski olduğundan değiştiremeyeceklerini söylediler.



Levent uykusuzluktan ve açlıktan biraz gergin olduğundan söylene söylene parayı ellerinden kaptı, dışarı fırladı, ben de çantamı sırtlayıp peşinden çıktım.


“Sen çantaların başında bekle, ben bozdurup geleyim” dedi
Ben de açlıktan ve uykusuzluktan iyice halsiz düşmüştüm, seyyar bir çaycıda oturdum, çay içtim, masadaki sepetin içinde duran pişilerden yedim.



Karnım doyunca fotoğraf makinemin kırılan pil kapağını yapıştırmak için yandaki eczaneye gidip selobant istedim.


Önümdeki kırmızı ışıkta gençler, duran araçlara gitar çalıp, şarkı söyleyerek para kazanmaya çalışıyorlardı.



Geceyarısı bizim otobüste de iki genç koridorda gitar çalıyorlardı. Ben yoldan sıkılan yolcular olduğunu düşünmüştüm. Meğer onlar da mola yerinden binmiş müzisyenlermiş.


video

Gördüğüm kadarıyla bunlar hep iki kişi olarak çalışıyorlar



Levent yarım saat sonra 200 doları iyi bir kur olan 11 800 rupiden bozdurmuş olarak geldi. 7500 rupi yaklaşık 1 lira ediyor, tekrar çok sıfırlı rakamlara alışmak zor oldu.


Bungus Beach’e yol 20 kilometreymiş, durdurduğumuz taksiler 150 binden aşağı inmediler. En sonunda bir taksiciyle 80 bine (10 lira) anlaştık, 27 saatlik yolculuğumuzun son etabına başladık. Kıyıyı takip eden yol bir tepeyi aştıktan sonra kıvrılarak Bungus Köyüne indi.





Plajda yan yana yer alan üç oteli de gezdik.
Tintin gecelik 75 000 rupiydi ve çok dökülüyordu, ortalarında yer alan otel en iyileriydi ve 200 bindi, ama inşaat vardı ve çok gürültülüydü. Biz de denize sıfır ve bana göre oldukça konforlu olan Carlos’a yerleştik,



150 binlik odaları en az 2 gün kalmak şartıyla 125 bin’e tuttuk (10 dolar).



Saat neredeyse 12 olmuştu, duş aldıktan sonra birer yumurtalı tost ile kahvaltı ettik.Levent'in morali biraz düzeldi.



Bütün köyde bizden başka yabancı olarak sadece Dave diye 1970’lerden fırlayıp gelmiş bir Amerikalı var. Dave burada akvaryumlar için süs balığı ticareti ile uğraşıyormuş. Aslında Hindistan cevizi ağaçlarından yer parkesi üretmek için gelmiş ama o işin olmayacağını anlayınca bu işe dönmüş.
Dave çok ilginç bir adam. Hawai’liymiş, 4 yıldır buradaymış. Ortadaki otelde lüks televizyonlu bungalowlarda kalıyormuş ama bütün gün, üzerinde hiç çıkarmadığı, yakası yamulmuş, ucuz Hawai tişörtü ve 70'lerden kalma gözlüğüyle kıyıdaki restoranlarda hiçbir şey yapmadan sadece bira içiyor ve balıkçılarının onun için tuttukları balıklarla seferden dönmelerini bekliyor.



Tutturduğu balıkları Japonya’ya satıyormuş. Endemik türlerde 20 dolara sattığı tek bir balık Japonya’da perakende 400 dolara satılıyormuş. Her hecenin üzerine tek tek basarak vurguladığı komik bir Amerikan aksanı vardı, sürekli bizi korumaya çalışır tarzda konuşuyordu.



Bütün gün konuşabildiği tek tük kişiden biri ve otelin sahibi olan Carlos için “Beware of Carlos, he_is_a_ban_dit. He’s not_hing, not_hing, real boss is Desi” (Carlos’a dikkat edin tam bir hayduttur, o aslında hiç bir şey, esas patron Desi) gibi laflar ediyordu . İddiasına göre Japonya’da 36 yaşında taş gibi sevgilisi de varmış.

Levent odaya dönünce cibinlikli yatağa düşer gibi yattı ve anında uyudu. Ben de denizde şöyle bir yüzdükten sonra sahildeki eski balık ağlarından yapılmış hamakta uyuyakalmışım.



Uyanınca aklım biraz başıma gelmişti, baktım Levent’in uyanacağı yok, köyü dolaşayım dedim. Arkadaki, köyün içinden geçen yola çıktım.



