07 Nisan, 2010

SİNGAPUR-ENDONEZYA Şubat, 2009 (Tam Macera!)





(Daha önce üç bölüm halinde yayınlanan yazının kronolojik sıralanmış halidir.
Bu arada bugün, biz döneliberi Sumatra'da ikinci kez büyük deprem oldu)


THY'nin, geleneksel hale getirdiği 14 Şubat Sevgililer Günü kampanyasını ancak biletler bittikten sonra ilan ettiğini bildiğimden bu sene Ocak başından itibaren internet sitelerini kontrol etmeye başladım. Gerçekten de kampanyayı internette, başladıktan neredeyse 10 gün sonra, biletlerin çoğu tükenince ilan ettiler. Trek Turizm’den Ebru’nun sayesinde bu sefer Singapur’a iki koltuk ayırtmayı başardım. Bu biletlerin özelliği birinci kişi tam ücret öderken ikincinin sadece 1 euro + vergileri ödemesi. Neşe izin alamadığından, yolcuların da karşı cinsten olması şart koşulmadığından lise yıllarında mahalleden arkadaşım olan, yıllarca görüşmeyip, 2-3 yıl önce yolda karşılaşınca arkadaşlığımıza kaldığımız yerden devam ettiğimiz Levent’e teklif götürdüm.



Levent görüşmediğimiz yıllar içinde iş hayatında epey ileri gitmiş, büyük bir şirkette Genel Müdür olmuş, hayat standartı epey yükselmiş. Öyle ki tatillerde
aman kalabalık olmasın diye kocaman bir tekneyi ailecek kapatıp Mavi Tur yapmaya başlamış, ama özünde bir değişiklik olmamış. Levent’e düşük bütçeli bir geziye hazır olup olmadığını, bunun demokratik bir gezi olmayacağını, eğer bu şekilde kimi zaman eziyetli, sürünerek gezmeye itirazı yoksa beraber gidebileceğimizi söyledim.

Bir nevi bilgisayardaki sistem geri yükleme gibi, kafasını ve bütçesini 20 yıl öncesine alması gerektiğini de ekledim.
İkiletmeden hemen kabul etti, biletlerimizi aldık.
İş güç yüzünden ayrıntıları telefonda görüşerek 1 ay sonra İzmir Dış Hatlar terminalinde buluştuk. Amacımız Singapur'dan Endonezya'nın adalarına geçerek plajda kafa dinlemek.



(O sırada bu adalara ulaşmanın ne kadar zor olacağını bilmiyorduk)


Gideceğimiz gün İzmir’e gökyüzü delinmiş gibi sağanak vardı.
Neşe beni havaalanına bıraktığında saat daha erkendi. Havaalanı çok kalabalık ve çok gürültülüydü.
Eskiden havaalanlarında çok elit, kürklü, parfümlü hanımlar olur, herkes gazete okurdu. Ucuz uçuşların yaygınlaşmasıyla birlikte iç hatlar terminali şehirlerarası otobüs garajına dönmüş. Sakin bir yer bulamadığımdan bir tuvalete kapanıp kitap okuyayım dedim. Orhan Pamuk’un Füsunla sevişmesini okudum ama askere giden gençler tuvalette o kadar şamata yaptılar ki devam edemedim, dışarıya kapının önüne çıktım, bir sigara içerek Levent’in gelişini bekledim.
Benimle birlikte sigara içen bir polis yerdeki izmaritleri göstererek,
“Şu hale bak, biz bu pislikle AB‘ye nah gireriz, nerede var böyle bir pislik” dedi
Ben de adetim olmadığı halde “Dünyanın her havaalanında bu kapıların önüne çöp tenekesi, kül tablası da koyuyorlar ama” dedim
“Burda da var!” dedi, yolun karşı tarafında sağanak yağmurun altında su dolmuş ayaklı kül tablalarını göstererek.
“Kapının önünde içilmesini istemediklerinden oraya koyuyorlar tabi” dedi



“Bu yağmurda kim saçak altından çıkıp karşıya geçer, zaten sigara ıslanır” dedim, baktım hala söyleniyor, konuşmayı kestim.
Kendisi de bir süre sonra izmaritini yere atıp içeri girdi.

Uçak saati yaklaşınca Levent'ten ümidi kesip içeri girdim, meğer başka kapıdan girmiş, yarım saattir beni arıyormuş.
Yağmur nedeniyle İstanbul uçağı 1 saat geç kalktı, İstanbul dış hatlardaki ‘lounge’larda takılma hayalimiz suya düştü.
Beklerken temizlikçilerin köşeye yığdıkları gazeteleri okuduk, bir Penguen dergisini de yanıma aldım, fotoğraf çekildik, uçak geldi, bindik.



Levent bir gün önce iş için günü birlik İstanbul’a gidip geldiğinden “Yol çok bozuk” dedi. Gerçekten de hava şartları değişmediğinden patates tarlasında traktörle gider gibi İstanbul havaalanına düştük (Azericede uçak indi yerine düştü diyorlar).
Haraç pulu, pasaport kontrolü derken banka salonlarında geçirilebilecek 10 dakikamız kaldı.
Neşe, Yapı Kredinin yeni tasarlattığı salonu merak edip buraya girebilmek için bir seyahat programına kaydolduğundan illa da 'oraya bir git gör' demişti. İşbankasınınkinin olduğu yere gidip sorduk, tam aksi istikametteki koridorun sonunda alt kattaymış (dış hatlar çıkış salonunu görmeyenler için neredeyse yarım kilometre uzaktaymış)
Levent’in 'uçağı kaçırcaz' itirazlarına aldırmadan koşar adımlarla dış hatları geçtik, salonu bulduk.
Kapıdaki Luc Besson tasarımlı kız Levent’in seyahat kulübüne üye olması gerektiğini söyledi



(Ben sabah internette Endonezya’da iç hat bileti almaya çalışırken korsan bir siteye düştüğümden Yapı Kredi kartımı iptal ettirmek zorunda kalmıştım) Beş dakika girip çıkcaz dedik, daldık. Salon fotoğraflarda güzel gözüküyor ama gerçeği hoşuma gitmedi. Masaların üzerleri kırıntı doluydu, içerdeki tipler de ambiyansa katkıda bulunmuyorlardı.



Derhal viski barına yöneldim. Bir garson barın üzerine tırmanmış buz makinesini tamir ediyordu. Vaktimiz olmadığından ayaklarına kafamı çarpmamaya dikkat ederek Famous Grouse şişesini çektim, ikimize de yarımşar su bardağı koydum, fondipleyip kendimizi dışarı attık.
Koridorun tam ters ucundaki (yani 500 metre uzaktaki) kapımıza doğru giderken biniş kartıma bakmayı akıl ettim. 23:55 sandığım uçak saati 23:45’miş!
Yürüyen bantlardan koşmaya başladık. 8 numaralı en uzaktaki kapıya vardığımda içtiğim yarım bardak viski çoktan ter olup buharlaşmıştı.
Biniş kartlarında uçağımızın yeni alınan (kiralanan) 777’lerden olduğunu görünce belki uçakta yer kalmaz, Uğur Cebeci’nin ballandıra ballandıra anlattığı First Class koltuklarına upgrade ediliriz diye umutlandım, ama nafile.



Malezya’ya giderken ilk ve son kez başıma geldiğinden beri her uçağa binişimde kartımı görevliye uzatırken umarsızca onun biniş kartımı yırtıp sırıtarak 'sizi upgrade ettik' demesini bekliyorum, ama hiç olmuyor. Bence ellerinde kayıt var, herkesi hayatta bir kez upgrade edip tadını damağında bırakıyorlar.
Bu sefer de yerimize geçerken sağlı sollu yerleştirilmiş lüks koltuklara bakmakla yetindik.



Bana pek rahat görünmedi aslında çapraz oturma şekli.
Yerimize yerleştik, önümüzdeki ekranı kurcalamaya başladık, bu şimdiye kadar bindiğim en lüks donanımlı uçak: Koltuğun arkasındaki dokunmatik ekranda pek çok film, dizi, müzik, oyun vs vardı. Ben bir Çanakkale belgeseli, bir de Bollywood filmi izledim, Levent araba yarışı oynadı.



Son yıllarda hep ucuz hava yollarıyla uçup sudan başka bir şey ikram edilmediğinden THY’nin sınırsız hizmetini de özlemişim. Bir iki viski daha içtikte sonra koltuğumun yatmadığını farkettim.



Hostes çağırma düğmesine bastım ama kimse gelmedi. Bir ara kabin amiri yanımdan hızla geçerken durdurup, derdimi arıza çıkarmaya hazır tarzda söyleyince, kaçın kurrası, uzun boylu eski hostes güleryüzle hemen koltuğumuzu değiştirmeyi telif etti ve bizi mutfağın arkasındaki önü geniş 52. sıraya aldı.



Zaten biz de Levent’le, eskiden hosteslerin ne kadar güzel, havalı olduğundan, son yıllarda biletlerin ucuzlamasından mı, uçak sayısının artmasından mı nedendir eski kalitenin kalmadığından bahsediyorduk; kabin amirinin bu şık davranışı bizi doğruladı.
Yemekler güzeldi, içkiler boldu, hele ben bize hizmet eden hostun tipine bakıp da İzmir’li olduğunu bilince ikramlar yağdı. 2 viski, 4 bira içtim.



Hemşehrim ayrıca iki de açılmamış bira verdi, ki benim bildiğim uçakta açılmamış kutu vermek zinhar yasak. Görevliler fizyonomi olarak düşüşte olsalar da hizmet açısından kabin ekibini çok beğendik. Hepsi genç, kız ve oğlanlar işlerini neşe içinde, güleryüzle ve belli ki çok zevk alarak yapıyorlardı. Hepsinin adını alıp derginin içindeki dilek-şikayet formuna yazıp övdük.



Doğu’ya gittiğimizden, havalandıktan kısa süre sonra, saat 3 gibi güneş doğdu.
Hint Okyanusunda çok güzel tropik adaların üzerinden geçtik ama bunca donanıma karşın uçuşla ilgili ne harita, ne konuşma hiçbir bilgi verilmediğinden nerede olduğumuzu anlayamadık. Bence THY’nin en büyük eksiği buydu.
Saat 16 da Singapur havaalanına indik. Havaalanında her köşedeki standlarda yer alan bedava broşür ve haritalardan aldık
Pek medeni ve zengin bir ülkeye geldiğimiz hemen anlaşılıyor.



Singapur'a en yakın ada olan Sumatra için uçak bileti sorduk. Ucuz havayolları Budget terminalden (Bütçem terminali) kalktıkları için burada büroları yokmuş. Sadece Jet Ariways vardı, tek gidiş için kişi başı 160 Singapur doları (1SD= 0,67 USD= 1.1 lira) isteyince almadan çıktık.
Ben sigara içmek için havaalanının dışına çıktım, hava bunaltıcıydı, tişörtüm sırılsıklam olmasın diye hemen üstümü çıkardım. Uçaktan tanıştığımız, arkamızda oturan Türk kızlar da dışarda sigara içiyorlardı, garip garip baktılar.
Onlar da 14 Şubat promosyonundan bu bileti yakalayabilmişler, ama ne yapacakları hakkında hiçbir fikirleri yoktu, bize sordular.
Burada durulmaz, madem Endonezya vizeniz yok, Malezya’ya falan gidin dediysem de dönüşte öğrendiğimize göre 9 günün tamamını Singapur’da geçirip sıkıntıdan patlamışlar.

Singapur’da, Couchsurfing aracılığıyla bulduğumuz, bizi ağırlayabileceğini söyleyen biri dişi, dört kişi arasından seçtiğim Carlo’nun evinde kalacağız. Biraz para bozdurup, Duty Free’den Levent’in favorisi Makers Mark bourbon aldık.



Carlo’nun tarifine göre 1 saat mesafedeki evine gitmek için havaalanının metro istasyonuna indik.
Singapur metrosuna otomatik makineden alınan kredi kartı gibi bir kartla biniliyor.



Fiyat yola göre değişmekle birlikte şehre gidiş için bir saatlik yola kart depoziti dahil 3,40 SD (3,75 lira) ödedik. Kartı makineye iade edince 1 SD depositi geri veriyor.
Singapur adını tüm dünyada duyurduğu ciklet yasağı gibi yasaklarıyla meşhur bir ülkecik. Özellikle çöp atma, sigara içme gibi konularda bir sürü yasak var, her tarafta 500 SD den başlayıp bir kaç bine ulaşan cezaların miktarı ilan edilmiş. Tabelaların uslubundan olayı ciddiye aldıkları anlaşılıyor.



Ben tedirgin oldum, başkalarının yapmadığı şeyleri (Metro istasyonunda birşeyler yemek, sokakta sigara içmek vs) yapmadım. Sonradan anladığıma göre sahiden bunlara ceza keserken kimsenin gözünün yaşına bakmıyorlarmış.
Sokakta sigara içmek serbest ama izmariti yere atmak yasak, bu nedenle herkes çöp tenekelerinin başında içiyor.
Metrodan indiğimiz otobüs durağında bir ilan panosu ve panonun üzerinde de tehditkar bir havada ‘ilanlarınızı buraya asın, bu pano dışında ilan asanlara 500 SD ceza verilecektir’ yazıyordu.



