18 Ağustos, 2008

GÜRCİSTAN

OTOSTOPLA GÜRCİSTAN
Batum, Tiflis (Mart 2000)






Geçmişe dair düzenli yazı yazan, ve sağlam arşivi olan insanlarda bir süre sonra gündemi yakalama konusunda bir heves gelişiyor. Örneğin sauna çetesi mi yakalandı, Murat Bardakçı hemen o hafta tarihimizdeki hamam çeteleri diye bir yazı attırıyor, ya da ilk defa bir orgeneral mi tutuklandı, ertesi gün Soner Yalçın 'Hayır efendim daha önce şunlar da tutuklanmıştı' diyerek ziyayı üzerimize çeviriyor.
Bende de sanırım bu heves gelişti ki, Kerala seyahatinin son bölümünü yazmaya üşenirken Saakaşvili’nin Deve Dilaver'e bulaşan Avanak Avni misali savaşı patlatmasıyla, geçen hafta Gürcistan, olimpiyatları da sollayarak gündemin ilk sırasına oturunca, bundan sekiz yıl önce bir Kurban Bayramı tatilini geçirdiğim Gürcistanı yazmaya karar verdim.


Değerli dostum ve Tıp Fakültesinden sınıf arkadaşım Yakup’la komşularımızı ziyaret babında otostopla pek çok seyahat gerçekleştirdik. Gitmediğimiz bir Irak bir de Gürcistan kalmıştı.
2000 yılının soğuk bir Mart günü Gürcistan’a gitmek amacıyla İzmir’den Ankara otobüsüne (bayram kalabalığı nedeniyle daha uzak bir noktaya bilet bulamadığımızdan) bindik.
Akşamüstü vardığımız Ankara otogarından Kuzey'e giden otobüslerde ayakta dahi yer bulamadık, otostop çekmeye başladık. Gece yarısı önümüzde duran külüstür ve ağzına kadar dolu bir Pejo minibüs 5 er milyon lira karşılığında bizi Samsun’a kadar götürmeyi önerince soğuktan donduğumuzdan hemen atladık. Genelde askerlerden oluşan yolcuların kolileri üzerinde, askerlerin barsak gazlarıyla ısınarak sabah 5’te Samsun’a vardık.
Oradan da Trabzon-Artvin yönüne bilet yokmuş.
Naapalım dedik, güneş doğunca otostopa başladık, bütün gün aralıksız otostop yaparak gece Hopa’ya vardık. Sınırı gece geçmemek için bir otele yerleşmeye karar verdik.
Hopa’da epeyce otel vardı ama bizi parkalı ve sırt çantalı gören her otel katibi ağzımızı açmadan “Yer yok!” dedi. 6-7 otel gezdikten sonra meseleyi anladık:
Bu oteller bütün gece yatılıp uyunan cinsten değil, bir iki saatlik kiralanan cinstenmiş.
Bir iki otelden daha refüze olduktan sonra ben iki günün, soğuğun ve saatlerdir sırt çantasıyla dolaşmanın yorgunluğu ile son otel katibine
“Allahaşkına bu Hopa’da kalabileceğimiz şöyle namuslu bir aile oteli yok mu yani” diye bağırdım. (Böyle bir istekte bulunacağımı hiç ummazdım, hayatta insanın başına her şey geliyor).
Utanıp bir otel tarif ettiler, gittik yattık.

Sabah erkenden otelden çıkıp sınır kapısına doğru otostopa devam ettik. Mesaiye giden bir gümrük memuru Tempra’sıyla bizi aldı.
Sınır kapısı Hopa’ya epey uzak ama yol çok manzaralı, bir taraf Karadeniz, karşı tarafta sarp kayalardan şelaleler akıyor.

Sınırdan sorunsuzca geçtik. Vizeyi İstanbul'dan kardeşim Tayfun'a aldırmıştık, ama sınırdan da veriliyormuş. Gürcistan tarafına geçince Batum’a giden bir dolmuşa atladık.
Batum’a girer girmez kovadan boşalırcasına bir sağanak indirdi. İlk bulduğumuz restoran-bara girdik ve uzun süredir hasret kaldığımız Doğu Bloğu yemek ve içkilerine kavuştuk.
(Bunlar tümü ucuz olmak üzere lezzetli ızgaralar ve sulu yemekler, kaliteli votka, konyak, şarap ve kalitesiz biradan oluşmaktadır) Restoranı işleten ablalar bize iyi baktılar.

