29 Kasım, 2006

PEK YAKINDA BURADA:
ZANZİBAR
























ve ZÜRİH




Not:Fotoğrafların hiçbiri üzerinde oynanmamıştır.

06 Kasım, 2006

DOĞU KARADENİZ II
TRABZON UZUNGÖL












Ataköy’den çıkıp Uzungöle doğru tırmanmaya başladık.
Hava gittikçe soğudu, ağaçlar sıklaştı. Uzungöl’e girişte pansiyonlar başladı.
Girişte dağa bakan Koç Pansiyon’a fiyat sordum. Tamamen ağaç lambri kaplı termos gibi odalara 30 dedi Hacı amca. 'Daha temizini bulamazsınız, aile evi burası' diye de çok israr etti tutmamız için, ama devam ettik.
Göl manzaralı otelleri görünce amcanın neden ısrar ettiğini anladık:
Manzara o kadar güzeldi ki yoldaki çorak araziye bakan o pansiyonda aklı olan kalmazdı. Göl kıyısındaki oteller 50-70 YTL imiş ama hiç boş yer yoktu. Gölü geçtikten sonra kanal boyunca devam edip göl kıyısındaki en eski tesis olan İnan Kardeşler’e vardık. Günübirlikçiler, turlar tesisleri doldurmuşlardı. Herkes lokantada alabalık kebap yiyor, çocuklar etrafta bağrışıyor, oteldeki odaların fiyatı da 70 YTL den başlıyordu. Berbat bir ortamdı, hemen kaçtık oradan. Çadır kurmayı düşündük ama hava yağacak gibi ve çok serindi. Bütün otelleri dolaşıp gönlümüze göre bir oda bulamamıştık ki, Neşe kanal kıyısında girmediğimiz bir otel fark etti. Tek başına dikilen İnci Otel'i nasılsa atlamışız, hem de 30 YTL imiş . Balkonunda süper dağ ve kanal manzarası var, odada su sesi hiç kesilmiyor. Otelin içi dışı koridorları,tavanları her yeri ahşap lambri kaplı, mobilyalar televizyon sehpası bile ahşap!
Karadeniz’de odunun bol bulunduğu belli oluyor. Odayı bulduktan sonra akşam için rakı içebileceğimiz bir yer sorduk, tek içkili yer yayla yolunda en son tesis olan Salvan Restoranmış. Gittik baktık, akşama canlı müzik varmış, mahalli sanatçılar çıkıyormuş, horon oluyormuş. Pek sıcak bakmadık, arka tarafta sessiz bir salonları daha varmış, isterseniz orada oturun dediler. Gölün etrafını turladık. Sakin güzel yemyeşil bir yer. Temmuz ayında bu kadar serin olması şaşırttı. Kırmızı benekli alabalık varmış gölde ama tutmak yasakmış. Mandıradan kaşar aldık, tadı süper , kilosu 7 YTL.


Bira sorduk balkonda içelim diye, Uzungöl’de içki satma ruhsatı olan bakkal yokmuş. Yukarda kendi içkisini içmek isteyenlerin muhtemelen ta Of’tan getirmesi gerekecek ,çünkü yol üzerindeki Çaykara benim rehber kitaba inanmak gerekirse Türkiye’de nüfus başına en fazla kuran kursu düşen ilçeymiş.
Akşam Dünya Kupası finali var ama Uzungölde Kanal 1’in yeni uygulamaya başladığı şifresini çözebilen çıkmamış, maçı seyretme hayalimiz suya düştü. Akşamüstü Savlan Restoran’a yerleştik. Müzik olması başta canımı sıkmıştı ama sonradan hoşumuza gitti. Yoğurt(aslında kaymak demek daha doğru olur), kuymak (mıhlamaya burada böyle diyorlar), taze fasulye, kavun , peynir yedik rakı içtik.
Osman ağabey restoranın sahibi; gelenleri kapıda karşılıyor, tipini beğenmediklerini rezervasyonu yok diye almıyor.
İçerde genelde aileler var. Bir saatten sonra canlı müzik başladı, herkes klavye ve kemençe ile horona kalktı.
Kemençe’yi Osman ağabeyin askerden yeni gelen oğlu çalıyor, aynı zamanda da sanki o anda uydurduğu ona buna sataşan sözleri söylüyor.
Horona herkes katıldı, en başta sanki transa geçmiş gibi titreyen Osman abi ile salonun çevresinde kocaman bir halka olup saatlerce oynadılar. Çok etkilendik, duygulandık; ama oynamadık. Gece kapı açık, su sesi ve çam kokusuyla uyuduk.
Sabah kahvaltı için canımız tereyağ çekti. Kalkıp sabah serinliğinde( hava zaten epeyce soğuk) gölün kıyısındaki mandıralardan tereyağ, kaşar, bal; otelin yanındaki taş fırından da sıcak ekmek aldım.
Fırıncıdan öğrendiğime göre kupayı penaltılarla İtalya almış, Zidane'da kafa atıp kırmızı kart görmüş.
Balkonda çay demledik karşıda akan gürül gürül suyu seyrederek kahvaltı edip otelden ayrıldık. Uzungölden ayrılmadan önce dün kaşar aldığımız mandıraya uğrayıp 5 kiloluk bir teker kaşar daha aldık. Kaşar buysa bizim İzmir'de yediğimiz başka bir şey olmalı. Mandıracı abinin oğlu üretiyor kendisi satıyormuş.