Otobüs durağından Carlo’ya telefon ettik, '15 dk sonra oradayım' dedi, yarım saatte geldi. Takkeli, neşeli bir çocuk, anında kanım kaynadı.
Panama’lıymış, 5 yıldır burada internet güvenliği yazılımları konusunda çalışıyormuş.
Gerçi ben hiç çalıştığını görmedim.
Daha ziyade benim gençliğimi hatırlatır tarzda gündüzleri evde yayılıp geceleri parti insanı görüntüsü çiziyordu.



Evde Kathleen adında Singapurlu bir kız vardı. Sonra Yeni Zellanda’lı Rob, İsviçreli Andreas, ve Endonezyalı sevgilisi Lisa geldi.
Carlo ve arkadaş grubunda bir Seinfeld havası var. Sonradan öğrendiğimize göre Kathleen de Carlo’nun eski sevgilisiymiş, şimdi Seinfeld ile Elaine gibi arkadaş olmuşlar.



Bu arkadaş grubu sürekli birlikte takılıyor, gündüzleri havadan sudan geyik yapıp, geceleri alemlere akıp, 80 liraya bira satılan barlarda yüksek maaşlarını yiyorlar. Carlo 5000 SD maaş alıyormuş, oturduğu evin kirası 3000 miş. Zemin katta, bahçeye bakan, güvenlilikli sitedeki daireye iki ev arkadaşı kızla birlikte 1000’er SD veriyorlarmış.
Kızlardan biri Hırvat, diğeri Çinliymiş. Hırvat seyahatteydi, Çinli odasından hiç çıkmadı.



Eve girince Carlo hemen dolaptan bira getirdi, ben de uçaktan aldığım Efes Pilsen'i ve Türkiye'den hediye getirdiğim Bahadır Baruter albümünü verdim, çok sevindi hemen kitabı açıp cildini kokladı.
Levent de yanına bir sürü nazar boncuklu anahtarlık almış, herkese onlardan hediye etti.
Bir süre evde sohbet ettikten sonra ben sitenin havuzuna gitmeyi önerdim, hep beraber biraları ve bizim bourbonu alıp havuz başına gittik, bir yandan yüzerken bir yandan içmeye ve muhabbete devam ettik.



Anladığım kadarıyla Singapur bayağı ciddi ve sert bir diktatörlükle yönetiliyor.
Demokrasi, insan hakkı falan burada pek popüler kavramlar değil. Polis istediği eve izinsiz girip arama hakkına sahipmiş.
Carlo bundan yakınırken Kathleen iyi bir Singapurlu olarak bunu gayet normal bulup, ‘Tabi şüpheli bir durum varsa polis evini arıyacak, sen suç işlemediysen neden bundan gocunuyorsun ki?’ diyordu.
Marihuana bulundurmanın cezası asılarak idammış ve , bu cezayı gerçekten, yabancılar dahil uyguluyorlarmış.





Çalışanlara iyi maaş verildiğinden dünyanın her yerinden Dubai gibi beyin göçü alıyor. Büyük bir milli gelirleri var, yaşam standardı çok yüksek.
Carlo’nun anlattığına göre geçen yıl devletin elindeki para o kadar çok gelmiş ki vatandaşlarına karşılıksız dağıtmışlar. Düşük gelirlilere 5000 dolara kadar ödenirken, en iyi durumdakiler 100 SD almış. Kathleen peyzaj mimarı olarak çalıştığı belediyeden ayda 10 000 dolar maaş aldığından 200 dolar kadar alabilmiş. O dönemde millet havalı bir şekilde ‘Yaa bana 100 dolar verdiler’ diye birbirine sızlanıyormuş.
Ilık gece havasında, havuzda bir iç, bir yüz, bir iç derken epeyce kafayı bulduk.
Levent baştan beri Couchsurfing’e temkinli yaklaşıyordu ama hiç itiraz etmedi



Havuzdan eve giderken,
"Nasıl buldun çocukları, için rahatladı mı?” dedim
“Dur bakalım, hele bir sabah olsun, buzlu küvette böbreğimiz alınmış olarak uyanmazsak o zaman konuşuruz” dedi.
Evde giyinip, ekibi bozmadan iki taksiyle şehir merkezine gittik, halk tipi bir restorana oturduk.



Fiyatlar ne ucuz ne pahalıydı, zaten Singapur’da hemen her şey Türkiye ile aynı fiyat denebilir. Biz deniz ürünlü erişte ve noodle (5+4 SD) söyledik, Carlo kurbağa (8) söyledi. Ortaya güveçte gelen salçalı kurbağa anladığımız kadarıyla burada tavuk kadar popüler bir yiyecek. Biz de yedik, çok lezzetliydi, bundan sonra kurbağa yemeye karar verdik.



Adam başı birer büyük Tiger (5) içtikten sonra kalkıp dolaşmaya başladık.
İzmir’in Kordon’u gibi lüks balık restoranlarının ve piyasanın olduğu bir yerden geçtik.



Bir hint bakkalında epeydir özlediğim beedie denen okaliptüs yaprağına sarılmış gariban sigaralarından gördüm. Hindistan’da neredeyse bedavaya satılan paketlere 2.5 SD deyince Endonezya’dan alırım diye almadım, ama orada da bulunmuyormuş.
Singapur’a vardığımızdan beri içtiğim içkilerin, yol yorgunluğunun ve jet lagin etkisiyle (İzmir'den ayrılalı henüz 24 saat olmamıştı) eve dönmek istedimse de benim dışımda Levent dahil herkes içmeye devam etmek istediğinden oy çokluğuyla İrish Pub’a gittik. Rob güzel, taze, pastörize biralar ısmarladı, bardağı 15 SD imiş.



Sokağın karşısındaki barın adı dikkatimi çekti, nedir bu 'Eski Bar' diye sordum. Eskimodan geliyormuş, içerisi eksi 5 derecede tutulan bir mekanmış.
Gidip baktım, sahiden çift kapıyla girilen barda devasa klimalar marifetiyle dışarsı gece 30 derece iken içerde bir kutup ambiyansı var.
Bar tamamen buzdan yapılmış, votka içiliyor falan...




Carlo’nun söylediğine göre 50 SD verip sınırsız votka içebiliyormuşsun. Tabi içerdeki kötü hava koşulları nedeniyle sınırlı süre durabildiğinden içebildiğin votka da sınırlı oluyormuş. Carlo en fazla altı şat içebilmiş.
Carlo ile Singapurlular hakkında biraz daha konuştuk: Halk çok muhafazakarmış. Ofis partilerine karılarını getirmezler, getirseler bile haremlik selamlık oturulur, kimse karısını iş arkadaşlarıyla tanıştırmazmış.
Hayat çalışma üzerine kuruluymuş. Carlo’nun Singapurlu bir kız arkadaşı varmış. Bir gün başarısız bir iş görüşmesi sonrasında Carlo’nun çalıştığı şirkete uğramış. Carlo da kızı öyle süslenmiş ve üzgün görünce jest olsun diye ‘Hadi seni yemeğe çıkartayım’ demiş.
Kız buna bir kızmış, ‘Sen nasıl mesai saatinde işini bırakıp çıkarsın’ diye azarlamış.





Zaten kıyafetlerini de sürekli eleştiriyor, Carlo gibi kariyeri olan birisinin şık takım elbiseler giymesi gerektiğini söylüyormuş. (Carlo sürekli bol kareli pantolonlar, kirli tişört, parmak arası terlikler ve el örgüsü turuncu bir takkeyle dolaşıyor)
Panama’dan ayrılırken annesi ‘Oğlum uzaklara gidiyorsun, sana beni hatırlatacak ne vereyim?’ demiş.
Carlo da ‘Annecim sen bana Smiley’li bir don al, giydikçe seni hatırlarım’ demiş.



Bir gün eve geldiğinde kız arkadaşının bütün giysileriyle birlikte annesinin aldığı donu da çöpe attığını görünce canına tak edip kızdan ayrılmış.
Bardan çıkınca yine taksilere dağılıp eve döndük.



Havuza bakan salondaki kanepelerde sızdık. Kanepeler geniş ve rahattı.
Zaten Couchsurfing’de herkes profiline dünyanın çeşitli köşelerinde çekçektirdiği kendi fotoğraflarını koyarken Carlo’nunkinde 10 fotoğraftan dokuzu kanepeler, havuz vs den oluşuyordu.



Sabah kahve duş derken saat on oldu.
Balkondan Neşe’ye bir mail attım.
(Carlo’nun evinde internet olmadığından laptop ile balkonun belli bir köşesine gidip orda komuşların internetleri kullanılıyor. Bilgisayarında da Linux yüklüydü)



Yağmurlu havalarda internete bağlanmak sorun olabiliyor. Acil mesaj göndermem gereken bir seferinde bir elimde şemsiye olduğundan tek elimle yazmak zorunda kaldım.
Levent kalkınca “Böbreğin nasıl, yerinde mi, halinden memnun musun, güvendin mi artık Carlo’ya?” dedim



Ekşi bir suratla “Kalkar kalkmaz böbreğime baktım, onda bir sorun yok, ama ben bu adama güvenmedim. İnternet güvenliği üzerine çalıştığını iddia ediyor, evinde internet yok” dedi.
Carlo ile birlikte dışarı çıkıp metro durağının yanındaki food court’a gittik.
Birer karidesli pişi ile zencefilli kahve, çay içerek kahvaltı etik.



Zencefilli kahveyi Hindistan usulü karıştırıyorlardı.



Kahvaltıdan sonra Endonezya’ya uçak bileti bakmak için otobüs ile Chinatown’daki seyahat acentelerinin bulunduğu bir alışveriş merkezine gittik.



Metro istasyonunda yerdeki kabartma çizgiler dikkatimi çekti. Aslında körler için yapılmış ama şimdi sürekli cep telefonu ile uğraşıp önüne bakmayan gençler kullanıyormuş.



Günlerden Pazar olduğu için AVM’deki acentelerin tümü kapalıydı, saat 12 de açılacaklarmış.
Lüks çarşının içinde dolaşıp vakit öldürürken üst katta bir örnek giyinmiş balkona sıralanmış kızlar dikkatimi çekti.



Neden beklediklerini sordum Carlo’ya.
Burada bir hizmetçilik ajansı varmış. Filipinler ve Vietnam’dan gelen yoksul kızlar bu ajansın önünde hizmetçi arayanlar tarafından seçilmek için sabahtan akşama kadar böyle ayakta bekliyorlarmış. Üstelik Carlo’nun söylediğine göre ayakta bekledikleri günler için ücret almadıkları gibi muhtemelen ajansa para da ödüyorlarmış. Alenen köle pazarı kurulmuş yani. Üst kata çıktık, kızların önünden geçtik. Bize ürkek ve meraklı gözlerle baktılar.



Ben de onları başımla selamladım, sevindiler.
Başka bir katta kafuru kokuları içinde masaj dükkanları vardı. Kapıların önünde işsiz oturan kaslı masörler önlerinden geçerken ellerini yumruk yapıp kollarını omuzdan aşağı yukarı sallayarak diğer eleriyle çıplak kola şap diye vurarak vakit geçiriyorlardı. Bunu burnuma doğru ilk yaptıklarında irkilerek döndüm, baktım adam yaptığı hareketin Türkiye’deki anlamının farkında değil, ben de sana diyerek aynen şaplattım. Bir de zevkliymiş, bütün katı kolumu salayıp şaplatarak dolaştım.
Bir dükkanda bizim Sivas’taki Balıklı Göl’den getirilmiş balıklar küvet içinde dakika hesabı tedavide kullanılıyordu. Kadın fotograf çekmeme izin vermedi.
Vakit geçsin diye dışarı çıkıp turistik dükkanlara şöyle bir baktık, suvenir fiyatları Türkiye ayarındaydı. Taze meyve suyu içtik.



Acenteler açılınca bir ikisinden fiyat aldık. Buranın Pegasus’u Tiger Air’in 'bilet bedava sadece vergileri öde' kampanyasını İzmir’deyken keşfetmiştim. İki kişilik Singapur- Padang (Sumatra) bileti 62 liraydı ama virüs programı alarm verip, girdiğim sitenin sahte olduğunu söyleyince bileti alamadığım gibi kredi kartlarımı da iptal ettirmek zorunda kalmıştım. Burada kişi başı 20 lira enayi parası (acente komisyonu) ödedik ve Singapur’a dönüş için 121 liraya tek yön iki bilet aldık. Biletleri kız kesse canım yanmaz, bir de biz yardım ettik süslüye, şuraya bas, buraya tıkla diye.