Konyaklarla ısınıp sulu köfteyle karnımızı doyurduktan sonra ben her yurtdışına çıkışımda eninde sonunda memlekette bırakmış olduğum sigaraya başladığımdan Yakup’a ”Ben hiç kastırmadan şuradan iki paket sigara kapıp geleyim” dedim, bir mentollü, bir filtresiz sigara aldım, içmeye başladım, Yakup içmedi (şimdi içiyor).
Akşama kadar Batum’da dolaştık, kapalı Pazar yerini gezdik, tüysüz haşlanmış domuzlara hayret ettik.
Gürcü pazarcı kadınlar bize çok yakınlık gösterdi, seyyar satıcıdan Türk kahvesi ikram ettiler.
En son ,Bulgaristanda içtiğim Kırcaali gazozlarından içtik.
(Bir bardağa kalitesiz, suni aromalı, boyalı şuruptan bir ölçek koyulup üzerine ev yapımı soda basılıyor)

Gece treni ile Tiflis’e geçtik.
Trende içtiğimiz votka ve Jack Daniels’lardan sonrasını pek hatırlamadığımdan burada geçenlerde izlediğim bir videomuzdan bahsetmek istiyorum: 4 yataklı lüks kompartımanımızda yemiş içmişiz ve oda arkadaşımız olan 50 yaşlarındaki Gürcü’yle birlikte ‘Sorma bana kimim, nerden geldim buraya’ adlı Yeni Türkü şarkısını söylüyoruz. Kompartman arkadaşımız sözleri yazdığı kağıttan okuma çalışıyor, biraz ürkmüş, ama hoşuna da gidiyor gibi.
Daha ziyade ben pazularımı gösterip gösterip ”I’m doktor! Türk doktor!” diye horozlandıkça ürküyor.
Sabah uyanınca karşımdaki yerdeki boş şişeden ve daha sonra video kayıtlarından anlaşıldığı üzere ben sızdıktan sonra Yakup yan kompartmandaki kızlı erkekli gençlerin eğlencesine katılmış, şarkılar türkülerle bizim Jack'i iyi etmişler.
Doğu bloğunda trenlerde sigara içmek zinhar yasak ama içki içmek serbest
(O zaman bizim trenlerde tam tersi geçerliydi)
Kompartmanlarda genellikle gençler trenin hareketi ile içmeye başlayıp gece dağıtana kadar içip çok şamata yapıyorlar. Bir tarihte Sovyetler’de 4 kişilik bir grubun altı şişe votka içtiğini gözümle gördüm.

(Eskiden Rus votka şişelerinin kapakları hem fakirlikten, hem de yarım bırakıp da kapatma ihtiyacı duyan olmadığından, vidalı değil bizim şişe suları gibi yırtılarak açılan alüminyum folyodandı)
Sabah kafamız kazan gibi indiğimiz Tiflis tren garında kafamızı toparladıktan sonra kalacak yer sormaya başladık, ama yabancı dil bilen kimse yoktu. En sonunda bir öğrenci bize bir öğrenci yurdunun bulunduğu metro istasyonunun adını yazdı. Sırt çantalarını yüklenip metroya bindik, bir saat kadar gittikten sonra son durak olan istasyonda indik. Etrafta değil öğrenci yurdu doğru düzgün bina bile yoktu, tren bakım istasyonu gibi bir yerdeydik.
Biraz dinlenip, bizi merakla izleyenlere derdimizi anlatınca bizi 1,5 km kadar uzaktaki yurda yönlendirdiler. İzmir’den beri sırtımızda yer etmiş çantalarla o mesafeyi de yürüyüp yurda vardığımızda buranın uzun süreli kalan öğrenciler için pansiyon gibi bir yer olduğunu gördük.
Türkiye’de Polis Akademisine devam eden genç irisi, mafya tetikçisi kılıklı bir arkadaş kırık türkçesiyle iletişim kurmamıza yardımcı oldu, silahını da gösterdi.
Gürcüler sert mizaçlı bir Kafkas ırkı

