29 Haziran, 2007

ROCK-A

ROCK-A(Alternatif Rock Festivali / Pamucak 22-24 Haziran 2007)






Geçen hafta Pamucak’ta düzenlenen alternatif rock festivali
Rock-A' daydık.
Festival alanına girip çadırımızı kuracak bir yer aradık. Sınıf arkadaşım, kadim dostum Yakup ve eşi Sema’yı beklerken saat epey geç oldu,


bütün gölgeler kapılmış. Tam ufak bir ağaç gölgesi bulup arabadan çadırı almaya gittik, geri geldiğimizde iki genç mimlediğimiz yere çadırlarını açmakla meşgullerdi.


Bizim de aynı yere niyetlendiğimizi , çadırı biraz yana alıp alamayacaklarını sordum, önce alalım dediler, sonra biz gidelim siz rahat kalın diye temelli gittiler.


Çadırı kurarken yandaki çadırdan da bir genç çıkıp yardıma ihtiyacımız olup olmadığını sordu.
Çadırı kurduktan sonra biraz gölgede dinlendik.
Bu arada 20-30 genç ellerinde bayraklarla bir aşağı bir yukarı yürüyüp slogan atıyorlardı.


Bana kendi kendilerine slogan atmaları komik geldi, onlar da makarasına yapıyor havalarındaydı.

Sloganları dinlerken tatsız bir tecrübe yaşadık. Slogan şöyleydi:
Savaş savaş nereye kadar, seviş seviş...

Nereye kadar diyecekler sandık ama öyle olmadı, sabaha kadar mı, ölene kadar mı ne, öyle bir şey dediler.
Yakup’la birbirimiz baktık, yaşlanmışız dedik.



Sahile gidip şemsiyemizi kurduk. Bizden başka şemsiye ile gelen de yok sayılırdı.


Gençler kızgın Ege güneşinin altında tasasız yatıyorlardı. Neşe dehşete kapıldı nasıl yatabiliyorlar diye.



Ben de aynı yaşlardayken otostop seyahatlerinde bütün gün kumsalda sadece sıcak su içerek nasıl yattığımızı , gençlikte bunun insana normal geldiğini anlattım.

Festival kar amacı gütmediğinden pek hoştu. Giriş ve çadır yeri bedava olduğu gibi , yiyecek içecek fiyatları da çok makuldü. Bira 2,5, tost 2,



döner 2,5, çay 0,5, haşlanmış darı 1,5 liraydı.



Duşlar ücretsizdi.



Deniz güzel, denizde yüzerken arkadan bir rock grubunun çalması daha da güzeldi. Hayatımda ilk defa böyle bir şey yaşadım, çok hoşuma gitti.

Öğlen 1 den itibaren ardı ardına pek çok grup sahne aldı, sahnenin önünde genelde 10-15 kişi vardı, gerisi müziği kumsaldan ya da denizden takip ediyordu.




Ben en çok teneketrampet adlı grubu beğendim. Bulutsuzluk Özlemi'nin ilk çıktığı zamanlarını anımsattı.
Gruptan birisinin dedesi olanve hala çalıştığını iddia ettikleri 95 yaşındaki radyolog Dr. Fazıl Erciyaş için bir şarkı yapmışlar, güzeldi.



Ayrıca çeşitli etkinlikler de vardı. MMO (Makine Mühendisleri Odası) mensupları savaşlı mavaşlı bir Brecht oyunu sergilediler.
EÜTT(Ege Ün. Tiyatro Topluluğu) günlerini anımsadım.



Amatör bir gruptu, ama bol keseden dağıttıkları A4 boyutunda 60 gram kuşe kağıda broşürleri vardı. Broşürler ortama pek uymadı.

Marketçiden öğrendiğime göre festivalin sponsorları arasında MMO varmış ama hiçbir yerde ilan edilmiyordu. MMO, gerçekten asansör bakımı, LPG ruhsatı derken topladığı parayı koyacak yer bulamıyor ama Allah için hep sanata koyuyorlar, Türkiye çapında bir örneklerinin daha olduğunu sanmıyorum.
Gençler kumsala ıslak kumlarla ÖDP yazdılar.



Bol bol voleybol oynadılar.