Gidiş için de aynı fiyata bilet vardı ama ilk uçak 2 gün sonra olduğundan sıkıcı Singapur’da beklemek istemedik, feribotla Sumatra’ya geçip oradan otobüsle devam etmeye karar verdik (Daha doğrusu Levent tüm kararları bana bırakıp itirazsız uyduğundan ben karar verdim). Feribot biletleri için Harbour Point denen iskeleye gittik.
Singapur’la Sumatra Adası arasında Endonezya’ya ait Batam ve Bintang adında iki küçük ada var. Sumatra’ya direk deniz ulaşımı yok, önce bu adalara geçip, oradan yeniden feribota binmek gerekiyormuş.
Singapur-Batam arası, aynı zamanda Sadun Boro ve eşi Oda'nın ilk dünya seyahatlerinde deniz korsanları tarafından taciz edildikleri bölge.



İnternetten okuduğuma göre Batam bu iş için daha uygunmuş ama Batam’dan Sumatra’ya son feribot sabah 8 de kalkıyormuş, yani Singapur’dan ya sabah en geç 7 de çıkmak ya da Batam’da bir gece geçirmek gerekiyor. Biz ikinci şıkkı seçip gece son feribota bilet aldık (2x21 =42 SD=46 lira)

Carlo bizden ayrılıp Singapur havaalanından transit geçecek olan Panamalı bir arkadaşıyla buluşmak üzere havaalanına gitti, biz de elektronik alışverişi yapalım dedik ama ben fiyatları karşılaştıracağımız Teknosa broşürlerini çantada unuttuğumdan eve döndük, biraz dinlenip tekrar çıktık.
Carlo’nun evine girmekte hiç zorlanmadık, zira kapısı kilitli değil!
Singapur'a taşındı taşınalı kapısını hiç kilitlememiş, köy evi gibi mandala basıp giriyorsun. Zaten bahçeye bakan balkon kapıları da her daim açık.



Evin içi dışında, üstelik lap top gibi elektronik eşyalar da ortalıkta, açıkta duruyor. Singapur bizim kavramakta zorlandığımız derecede güvenli bir şehir.

Bu sefer amacımız Sim Lim Square denen buranın Doğubank işhanından kamera almak. Metro ile yarım saatlik yolculukla ulaştığımız büyük binada Uzakdoğudaki benzerleri gibi envai çeşit elektronik, bilgisayar parçası vs katlara dağılmış durumda. Daha eve dönüp, çantaları alıp feribota yetişeceğimizden 1 saatlik süremizde hızlıca dükkanları gezdik. Makinem yıllardır düşürülmekten feleği şaşırıp arada sırada çalışmadığından yeni bir makine alayım dedim, ama fiyatların Teknosa'ya göre %10-20 ucuz olduğunu görünce memleketimden alayım garantili olsun dedim.
Levent ise 18-55, ve 55-200 objektifleriyle güzel bir Canon EOS 40 D yi 1640 SD (1800 liraya) aldı.



Aslında aynı makineyi 1650 liraya da teklif eden bir dükkan vardı ama satıcıların tipini ve ikna edici tavırlarını görünce, yıllar içinde yenilen kazıklarla oluşmuş olan 6. hissim “Dikat üçkağıtçı! Dikkat üçkağıtçı!” diye siren çalmaya başladı, Levent’e 'bırakalım bu adamları' dedim.
Alışveriş yaptığımız mağazanın yazar kasasının sağında solunda bereket getirsin diye sarımsaklar vardı.



Hızla eve döndük, çantalarımızı aldık, Carlo ile vedalaşıp taksi ile iskeleye geldik.
Feribot iskelesi ve gümrüğü havaalanı gibi düzenlenmiş. İçeriye elektronik biletlerle giriliyor.



Bizim feribotun çekin saati başlamadan kapıdan geçemedik, yarım saat bekledik. Pasaport işlemlerini halletikten sonra bekleme salonuna geçtik. Ben iki günün yorgunluğu ve saat farkı nedeniyle koltuklarda sızdım.



Levent de sadece lüks içkiler satan Singapur Dutyfree’sinden litrelik bir Jack Daniels alarak Singapur'da bir günde tükenen bourbon stoğumuzu tazeledi.
Feribot deniz otobüsü gibi birşeydi, ve tek tük yolcu vardı. Ben hiç uykumu açmadan bir saatlik yolculuk boyunca da uyumaya devam ettim, Levent karate filmi seyretti.



Gece saat 10’da çıktığımız Batam’da iskelesinde bizim feribotu bekleyen iki gümrük memuru, ve iki taksiciden başka kimse yoktu. Gümrük memurları Levent’in vizesine bakıp damgayı bastılar, geçti. Sıra bana gelince, benim vizesiz yeşil pasaportu ilk defa gördüklerinden uzun süre incelediler, düşündüler, ben de biraz açıkladım, en sonunda bana vize gerekmediğine ikna olup damgayı bastılar, Endonezya'ya girdik.

Sonuçta memurlar ilk defa gördükleri bir pasaportu kabul etmiş oldular. Acaba diyorum, kafadan mor bir “special” pasaport üretsen kabul edecekler mi?
Bunu gerçekten çok merak ediyorum.
Gümrük memurları bizi ülkeye aldıktan sonra gümrüğü kapatıp evlerine gitmek için çıktılar. İngilizce bilen amire kalacak yer sordum, 20 kilometre ilerdeki şehir merkezindeymiş, bu satte toplu taşım da yokmuş. Mecburen taksiciye pazarlık ettik, 12 SD istedi, 10’a anlaştık.
Issız yollardan geçip şehir merkezine geldik, açık bir döviz bürosunda 100 dolar bozdurduk.1 USD=11 000, 1 Euro=15 000 rupi. Taksicinin götürdüğü ilk otel hem pahalıydı, hem de beğenmedim, Levent’i takside bırakarak çevredeki diğer otelleri gezmeye başladım.
Levent’in, yıllardır sürekli beş ve üzeri yıldızlı otellerde kalan bir insan olarak benden tek isteği böceksiz bir oda, temiz bir yatak, ve sıcak su oldu. Ben de bütçemizi zorlamadan (10 Euronun altında) buna uygun otel bulmaya çalışıyordum. En sonunda 12.000 rupiye (8 Euro) temiz bir otel buldum.
Taksciye parasını ödeyip otele girer girmez Levent lobide resepsiyonun hemen önünde cansız yatan 5 santimlik bir hamam böceğini gösterip “Bu mu abicim böceksiz otel” dedi.



Algıda seçicilik olsa gerek, insan neyi görmek istiyorsa onu görüyor. Ben o kadar dikkat ettiğim halde görmemiştim. Keza resepsiyondakiler de gözlerinin önündeki mevtayı görseler bir faraşla alırlardı herhalde. Allah’tan odada böcek çıkmadı. Çantaları bırakıp her yer kapanmadan bir şeyler yiyelim diye çıktık. Issız sokaklarda bir iki halk tipi seyyar lokanta açıktı, ama Levent benim ısrarıma karşın buralarda yemeyi reddetti.



Gece gördüğümüz kadarıyla Batam çirkin, ufak bir kasaba. Bu adanın özelliği Singapur’lu erkeklerin buradan metres tutup hafta sonları kaçamak yaptıkları yer olmasıymış. Levent’in ısrarıyla dışında neonlar yanan bir bara girdik. Anlglosakson birinin işlettiği belli olan barın havası genelde iyiydi, dekorasyonu güzeldi, ama içeride, barda çalışan mini eteklileri saymazsan Endonezya’lı yoktu.



Yaşlı expatlar barda geyik çevirirken gençler bilardo oynuyordu. Biz de benim sokakta yiyelim ısrarlarıma karşın bara oturduk, Levent bonfileli bir sandviç söyledi (5 USD) , ben sadece bira içtim. (33lük Tiger, 2 USD) .
Yanımızda oturan yaşlı Hollandalı yıllardır bu adadaki bir santralde çalışıyormuş.



Sumatra’ya deniz ve kara yolu ile gideceğimizi duyunca
“Hiç tavsiye etmem, 20-30 dolar daha verin, uçağa binin, bu adadan da Sumatra’ya uçuş var” dedi.
Adamın tavrını görünce uçakla gitmeyi tekrar değerlendirdik ama bu saatte uçak günlerini ve fiyatlarını öğrenebileceğimiz açık acente olmadığı gibi yarın 9 gibi açılmalarını beklersek 8 de kalkacak feribot kaçırıp bu cenabet adada bir gün daha geçirecektik. Odaya döndük, Sumatra’da okumayı planladığım Masumiyet Müzesi’ni THY uçağında unuttuğumu dehşetle farkettim. Yanımda yedek olarak sadece 1915 Filistin’ini anlatan ince bir kitap daha var.
Biraz viski, çikolata, kitap yaptık, ve karar vermeyi sabaha bırakarak Endonezya'daki ilk gecemizde uykuya daldık.


.
Endonezya'daki 27 saatlik yolculuk ve ıssız ada macerası yakında burada.












24 Comments:


Yine harika bir yolculuk olmuş. No woman no cry şarkısının yazıyla ilgisi acaba manidar mı diye düşünmedim desem yalan olur. Devamını merakla bekliyorum.

By Blogger Çağlar, at

Okumaktan ziyade kendimi belgesel izlemiş gibi hissediyorum :)


Singapur gibi güvenli ve ekonomisi ferah bir şehirde yaşamak isterdim.

By Blogger Benim Hayatim, at


Devamını merakla bekliyorum. Herşey çok güzel:) ama kurbaga kötüydü doktor bey:(
Yasemin


Datca'da gorusmek naship olmadi. Aradigin icin tekrar tesekkurler...
Singapur-Sumatra seyahatinin ilk bolumunu keyifle okudum. Her zamanki gibi yalin anlatim muthis bir hiciv yetenegi ile suslenmis. Gorseller de sanki biz de seninle seyahat ediyoruz duygusu veriyor.

Alim
www.alimrachel.blogspot.com
ya öyle kaptırmışım ki, bir baktım arkası yarın! kaldım öyle. hadi çabuk, çok bekletmeyin lütfen.
Aslı, biraz daha yazmıştım aslında ama yazı çok uzun olunca sıkıcı oluyor diye kısa kısa yayınlayayım dedim.
Yazılarınız insanın gözünü çok alıyor ya da benimkileri çünkü ben de göz tembelliği var. Siyah zemin üzerine beyaz karakterlerden mi kaynaklanıyor acaba? Uzun bir süre ekrana bakıp yazılarınızı okuduktan sonra başınızı çevirince sanki 1500W'lık bir ampül bir müddet gözünüze tutulmuş gibi oluyor. Yok mu bunun bir çaresi?

blogunuzu takip edenlere bir tavsiyem var. biz kendi aramızda üç beş kuruş toplayalım siz bizim için gezin tozun yazın bizde okuyalım. çok güzeldi yine. arkadaşınız alışık değil tabi suçlamıyorum, size ayak uydurmak hiçte kolay değil.
merak ediyorum bu kadar fazla alkolü üst üste almak midenizi mahvetmiyor mu? yada bu kadar sıvıyı nasıl alıyorsunuz:)

eee devamı nerede?
By Blogger Aymen, at

yazı sıkıcı falan değil yayınlayın lütfen:)

Aymen güzel tavsiyen için teşekkür ederim, ama mümkün olsa da birer gün izin toplasan daha makbule geçer:)

Arkası yarın ne zaman devam edecek acaba?

Israrla beklemedeyiz :)

Selamlar.

Merakla devamını bekliyoruz.Sanırım Endonezya Singapur gibi kolay olmayacak.Maceralı bir gezi yazısı bekliyoruz.
GEZGİNAİLE

Bu yolculuğun sonunda İstanbul atatürk havalimanında karşılaşmamızı bugün gibi hatırlıyorum.Bizim Hongkong uçuşumuz sizin Singapur uçuşunuzun dönüşü Dutty Free'de parfümleri denerken :) Ben tabii ki bu kadar yaşanmışlığın sonunu gördüm canlı olarak aynı bir filmin sonundaki yazılara yetişebildim.Şu anda da o filmi izlemeye başladım.Adaşıma selamlar,

Can-İstanbul

Yazılarınızı okumak bana ayrı bir keyif verse de yaşadıklarınızı okuyan değil yaşayan olmayı tercih ederdim. Yazınızda özellikle acenta da ki bayana süslü demeniz çok hoşuma gitti:)
Devamını bekliyoruz...
Pınar

Süper bir yazı dizisi soluksuz okudum. Ve arkadaşınızın yerinde olmak istedim. Carlo nun güvenli cıkmasına sevindim. yazıyı acaba carlo bişimi yapıcak diye okuya okuya bitirdim çünkü:)
hadi yazın gene

yazının devamını beklemekteyizzz:)

başladım ama devam edemedim fazla..anladım ki ben neşe li gezileri seviyormuşum (:

geldim ama yeni post bulamadım :) hadi amaaaaaaaaa:)))

ya cok uzun ara veriyorsunuz kopuyoruz yazilardan.daha hizli lutfennnn

muhteşem bir yazı, bu üçüncü okuşuyum; her okuyuşumda bambaşka bir zevk alıyorum.
Upgrade için sanırım overbook bilet satılan uçakta tüm Y class yolcuların gelmiş olması, tek boş yerlerin de business classtan kalmış olması gerekiyor. istanbul dışhatlarda check in görevlisi olarak çalışmaya yeni başladım ben de...upgrade konusunu bir araştırayım, eğer mümkünse bir daha ki sefere umarım yardımcı olabilirim.
izmirli birisi; izmirli olduğu tahmin edilince çok büyük sevinç duyuyor.
ama bir izmirliye, ordulu musun? diye sorulduğunda da aynı derecede gıcık oluyor herhalde.Dün böyle bir olaya şahit oldum, bunu soran yolcu pek mutlu olamadı..