Özellikle gençler pek şaka kaldıracak gibi durmuyorlar. Ayrıca şimdi durum nedir bilemiyorum ama o zaman Tiflis oldukça tekinsiz bir yerdi, 50 dolar için cinayet işlenildiğini pek çok kişiden duydum.
Bizim üstümüz başımız çok döküldüğünden pek bir tehlike ile karşılaşmadık.
Yurtta kalmamızı binbir nazla kabul edip 40 Lari (1 dolar=1.7 Lari) gibi olmayacak bir fiyat söylediler. Merkeze gitmek için sabah akşam 1 saatlik metro yolculuğunu da düşününce kös kös çantaları sırtlanıp geri döndük. Metro istasyonuna geldiğimizde benim askerlikten kalma botum 3 gündür ayağımda olmanın da etkisi ile ayağımı feci vurmuştu. Merkezde bir taksiye binip bizi ucuz bir otele götürmesini söyledik. Şehir merkezinde zamanında lüks otel olarak yapıldığı belli olan ancak şimdi mültecilerin yerleştirildiği, sanki bombalanmış gibi duran çok karakteristik bir binaya götürdü.Otelin içi, asansörleri dışından beterdi, yayları fırlamış koltuklu kat sahanlıklarında çamaşır kurutuluyordu. Mültecilerle biraz sohbet ettik, orada kalmamıza imkan yokmuş, bunu öğrendik. Ben botumu çıkartıp ayağımı yıkadım, ilaç sürdüm, çorabımı değiştirdim.
Aşağıda bekleyen taksicinin götürdüğü ikinci otel sokak arasındaydı, parasına bakmadan sanıyorum 50 Lari gibi bir fiyata yerleştik.
Güzelce yıkanıp, uyuyup, dinlenip, şehri gezdikten sonra akşam yemeğinde koca bir tabak ızgara et ile karnımızı doyurduk. Etlerin üzerine nar taneleri ve kıyılmış taze kişniş serpilmişti, yanında salatalık turşusuyla çok lezzetliydi.

Gece fazla ara sokaklara girmeden şehri dolaşmaya çıktık, sokaklar tenhaydı, bar mar yoktu.
Bir köşeden gelen sesi takip ederek yer altında kırmızı ışıklı bir bar bulduk, tırsarak içeri girdik, fiyatını sorup birer votka kola söyledik.
Masa komşularımız Türk olduğumuzu öğrenince bizi bardaki diğer Türklerle tanıştırdılar. Zaten barın sahibi de Kürtmüş. Aslında Kürt de değilmiş de Yezidiymiş, güneşe mi ne tapıyorlarmış, o gürültüde o kadar anlayabildim.
Ortamda yüksek volümlü müzik, pek çok kadın, ve bunları bir araya getirecek bir de dans pisti vardı. Masamızdaki Türkler bize çok ilgi gösterdiler, hemen hepsi oraya çalışmaya gelmiş arkadaşlardı, bir sürü içki ısmarladılar, çok içtik, çok dans ettik, çok güldük. Bizden sonra masaya gelip karşımıza oturan upuzun saçlı-sakallı, sarışın bir Gürcü aniden Türkçe konuşmaya başlayıp divan edebiyatından beyitler okuyunca Titrek Peygamber Hüdaver ile tanışmış olduk.
Yüksek müziğin elverdiği ölçüde sohbeti koyultup birbirimizden hoşlanınca, ertesi gün onun evinde kalmak üzere anlaştık.
Hep beraber bardan çıktığımızda içtiğimiz içkilerin etkisiyle iyice acıkmıştık. Hüdaver’den bize yiyecek bir şeyler bulmasını istedik, ancak saat gece yarısını çoktan geçmiş her yer kapanmıştı.
Hüdaver “Ben böyle durumlarda Türklerin işlettiği kumarhaneye gidiyorum, geceyarısından sonra güzel çorba çıkarıyorlar” dedi, üçümüz hep beraber kumarhaneye yollandık.
Kapıdaki Gürcü badigard arkadaşlara Türk olduğumuzu ve müdürle görüşmek istediğimizi belirttik. İçeriye telefon açtılar, müdür geldi, kendimizi tanıtıp şehirde misafir olduğumuzu ve yiyecek bir şey bulamadığımız söyledik.
“Buyrun” dedi, bize izzet ikramda bulunmalarını söyledi.
İçersi sıcacık, ve tenhaydı.
Güzel halıların üzerinden çorba tenceresinin bulunduğu köşeye yürüdük, kana kana sıcak domates çorbası içtik, ekmek de istedik bandık, bandık, bandık!
Karnımız doyunca Hüdaver rahat bir havada, etrafta dolaşan mikro etekli Gürcü garson kızlardan viski istedi,
“Siz de içer misiniz?” diye bize de sordu.
Biz de içtik. Sigaramı yakmak için çakmak istedim, kumarhanenin adı yazılı çakmaklardan verdiler. Uykumuz gelinceye kadar içip sonra tekrar buz gibi soğuğa çıkıp otele yollandık.
Şimdi bu yazıyı yazarken eski kamera çantamın içinde o zamandan beri sakladığım çakmağı buldum, üzerinde 'CASINO ASTORIA, 14 Rustaveli Ave. Tiblisi' yazıyor. Demek adı buymuş, o zamanki Türk müdürü tanıyan varsa konukseverliği için teşekkür etmek isterim.