Bir süre sonra yalınayak olduğumu fark ettim ama odaya dönüp terlik giymeye üşendim, bütün köyü yalınayak dolaştım (Zaten epi topu 500 metrelik sakin bir yer)



İnternet kafeye girip Neşe’ye sağ salim olduğumuza dair mesaj attım. (1 saat 4 000).



Tekrar otele döndüğümde terliklerimi bulamadım. Plajda uyurken hamağın altında bırakmıştım, herhalde köylülerden biri indragandi yapmış. Carlos’a ve kızkardeşi Desi'ye söyledim, özür dilediler ama bulmamın zor olduğunu söylediler.



Terlikler Brezilya’dan hatıra olduğu için biraz üzüldüm ama yapacak bir şey yoktu. Yalınayak gezemeyeceğim için köyün her şey satan bakkalına gidip bir çift daha aldım.



Burada da herkes tek tip parmakarası tokyo giyiyor, Brezilya’ya göre de pek ucuzmuş (10 bin rupi= 1 dolar)
Odanın önüne motosikletli dondurmacı geldi. İşçiler mola verip etrafına toplandılar.



Ben de sıraya girip aldım. Salepli donmuş sütü kaşıkla kazıyıp bir naylon torbaya koydu, içine renkli su muhallebisi parçaları ve haşlanmış tuzsuz pirinç pilavı koydu, torbanın ağzını bağlayıp verdi. İşçileri taklit ederek torbanın köşesini delip emerek yedim pilavlı dondurmayı.



Yarın için adalara tekne turu sordum, Carlos tam günlük yemekli tura kişi başı 300 bin istedi, 250’ye anlaştık.


Carlos biraz depresif bir adam. Dostça davranıyor, ama gerçekten öyle mi, yoksa giydirmeye mi çalışıyor tam anlayamadım.



Levent de uyanınca köyde bir tur daha attık.
Deniz kıyısındaki bakkalın masasında Dave ile birer buz gibi bira içtik.



Dave’in bütün gün susmaktan ballanmış geyiğini dinledik. Bizi güldürdü.



Bir süre sonra tüm geyikler gibi baydı, gördüğümüzde bahane uydurup kaçmaya başladık.



Yemek için çevredeki en lüks yer olan bizim otelin restoranına geçtik, sebzeli pilav ve bira ile akşam yemeğine 130 000 rupi verdik. Pilavdan başka yemek olmadığı gibi pilavda da iş yoktu. Balık yemek istiyorsak bir gün önceden ısmarlamamız lazımmış. Yarın için iki kişilik ısmarladık.




Yemekten sonra boş restoranda takılırken genç garsonlardan birisi nereden geldiğimizi sordu. Türkiye deyince “Aa benim Türk kız arkadaşım var” deyip bildiği Türkçe kelimeleri saymaya başladı.:
“Arap çocuk, seni seviyorum, y...k, gel oğlan gel, teşekkür”
Üstüne bir de arap bacı şivesiyle 'İki yabancı' şarkısını söyledi.
Bir süre önce otelde kalmaya gelen, ve Uzakdoğu'da yaşayan bir Türk kızı ilk gece restoranda Nekki’yi kesmeye başlamış ve gece kızın odasında bitmiş.



Daha sonra kız Bungus’tan ayrılırken Nekki’yi yanında götürmüş, bir nev’i odalık ve özel hizmetkarı gibi kullanmış. Nekki evde yemek yapıyor ve kızın gelmesini bekliyormuş. Beraberce gezmeye gittikleri Tayland’da kızın bir Monk’tan (Tay rahibi) hoşlanması ile ilişkileri bitmiş.



Kız şimdi Monk’la beraber yaşıyormuş.
“Monk’lar kadınlarla beraber olabiliyor mu ki?” dedim hayretle.
Çok olağan bir şeymiş gibi,
“Tayland’lı Monkluktan ayrılabilmek için inzivaya çekildi, bir ay ormanda tek başına kaldı, sonra birlikte olabildiler” dedi
“Vay be ne kızmış” dedik.
Nekki ayrıca kızdan kalan evrakı metrukeyi de cüzdanından çıkartıp gösterdi:
5 milyon liralık bir banknot ve kara kuru bir kızın vesikalık fotoğrafı.



Ayrıca bir de Türkçe pop CD’si varmış, ‘İki yabancı’ şarkısını da ordan öğrenmiş, bizi gördükçe mırıldanıp durdu.



Levent: "Doğru söyle oğlum Nekki, kız sana 'Gel oğlan gel'i hangi durumda söylüyordu?" diye sorunca utanıp gülmekten yerlere yuvarlandı.
Bu fotografta da Nekki ortamdaki tek kadın olan Carlos'un kardeşi Desi'ye ayak masajı yapıyor.