Gezi yazısının devamını merakla bekliyorum...
sevgilerle

Endonezya pasaport polisiyle tanismissiniz. Evet, mor pasaport yapsaniz, onunla da girersiniz. Sorun yasarsaniz "ok, ok, how much?" dediniz mi, cozulur hersey.

Yine de cok seviyorum burayi ve insanlarini :)

bende ilk defa tesadüf eseri rastladım bu siteye ve okumaktanda çok zevk aldım ve de hiç sıkılmadım. maceralarınızın devamını bekliyoruz...
merhabalar onumuzdeki yaz için Singapur'daki Nanyang Teknoloji Universitesi'ndeki staj programina basvurmayi dusunuyorum..Ama Singapur hakkında beni bilgilendirebilecek birilerine ihtiyacim var. cunku program 8 haftalik ve bu süreçte hergun islanmaya deger emin mi degilim..yardimci olabilirseniz sevinirim.
akn.fatma@gmail.com

Singapur bölgeyi dolaşmak için iyi bir merkezi üs.
Hergün neden ıslanacağınızı ise anlayamadım


ENDONEZYA II





Çıkan kısmın özeti: Singapur'dan Endonezya'nın Sumatra Adası'na gitmek için geceden aradaki Batam adasına geçtik.


Sabah 7 de Batam'daki otelde uyandık .
Saat 9'u bekleyip acenteler açılınca uçak bileti bakarsak, 8 deki son tekneyi kaçırıp hele bir de uygun uçak yoksa bu cenabet adada bir gün daha kalacaktık.
Ne yapsak diye kararsız, yavaş hazırlandığımızdan otelden çıkışımız 7:30’u buldu. En sonunda ben deniz yolculuğunun bize iyi geleceğine karar verip hadi tekneyle gidelim dedim.
Levent her zamanki gibi hiç itiraz etmedi.


Bir taksi çevirip “Çek iskeleye” dedik, ama sabah trafiğini hesap etmemişiz. Şöföre Sumatra feribotuna yetişeceğimizi söyleyip fazladan para vaadedince tarlalardan bile geçti ama yine de iskeleye varışımız 8:05 'i buldu.
Değnekçiler Sumatra’ya son feribotun kalkmak üzere olduğunu söyleyerek taksinin bagajından çantaları kaptıkları gibi koşturmaya başladılar.


Yakalayıp çantamı geri aldım, bilet gişelerine gittim. Gişedeki adam bizim gitmek istediğimiz Padang’a giden feribotun kalktığını, bugün için Sumatra’da sadece Dumai diye hiç duymadığımız bir kente giden feribotun kaldığını, onun da kalkmak üzere olduğunu, hemen karar vermemizi söyledi.
Adam başı 250 000+50 000 de sormaveriskelevergisi ödeyerek biletleri aldık (kişi başı 20 Euro),
Değnekçiler yine çantaları kapıp koşurmaya başladılar, biz de peşlerinden,


"Hele bir Sumatra’ya geçelim de gerisi kolay" diye düşünerek, nerede olduğunu bile bilmediğimiz Dumai’ye giden feribota bindik, üst güverteye yerleştik. Değnekçilerin alelacele iki arada bir derede söylediklerine göre yolculuk 2 saat sürecekmiş.
Henüz kahvaltı etmemiş olmamıza rağmen inince ederiz diye düşünüp açlığı sorun etmedik, çay-kahve içerek etrafı seyrettik.


Tekne bazı iskelelere yanaşıp yolcu aldıysa da, 3 saat geçip bir türlü Dumai’ye varmayınca İngilizce bilen kantinciye daha ne kadar yolumuz kaldığını sordum.
“Bir saat rötarımız var, saat 3 gibi varırız” dedi. Meğer benim koşarken değnekçilerin laflarından anladığım iki, yolculuk süresi değil, varış saatimizmiş! Yol normalde 6, rötarla 7 saat sürecekmiş!


Uğradığımız iskelelerden birinden binen bir çift, çocuklarından ayrıldıkları için önce epeyce ağladılar.


Ben de Levent'in Singapur'dan yeni aldığı 200 mm objektifini deneme fırsatı buldum


Zaman ilerledikçe neşelendiler


Kantinde satılan tek gıda maddesinden; sıcak su eklenince noodle olan hızlı çorbalardan birer tane alıp, üst güvertede kızarmakta olan Levent’e yeni haberlerle birlikte verdim.


Aç, susuz, uykusuz, hayatından bezmiş olduğundan olumlu ya da olumsuz bir tepki vermedi. Yolculuk kararını ben verdiğimden onun bu mahsun halleri bana daha çok dokunuyor.


Kantinciye tekrar gidip yemek sordum. Ne yemek istiyorsak bir dahaki iskeleye sipariş verebileceğini söyledi, iki pilav istedim, cep telefonu ile sipariş verdi. 1 saat sonra vardığımız iskelede pilav tavuk, acı sos, ve birer muzdan oluşan kutu içindeki yemeklerimiz geldi(20 000).


İskeleden tekneye atlayan seyyarlar aynı yemeğin biraz daha kalitesizini 10 000 ‘e satıyorlardı.
Teknedeki son saatlerimizi alt güvertede uyuklayıp karate filmi seyrederek geçirdiysek de ikimiz de üst güvertede istakoz gibi kızardık.


Gerçekten de öğleden sonra 3 gibi Dumai iskelesine indik.
İskele çıkışında bizi kendi dolmuşlarına çekmeye çalışan mahşeri bir değnekçi ordusu karşıladı. Sağımı solumu çekiştirenlere sağlam bir bağırınca uzaklaştılar.
Gideceğimiz Padang daha Güney'de kaldığından (Yakın noktaya giden sabahki feribotu 5 dakika ile kaçırdığımızdan) Kuzey'den dolaşarak kulağımızı tersten göstermiş gibi olduk.
Ben bu kadar uzun yolculuktan ve yorgunluktan sonra burada kalırız, nasıl olsa deniz kıyısı değil mi, yüzeriz diye düşünüyordum ama öyle de değilmiş.
Bulunduğumuz, Melaka yarımadasına (Malezya’ya) bakan Doğu kıyısı, endüstriyel atıklarla kirlenmiş, çamur gibi bir denize sahip. Şimdi adanın kısa eksenini kara yolu ile aşıp Batı kıyısına geçmemiz gerekiyor, zira plajlar o taraftaymış.



Gitmek istediğimiz Padang şehrine genelde 5 kişilik jipler çalışıyor, yeni olanları da var ama yolun 12 saat sürdüğünü öğrenince otobüs bakındık, yoktu. Mercedes otobüse bilet sattığını iddia eden biriyle anlaştık, servis minibüsüne gittik. Minibüste temiz giyimli, traşlı bir Belçikalı da kuzu gibi bekliyordu.


Değnekçiye otobüsü görmeden para vermeyeceğimi söyledim. Tamam dedi, bizi şehirde bir yazıhaneye götürdü. Orada bilet satmak isteyen adama da otobüsü görmeden para yok dedim, sinirlendi, otobüsün temsili fotoğraflarını gösterdi, umursamadım. Bakkaldan soda, su alıp yarım saat de yazıhanede bekledikten sonra başka bir servisler garaja gittik.


Otobüste Mercedes amblemi olmakla birlikte kamyondan çevrildiği hemen belli oluyordu. Koltukları rahat göründüğünden, ve esasında garajda başka da otobüs olmadığından 100’er bin rupi daha verip biletleri aldık, otobüse bindik.
Jack Daniels içerek hızla moralimizi düzelttik . Belçikalı Paul’ün arkasındaki sıraya oturup elindeki haritasını alıp inceledik.


Paul bizimle hemen hiç konuşmadı, biz de onun tipinden huylandık, konuşmadık. Psikopat katil, ya da çocuk pornocusu gibi bir tipti, kumaş pantolon giyiyordu, belki de kanundan kaçıyordu.


Viskinin etkisiyle dönüşte Belçika Emniyetine, davranışlarından şüphelendiğimiz bir vatandaşlarının Endonezya’da olduğunu bildirmeye karar verdik.
Paul’ün haritasını inceleyince Sumatra’nın bir ada olmakla birlikte çok büyük bir ada olduğu kafama acı bir şekilde dank etti.


Bizim yanımızda sadece internetten indirip A4 kağıdına bastığım siyah beyaz bir Sumatra haritası vardı ve insan sağındaki solundaki kara parçalarıyla birlikte değerlendirmeden bu adanın ne kadar büyük olabileceğini kavrayamıyor; “Ne olacak yaa, Kıbrıs gibi bir ada işte” diye düşünüyor (En azından benim gibi yola çıkmadan hazırlık yapmaya, okumaya üşenenler) , ama değil! Neredeyse Avustralya’nın yarısı kadar bir adaymış!
7 saatlik deniz yolculuğuyla Sumatra adasının uzun ekseninin sadece sekizde birini katedebildik ve hemen hemen ortasına vardık. Tamamını denizden geçmek herhade iki günden fazla sürer


Karadaki yolculuğumuz da, elbette ki biletleri satarlarken söyledikleri gibi 12 değil 17 saat sürdü.
Akşamüstü 4’te kalkan otobüs sabah 9 da Padang’a vardı.
Yolda sabaha kadar bir kez motorumuz yandı, söndürdüler,


Bir kez şöförümüzün ehliyeti olmadığı için polis tarafından yolculuktan men edilip, 1 saat bekledik.


Polisin verilen rüşvete kanaat etmesiyle yola devam ettik.
Yol üstündeki köylerde iki kez, birer buçuk saatlik yemek ve namaz molaları verdik.


Köy lokantalarından muz yaprağı tabaklarda, salçalı kurbağalı pilavlar yedik.


Bol şekerli çaylar içtik, köylülerle muhabbet ettik.


Otobüste epey sivrisinek olduğundan uyuyabilmek için köy bakkallarında satılan bir kullanımlık sivrisinek kovuculardan alıp süründük.


Sabah 6 da önünden geçtiğimiz, yakınında meşhur bir göl olan turistik kasaba Bukittingi aslında güzel bir yere benziyordu ama uykumuzu açamadığımızdan inmedik, Padang’a devam ettik.


Bukittingi’den sahile, Padang’a inen yol virajlı ve oldukça tehlikeliydi, her yola motorcu gözüyle bakan Levent’in ağzının suyu aktı.'Şu kumlu virajlarda motoru bir yatırcaksın' diye hayaller kurdu.


Pazar akşamı Singapur'dan çıktığımız yolculuğumuzda, iki gün sonra Salı sabahı 25 saatlik kesintisiz yolculuktan sonra Padang’a vardık. Bu iki günü Singapur’da geçirip, 20 dolar daha vererek Tiger Airways ile aynı Salı sabahı bu noktaya 1 saatte ulaşmamız da mümkündü, ama bence bu daha eğlenceli oldu.
Levent için aynı şeyi söyleyemem, gittikçe daha az konuşmaya başladı.


Otobüs bizi Turizm İnformasyon binasının yakınında indirdi. Binaya girdik, harita broşür sorduk, sadece Sumatra’nın batı kıyısını gösteren bir harita ve broşür varmış. Zaten biz de artık fazla hareket etmeyi düşünmüyoruz.


Biz görevli kızla konuşurken rastlantı eseri orada bulunan bir turist rehberi de kulak misafiri oldu. O da bize Padang ve civarı hakkında epey bilgi verdi. Yolculuktan çok yorulduğumuzu ve tek isteğimizin sakin bir plajda yayılmak olduğunu söyleyince “Sizin için en uygunu Bungus Plajı” dedi. Oradaki oteller hakkında bilgi verdi,


TinTin’e gidin, Carlos’un yeri biraz kazıkçıdır dedi. Rehberin adı mı yoksa, lakabı mı anlamadım ama kendisini Guru diye tanıttı. Levent de görevli kıza ve bize gönüllü yardım eden rehbere yanında getirdiği birer nazar boncuklu anahtarlık hediye etti. Daha sonra bana söylediğine göre aslında adama üzerinde “Guru” yazan tişörtünü hediye edecekmiş


(böyle bir marka varmış), ama adamın Türkiye’den geldiğimizi söyleyince tavrı değişmiş, biraz burun kıvırır gibi olmuş, vazgeçmiş. Ben fark etmemiştim.
Dolmuşla merkeze gittik. Buradaki dolmuşlar süper fantastik.


Dışları bilgisayar oyunları gibi boyanmış, içinde yüksek sesle tekno rap çalıyor.


Yolcular ise fesli amcalar, türbanlı kızlar,


Umarsızca sonuna kadar açılmış müziği dinliyorlar.

video
video

Köye gitmeden önce orada bozduramayız diye para bozdurmak için ilk gördüğümüz bankaya girdik. Sırada epeyce bekledikten sonra gişeye geldiğimizde görevli kız ilk kez böyle bir istekle karşılaşıyormuş gibi çok şaşırdı; belki de stajerdi.