Sabah otelle hesabı kesip Hüdaver’le sözleştiğimiz yerde buluştuk, çantaları evine götürdük.
Evi mültecilerin kaldığı otelin karşısındaki sokaktaymış, gide gele otelin görüntüsü beynimize kazındı. Bina o kadar karakteristikti ki yıllar sonra TV’de zap yaparken bir anda CNBC-e’de binayı görüp çakıldım kaldım, üstelik gördüğüm sahnede kızla erkek Hüdaver’in evinden otele doğru sabah akşam geçtiğimiz Arnavut kaldırımı sokaktan iniyorlardı. Güzel bir Gürcü filmiydi.
Hüdaver Ordu’lu, bizim yaşlarda bir kardeşimiz. Türkiye’de gazetecilik tahsil etmiş, bir baltaya sap olamamış (aslında böyle dememek lazım, Hüdaver’in olayı bambaşka) , gelmiş 2-3 yıl önce nedense Tiflis’e yerleşmiş.
Anadili olan Lazca’ya çok benzeyen Gürcüce’yi şıkır şıkır konuşuyor ama geçimi için bir işte çalışmıyor, prensip olarak çalışmıyor.
(Benim bildiğim orada yaşadığı yıllar içinde sadece Ali Özgentürk'ün Balalayka filminin setinde tercümanlık yaptı, bir de otobüslü bir sahnede Gürcü rahip figürasyonuna çıktı, 300 dolar vermişler)
Ucuz bir gecekonduda oturuyor, para Türkiye’den gelirse ne ala, gelmezse borç arıyor. Gecekondu dedim ama evde faal bir duvar piyanosu var, (burada her evde standart olarak bulunurmuş) başka da pek bir şey yok: İki koltuk, bir yatak, girişteki mutfak olarak kullanılan masanın üzerinde kirli iki tencere, bir bardak ve kolilerce kitap.
Ha bir de satranç takımı. Hüdaver iyi bir satranççı, en son İzmir’de turnuvaya geldiğinde görüştük.

Hüdaver hiç susmuyor, sürekli konuşuyor, biraz fikir uçuşması da var. İlk gün gece yarısına kadar sohbet ettik satranç oynadık, hayali olan Trans-sibirya ekspresi ile Sibirya’ya gitme konusunda ilke birliğine vardık ama ben Sibirya’ya kadar ne kadar çok konuşacağını düşündükçe zamanla olaydan soğudum.
Gece yarısı biz çantalarımızdaki matları uyku tulumlarını çıkartıp aynı odada yattık, O "Ben biraz daha okuyacağım" dedi. Sabaha karşı uyandığımda hala gaz lambasının ışığında okuyordu- O tarihte Tiflis’te elektrik ve su sadece belli saatlerde veriliyordu ve geceyarısından sonra ikisi de kesikti. Sonuçta sabah biz kalktık o uyudu. Sabah temizliği sırasında Yakup’la burunlarımızın içinin gaz lambasının isinden simsiyah olduğunu görüp şaşırdık.
Tiflis’te iki gün daha kaldık, genelde kendi başımıza gezdik, lokal barlara takıldık, Gürcülerle ahbap olduk kadeh tokuşturduk, birbirimizin resmini çizdik.
Hüdaver de bizi gezdirdi; eskiden kiracı olduğu eve götürdü,
platonik aşık olduğu ev sahibinin kızı ile tanıştırdı; pek tanıştırdı da denemez aslında çünkü kızı görünce eli ayağına dolaştı. Kızın ablası Sofi İngiliz dili edebiyatı okuyormuş, çok hanım bir kızdı, bize Tiflis’i tanıttı, tepedeki kiliseye çıktık, bir ayine katıldık. Tiflis güzel bir şehir.