Sabah tekne turuna Maylene adlı Hollanda’da yaşayan Endonezya’lı bir kadın da katıldı.



Biri Nekki olmak üzere iki kayıkçı ve Carlos'la birlikte 6 kişi olduk, iki tarafında ince denge çubukları olan yerli kayıkla yola çıktık.



Kayık iki kişinin yanyana oturmasına izin vermeyecek kadar dar.



Dümencinin kafasındaki şapkanın tepesinde pet şişe kapağı takılmış olması dikkatimi çekti. Carlos'a sebebini sordum, oradaki zulaya ganja koyuyorlarmış.



Böyle serbest mi buralarda diye sordum.
Adanın tepelerini işaret ederek " Dağ taş dolu" dedi



Bu çubuklar tekne sağa sola yalpaladıkça suya girip çıkıp çok güzel bir görüntü oluşturuyor, insan kendini seyretmekten alamıyor.
Biz de makineleri çıkartıp suya batıp çıkan dikmelerin, sıçarayan suların onlarca fotoğrafını çektik.



Önce hiç yerleşim olmayan bir adaya gittik, Kıyılar Bozburunu andırır şekilde girintili çıkıntılı, pek çok adadan var. Adaları satın almak da mümkünmüş ama bir Endonezyalı'nın üzerine almak lazımmış.


Çıktığımız adada bizden başka piknik yapan 5-6 yerli kadın ve kızları vardı.



Etrafta tekne gözükmediğinden Carlos’a bunlar buraya nasıl gelmişler, ne yapıyorlar diye sordum.



Ava giden balıkçıların karıları kızlarıymış, evde sıkılmasınlar, piknik yapıp yüzsünler diye giderken bu adaya bırakıyorlarmış.
Bizim personel de diğerlerinin yanına örtümüzü serdi, meyve çay ikramı yaptı.

Kıyı mercan kayalıklarından oluşuyordu, plajda da kırık mercanlar serpilmiş gibiydi.



Denizin dibi rengarenk balıklarla doluydu. 2-3 saat yüzüp gölgede muz yiyip, çay içip yattıktan sonra (güneş çok feci yakıyordu) toparlandık, Carlos’un istersek daha sonra kalabileceğimizi söylediği Pagang adasına doğru yola devam ettik.



Toplamda 1.5 saatlik bir yolculuktan sonra adaya vardık.



Adada sadece, tahtadan yapılmış, yanyana üç odadan oluşan bir turistik tesis var.


Odalardan birinde iki gündür Alman bir çift kalıyormuş.



Adada onlardan başka, hiç yabancı dil bilmeyen iki de Endonezyalı genç işçi var. Almanlar iki gecedir adadaymışlar. Hayatlarından çok memnun görünüyor, soğuk bira içiyorlardı.
Nerden buldunuz? dedim, bir tekneden almışlar. Biz de muz verdik, yarın geleceğimizi söyledik.
Kıyıda bir iki sundurma, bank, hamaklar ve bir iskele dışında medeniyetle ilgili bir emare yok. Adeta Lost adası...



Deniz yine nefisti, turkuaz renkli suların dibi envai çeşit renkli tropik balıkla doluydu. Termosta yanımızda getirdiğimiz öğlen yemeğinde yine sebzeli pilavla karşılaşınca Carlos’a neden denizde zibil gibi dolanıp duran kocaman balıkları yakalayıp yemediğimizi sordum. Milli parkta olduğumuzdan balık avlamak yasakmış.



Cezası çok ciddi olmalı ki ıssız adada bile sebzeli pilava talim ediyoruz diye düşündüm. Yemekte Maylene ile sohbet ettik, esas köyü buralarda bir yerde imiş ama 20 yıldır Hollanda’da sosyal hizmet görevlisi olarak çalışıyormuş, hemen her yıl Sumatra’ya tatile gelir Bungus’ta da mutlaka kalırmış. Carlos’la müşteriden ziyade arkadaşça bir ilişkileri vardı.



Yemekten sonra beraber kıyının ilerisindeki çalıların arkasına dolaşmaya gidip, gevşemiş ve neşelenmiş olarak geldiler. Carlos palmiye dalları çiçekler kesti, kendilerine şekil yaptılar.



Sessiz adada yüzüp hamaklarda yayıldık. Tropik çiçekler çok güzel kokuyordu.



Saatleri böyle geçirdikten sonra hava kararmadan dönüşe geçtik. (Adalarda ilginç bir şekilde cep telefonu çekiyormuş)



Yol boyunca yine suda kayan çubuk fotoğrafları çekmekten kendimi alamadım, Levent önce dalga geçti ama bir süre sonra dayanamadı, o da çekmeye başladı. Hipnotize edici bir görüntü, insan kendini kaptırıp gidiyor.