Gitti başka memurları çağırdı, iki kadın daha geldiler, bozdurmak istediğimiz iki yüzlük banknotu uzun süre incelediler, tartıştılar, müdürlerini çağırdılar, o da geldi baktı, en sonunda banknotlardan birini tarihi eski olduğundan değiştiremeyeceklerini söylediler.


Levent uykusuzluktan ve açlıktan biraz gergin olduğundan söylene söylene parayı ellerinden kaptı, dışarı fırladı, ben de çantamı sırtlayıp peşinden çıktım.


“Sen çantaların başında bekle, ben bozdurup geleyim” dedi
Ben de açlıktan ve uykusuzluktan iyice halsiz düşmüştüm, seyyar bir çaycıda oturdum, çay içtim, masadaki sepetin içinde duran pişilerden yedim.


Karnım doyunca fotoğraf makinemin kırılan pil kapağını yapıştırmak için yandaki eczaneye gidip selobant istedim.


Önümdeki kırmızı ışıkta gençler, duran araçlara gitar çalıp, şarkı söyleyerek para kazanmaya çalışıyorlardı.

Geceyarısı bizim otobüste de iki genç koridorda gitar çalıyorlardı. Ben yoldan sıkılan yolcular olduğunu düşünmüştüm. Meğer onlar da mola yerinden binmiş müzisyenlermiş.


video
video
Gördüğüm kadarıyla bunlar hep iki kişi olarak çalışıyorlar

Levent yarım saat sonra 200 doları iyi bir kur olan 11 800 rupiden bozdurmuş olarak geldi. 7500 rupi yaklaşık 1 lira ediyor, tekrar çok sıfırlı rakamlara alışmak zor oldu.


Bungus Beach’e yol 20 kilometreymiş, durdurduğumuz taksiler 150 binden aşağı inmediler. En sonunda bir taksiciyle 80 bine (10 lira) anlaştık, 27 saatlik yolculuğumuzun son etabına başladık. Kıyıyı takip eden yol bir tepeyi aştıktan sonra kıvrılarak Bungus Köyüne indi.




Plajda yan yana yer alan üç oteli de gezdik.
Tintin gecelik 75 000 rupiydi ve çok dökülüyordu, ortalarında yer alan otel en iyileriydi ve 200 bindi, ama inşaat vardı ve çok gürültülüydü. Biz de denize sıfır ve bana göre oldukça konforlu olan Carlos’a yerleştik,


150 binlik odaları en az 2 gün kalmak şartıyla 125 bin’e tuttuk (10 dolar).


Saat neredeyse 12 olmuştu, duş aldıktan sonra birer yumurtalı tost ile kahvaltı ettik.Levent'in morali biraz düzeldi.


Bütün köyde bizden başka yabancı olarak sadece Dave diye 1970’lerden fırlayıp gelmiş bir Amerikalı var. Dave burada akvaryumlar için süs balığı ticareti ile uğraşıyormuş. Aslında Hindistan cevizi ağaçlarından yer parkesi üretmek için gelmiş ama o işin olmayacağını anlayınca bu işe dönmüş.
Dave çok ilginç bir adam. Hawai’liymiş, 4 yıldır buradaymış. Ortadaki otelde lüks televizyonlu bungalowlarda kalıyormuş ama bütün gün, üzerinde hiç çıkarmadığı, yakası yamulmuş, ucuz Hawai tişörtü ve 70'lerden kalma gözlüğüyle kıyıdaki restoranlarda hiçbir şey yapmadan sadece bira içiyor ve balıkçılarının onun için tuttukları balıklarla seferden dönmelerini bekliyor.


Tutturduğu balıkları Japonya’ya satıyormuş. Endemik türlerde 20 dolara sattığı tek bir balık Japonya’da perakende 400 dolara satılıyormuş. Her hecenin üzerine tek tek basarak vurguladığı komik bir Amerikan aksanı vardı, sürekli bizi korumaya çalışır tarzda konuşuyordu.


Bütün gün konuşabildiği tek tük kişiden biri ve otelin sahibi olan Carlos için “Beware of Carlos, he_is_a_ban_dit. He’s not_hing, not_hing, real boss is Desi” (Carlos’a dikkat edin tam bir hayduttur, o aslında hiç bir şey, esas patron Desi) gibi laflar ediyordu . İddiasına göre Japonya’da 36 yaşında taş gibi sevgilisi de varmış.

Levent odaya dönünce cibinlikli yatağa düşer gibi yattı ve anında uyudu. Ben de denizde şöyle bir yüzdükten sonra sahildeki eski balık ağlarından yapılmış hamakta uyuyakalmışım.


Uyanınca aklım biraz başıma gelmişti, baktım Levent’in uyanacağı yok, köyü dolaşayım dedim. Arkadaki, köyün içinden geçen yola çıktım.


Bir süre sonra yalınayak olduğumu fark ettim ama odaya dönüp terlik giymeye üşendim, bütün köyü yalınayak dolaştım (Zaten epi topu 500 metrelik sakin bir yer)


İnternet kafeye girip Neşe’ye sağ salim olduğumuza dair mesaj attım. (1 saat 4 000).


Tekrar otele döndüğümde terliklerimi bulamadım. Plajda uyurken hamağın altında bırakmıştım, herhalde köylülerden biri
indragandi yapmış. Carlos’a ve kızkardeşi Desi'ye söyledim, özür dilediler ama bulmamın zor olduğunu söylediler.

Terlikler Brezilya’dan hatıra olduğu için biraz üzüldüm ama yapacak bir şey yoktu. Yalınayak gezemeyeceğim için köyün her şey satan bakkalına gidip bir çift daha aldım.


Burada da herkes tek tip parmakarası tokyo giyiyor, Brezilya’ya göre de pek ucuzmuş (10 bin rupi= 1 dolar)
Odanın önüne motosikletli dondurmacı geldi. İşçiler mola verip etrafına toplandılar.


Ben de sıraya girip aldım. Salepli donmuş sütü kaşıkla kazıyıp bir naylon torbaya koydu, içine renkli su muhallebisi parçaları ve haşlanmış tuzsuz pirinç pilavı koydu, torbanın ağzını bağlayıp verdi. İşçileri taklit ederek torbanın köşesini delip emerek yedim pilavlı dondurmayı.


Yarın için adalara tekne turu sordum, Carlos tam günlük yemekli tura kişi başı 300 bin istedi, 250’ye anlaştık.


Carlos biraz depresif bir adam. Dostça davranıyor, ama gerçekten öyle mi, yoksa giydirmeye mi çalışıyor tam anlayamadım.

Levent de uyanınca köyde bir tur daha attık.
Deniz kıyısındaki bakkalın masasında Dave ile birer buz gibi bira içtik.


Dave’in bütün gün susmaktan ballanmış geyiğini dinledik. Bizi güldürdü.


Bir süre sonra tüm geyikler gibi baydı, gördüğümüzde bahane uydurup kaçmaya başladık.


Yemek için çevredeki en lüks yer olan bizim otelin restoranına geçtik, sebzeli pilav ve bira ile akşam yemeğine 130 000 rupi verdik. Pilavdan başka yemek olmadığı gibi pilavda da iş yoktu. Balık yemek istiyorsak bir gün önceden ısmarlamamız lazımmış. Yarın için iki kişilik ısmarladık.



Yemekten sonra boş restoranda takılırken genç garsonlardan birisi nereden geldiğimizi sordu. Türkiye deyince “Aa benim Türk kız arkadaşım var” deyip bildiği Türkçe kelimeleri saymaya başladı.:
“Arap çocuk, seni seviyorum, y...k, gel oğlan gel, teşekkür”
Üstüne bir de arap bacı şivesiyle 'İki yabancı' şarkısını söyledi.
Bir süre önce otelde kalmaya gelen, ve Uzakdoğu'da yaşayan bir Türk kızı ilk gece restoranda Nekki’yi kesmeye başlamış ve gece kızın odasında bitmiş.


Daha sonra kız Bungus’tan ayrılırken Nekki’yi yanında götürmüş, bir nev’i odalık ve özel hizmetkarı gibi kullanmış. Nekki evde yemek yapıyor ve kızın gelmesini bekliyormuş. Beraberce gezmeye gittikleri Tayland’da kızın bir Monk’tan (Tay rahibi) hoşlanması ile ilişkileri bitmiş.



Kız şimdi Monk’la beraber yaşıyormuş.
“Monk’lar kadınlarla beraber olabiliyor mu ki?” dedim hayretle.
Çok olağan bir şeymiş gibi,
“Tayland’lı Monkluktan ayrılabilmek için inzivaya çekildi, bir ay ormanda tek başına kaldı, sonra birlikte olabildiler” dedi
“Vay be ne kızmış” dedik.
Nekki ayrıca kızdan kalan evrakı metrukeyi de cüzdanından çıkartıp gösterdi:
5 milyon liralık bir banknot ve kara kuru bir kızın vesikalık fotoğrafı.


Ayrıca bir de Türkçe pop CD’si varmış, ‘İki yabancı’ şarkısını da ordan öğrenmiş, bizi gördükçe mırıldanıp durdu.




Levent: "Doğru söyle oğlum Nekki, kız sana 'Gel oğlan gel'i hangi durumda söylüyordu?" diye sorunca utanıp gülmekten yerlere yuvarlandı.
Bu fotografta da Nekki ortamdaki tek kadın olan Carlos'un kardeşi Desi'ye ayak masajı yapıyor.


Sabah tekne turuna Maylene adlı Hollanda’da yaşayan Endonezya’lı bir kadın da katıldı.


Biri Nekki olmak üzere iki kayıkçı ve Carlos'la birlikte 6 kişi olduk, iki tarafında ince denge çubukları olan yerli kayıkla yola çıktık.


Kayık iki kişinin yanyana oturmasına izin vermeyecek kadar dar.


Dümencinin kafasındaki şapkanın tepesinde pet şişe kapağı takılmış olması dikkatimi çekti. Carlos'a sebebini sordum, oradaki zulaya ganja koyuyorlarmış.


Böyle serbest mi buralarda diye sordum.
Adanın tepelerini işaret ederek " Dağ taş dolu" dedi


Bu çubuklar tekne sağa sola yalpaladıkça suya girip çıkıp çok güzel bir görüntü oluşturuyor, insan kendini seyretmekten alamıyor.
Biz de makineleri çıkartıp suya batıp çıkan dikmelerin, sıçarayan suların onlarca fotoğrafını çektik.


Önce hiç yerleşim olmayan bir adaya gittik, Kıyılar Bozburunu andırır şekilde girintili çıkıntılı, pek çok adadan var. Adaları satın almak da mümkünmüş ama bir Endonezyalı'nın üzerine almak lazımmış.


Çıktığımız adada bizden başka piknik yapan 5-6 yerli kadın ve kızları vardı.

Etrafta tekne gözükmediğinden Carlos’a bunlar buraya nasıl gelmişler, ne yapıyorlar diye sordum.


Ava giden balıkçıların karıları kızlarıymış, evde sıkılmasınlar, piknik yapıp yüzsünler diye giderken bu adaya bırakıyorlarmış.
Bizim personel de diğerlerinin yanına örtümüzü serdi, meyve çay ikramı yaptı.


Kıyı mercan kayalıklarından oluşuyordu, plajda da kırık mercanlar serpilmiş gibiydi.


Denizin dibi rengarenk balıklarla doluydu. 2-3 saat yüzüp gölgede muz yiyip, çay içip yattıktan sonra (güneş çok feci yakıyordu) toparlandık, Carlos’un istersek daha sonra kalabileceğimizi söylediği Pagang adasına doğru yola devam ettik.


Toplamda 1.5 saatlik bir yolculuktan sonra adaya vardık.


Adada sadece, tahtadan yapılmış, yanyana üç odadan oluşan bir turistik tesis var.


Odalardan birinde iki gündür Alman bir çift kalıyormuş.

Adada onlardan başka, hiç yabancı dil bilmeyen iki de Endonezyalı genç işçi var. Almanlar iki gecedir adadaymışlar. Hayatlarından çok memnun görünüyor, soğuk bira içiyorlardı.
Nerden buldunuz? dedim, bir tekneden almışlar. Biz de muz verdik, yarın geleceğimizi söyledik.
Kıyıda bir iki sundurma, bank, hamaklar ve bir iskele dışında medeniyetle ilgili bir emare yok. Adeta Lost adası...


Deniz yine nefisti, turkuaz renkli suların dibi envai çeşit renkli tropik balıkla doluydu. Termosta yanımızda getirdiğimiz öğlen yemeğinde yine sebzeli pilavla karşılaşınca Carlos’a neden denizde zibil gibi dolanıp duran kocaman balıkları yakalayıp yemediğimizi sordum. Milli parkta olduğumuzdan balık avlamak yasakmış.