Son gün Tren saatine yarım saat kala Hüdaverin evinden birlikte çıktık, çantaları bir taksiye yükleyip gara doğru yola koyulduk ki ben aniden video kameramı evde unuttuğumu fark ettim. Panik içinde taksiciye geri dönmesini söylerken Hüdaver gayet sakin, kendisinin kamerayı bana dayılarının otobüs firması ile göndereceğini söyledi.
Şimdi; Titrek Peygamber Hüdaver’i anlatabilmek çok zor ama bu örnekten yararlanmaya çalışacağım:
Hüdaver kamerayı göndereceğini söylerken buna gerçekten inanıyordu, ama adım gibi biliyorum ki asla göndermeyecek , evden para gelmediği bir ay satıp kirayı ödeyecek, ve bunun için de en ufak bir suçluluk duygusu duymayacaktı.
Tren garında ayrılırken de “Abi 5 Lari varsa versenize” dedi, gülerek verdik.
Hüdaver benim hayatım boyunca tanıdığım en saf, en temiz, gerçekten peygamber gibi dünyevi meselelerle ilgisi sınırlı bir insandır (kolunun altında hep bir gazete olur o ayrı).
Daha sonraki yıllarda memlekete döndü, en son birlikte Tepekule’deki satranç turnuvası çıkışında Bayraklı’da uykuluk yedik, rakı içtik .
Her görüşmemizde ben kendimi onun yanında çok kirli, dünyevi meselelere gark olmuş, onulmaz derecede hesapçı, çıkarcı, bencil hissediyorum. O ise hiç şaşmadan:
“Bora yaa, abi bi ellilik çıksana, dün otobüsü kaçırdım verdiğinin hepsi taksiye gitti “ diyor.
Neyse hikayeye dönüyorum; unuttuğum kamerayı almak için eve döndük, ama kapının kilidi bozuldu. Tren kaçmak üzere, günde tek tren var, biz Pazartesi hastanede olmak zorundayız, kamera içerde kilitli. Ben can havliyle tuvaletin vasistasını açtım, tırmanıp içeri girdim, kameramı alıp kapıdan çıktım.

Kilitlenemeyen kapıyı olay yerine toplanan komşulara emanet edip taksiciye ekstra bahşiş vaat ederek son sürat gara gittik ama tren gözümüzün önünde kaçtı. Taksiciye 20 Lari daha vererek bir sonraki istasyonda treni yakaladık, Batum’a vardık.
Sabah Batum Limanı’na bakan bir çay bahçesinde alttan ısıtılan kumda pişirilmiş birer Türk kahvesi içtikten sonra sınıra vardık.
Gümrük görevlisi KGB kılıklı Gürcü, video kameramı görünce çektiğim kasetleri izlemek istedi, ancak kameranın pilinin şarjı bitmişti ve yanımda şarj aleti yoktu.
"O zaman kasedi bırakacaksın" dedi Putin .
Aklım gitti, “Bırakamam içinde kız arkadaşımın görüntüleri var, bizim meşrebimizce siz namahrem sayılırsınız” anlamında bir şeyler uydurdum. Karakoldan bir kamera buldular , biraz seyrettiler, baktılar hep yeme içme; rüşvet istemeden saldılar geçtik.
Otostop ve kısa otobüs yolculukları ile Ankara’ya kadar vardık ama bu kez de Bayramın son günü olduğundan İzmir’e otobüs yoktu.

Mecburen Eskişehir yoluna çıkıp otostop yapmaya başladık. Sabahın köründen akşama kadar ancak Uşak-Banaz’a gelebildik.
Sırtımızda külçe gibi ağır çantalar (içleri Gürcü votkaları, kılıç şeklindeki süslü şişelerde Ermeni konyakları dolu) sürekli yağan sulu sepkenin altında perişan olduk.
Banaz'da üç saat bekleyip kimse durmayınca Yakup isyan etti, “Bu son abicim ben artık otostop yapmıyorum” dedi, garaja doğru yürümeye başladı. Ben de ne yapayım peşinden gittim, bir dolmuş bulduk kendimizi İzmir’e getirdik.

Tiflis'ten İzmir'e ulaşmamız, hiç durmadan tam 51 saat sürdü.
Yakup’un anlattığına göre kapıyı açıp da kendisini o halde gören annesi içeriye girmeden kapının önünde soyunmasını istemiş.

Yakup: O günden sonra bir daha otostop yapmadı, kürsü başkanı oldu.