Kıyıya yanaşınca duş alıp sabahtan ısmarladığımız balıkları yemek üzere restorana gittik.



Ufak kolyos boyunda palamutları tava yapmışlar, yemekte yine iş yoktu. (Balık 30, bira 20 bin rupi)
Yemekten sonra Nekki 'Padang'a bara, gece kulübüne gidelim, bir sürü kız vardır dans ederiz' diye tutturdu. Ben derhal karşı çıktım, Levent'in biraz aklı çelinir gibi oldu. Gerçekten de bulunduğumuz koyda, otelde yemeği yedikten sonra sıfır aktivite var.



Biradan başka içki yok, müzik yok, TV yok, bizden başka turist yok, turisti bırak ortalıkta Carlos'un kızkardeşi, oteli ilşeten Desi ve Maylene'den başka numunelik tek kadın bile yok. Issız adadaki Alman kadınla birlikte 4 günde toplam 3 kadın gördük, askerlik gibi oldu.



Köyün tek taksicisi 20 kilometrelik yola 200 bin rupi istedi, tipi de hiç hoş değildi. Epey kararsızlıktan sonra Levent en sonunda benim gönülsüzlüğüme (suratsızlığıma) da bakarak gitmekten vazgeçti.
Odanın önündeki koltuklara yayılmış, mehtap altında Jack içip muhahabbet ediyorduk ki Nekki elinde telefonla koşarak geldi, "Alın alın konuşun D. (Türk kız) telefonda" dedi. Bize o kadar bahsedince anıları canlandı, aşkı alevlendi zaar; kızı çaldırıp kendisini aratmış.



Levent telefonu aldı , ben de kulağımı yanaştırıp dinledim. Kız komik bir aksanla Türkçe "Ne zamandır ordasınız, ha çok güzel yer" gibi mecburi konuşmalar yaptı, Levent de kibar kibar konuştu, Nekki'nin hep ondan bahsettiğini söyledi ama neler anlattığına fazla girmedi.
Odanın önündeki koltuklarda güzel bir muhabbetten sonra saat 1 30 da yattık, saat 2 ye kadar cırcır böceklerinden uyuyamadım. Bizimkilerden çok yüksek bir ses çıkartıyorlar ve ses yavaştan başlayıp artıyor.
Sabah 7 de garip bir sürtme sesiyle uyandım, kalkıp baktım:
Maylene elien bir çalı süpürgesi almış odaların önünü süpürüyor.



Balıkçılar eskiden Narlıdere’de yapıldığı gibi geceden bıraktıkları ağı iki koldan beşer kişi çekiyorlardı.



Çektiler çektiler bir kova küçük balık çıktı.



20 dakika kadar yüzdüm. Kahvaltıda odanın önünde omlet yedik. Elimde okunmamış kitap kalmadığından (uçakta unuttuğumdan) otelde bulunan tek İngilizce kitabı aldım. Sneaky People adında, karısını öldürmeye çalışan bir otomobil satıcısnı anlatan 1960’lardan kalma bir roman, fena değildi.


Daha önce Carlos ile adaya bırakıp ertesi gün almak için 600 bin rupiye (55 dolar) anlaşmıştık, ama sabah çiğlik yaptı, 700 istedi. Biraz tartıştıktan sonra 600’e razı oldu, daha küçük tek motorlu bir tekneye bindik, Maylene de geldi.



Bu sefer direk adaya gittik.


Yolda suya giren denge çubuğu fotoğraflarını ihmal etmedik.



Almanlarla aramızda bir oda bırakarak öbür köşeye yerleştik. Odada cibinlikli bir yatak, arkasındaki banyoda da da tuvalet kuburu ile duş niyetine su depolanmış beton bir havuzcuk ve tas var.



İçinde yürüdükçe odanın tahtaları gıcırdıyor. Elektrik yok.



Carlos içindeki kola biraların parasını ekstra olarak ödediğimiz bir buzluğu ve sıcak su içeren bir termosu da odaya kadar taşıdı, balkona yerleştirdi.



Bize biraz muz, çay kahve bıraktı. Öğlen yemeğini birlikte yedik. (Yanımızda termosta getirdiğimiz az sebzeli ılık pilav, ve limonlu çay)
Kayıkçı öğlen namazını kayıkta eda etti.



Carlos’lar biraz oyalandıktan sonra havanın bozmaya başladığını görünce hızla toparlanıp tekneye bindiler, köye döndüler. Adada yalnız kaldık.




Devamı (bu sefer sahiden) yakında...