Ya çayırda ,



ya kumsalda bira içip mayıştılar.



Gece olunca bira içmekten sıkıldığımdan rakı içmeyi teklif ettim.

Fiyatlarının görece pahalılığı yüzünden boş olan restorana gittik, rakı kalmamış. Marketten alıp gelsek olur mu dedik, olur dediler. Kamp alanının içindeki marketten tekel fiyatından bir yetmişlik Tekirdağ alıp geldik. Peynir, sarımsaklı meze söyledik. Ortamla biraz uyumsuz oldu ama bira bira nereye kadar!


Gece yarısına kadar sohbetle rakıyı götürüp, biraz konser ve hedbeng yapanları izleyip yattık.



Sabah sahildeki Dereli restoranda kahvaltı ettik.
Restoranın garsonu sağlık sorunlarını danıştı, emekli polis memuruymuş, çocuk okuttuğundan geçinemiyormuş. Bir polis memurunun emekliliğinde garsonluk yapmak zorunda kalmasına üzüldük.
Bütün gün şemsiyenin gölgesine sığındık oturduk.


Çok feci yanmışız.
Akşamüstü tam güneş batarken sahne alan death metal grubu yüzünden ( biraz da artık başımız şiştiğinden) festival alanını terk edip evimize döndük. İnsanın evinin bu kadar yakınında bedava rock festivali düzenlenmesi çok güzel bir şey. Tüm emeği geçenlere teşekür ederiz.

09 Nisan, 2007

OTOSTOP ANILARI

1990 YILINDAN AKILDA KALAN ÜÇ OTOSTOP











Suriye fotoğraflarını tararken fotoğraf bavulundan çıkan bir iki fotoğrafı da belki yazarım diye taramıştım. Bu fotoğraflar ve hikayeleri benim ilk yurtdışı seyahatime ait.


Bu yazı için önerilen müzik bir Macar rock operasından: 'Te Kit Valasztanal' Te kit választanál? by Szörényi Levente - Bródy János on Grooveshark


1990 yazında Çekoslovakya’nın Olomouc kentinde 1 aylık bir cerrahi rotasyonu yapmıştım.Kadife devrim yeni gerçekleşmiş, Havel cumhurbaşkanı olmuştu ancak ülkede hala Rus birlikleri vardı. Çekler Slovakya'nın ayrılmasını tartışıyordu. Sigma Olomouc henüz Fenerbahçe’yi 7-1 yenmemişti. Arkadaşım Yücel Demiral’la birlikte İstanbul çıkışında Florya’dan otostop yapmaya başladık.





İlk otostop yaptığımız araba durdu. İçindeki abi nereye gittiğimizi sordu,
‘Edirne’ dedik (Hasan Pulur tarzı değil, gerçekten iki kişi olduğumuzdan),
‘Sonra?’ dedi,
‘Kapıkule’ dedik,
‘Sonra?’ dedi,
‘Sonra Çekoslovakya’ dedik. Abi arabadan indi pasaportlarımızı istedi, inceledi, ne iş yaptığımızı sordu.
‘Tıp öğrencisiyiz’ dedik. İkna olunca kendisinin de Almanya’ya gittiğini, bizi Belgrad’a kadar bırakabileceğini söyledi. Ben daha önceki tecrübelerin ışığında sonradan tatsızlık çıkmasın diye paramız olmadığını, kendisine hiç bir ödeme yapmayacağımızı tekrar tekrar belirttim.
Biraz bozuldu, ama hallederiz dedi, biz de fazla titizlenmeyip atladık ’86 Taunus’a.
Yol boyu muhabbet ederken yıllardır konut fonundan fazla para denkleştiremediğimiz için yurt dışına çıkamadığımızı söyleyince Bahattin Abi ‘Deli misiniz siz, hiç konut fonu ödenir mi, biz devletten zengin değiliz dersiniz, en olmadı paşportun arasına 20 dolar kıstırır verirsiniz’ dedi. Bu haracın ödenmeyebileceği düşüncesi bile bizi heyecandan çılgına çevirdi. Yıllardır kışın çalışıp biriktirdiğimiz para adam başı 300 dolar kadardı. Kapıkule’ye kadar hep bu konuyu konuştuk, kafamda sınırda söyleyeceğim lafları kurdum. Kapıkule’de önce polislere gidip ‘Abi biz talebeyiz, yurtdışına staja gidiyoruz, biz devletten zengin değiliz, hem arkadaş yetim vs, vs.’ epey anlattım. Polis kısaca kendilerinin bu işle ilgilenmediğini, derdimi ilerde dikilen mavi üniformalı gümrük memurlarına anlatmamı söyledi.