Hüdaver: İstanbul'da satranç kulüplerine takılıyor, çok projesi var. En son bir gazetede köşe yazacağını düşünüyordu.
Bora: Hala arada sırada otostop yapıyor ama sadece sıcak havalarda.

28 yorum:

Adsız dedi ki...

Ben asla cesaret edemezdim böyle bir seyahate, daha ne acayip geziler var acaba geçmişinizde, devamını merakla bekliyorum.
Namuslu otel konusuna da çok güldüm.

Arif

Arzu Çur dedi ki...

En eğlenceli seyahatiniz değilmişse de en eğlenceli anlatımınız olmuş. Gülümseyişlerim için teşekkürler.

"Duvar piyanosu" ne ola ki?

ssbb dedi ki...

Gerçekten çok yorucu ve yıpratıcı bir yolculuktu ama eğlenceliydi.
İnsan bedenini yordukça ruhu dinleniyor, yollarda eziyet çektikçe evinin kıymetini anlıyor.
Piyanoya gelince bir kuyruklu konser piyanosu var, bir de evlerde az yer kaplayan ve duvara dayalı duran piyano.

sezgihan dedi ki...

herifi sevdim . sende gerçekten kadayıf olmuşsun . o zamanlar pırlanta gibiymişsin :-). merak etmiyorum çünkü bende olucam dimi. ayrıca yol paramı da verirsen elli dolarımı almaya gelicem .

Tijen dedi ki...

Vaktim yok falan diyordum ya yine oturdum sonuna kadar okudum. Ah be doktor!

lady lazarus dedi ki...

müthiş seyahat, müthiş yazı. film gibi. "macera dolu gürcistan" :) gerçekten çok keyifle okudum.

yalnız ray charles "georgia on my mind" bildiğimiz gürcistan değil o georgia abd'nin bir eyaleti, güneyde.. ükelalık gibi olmasın sakın, bora bey zaten eminim biliyordur bunu. önemli de değil zaten. yazayım dedim işte.. hani keşke gerçek bir gürcü şarkısı olsaydı ray charles yerine..

sahi abd deyince aklıma geldi, o taraflara da gitmeye niyetiniz var mı, sağdaki gezi indeksinize baktım göremedim sanırım? route 66 boyunca bir amerika seyahati okumak çok şahane olurdu :) okuyucularınız olarak sponsorluk yapıp sizi route 66 seyahatine çıkaralım :) düşünsenize, sizden route 66 yazısı okumak, param olsa komple geziyi finanse ederdim valla, değer bence :)

hörmetler...

MESUT IŞIK dedi ki...

Bora Ağabey selam;
bu yazınız da çok hoş ancak KERALA'yı acilen bekliyoruz.

Saygılarımla

Düygü dedi ki...

En çok yapmak istediğim şeylerden biridir otostopla gezmek ama erkek olsaymışım yapardım, bir hatun kişi olarak cesaret edemedim tek başıma. Şimdi de Meren'le kalkışsak, o ister istemez stres olacak, koruma içgüdüsü ile bir hayvan tedirginliği saracak bünyesini, keyif alamayacağız sanıyorum. Ama bir aralık deneyeceğiz elbet. Yine de böyle anıları okuduğumda hep erkek doğmadığıma lanet ediyorum.

Yukarıdaki yorumlardan birinde söylenen ABD çağrısına ilişkin: bizim evde yatacak yer var :)

ssbb dedi ki...

Belgin, Amerika'ya 97 de 40 günlüğüne gittim, burada
biraz bahsetmiştim. Yine de neşeli teklifin için teşekkürler.
Duygu, '94 yılında Amerika Ankara'ya bile gitmeden posta ile ücretsiz 10 yıllık vize vermişti.
2004 te ise telefona yanıt vermek için bankaya 16 dolar yatırmanı istiyorlardı.
Ben şahsen vize vermek için anasının nikahını isteyen, terbiyesizlik yapan ülkelere içimden, "al da ülkeni başına çal" deyip gitmiyorum.
Biz sizi İspanya dönüşü İzmir'e bekleriz.

lady lazarus dedi ki...

vize konusunda çok haklısınız. bi de şu başbelası havaalanı vergileri var, uçak biletinin 2-3 katı vergi alınıyor bazen...