06 Ekim, 2006

LONDRA

LADY DİANA'NIN CENAZE TÖRENİ
(6 Eylül 1997 )



Lady Diana’nın cenaze töreninin 6 Ekim’de yapıldığını sanarak yıl dönümünde bir hatıramı yazayım dedim, ama fotoğraflardaki tarihlere bakınca 6 Eylül olduğunu gördüm.Ben yine de word’ü açmışken yazıverdim.




Dokuz yıl önce sonbaharda Londra’daydım. New York’a giderken 520 dolarlık bilete 80 dolar fazladan ödeyerek 3 günlük bir mola vermiştim. (Doların dolar, NY biletlerinin pahalı olduğu, Amerika vizesinin ücretsiz on yıllık verildiği, benim sigara içtiğim zamanlardı.)
6 Eylül günü saat 11:30 da Heatrow havaalanına indim. Aynı saatlerde Lady Diana’nın cenaze töreni vardı. Tabi ben bileti aldığımda henüz sağdı. Havaalanında sigara içilebilen kafede bir Dunhill tellendirip töreni TV den izledim, zira sürekli olarak mahşeri kalabalıktan ötürü şehir merkezine gelinmemesi, metronun kullanılmaması anons ediliyordu. Törenin bitmesi ile birlikte metroyla merkeze gittim.
Caddeler çiçek içindeydi. Her köşede, lamba direklerinin altında çiçekler yığılıydı. İnsanlar hüzünlü gözlerle çiçeklerin üzerlerindeki notları okuyor, parklardaki çayırlara doğru yayılıyorlardı.
Ben de onlar gibi yaptım, biraz cenaze alayının geçtiği yollarda dolaştım, çiçeklerin tekrar satılıp satılamayacağını düşündüm.
Kalacak yer öncelikli sorunumdu. İlk olarak Ritz Oteline gidip baktım, pahalı geldi, önünde bir fotoğraf çekilmeyi yeterli gördüm.
Sokaklarda avare dolaşarak ,ucuz bir hostel aradım, ama bulabildiğim en ucuz yer 50 pounddu. Ara sokaklar bomboş dükkanlar sanırım tören nedeniyle kapalıydı. Bu tatlı hanımlar banktaki heykellerle şakalaşıyorlardı.
Fotoğraflarını çektim derdimi anlattım, bana şehir dışında 15 pounda bir yer olduğundan bahsettiler ama bu da çılgınca bir fiyattı.
O yılarda Türkiye’deki fiyatların ve maaşların düşüklüğünden yurtdışına ilk çıkışta yaşanan fiyat şoku tüm benliğimi sarmıştı, her şey delice pahalı geliyordu. Sırtımda, NewYork’tan yenisini almayı planladığımdan Moskova malı ucuz bir bez çanta vardı, hiç ergonomik değildi, en kötüsü de havalimanından uçağı kaçırma pahasına son dakikada alabildiğim dört büyük rakı da gittikçe ağırlaşıyordu. Çantamı dükkanlara bırakıp dolaşmak istedim. İngilizler kibarca, türk lokantaları ‘valla patron kızıyor’ şeklinde reddedip metrodaki dolaplara bırakmamı önerdiler. Fikir makul geldi ama en ucuz dolap kirasının 5,7 pound olduğunu görünce şapkam havaya uçtu!