Gümrük memurunun yanına gittim, aynı hikayeyi tüm etkileyiciliğimi kullanarak tekrar anlattım. Memur daha ilerdeki başka bir memuru işaret etti, biraz sonra ona anlat dedi. Gösterdiği memurun yanına gittim. Takım elbiseli birisiyle konuşuyodu, beklemeye başladım. Biraz sonra benden rahatsız olup 'Ne vardı?' dedi. Hikayemi tüm çıplaklığıyla bir daha anlattım. Sert ve kesin bir tavırla ‘Olmaz!’ dedi.
Tekrar ilk memurun yanına döndüm ağlamaklı
'Olmaz dedi abi yaa’ diye sızlandım. İlk memur, ‘Tabi olmaz, sen eşeğin dibine su kaçırdın, o yanındaki adam müfettişti ‘dedi.
Pişman ancak umut dolu olarak arabaya döndüm, olanları Yücel’e anlattım. Anlaşıldığı kadarıyla konut fonu ödemeden çıkmak diye bir şey mümkündü, ve biz 100 dolar için orada bir, hatta iki hafta kamp yapabilirdik. Bizim paramız kıttı, ama vaktimiz ve sabrımız çoktu. Yine de Bahattin abiyi kaçırmamak için işlemleri bitmeden önce tekrar gidip ilk memurun başına ekşidim.
Bu sefer kendim hakkında başka acıklı detaylar da ekledim. En sonunda memur benim Küçük Emrah tavırlarıma dayanamayıp 'Ver pasaportlarınızı' dedi. Götürdü bir şeyler yapıyormuş gibi yapıp geldi, arabanın ön konsoluna attı, 'Çıkın' dedi, çıktık.



Bahattin abi yoldan bir Bulgar hanım aldı, yol üstü lokantalarında bize bozuk yok diye bir hesap ödetti, ama en sonunda Belgrad’dan Macaristan’a ayrılan kavşağa kadar götürdü. Ayrılırken bu fotoğrafı çekilmeden önce de epeyce ısrar etti, para istedi ama elbette ki vermedik. Yol boyu kader birliğinin etkisi ile koluna girmişim ama içimden geçirdiklerim yüzümden anlaşılıyor gibi geldi bana.




İkinci fotoğraf Macaristan’da Peç Budapeşte arasında bir köyde çekilmiş olsa gerek.Fotograftaki abinin karısının yaptığı kakaolu kekleri de yol kenarında yedik.





Bu köylüyle ve daha pek çok Yugoslav, Macar ve Çek’le ortak hiçbir dil bilmememize rağmen çok neşeli sohbetler yaptık. Hatta bazen bana öyle gelir ki, aynı dili konuşmak kaliteli içten neşeli bir sohbete engeldir.





Bu abinin ufak steyşın Trabbant'ına, giderken henüz küçücük olan çantalarımızla güç bela sığınca kendimizi başarılı saymıştık. Dönüşte iki kat büyümüş çantalarla yine, hem de daha dar olan sedan Trabbilere hatta bir kez de içinde iki kişi olan bir Yugo’ya sığdık ama arabadan inince bir süre çizgifilmlerdeki gibi çözülmeyi beklememiz gerekti.