ben de alıp başımı biyerlere gitmek için yanıp tutuşuyorum, uyuz seyahat acentelerine bağımlı kalmadan, kendi başıma, etrafımdakilerin sahiden farkına vararak, yaşayarak seyahat edebilmek isterdim.. ama etrafımda benimle aynı kafada olup ta yol arkadaşlığı edebilecek hiçkimse yok, yalnızbaşına bir kadının kendini yollara vurmasıyla ilgili en az binbir tane dezavantaj ve zorluk ta malumunuz... ben bugüne kadar hep seyahat acenteleriyle küçük yurtiçi turlar yapabildim. sizin gibi seyahat edebilmek çok isterdim.

aslında bi cesaret ufak ufak kendibaşıma biyerlere gitmeyi denesem diyorum ama... arada bizim gibi gaza getirilmeyi bekleyen korkaklar için de tavsiye mahiyetinde yazılar yazar mısınız? siz mesela seyahatlerinizde avrupalı yalnız gezgin kadınlara raslamışsınızdır, ufak tüyolar vardır belki verebileceğiniz?

şimdi aklımda 2 yakın mesafe bağımsız gezi fikri var, birisi bandırma'dan izmir trenine atlayıp akhisarda inip ordan bişekilde bergama'ya ulaşıp bergama ve dikili'yi detaylı şekilde dolaşmak... bi de sirkeci'den trenle kırklareli.. ucuz ve güvenli kalacak yer bulur muyum, naparım hiç bilmiyorum ama..

kıyak dedi ki...

Bizde Trabzon ve Iğdır'da namuslu otel bulmakta zorlanmıştık.

zor 1 yolculuk olmuş.
zor yollar iyi şarap gibidir, yıllar geçtikçe güzelleşir.
Elinize ayağınıza sağlık:)
çok güzel 1 yol hikayesiydi.

Çağlar dedi ki...

Bizde vakti zamanında Samsun dan Sarp sınır kapısına kadar gitmiştik. O zamanlar Gürcü ler evlerinde ne var ne yok Rus pazarlarında satıyorlardı. Bu yazıda da o günlere gittim biraz. Her zamanki gibi Türk lokumu tadında güzel bir yazı olmuş. Teşekkürler.

terken dedi ki...

tren kacacak, ama acik kapiyla vasistas onunde hudaver'in fotografi da iki arada bir derede cekilivermis:)

digerlerini de merakla okuyorum ama bu hikaye tanidik. "olayi bambaska" insanlar, yemek yediren turkler, ogrenci yurdu, tren yolculugu falan.

gumrukcuye namahrem demeniz ok guldurdu. cok yasayin e mi?

Adsız dedi ki...

supermi$siniz yaa! ayagima vurmus olan "pek-bi-ortapedik" sanildigi icin olaya ozel alinmis taze isvec takunyalarimla, sirt cantamla gittigimiz isbulma tatilinde bodruma ulasana kadar cektigimiz otostoplari ve sikintilari hatirladim. tomruk kamyonlarina otostop, limon kilerlerinde konaklama...hey gidi genclik!

paylastiginiz icin tesekkur :)

b.commonsense

cherryblossomgirl dedi ki...

merhaba bora bey, size daha once de mesaj atmistim, sanirim diger blogunuzdan, ben binrota.com site editoru melis. sizi binrota.com'a da bekleriz, uyemiz olursaniz cok seviniriz. sevgiler.

Adsız dedi ki...

Hikaye çok güzel de, 2000 den bu yana pek değişmemişsiniz Bora bey,, Neşe hanım iyi bakmış size:)))))))))
egeden

dagistan dedi ki...

Merhaba doktor hanım, sitenizi dar vakitliğide olsa okudum ve çok hoşuma gitti ve sizi çok taktir ettim, bende Ankara 112 de pratisyen doktorum. Tıp fakülyesini Pakistan Karaçide okudum, uzun zamandır bende sizin gibi karayolu ile seyahatler planlıyorum fakat yeterli tecrübe ve bilgi birikimimin olduğunu düşünmüyorum, ayrıca bana eşlik edecek ve bu cesareti gösterecek hiç arkadaş olmadığından tek başıma sıkıcı olacağını düşünüyorum, özeelikle Çin, Tailand Malezya ve uzak doğu turu planlıyorum bu konuda yardımlarınızı ve tavsiyelerinizi ve görüşlerinizi beklerim, ayrıca arkadaş bulabilecğim herhangi bir internet sitesi veya dernek varmıdır yardımci olursanız sevinirim. sagılar efendim
Dr. Dağıstan Altuğ

dagistan.altug@hotmail.com

ssbb dedi ki...