Cezası çok ciddi olmalı ki ıssız adada bile sebzeli pilava talim ediyoruz diye düşündüm. Yemekte Maylene ile sohbet ettik, esas köyü buralarda bir yerde imiş ama 20 yıldır Hollanda’da sosyal hizmet görevlisi olarak çalışıyormuş, hemen her yıl Sumatra’ya tatile gelir Bungus’ta da mutlaka kalırmış. Carlos’la müşteriden ziyade arkadaşça bir ilişkileri vardı.


Yemekten sonra beraber kıyının ilerisindeki çalıların arkasına dolaşmaya gidip, gevşemiş ve neşelenmiş olarak geldiler. Carlos palmiye dalları çiçekler kesti, kendilerine şekil yaptılar.


Sessiz adada yüzüp hamaklarda yayıldık. Tropik çiçekler çok güzel kokuyordu.


Saatleri böyle geçirdikten sonra hava kararmadan dönüşe geçtik. (Adalarda ilginç bir şekilde cep telefonu çekiyormuş)


Yol boyunca yine suda kayan çubuk fotoğrafları çekmekten kendimi alamadım, Levent önce dalga geçti ama bir süre sonra dayanamadı, o da çekmeye başladı. Hipnotize edici bir görüntü, insan kendini kaptırıp gidiyor.


Kıyıya yanaşınca duş alıp sabahtan ısmarladığımız balıkları yemek üzere restorana gittik.


Ufak kolyos boyunda palamutları tava yapmışlar, yemekte yine iş yoktu. (Balık 30, bira 20 bin rupi)
Yemekten sonra Nekki 'Padang'a bara, gece kulübüne gidelim, bir sürü kız vardır dans ederiz' diye tutturdu. Ben derhal karşı çıktım, Levent'in biraz aklı çelinir gibi oldu. Gerçekten de bulunduğumuz koyda, otelde yemeği yedikten sonra sıfır aktivite var.


Biradan başka içki yok, müzik yok, TV yok, bizden başka turist yok, turisti bırak ortalıkta Carlos'un kızkardeşi, oteli ilşeten Desi ve Maylene'den başka numunelik tek kadın bile yok. Issız adadaki Alman kadınla birlikte 4 günde toplam 3 kadın gördük, askerlik gibi oldu.


Köyün tek taksicisi 20 kilometrelik yola 200 bin rupi istedi, tipi de hiç hoş değildi. Epey kararsızlıktan sonra Levent en sonunda benim gönülsüzlüğüme (suratsızlığıma) da bakarak gitmekten vazgeçti.
Odanın önündeki koltuklara yayılmış, mehtap altında Jack içip muhahabbet ediyorduk ki Nekki elinde telefonla koşarak geldi, "Alın alın konuşun D. (Türk kız) telefonda" dedi. Bize o kadar bahsedince anıları canlandı, aşkı alevlendi zaar; kızı çaldırıp kendisini aratmış.


Levent telefonu aldı , ben de kulağımı yanaştırıp dinledim. Kız komik bir aksanla Türkçe "Ne zamandır ordasınız, ha çok güzel yer" gibi mecburi konuşmalar yaptı, Levent de kibar kibar konuştu, Nekki'nin hep ondan bahsettiğini söyledi ama neler anlattığına fazla girmedi.
Odanın önündeki koltuklarda güzel bir muhabbetten sonra saat 1 30 da yattık, saat 2 ye kadar cırcır böceklerinden uyuyamadım. Bizimkilerden çok yüksek bir ses çıkartıyorlar ve ses yavaştan başlayıp artıyor.
Sabah 7 de garip bir sürtme sesiyle uyandım, kalkıp baktım:
Maylene elien bir çalı süpürgesi almış odaların önünü süpürüyor.


Balıkçılar eskiden Narlıdere’de yapıldığı gibi geceden bıraktıkları ağı iki koldan beşer kişi çekiyorlardı.


Çektiler çektiler bir kova küçük balık çıktı.


20 dakika kadar yüzdüm. Kahvaltıda odanın önünde omlet yedik. Elimde okunmamış kitap kalmadığından (uçakta unuttuğumdan) otelde bulunan tek İngilizce kitabı aldım.
Sneaky People adında, karısını öldürmeye çalışan bir otomobil satıcısnı anlatan 1960’lardan kalma bir roman, fena değildi.

Daha önce Carlos ile adaya bırakıp ertesi gün almak için 600 bin rupiye (55 dolar) anlaşmıştık, ama sabah çiğlik yaptı, 700 istedi. Biraz tartıştıktan sonra 600’e razı oldu, daha küçük tek motorlu bir tekneye bindik, Maylene de geldi.

Bu sefer direk adaya gittik.


Yolda suya giren denge çubuğu fotoğraflarını ihmal etmedik.

Almanlarla aramızda bir oda bırakarak öbür köşeye yerleştik. Odada cibinlikli bir yatak, arkasındaki banyoda da da tuvalet kuburu ile duş niyetine su depolanmış beton bir havuzcuk ve tas var.


İçinde yürüdükçe odanın tahtaları gıcırdıyor. Elektrik yok.


Carlos içindeki kola biraların parasını ekstra olarak ödediğimiz bir buzluğu ve sıcak su içeren bir termosu da odaya kadar taşıdı, balkona yerleştirdi.


Bize biraz muz, çay kahve bıraktı. Öğlen yemeğini birlikte yedik. (Yanımızda termosta getirdiğimiz az sebzeli ılık pilav, ve limonlu çay)
Kayıkçı öğlen namazını kayıkta eda etti.


Carlos’lar biraz oyalandıktan sonra havanın bozmaya başladığını görünce hızla toparlanıp tekneye bindiler, köye döndüler. Adada yalnız kaldık.


Devamı (bu sefer sahiden) yakında...






10 Comments:

Fiyuu, sonunda geldi yeni yazı ve her zamanki gibi süpersonik maceralar :)
Levent Bey'i telef etmişsiniz ama yollarda, otobüsteki fotoğraftaki yüz ifadesinden belli. Neyse daha sonra keyfi yerine gelmiş gibi...

Bi de bi süre pilav yemezsiniz herhalde hahah :)
Sevgiler!

Levent'i yol arkadaşı edinmek pek iyi fikir gibi gelmedi bana :))) Yine de erken karar vermemek lazım diğer yazıda ki duruma da bakmak lazım:)
Hala kızarmış balık yiyemediniz yahu:)
Yeni yazı için ara uzamaz umarım, teşekkürler çok güzeldi yine

Şu hasta günlerin tek keyfi sizin devam yazınız oldu :)

Üşenmedim önce ilk yazıyı baştan okudum sonra devamını. Böylede vefalı bir okuyucunuzum daha ne diyeyim :)

Birde benim hastalık alerjikse eğer ateş ve halsizlikte olur mu? Ellerimi yumruk yapamayacak kadar güçsüzümde.
(Doktor vizitesini beleşe getirmeye çalışan vefalı okuyucu!!!)
By Blogger ruhdagı, at

Levet'in bir diğer gezinize katılıp katılmayacağını merak ediyorum :) Buarada gerek fotolara gerekse yazılarınıza çok gülüyorum. Teşekkürler.

Canım denge çubuğu fotoğrafları çekmek istedi :)

Çok keyifle okuyorum bu geziyi. Charlie Boorman'ın By Any Means'ini okumanı tavsiye ederim okumadıysan. İrlanda - Avustralya yolculuğunu anlatıyor. Tabii ki, Ewan McGregor ile yaptığı Long Way Around ve Long Way Down'da epey eğlendirdi beni.

www.alimrachel.blogspot.com

yine keyifli..:) Yine teşekkürler..

Devamı için daha az bekliyoruz bu sefer di mi?


Cok ama cok güzeldi,siz yoruldunuz biz gezdik,hemde eglene eglene!Sizcede bu iste bir gariplik yokmu? sevgiyle...Size hayran bir okuyucudan...
By Anonymous Serpil A., at



merhaba bora abi ve levent . (kısaca levo derler bizde )


neymiş bu sumatra adası böyle yahu , yemek yok , manita yok . tekne sürücüsünün şapkasındaki nevaleyi acayip merak ettim . dağ taş her yerde olan bir şeyi neden öyle bir yöntemle tepelerine gömüyorlar anlamadım, muhafaza etmek için mi ? bende 36 pozluk fotoğraf film kutusuna koyardım ama onların yöntem daha elengirli . gezi , anlatım olarak harika, beğenmemek mümkün değil ve yine yinelemek istiyorum; fotoğraflar çok iyi . ayrıca, her fotoğrafın altında konu akıp giderken aynı zamanda fotoğrafılarıda yızılı anlatımı destekler biçimde monte edilince çok güzel oluyor. sumatra bana göre değil, ben bunu anladım abi . sonraki bölümleri de okuyunca topyekün bir yorum yapacağım .

sevgi , muhabbet ve dalga .


Levent Bey sizinle geziye çıkmaya dövbe etti mi? Hakkikaten ne düşünüyor acaba ?

By Blogger TatilOldu! Eğlencelik,gezi,hobi ve internet kültürü dergisi., at



ENDONEZYA-SİNGAPUR 3
(Şubat 2009)




Çıkan kısmın özeti: THY'nin sevgililer günü kampanyasından faydalanarak Endonezya'ya gelen Bora ve Levent'i Sumatra açıklarındaki ıssız Pagang Adası'na bırakan Carlos ve adamları hava bozmaya başlayınca apar topar geri dönerler.





Adada yalnız kaldık. Bize odayı hazırlayan yerli gençlerin İngilizceleri sıfır, sadece işaret dili ile anlaşabiliyoruz. Zaten yemek saatleri dışında hiç ortalıkta görünmüyorlar.


Almanlar da kendi havalarında takılıyorlar, hiç bulaşmadılar.
Biz de onlarla konuşmadık, rastlaşırsak kibar kibar gülümsedik.


Bütün gün balkonlarında tavla oynuyorlar.
Kendi aramızda da konuşmayı iyice azalttık.


Survivor adası gibi bir yerdeyiz, ama o yarışmadaki kadar kalabalık değil.


Dalga ve kuş sesinden başka bir şey duyulmuyor.


Sahilde, hamaklarda, suyun içinde yattım. Kabuk topladım, üzeri yosunlu büyük kabukları uzun uzun kuma sürterek zımparaladım, temizledim, sakinleştim, muhallebi gibi oldum.


Buradaki bir numaralı fiziksel aktivite kabuk ve mercan toplamak zaten.
Levent tembelliği, tembellikten zevk almayı bilmiyormuş. Pek beğendi,
"Bunu da öğrenmek lazımmış" dedi



Dönüşte arkadaşlarıma birer parça mercan götürdüm.


Rutubetlenmiş kirlenmiş tişörtlerimi güneşe serip temizledim.


Tamamı bize ait genişçe bir plajdayız, her köşesinde ayrı ayrı yüzdüm, mercan kayalıklarında daldım.


Buradaki mercanlar Kızıldeniz’deki kadar renkli olmamakla birlikte balıklar daha çeşitli ve daha canlı renklerde.



Balıkları ve diğer deniz canlılarını uzun uzun seyrettim.
Bir kayanın köşesini dönmüştüm ki ilk görüşte aşkı yaşadım:



Daha önce gördüğüm hiç bir şeye benzemeyen bir balık suyun akıntısında dalgalanan tavuskuşu gibi tüyleriyle karşımdaydı.


Rengi kahverengi bej tonlarındaydı. Bir şeye benzetmek gerekirse modifiye büyükçe bir barbuna benziyordu. Sırtından çıkan tüyler akıntıyla dalgalanırken gözlerinin üstünden de çubuklar çıkıyordu.


Uzun süre izledikten sonra sahile çıkınca Levent’i buldum, balığı anlattım “Ben aşık oldum” dedim, gayet doğal karşıladı.
Öğleden sonra yağmur indirdi, hava çok sıcak olduğundan canımıza minnet dedik, yüzmeye devam ettik.



Yağmur dinip de güneş açınca arkamızdaki adanın tepesine çıkmaya karar verdik. Cangıl gibi büyümüş otların arasındaki patikadan epeyce tırmandık.


Yağmurdan sonra yerler çamur olduğundan ayağım kaydı, köyden aldığım Endonezya malı parmakarası terlik koptu, yalınayak kaldım. Tepeye ulaşınca karşıdaki adanın güzelliği bizi çok etkiledi, yüzülebilecek mesafede görünüyordu.


Levent’e yüzelim diye teklif ettim. “Neme lazım bilmediğimiz deniz, akıntısı vardır, hayvanı vardır” dedi.
Hak verdim, yüzmedik.
Plajın köşesinde ağaçlara bağlı maymunlar vardı.


Daha önce de insanların tasma taktıkları maymunları motorsikletlerle taşıdıklarını görmüş bir anlam verememiştik.


Ağaçların altında bulunmalarından anladığım kadarıyla bunlar ağaçlardan hindistan cevizi koparttırmakta kullanılıyor. Hindistan cevizi normalde satılan bir meta olmakla birlikte adada mebzul miktarda yerlere dökülmüş olarak mevcut.