Son fotoğraf dönüş yolundan (ve ilk fotoğrafla arasında Çekoslovak biraları sayesinde bir ayda kazanılmış 12 kilo fark var) :
Çekoslovakya’dan hızla güneye doğru inmeye başladık. Hava kararınca yolun kıyısında çadır kuruyor, sabah erkenden çadırı toplayıp yola devam ediyorduk. Sınırları yürüyerek ya da garibanlarla geçtiğimiz ve türk olduğumuz için hep eziyet ediyorlardı.
Hans’ın o zaman için yeni model sayılabilecek kırmızı Mercedesine Yugoslavya’da, Dacia’larının bagaj kapakları üzerinde tezgahlarını açmış bir çingene pazarını gezdikten sonra bindik. O da pasaportlarımız inceledikten sonra bizi Selanik’e kadar götürmeyi kabul etti. Çantalarımızı bagaja koyalım dedik,
'Olmaz, çabuk çabuk acele edin'dedi.
Yolda başta hiç konuşmadı, dalgın dalgın arabayı sürdü. Ne zaman ki yol inşaatı nedeniyle trafik tıkandı, bizim dişlek birader küfretmeye direksiyonu yumruklamaya, el freninin üzerindeki büyük kareli harita metod defterini direksiyona dayayıp hızlı hızlı yazmaya başladı. Bir iki derken ‘Ne yazıyosun abi sen?’ diye sordum.
Bizim Hans Viyana’da çinko çatı ustasıymış. Dün gece aralarının biraz bozuk olduğunu tahmin ettiğim sevgilisi Yunanistan’ın güneyinden bir yerden telefon edip ‘Hadi gelsene’ demiş.
Birader de anında (gece 2 de) arabaya atlayıp öğlen saatlerine kadar hiç durmadan araba kullanıp bizi aldığı Priştina'ya kadar gelmiş. Bizi almasının nedeni de anladığım kadarıyla sevecenlikten ziyade uyumaktan korkmasıymış. Yolda durmak zorunda kaldığında da sabırsızlıkla 'Şayze! Şayze!' diye sıralayıp sevgilisine mektup yazıyormuş, işte şimdi şuradayım, kahretsin yine kırmızı ışık diye. Sevgilisinin bir de zarflı fotoğrafını gösterdi defterinin arasından çıkarıp; plajda bir yunan eşeğinin yanında poz vermiş esmer kara kuru bir kız.

Issız bir yerde benzinimiz bitti, ben içimden hah şimdi yan bastın bakalım ne yapacaksın diye kıs kıs gülerken , hemen bagajdan kırmızı metal benzin bidonlarını çıkarıp depoyu doldurdu. Meğer birader benzincide bile vakit harcamayayım hesabıyla bagajı yedek benzinle doldurmuş.



Bu fotoğrafı benim isteğimle, akşamüstü vardığımız Selanik merkezinde çekildik.
Hans vakit kaybedeceği gerekçesi ile biraz gönülsüzdü, sanırım onun da vücut dilinden acelesi belli oluyor.


Te Kit Valasztanal'ı indirmek için link

01 Şubat, 2007

KASSAB LAZKİYE SURİYE (Haziran 1997)

SURİYEDEN İKİ KÜÇÜK HATIRA

















Geçen hafta Vatan gazetesinin Pazar ekinde Hatay’ın Samandağ ilçesindeki Ermeni köyü Vakıflı ile ilgili bir haber beni tam on yıl öncesine götürdü:















1997 de sınırın öte yanında , Yayladağ’ın Suriye’ye bakan yüzünde Kassab adlı bir Ermeni köyünde üç gün kalmıştım.
Tavsiye üzerine Lazkiye’den dolmuşla gittiğim, sınıra çok yakın olan, yeşillikler içindeki Kassab’da sadece
Ermeni nüfus yaşıyordu.
Öyle ki pansiyon haline getirdiği evinin bir odasında kaldığım köyün muhtarının resmi ofisinin duvarında Hafız Esat yerine o sırada Ermenistan devlet başkanı olan Levon Ter Petrosyan’ın çerçeveli kocaman siyah beyaz bir resmi asılıydı. Hafız Esat'ın resmi ise yoktu!
Tüm köylüler oldukça iyi Türkçe konuşuyorlardı. Kilisenin önünde tanıştığım bu amcalar
Ermeni Türk meselelerine girmeyi hiç istemediler, ancak önünde durdukları çiçeğin adını söylediler: Amiralin bıyıklarıymış.














Köyün sağlık ocağını ziyaret ettim. Gözlüklü doktor pek az maaş almasına karşın hayatından çok memnundu. Sağlık hizmetleri ücretsizdi.