Dagistan ben erkegim:)
hospitalitiyclub.org ; ya da couchsurfing.com dan kalacak yer dolayisi ile arkadaslik edecek kisiler bulabilirsin.
iyi gezmeler ilerim

can murat dedi ki...

üstadım selamlar,
Hong kong seyahatimde 3 yaşındaki kızıma ödül sisteminizi uygularken eşimle de sürekli olarak sizi zikredip durduk derken İstanbul'a dönüş yolunda havalimanında sabahın 05.55'inde dutty free'de karşılaşınca bu çok güzel bir süpriz oldu.Sizinle tanışmak çok güzeldi ve de değerli arkadaşınızla.Umarım güzel seyahatinizi de bloglarsınız.Benim hazırlıklarım devam ediyor,yakındır yayımlarım buradan izniniz olursa.
Can
Garanti/İstanbul

ssbb dedi ki...

Ben de tanıştığımıza sevindim Can
Nereden yayınlayacaksın anlayamadım yanlız :)

Adsız dedi ki...

merhaba ben seckin aydın otostopla seyehat etmeyi arastırıyorum ve acıkcası fazla bi param yok mesela türkiye içiyle baslasam bunun maliyeti benim ne olur yardımcı olursanız cok sevinirim mail adresim seco_ua1905@hotmail.com

ssbb dedi ki...

Ne maliyeti olacak Seçkin,
Açıkta yatabiliyorsan sıfır maliyet

Adsız dedi ki...

Selamlar!
Nefis bir gezme tarzınız var, gayet rock'n roll bir yaklaşım söz konusu ;) Ne mutlu gezi arkadaşlarınıza...
Ben de geçtiğimiz yaz Batum'dan bisikletle yola çıkıp Acara ve Borjomi üzerinden Tiflis'e vardım. Orada birkaç gün geçirdikten sonra ise bu kez Ermenistan sınırına teğet geçerek Ardahan'dan yurda döndüm. Harika bir geziydi. Tüm bunlar toplam 20 gün sürdü. 2008 yazında Tiflis o zamankinden (2000) çok daha ıslah olmuş bir görüntü çiziyordu, kimi yerleri iyice Avrupa şehri gibiydi hatta. Ama ben döndükten 10 gün sonra patlak veren savaş bu gidişi nasıl etkiledi bilemiyorum.
Bahsettiğim gezi GEO dergisinin Şubat 2009 sayısında yayınlandı. Okumak isterseniz size PDF dosyası olarak mailleyebilirim. Bana menscmaschinerei@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.
Saygılarımla,
Erim Bikkul

ssbb dedi ki...

teşekkürler erim
elbette okumak isterim ama verdiğim mail adresi yanlış sanırım

Adsız dedi ki...

merhabalar

geziniz baya güzel çok ilginç bir geziyimiş,ben yazinizi tuhaf bir şekilde nette buldum. nette Hüdaver ve gürcistan kelimeleri serch yaparken
neden soracaksiniz : ben İstanbul kitap fuarında bu gün acayip bir kişi ile taniştim. iki buçuk saat durmadan konuşan, ermeni soykırımı idaasının ağır destekçisi olan bir tip. ayrıca bana konuşma fırsatı bil vermiyor. allahim nerden çikti karşıma diye düşündüm bütün yol. tartışma başlamadan adını soylemişti ve gürcu dili bildiğini söylemişti. adamdan tek bildiğim şeyler bunlardi. bu kişi ajan mi ne? " diye hep düşündüm. bir insan niye bir Iranlı'ya 2 saat boyunca Turklerin ermenileri nasıl kestiğini anlatır ? tuhaf bir takıntı! niye defalarca Orhan Pamuk'a bağlılık yemini eder?
2 saat trafikte bunu düşündüm, eve geldiğimde de bunu düşündüm ve hala düşünüyorüm.ne yalan acayıp huylandim bu tavırdan.

ssbb dedi ki...

Bu, bu siteye gelen yorumlardan en hoşuma gideni oldu:)

Adsız dedi ki...

evet, aylar sonra tesadüfen fark ettiğim üzere, yolladığım mail adresi yanlışmış.
doğrusu bu:
menschmaschinerei@gmail.com
buraya mail atarsanız size yazımı yollarım.

Adsız dedi ki...

Harika muhteşem bir blog, umarım tüm dünyayı gezer ve burada yayınlamaya devam edersiniz.