Tekrar dolaşmaya başladım ama çanta ıstırap verici hale gelmişti. Bir markete girdim çantayı emanete bıraktım ve omuzlarım rahatlayana kadar dolaştım, en ucuz ekmek ve salamı aldım ama söylememe gerek yok; pastırmadan pahalıydı(ekmek). Karnımı doyurunca biraz gözüm açıldı, tekrar kenar mahalleleri uyuyacak bir kuytu bulmak amacı ile dolaşmaya başladım.


Bir sokağın köşesinde zenci gençler elime bir broşür tutuşturdular. Okudum bir kilise konserine davet edilmişim. Ücretsiz olduğunu teyit ettikten sonra adresini tarif ettirip kiliseyi buldum, içeri girip toplantı salonuna yerleştim. Hava kararmaya ve soğumaya başladığından içerisi hoşuma gitti. 50-60 kişilik salonda tek beyaz bendim . Herkes gösteriden önce tek tek gelip elimi sıktı, ‘Hoş geldin brother’ dedi, türk olduğuma şaşırdı.
Ben de en lider görünümlü olanlara, ‘Yaa işte bugün geldiğimi, ama kalacak yerim olmadığını, aksi gibi param da olmadığını’ anlatıyordum . Hepsi müstehzi ifadelerle ‘Yaa, yaa’ deyip sırtımı pışpışlayıp yerlerine döndülerı. En sonunda cesaretimi toplayıp, en müşfik görünüp benimle ilgilenen birisine bu gece kilisede kalıp kalamayacağımı sordum.
‘Ah ne yazık ki…’ dedi.
‘Yatak şart değil kapalı bir yer olsun?’
‘Mümkün değil’,
‘Kapalı yerden de geçtim bahçenizde duvar dibinde yatayım polis taciz etmesin ?’
‘Maalesef, işte konser de başlıyor’
Kös kös oturup konser dedikleri şeyi izlemeye başladım. Biri orgla fona müzik veriyor, gençler de ellerinde mikrofonla ortaya çıkıp annelerinin nasıl alkolik ve fahişe olduğunu, kendilerinin de her türlü kötülüğü 15 yaşlarına kadar tattıklarını, ama şükürler olsun İsa’nın onları kurtardığını’ repçi havasında anlatıyorlar sonra hep bir ağızdan 'haleluyah, haleluyah' diye şarkı söylüyorlardı. Sıcak ortam,ve ritmik müziğin etkisiyle kısa sürede rahat plastik sandalyelerin üzerinde uyuyakaldım. Arkamdakiler dürtüp uyandırdıysa da biraz daha uyumayı başardım. En sonunda dürtmelerden ve aynı teraneyi dinlemekten sıkılıp kilisede kalamayacağımı da iyice anlamış olarak çıkmaya karar verdim. Kapıda izbandut gibi bir zenci genç ‘Hey dostum nereye gidiyorsun, daha bitmedi’ diye yolumu kesti. Son bir umut, ‘E yorgunum, malum kilisenizde kalamayacağımdan kalacak yer bulmam lazım’ dedim.
‘Peki ya İsa ? İsa senin için canını verdi’ dedi.
İçimden ‘Bana mı sordu da verdi’ derken gencin gergin tavrını da değerlendirerek bu fikrimi dillendirmedim, sadece ‘Ben zaten Müslümanım!’ demekle yetindim, ve şaşkınlığından faydalanarak kendimi dışarı attım.