Canın çektiğinde kıyıdaki banka bırakılmış masatla tepesini uçurup, suyunu içip, kabuğundan kaşık yapıp etini yiyorsun. Buradaki hindistan cevizlerinin içleri belki de daha tam olmadıklarından sert değil, erimiş dondurma kıvamında, çok lezzetli.
Diğerleri gibi azcık yiyince insanın boğazına dizilmiyor.
Kitap okurken bol bol kesip yedim.


Akşama kadar konuşmadan kendi başımıza takıldık.


Bize hiç bir şey söylemeden plastik taslar içinde öğlen yemeğini getirdiler: Patatesli pilav !


Sosla biraz yenir hale gelse de pilav yemekten biraz sıkıldık. Hem pek güzel yapamıyorlar, hem de buraya gelirken kocaman karidesler, istakozlar, okyanuıs balıkları yemeyi hayal ederken, her öğün az yağlı pilavla haşlama noodle'a talim etmek hayal kırıklığı yaratıyor.


Akşam yemeğinde de pilav geldi.
Bu sefer yanında biraz haşlanmış patates havuç vardı.
Acı sos ve kalan biralarla götürdük.


Elektrik olmadığından karanlıkta biraz sohbet edip yattık.


Sabah kalkar kalkmaz duşumuzu denizde aldık.
Biz yüzerken sabah kahvaltımız geldi.

video
video

Hiç olmazsa sıcak çay beklerken yine bir tas sade pilav görünce hiç sinirlenmedik. Ada bize çok yaradığından uzun uzun güldük, kahvaltımızı ettik.

Kabuk toplayıp, denizde aslan balığının peşinde, bir kez daha görüp uzun uzun seyretme umuduyla dolaşıp biraz da kitap okuyunca saatler su gibi geçti.



Saat 12 gibi Almanları alacak olan tekne geldi, çantalarını yükleyip gittiler, ada bize kaldı.



Odalara bakan çocuklardan biri elindeki bir kağıda yazdığı
60 bin rupiyi gösterip pilav paralarını istedi.


Bomboş odada bir gece için 250 bin rupi verdik daha ne pilav parası dedim, vermedim.
Saat 3 gibi de bizi almaya gelen tekne uzaktan göründü.


O teknenin gelmesini hiç istemedim, adadan ayrılmak hiç istemedim, daha yeni gelmiştik dedim, ama çaresiz tekneye bindim,



zira iki gün sonra İzmir'de işimin başında olmam gerekiyordu.



Pagang adasını hiç unutmayacağım.


Bungus'a dönüş iki saat sürdü, yolda son kez denge çubuklarını çektim, uyudum.



Denize açılan balıkçı tekneleri yanımızdan geçti.


Birbirinin aynısı en az elli tekne vardı. Hepsinin üzerinde çepeçevre tabak gibi projektörler yerleştirilmişti. Sanırım gece bunları yakıp ortalığı gündüz gibi aydınlatarak balıklar toplanınca ağı atıyorlar.


Kıyıda yine ağ çekiyorlardı.


Levent'in kıyıya yaklaşırken çektiği Bungus Beach'in bu fotoğrafını sonradan çok inceledim, en sonunda datadaki saate bakarak yağlıboya resim değil gerçek fotoğraf olduğuna karar verdim.

Otelde Carlos yoktu, Dave bizi bekliyordu.


Desi giderken aldığımız biralara 160 bin rupi hesap çıkardı, bir de ben toplayayım dedim 125 bin çıktı. Özür dilemedi, ben de Carlos'a tekne kirasından kalan 100 bin rupi borcumuzu bırakmadım.
Beraberce Dave'in balıkları sakladığı binaya gittik. Bize akvaryumları gezdirdi, balıkları anlatı, irssaliyeleri gösterdi.



Uçak yolculuğu balıklar için daha travmatik olsa gerek ki Japonya'ya varana dek % 10 fire normal kabul ediliyormuş, ve parası istenmiyormuş.



Kayıp Balık Nemo da akvaryumlardan birindeydi, gerçek adı Palyaço balığı imiş. Pek pahalı değilmiş 10-20 dolar arası birşeydi.


Otelin ve köyün tek taksicisi Paganag'a kadar 200 bin rupi istedi. 80 bine geldik dedim, kimse inanmadı, başka araç yok dediler. Levent'in 'verelim gidelim' ısrarlarına karşın çantaları yüklenip yola çıktık, gelen geçene sol elimizle (ters trafik) otostop yaptık, bir minibüs durdu.


Kaç para vereceksiniz dedi, 70 bin teklif ettim, tamam dedi. Yolda başka yolcular da bindi, onlardan 5-10 bin rupi aldı. Meğer bu dolmuşmuş, da boş ve mavi olunca ben özel sanmışım. Neyse bizi şehir merkezinde bir otelin kapısına kadar götürdü, ben de söz verdiğim 70 bini verdim.



İmmanuel Otel temizdi, iki kişilik odaya 150 bin istedi. Bir de lüks oda vardı o 225 bindi. Ben sorumluluğu üzerimden atmak için Levent'e git sen bak, hangisini beğenirsen onda kalalım dedim.



Gitti bir fark yok dedi, 150 liği tuttuk, ama aslında fark varmış: Birinde sıcak su yokmuş! Ben bu sıcakta olsa da kullanmazdım ama Levent odaya yerleşip çantaları dağıttıktan sonra bu durumu fark edince yıkıldı, bir araba söylendi.


Soğuk duşumuzu aldıktan sonra dışarı çıktık, hava kararmıştı. Otelin koridorunda bizim adadaki Alman komşu kadınla rastlaştık. O selam vermese ben onun duş alıp saçını taramış halini tanımamıştım.
Resepsiyona 30 dolar bozdurduk, balık yiyebileceğimiz restoran sorduk, hemen yanda bir yer tarif ettiler ama karaoke barmış. Bizim Almanlar da orada yiyorlardı, selamlaşıp çıktık, sokaklarda dolaşmaya başladık.


Bulunduğumuz bölge sırtçantalı turistlerin kadığı bir yer olsa gerek ki etrafta tek tük de olsa turist var. ( Sumatra'da bulunduğumuz süre içinde hemen hemen hiç turist görmedik) Yürüdüğümüz yol boyunca yanımıza sayısız taksi yanaştı, camlardan sarkan Endonezyalı genç kızlar mütebessim makyajlı çehrelerle "Mister du yu layk çiki çiki bum bum?" diye sordular.



"No tenk yu" dedik, en sonuda 20 kadar arabanın hepsini refüze edince sormaktan vazgeçtiler.

Yürü yürü lüks bir restoran bulduk. İçerisinin dekorasyonu, garson kızların önlüklerinden başka kapının önündeki pahaı jipler ve yemek yiyen mafyöz tiplerden buranın epey pahalı olduğu anlaşılmakla beraber girip bir balık fiyatlarını soralım dedim.
Levent yorgunluktan , açlıktan , ve üç gündür sürekli pilav yemekten kaynaklanan vitaminsizlikten yine durgunlaşmış, konuşması azalmıştı.



Balıkların onsu 100 bin rupiymiş. Biz ikimiz de bir onsun kaç gram olduğunu bilemedik. Garson kızlara sormaya çalıştık ama bir türlü anlaşamadık. Levent'in parlamasından çekindiğimden yarım ağızla "İstersen oturalım" dedim. Hayatından bezmiş bir şekilde iyi oturmayalım diye homurdandı, yürümeye devam ettik.



Biraz ilerde mutfağı sokağa açık nefis bir balık lokantası bulduk. Kendimize kiloluk bir mercan türü balık, kocaman bir yengeç ve kalamar, patates kızartması sipariş ettik. Yengeç tartılırken onsu öğrendik, 100 grammış. (5 ons gelen yengeç 50 bin, balık 76 bin, pomfrit 7 bin, bira 17,500, hepsi 258 bin= 23 euro tuttu)


Otele dönerken son kalan paramızla karpuz ve annas suyu içtik (2x6bin).
Namuslu bir taksici ile sabah bizi havaalanına götürmesi için 80 bin rupiye anlaştık.
Sabah 6 30 da kalktık. Otelden çıkmadan fiyata dahil olan kahvaltıyı almak istedim. Bir bardak çayla, yumurtalı totu hızla mideye indirip kapının önünüdeki koltuklarda anlaştığımız taksiciyi bekledik, gelmedi.
Yoldan geçen bir taksiyi durdurdum, geç kaldığımızdan lafı uzatmadan direk
"Havaalanına 80 bin rupiye götürür müsün?" dedim.
"70 bine olur" dedi.
Yarım saatte havaalanına vardık.
Bu taksicinin yüzünde fazla düşünmeyen insanlara özgü bir mutluluk vardı.


Kişi başı 75 bin rupi havaalanı harcını yatırıp, kalan son rupilerle çay içtik, çocuklarımıza şeker aldık.

Küçük havaalanının beklme salonunda otururken Türk bir çift geldi. Kadın geç kaldık diye adamın başının etini yiyordu.


Biz de oturduğumuz yerden Türkçe "Geç kalmadınız, biz de o uçağı bekliyoruz" diyerek sakinleştirdik.
Dünyanın bu kadar uzak bir köşesindeki bir kasabanın havalanında bir Türkle karşılaşmak çok sırdan bir şey gibi uçak saati dışında bizimle hiç konuşmadılar. Biz de onlarla konuşmadık.



Tiger Airways diye bir havayolu gerçekten varmış. Biletler bedavaya yakın fiyatta olmasına karşın uçak boştu.


Hostes yanımıza gelip exitteki geniş koltukta oturmak isteyip istemediğimizi sordu, olur dedik. Sonra bize iki saat uçak düşerse ne yapmamız gerektiğini, kapıyı nasıl sökeceğimizi falan gösterdi. Bana bu kadar sorumluluk fazla geldi, neredeyse vaz geçecektim.


Uçak Singapur'un Budget havaalanına indi. Bence yine de lüks bir havaalanıydı, ama Levent benim havaalanı reklamıyla fotoğrafımı çekti, sonra İzmir'de çerçeveletip hediye olarak getirdi, salona astım.


Kendisi ise Budget (Bütçem) kelimesiyle görüntülenmekten imtina etti.


Singapur'da ben yine Carlo'ya gitmek istiyordum Levent ise gezmek. Havaalanında akşamüzeri uçak saatinde buluşmak üzere ayrıldık.
"Ne yapacaksın ?" diye sordum
"Hamama gitcem, masaj, manikür, pedikür yaptırcam, sonra da Couchsurfingden bir arkadaşla buluşcam" dedi.


Metro ile havaalanında Carlo'nun evine ulaşmam 2 saat sürdü. Evde arkadaşları ile oturuyorlarmış, beni gördüğüne çok sevindi. Biraz muhabbet ettikten sonra postaneye gitmesi gerektiğini söyledi, beraber çıktık, evden 100 metre uzaklaşmıştık ki yağmur çiselemeye başladı. Dönmeye üşendik devam ettik.



Kısa süre sonra kovadan boşalırcasına bir muson indirdi. Ben sadece bel kemerimdeki pasaport ve kamerayı korumak için naylona sardım, postaneye kadar duş yaparak gittik. Orada da anlaşıldı ki Carlo kimliğini evde unutmuş. Postanenin yanındaki marketten cebimdeki son bozukluklarla İzmir'e götürmek üzere bir kilo mangosteen aldım
(3 SD/kg)

Yağmur altında eve döndük, kendimizi biraya ve geyiğe vurduk. Bir fotograf çekeyim dedim, makinem çalışmadı.
Gelirken otobüste dengemi kaybedip koltuğa çarpınca objektifi yamulmuş.



Carlo'nun evine daha önce tanışmadığım, başka memleketlerden başka zeki çocuklar da geldi. Uçak saatine kadar evde bira içip erkek geyiği yaptık, çok eğlenceli bir Singapur günü oldu.
(Bu fotoğrafı sonra maille gönderdiler)


İnternetten Neşe'ye mesaj atıp pilav pişirme demek istedim ama balkonda yağmur yağdığından internet kesikti.



Evden salanarak çıktım, son Singapur dolarlarımla otobüse bindim. Müzik dinleyeyim diye MP3 çalarımı çıkarttım, ama kulaklık yok!
Levent'ten ödünç aldığım 80 euro değerinde altın kaplama Boose kulaklıkları Carlo'da unutmuşum.
Hemen otobüsten indim, eve döndüm, beni görünce çok sevindiler.
Kulaklıkları aldım, tekrar otobüse binmek için bozuk para verdiler, uyuyarak havaalanına geldim.
Levent'i bekleme salonunda çarşaflı bir kızla kahve içerken buldum.


Couchsurfing arkadaşı Lisa imiş. Yeni mezun bir öğretmenmiş, Levent'e şehri gezdirmiş. Levent biraz sıkılmış görünüyordu. Derhal kızı bana bırakıp havaalanında dolaşmaya gitti.


Sonradan söylediğine göre türbanlı öğretmenlik konusunda kızın epey kafasını karıştırmış. Ben de Singapur'daki kamusal alanda türban yasakları hakkında epey soru sordum ama hiç kafa karıştıracak konulara girmedim. Kız herhalde bu Türkler de türbana ne kadar takık diye düşünmüştür. Biraz havadan sudan sohbet ettik, sonra uçak saati gelince vedalaştı gitti.