Muhtar köyde bir Türkiyeli’nin yerleşip restoran açtığını söyleyince gidip tanışmaya karar verdim.
Mehmet Abi ’80 öncesi memleketi Adana’da bir bıçakla yaralama olayına karışmış. Hapse girmekten korkarak büyüklerinin sözünü dinleyip Suriye’ye kaçmış, o zamandan beri de Kassab’da yaşıyormuş. Kassab’ın tek ve en güzel restoranını açmış, adını Adana’dan mülhem Kilikya koymuş, yeşil vadiye bakan açık hava bahçesinde çeşitli kebaplar, rakı, nargile çay satıyor.
Mehmet abi yapı itibarıyle soğuk bir insan olmasına karşın bana oldukça yakınlık gösterdi, hergün oraya gelmem konusunda ısrar etti.
Ailesiyle (iki oğlu, bir kızı ve zarif hanımı) beraber akşam yemeklerini (mangalda kanat) beraber yedik .













Bir gece ben rakı içerken yanıma geldi, bir kahve söyledi, sohbet ettik. 
Bana beslediği güvercinleri anlattı. Daha önce hiç güvercinciyle tanışmadığımdan güvercinlerine olan tutkusu ilginç gelmişti. Güvercinlerini saldığı zaman onların Yayladağ’ın üzerinde kaybolduklarını, Türkiye’nin, kendisinin gidemediği memleketinin üzerinde dolaşarak geri geldiklerini- bilmem belki de bana öyle geldi, içlenerek anlattı.












O soğuk görünümlü adamın güvercinlerinin yurdunun üzerinde uçup dönmesini heyecanlanarak anlatması bana çok dokunmuştu.
O sırada tam da konuyla ilintili Doğunun Limanları adlı kitabı okuyordum, kitap geçen yüzyılın başında Adana’dan Suriye ve Lübnan’a göçmek zorunda kalanların hikayesini anlatıyordu. Ayrılırken kitabı içine bir not yazıp oğlu Ahmet’e hediye ettim, ama okuduğunu hiç sanmıyorum. 















Başlamışken aynı seyahatte içime dokunan başka bir olayı daha anlatmak isterim:
Sıcak bir Haziran günü Lazkiye’nin sayfiyesi olan Şat el Azrak (Cote d'azur de Şam) da yüzmekten dönmüştüm.















Dolmuş duraklarının bulunduğu pazar yerinden merkeze yürürken yanıma elinde alışveriş filesi, gri eprimiş takım elbisesi, siyah eski kravatıyla kısa boylu, yaşlı bir amca yanaştı.














Nereli olduğumu sordu; yürümeme ara vermeden yanıtladım. Havadan sudan bir iki şey daha konuştuktan sonra yakında evi olduğunu acaba gelmek isteyip istemeyeceğimi kırık dökük Fransızca-İngilizcesiyle sordu.















Teklifi o kadar garip, o kadar yersizdi ki önce anlamadım.
Sonra baktım çok istiyor, ama ısrar da etmiyor, sonunda ne olacak merak ettim, eve gitmeyi kabul ettim. Bir süre yürüdükten sonra eski bir apartmana girdik, üst kata çıktık.
Amca eşi öleli beri, eskiden eşiyle paylaştığı bu dairede yalnız yaşıyormuş. Çocukları yokmuş. Eşyalar eski ve tozluydu. Salona geçtik kırmızı kadife koltuklara oturduk. Bir şey içip içmeyeceğimi sordu, bir bardak soğuk su istedim. Beraberce su almaya gittiğimiz mutfağı bir kadının kurduğu ama uzun süredir elinin değmediği hemen anlaşılıyordu. Bir bardak su alıp tekrar salona döndük, konuşmadan bir süre oturduk. Amca çok üzgün görünüyordu, havadan sudan bir iki laf ettikten sonra ‘Ben kalkayım’ dedim.
‘Otursaydın’ dedi,
‘Yorgunum, dinlencem’ dedim.
Kapıdan çıkarken tüm cesaretini toplayıp akşam ne yapacağımı sordu,
‘İşim var’ dedim ve onu boş evde üzgün bir şekilde bırakarak çıktım. 




















Yıllar sonrasından not:
O zamanlar  kimsenin bilmediği Kassab daha sonra Kesseb adıyla ne yazık ki dünya basınında çok yer aldı.