Tekrar merkeze dönüp Oxford Caddesi’nden geçerken bir pizzacıdan Türkçe konuşmalar duydum. Baktım efendi tipli insanlara benziyorlar. Yanaşıp ‘Size çantamı bırakabilir miyim diye sormayacağım, kabul etmeyeceğinizi biliyorum, ama nereye bırakabileceğim konusunda bir fikriniz var mı?’ diye sordum. Hoşlarına gitti, bırakabilirsin çantanı dediler. Kulaklarıma inanamadım. Hemen fikirlerini değiştirmeden çantadan cep viskisini kaptığım gibi kendimi dışarı attım. Çantayı bütün gün sırtımda gezdirdikten sonra çantasız ilk adımlarımda uçuyorum sandım.
Soho’ya girdim.Sokak ressamlarını izledim. Neşeli bir ortam vardı, barlar kafeler kitapçılar. Bir kitapçıda daha sonra sansar adıyla bir dizide polisi oynayan sarışın sunucu, arkadaşlarıyla Türkçe bağrışarak hediyeliklere bakıyorlardı. Sanırım cenaze törenine gelmişlerdi, hiç bulaşmadım. Kapı aralıklarında eroinmanlar kendilerinden geçmiş halde battaniyelere sarınmış yatıyorlardı. Caddelerde tekerleğinden bağlanmış bisikletlerin tekerlekleri kalmıştı.
Gece 1:30 gibi dükkana döndüm. Dükkan dediysem 4 metrekarelik bir büfe, sadece mikrodalgada ısıtılmış parça pizza satıyorlar. Şurada köşede durayım mı dedim, olur dediler. Çalışmalarını izlemeye başladım. Epey satış olduğu gibi bedavacı da az değildi. Her isteyene bedava pizza veriyorlardı. Dükkanın sahibi de türkmüş. Çocuklardan genç olanı Mustafa Kuş İstanbul Üniversitesini korsan kitap satarak bitirmiş, şimdi de pizzacıda çalışarak burada mastır yapıyormuş. Diğeri İlhan ise daha yaşlıcaydı, Londra’ya uzun süre önce yerleşmiş, ailesini kurmuş. Bana pizza teklif ettiler, kibarca reddettim. Kapalı yerde durmama izin vermeleri yeterince büyük bir iyilikti. Sohbet koyulaştı, biraz viski içtik, Türkiye’den konuştuk, rakıyı özlediklerini söyleyince çantamdan bir şişe rakı çıkardım. Birer kadeh içtik. Dükkanı beraber temizledik. Saat dört olmuştu, benim uykum iyice açıldı. Kaldırıma bir masa attık, fırında sucuk pişirdik, mozarella peyniriyle rakı içmeye başladık. Mustafa ‘Ah bir de Türk müziği olsa…’ deyince çantamdan bir Münir Nurettin kasedi çıkardım ama teyp yoktu. İlhan gidip garajdan arabasını getirdi, dükkanın önüne çekti, kapıları açtık, verdik Münir Nurettin’i (Bu hülyalar diyarıında)dışarı. Oxford Oxford olalı böyle şenlik görmemiştir.
Yoldan tek tük geçen ayyaşlar ‘Oo ne güzel parti!’ diye takılmaya çalıştılar ama onlara rakı vermedik, pizzayla savuşturduk.
Sabah gün ışırken Mustafa’nın Newington Green ‘deki evine gittik. Ben otobüse bindim o otobüsü bisikletle takip edip ineceğim durağı işaret etti.
Newington Green türklerin mahallesiymiş. Nitekim kafelerde Cine 5 izleniyordu.