Carlo'da içtiğim onca biraya rağmen bu sefer kitabımı unutmadım. Levent'in imkansız bulamazsın demesine karşın havaalanının danışma deskine gidip geldiğimiz uçuşun numarasını ve Orhan Pamuk'un adını verdim. İnformasyondaki kızlarla 10 dakikalık sohbetin ardından bir görevli kitabımı sapasağlam getirdi, imzamı aldı, teslim etti.
Kızların biri Rus, biri Arapmış. Singapur havaalanında her ülkeden (her dilden) danışma görevlisi çalşıyormuş, ama Türk yokmuş. "Başvurulsa alınır mı?" dedim
"Alınır!" dediler.
İngilizce bilen işsiz genç kızlara duyurulur.

Uçağa biniş salonundaki telefonların bozuk para kabul ettiğini görünce cebimdeki artan paralarla şansımı deneyeyim dedim, İzmir'i aradım, olabiliyormuş. Neşe'ye uçağa binmek üzere olduğumuzu, pilavdan başka bir yemek yapmasını söyledim, ama ne yazık ki pilavı çoktan pişirmiş.

Sabaha karşı İstanbul'a indiğimizde beni blogtan tanıyan bir okurumla, Can Murat'la karşılaştık. Onlar da ailecek Hong Kong'dan dönüyorlarmış.
Beni övücü sözler söyledi, Levent'e havam oldu.
Karılarımıza parfüm alarak iç hatlara geçtik.


İzmir havalanında Levent'le giderken verdiğimiz aynı pozu tekrarlayarak ayrıldık, evlerimize döndük.
Evde yemek olarak güveç ile pilav vardı.
Değerli kardeşim Levent'e bu gezide bana eşlik ettiği için teşekkür edip, bir haftada arayla, ilki akşamüstü, ikincisi sabahın köründe çekildiğimiz iki fotoğrafı alt alta yayınlayarak bu yazıyı noktalıyorum




THY Bilet: 600 Euro
Kişi başı harcama: 200 Euro
9 gün
herşey dahil total masraf: 800 Euro
Kitap:

Türk Ordusuyla Filistin'de
Sneaky People







29 Comments:


anlatımınıza bayıldım, süper bi blog, yazılarınızı severek okuyorum. zeynep/izmir
By Anonymous Adsız, at



İki fotoğraf arasındaki 7 farkı bulunuz :)

Yazının tümü çok güzeldi bence siz bu üç bölümü tek başlık altında toplarsınız.

Okurken bende şöyle bir his uyandı. Hani çizgi filmlerde ıssız adada kalan iki arkadaş bir zaman sonra bir birlerini üzerinde dumanı tüten kızarmış tavuk gibi görmeye başlarlar ya, acaba dedim o kare ne zaman gerçekleşecek?

Ama her şey bir yana, sessiz ve ikinizin kendi dünyalarınıza çekildiğiniz ada günleriniz en süperiydi.

muhteşem ikili :) Lütfen birlikte gezmeye devam !!!
By Blogger minimalist, at


tek kelimeyle süper bir seyahat süper bir anlatım kutluyorum sizi.nice seyahatlere. inci/ izmir
By Blogger inci, at

Ben sizi bir karede hatırlıyorum ama onun öncesinde dünyanın bir ucundan geldiğinizi ve de detayları okuyunca şaşırdım doğrusu.Sizi tanımak güzeldi.
By Blogger Can Murat, at
Çarşamba, Eylül 02, 2009 10:26:00 AM

Bora'cım, yine süper bir gezi, süper komik olaylar ve anlatım, ayaklarına ve ağzına sağlık. yalnız en çok o garip dediğin balıkla karşılaşmana güldüm; ayrıca karşılaşmadan sağ salim kurtulmana da çok sevindim, çünkü o balık en zehirli balıklardan biri, (wikipedia'dan foto koyduğuna göre ;) sen de sonradan öğrenmişindir, tabee :D) (bkz. Pterois volitans, lionfish)... Selamlar. Ufuk...

Blogunuzu keşfettiğimden beri büyük bir zevkle takip ediyorum.
Yazının sonunda gidişte ve dönüşte çektiğiniz resimler çok hoşuma gitti. Siz aynı enerjik ve mutlu halinizlesiniz ama Levent Bey aynen çökmüş. Sanırım size ayak uydurmak çok zor.

Hangi övgüleri yağdırsam yine akim kalacak. Velev ki azizim ıssız bir adaya giderken yanınıza almanız sakıncalı olan Levent bey e saygım sonsuz :)) olmasına rağmen tercih edilmemesi gerekir diye intiba edindim :)
Çok gergin ve memnuniyetsiz yahu! her an dalacak gibi görünüyor resimlerde, anlatımlarda da o sezgi var.

Çok güzeldi herzamanki gibi. Bir sonrakini heyecanla bekliyoruz.

biraz önce isyerimde kesfettim blogunuzu, birakamadim okumayi:) yaziniz boyunca, belkide dikkatsizligimden, kim kimdir diye sordum kendi kendime:) bundan sonra daha sIk ziyaretinize gelirim artik. sevgiler, iyi gezmeler:)

By Blogger Efsun, at

Yakında aynı geziyi benim anlatımımla da okuyabilirsiniz.

Sevgi ve Saygılarımla
Levent

hahahaha :) Levent beyden dinlediğimiz kısmı bize daha büyük keyif vereceği kesin :)
By Blogger Can Murat, at

"70bine götürürüm" diyen taksici süperdi hahahaa..:)az düşünen, az hatırlayan insanlar gerçekten daha mutlu galiba; abinin gözlerini çekiklikten göremedim, ama tipinden belli memnuniyeti. Levent'ten de dinlemeyi isteriz, biz blog okuyucuları için ilginç olur, aynı hikayeyi seyehatin 2. yarısından duymak. Selamlar & sevgiler!

Güzel bir gezi olmuş ama bence çok fazla yol yapmak bu tür gezilerin olumsuz yanları. Bence Levent beyi o kadar uzun yollar ve sürekli pilav yormuştur. Hak veriyorum bencede sıkıcı olur
By Anonymous Mavi Elmas, at

ya anlatım tarzınızı değiştirmişsiniz ya da ada size gerçekten yaramış.
bazı cümlelerdeki ifadeleriniz daha önceki yazılarda yok.
blog yazmanızdan ümit kesmiştik ama yeniden üstelik yakın zamanlarla güncellediğinizi görünce sevindik.
gayet hoş bir yazı olmuş.
teşekkürler.
By Anonymous yurttan sesler korosu, at

Pazartesi, Eylül 07, 2009 5:37:00 AM


son iki fotoğrafınız sayesinde ofiste sessiz kahkaha nasıl atılır öğrenmiş oldum:))Levent Bey'e de size de hem tebrikler hem teşekkürler.
Eee, okuduk bitti..şimdi nereye?

Namaste:) Blogunuzu Hindistan ile ilgili bilgi ararken tesadüfen buldum ve bayıldım. Eşimle birlikte seyahat etmeyi çok seviyoruz ve şu anda Hindistan'da Rishikesh'teyiz.Zamanı ve yeri belli olmayan süprizlerle dolu bir Hindistan turundayız. Yazılarınızı keyifle takip edeceğiz ve çok şey öğreneceğimizi düşünüyorum. Endonezya çok görmek istediğimiz yerlerden biri, hele bu fotoğrafları görünce daha da gitmek istiyor insan..Kimbilir belki burdan oralara rüzgar sürükler bizi! Blogunuzu ve sizi tanıdığıma çok memnun oldum.Sevgiler. Gonca.
livingfuchsia.blogspot.com


Ben de sizin gibi gezmeyi, aylarca Hindistan'da Uzakdoğuda kalmayı çok istiyorum, nasıl olacağını çok merak ediyorum, ama yapamıyorum.
İnşallah emeklilikte...

merhaba bora bey,
ellerinize, ayağınıza sağlık. sizinle bir şey paylaşmak istiyorum, 2 gün önce rüyamda levent beyi gördüm :)) havaalanındaydık, sanırım uzakdoğudan dönüyordu, ama siz yoktunuz. çok mutlu ve dinç görünüyordu :) bundan sonraki seyahatlere tek mi devam etse acaba... :) çok selamlar...



Levent Bey`in yazilarini hangi kanaldan okuyabiliriz? madalyonun bir de diger yuzunden bakmak lazim olaylara: ))
By Anonymous Ahmet PEKER, at

dün(13 Eylül) sizi bodrum sokaklarında gördüm :) peşinizden geldim ama çok hızlı yürüyosunuz ya,ara sokakların birinde kaybettim :( eşiniz ve cocukla beraber..Tanışamadık :S

By Blogger BodrumluSeyyah, at


Dikkat edin bir daha issiz bir adaya giderken yaniniza alacaginiz uc seyden bir tanesi sakin "Levent" olmasin..

By Anonymous Adsız, at


Ben tam anlatamamışım herhalde;
Levent'in bana hiç bir eziyeti olmadı, hiç kavga etmedik.
Kendisi de sonuçta memnun kalmış olsa gerek ki geçen hafta patlatalım mı bir ada diye soruyordu:)

......Beni övücü sözler söyledi, Levent'e havam oldu..... işte burada koptum. Nasıl da samimi,içtensiniz... Anlatımın akıcılığı süperdi...
Levent Bey, alışık olduğu konforlu lüks ortamda olmadığı için bu kadar etkilenmişe benziyor. İki resim arasında ki enerji,neşe kaybı gözlerden kaçmıyor.

Gezmeye,yazmaya devam. Merakla bekliyorum...

Bu seyahatinizi diğerlerinden ayıran yer ve mekan dışında Levent bey olmuş. Yaşadıklarınız, resimleriniz ve yazılarınız o kadar özendirici ki gezilerinizin bir parçası olmak isteyi veriyor insan. Bu durumda Levent beyi şanslı görmenin dışında içten içe kıskanmaktan da alamıyor insan kendini... Şu da var ki böyle yolculuklarda size ayak uydurmakta çok kolay olmasa gerek:) Levent beyin yerinde kim olursa olsun zorlanırdı ama sizin gibi ne yaptığını-yapacağını bilen, iyi bir klavuz, yaşadığı her anın tadına çıkarabilen ve bundan zevk alan birisiylede yola çıkmak harika bir duygu olsa gerek... Bence Levent bey yola çıkarken bu kadar macera beklemiyordu. Sudan çıkmış balığa dönmüş gini geldi bana:) Ayrıca son bölüme koyduğunuz resimlerde de görüldüğü gibi giderken ki görüntüsü ve döndüğünüzde ki görüntü herşeyi anlatıyor. Maşallah siz her zamanki formunuzu, gülümsemenizi eksik etmemişiniz resimlerde. Bir insan hiç mi yorulmaz? Hadi yoruldu diyelim bunu hiç mi belli etmez? Nasıl bir bünyeye sahip olduğunuzu anlamakta zorlanıyorum doğrusu.
Hayatım boyuca bir çok özelliklerde insanlar tanıdım ancak siz bu insanlar arasında birçok özelliği bir arada barındıran nadir kişilerden birsisiniz. Ve sizin gibi birisine hayran olmamak, taktir etmemek elde değil doğrusu. Sizin içinizde de her insan gibi duygularınız düşünceleriniz var. Ama görünen o ki yaptıklarınız ve yaşadıklarınız hayata olan bağlılığınızı, hayatı ne kadar sevdiğinizi ve zevk aldığınızı gösteriyor...
Yolunuz hep açık olsun.
DeNiZ

Bora Bey siz deprem olan bölgeye gitmiştiniz değil mi?

http://www.nytimes.com/reuters/2009/09/30/world/international-quake-indonesia.html

Evet, 8.9luk depremin merkez üssü tam bizim gittiğimiz Padang şehriymiş. Üstelik bu deprem ve tsunamiden ikinci kurtuluşum oluyor, burada hikayesi var.
Aslında Levent Sumatra'yı duyunca deprem tsunami falan olmasın demişti de, ben de o işler Kuzey'de Hint Okyanusuna bakan Banda Aceh'te oluyor diye rahatlatmıştım.

Bu yorumlara iki ilavem var. Birincisi bu bölgenin deprem bölgesi olduğunu biliyordum ama Bora beni dinlemedi.Bu gün bu konu ile ilgili söyleyeceğim tek şey iyi ki gitmişiz ve bu gün yine giderdim.
İkincisi sürekli yorgunluğum ile ilgili konuya açıklık getirmek istiyorum:)). Bunun tek sebebi Bora'nın her ortamda uyuyor olması ve benim maalesef otobüs,uçak ve teknelerde uyuma sürelerimin 10-15 dk geçmemesi. Ama bunu da öğreneceğim:)


Bu gezinin ilk bölümünü yazdım.İlgilenenler okuyabilir.

Gezi yazılarınız gerçekten çok güzel ve anlatımınız içten... teşekkürler,bu arada yazıları görsel olarak belgesel yapmayı düşünmenizi öneririm çoğu tv programından çok daha iyi olacağına eminim.
Hakan
........................................................................................
TAYLAND YAZISININ DEVAMI GELECEK