Ev arkasında bahçesi olan tipik iki katlı beyaz bir Londra eviydi. Ev arkadaşı Mustafa Gül de Sivas’lıymış. Sosyal yardım kuruluşunda çalışıyormuş.
Bir de represantlıktan istifa edip Londra’ya gelen bir kız arkadaşları Figen vardı evde. Öğlene kadar uyuduk,bahçede kahvaltı ettik. Öğleden sonra dolaşmaya çıktım, Picadilly’i, Camden Lock’ı , ve tabii ki bit pazarını dolaştıktan sonra metro ile eve dönerken bir hediye almamın uygun olacağını düşünerek Covent Garden istasyonunda indim. Niyetim bir şişe şarap almaktı ama etrafta hiç tekel bayii görünmüyordu. Konuya en hakim kişlere, metronun girişindeki banklarda içen ayyaşlara sordum.
Bir tanesi ağzının içinde yuvarlayarak İskoç akasanıyla bir şeyler söyledi ama anlayamadım. Bir daha tarif etti, yine anlamadım. En sonunda 'gel ben götüreyim' olarak tahmin ettiğim bir şeyler homurdanarak beni epeyce uzaktaki bir likör stora götürdü. Ucuzundan bir şişe şarap aldım,
‘E bana da bir şişe alırsın herhalde’dedi (yol boyunca susmadığından ne dediğini anlar hale gelmiştim). ‘Üzgünüm param çok az’ dedim. 'Ama ben sokakta yaşıyorum’ dedi. ‘ A, ne rastlantı, ben de sokaktayım, dün gece Oxford’daydım sen hangi sokaktasın ?’diye sordum. ağabeyin hoşuna gitti. Parasını verip iki kutu bira aldı, çıkıp oturduk. Adı Jolly Billy Dickson’mış. İskoç kanı taşıdığından çok cesur ve kuvvetliymiş.
Kışın hiç üşümezmiş, kısa kollu gömlekle gezermiş. Ceketini çıkarıp kısa kollu gömleği ile bana poz verdi. Biralarımızı içince 'Aç mısın?' dedi. ‘Eh ağanın eli tutulmaz’ anlamında bir şeyler söyledim. ‘Gel benle dedi, fişendcips yer misin?’ ‘Olur' dedim bu meşhur İngiliz yemeğini tatma heyecanıyla. Bir büfeye gidip bize fişendcips verir misin dedi. Adamlar hiç itiraz etmeden dün gece bizim pizzaları dağıttığımız gibi verdiler. Pek birşeye benzemiyordu. Jollibilli abi sigara içer misin dedi, demesiyle gitti açık kafelerde oturanlardan iki sigara aldı, yaktırdı geldi, banka oturup onları tellendirdik. Abi bu sefer başka komplike bir mevzuya girdi ama ben bir türlü aksanı çözüp anlayamıyorum. En sonunda anladım ki Hint yemeği sevip sevmediğimi soruyor. Tabii ki severim dedim.(çünkü hiç yememiştim). Bu sefer çok lüks bir Hint restoranına gittik. Billy Abi bana 'Sen git şu heykelin orda bekle' dedi. Kapıyı çaldı. Çıkan garsona bir şeyler söyledi. Garson da O’na birşeyler söyledi. Döndü geldi, başka bir heykelin dibine aristokrat bir havayla oturdu.
Ben içimden ‘En sonunda beleşçilere hakkettikleri gibi davranan asil doğululara çattı işte’ diye düşünerek yanına gittim. ‘Tamam’ dedi, ‘getirecekler birazdan, sen orada beklemeye devam et!’ Anlayabildiğim kadarıyla daha önce abi orada arıza çıkaran bir serseriyi dövüp restoranın camlarını kurtardığından kredibilitesi yüksekmiş. Hiç ihtimal vermememe karşın birazdan gerçekten bir garson elinde alüminyum kaplarda yemeklerle kapıya çıktı, Billy Abi koştu kaptı geldi. Güzel pilav ve körili patatesli dana eti vardı. Yemekler sıcaktı ama çatal kaşık vermemişlerdi. Kapların karton kapaklarını kaşık yapıp götürdük. Artık bir şey yiyecek içecek halim kalmadığından, eve de geç kaldığımdan Billy Ağabeye teşekkür edip ayrıldım.
Londra’da iki gün daha kaldım, Mustafa’nın bisikletiyle dolaştım. Fayedin mağazası, Hyde park, Big Ben gibi görülmesi gereken yerleri gördüm ve kaldığım yerden yola devam ederek Heatrow ‘dan New York’un JFK havalanına doğru havalandım; ama bu başka bir hikaye…

05 Eylül, 2006

DOĞU KARADENİZ I , Temmuz '06
(Trabzon, Rize, Artvin)


Fas dönüşü yaz tatilimizi Doğu Karadeniz’de ve Can’la geçirmeye karar vermiştik. Niyetimiz arabayla bir hafta on gün yaylaları turlamaktı.
İş ciddiye binince bir hesap ettik ki, kabaca 4000 kilometre, yani gezi 10 gün sürse günde 400 km yol katetmemiz gerekecek
. Araba kullanmayı pek istemediğimden son anda uçak + kiralık araba modelinde karar kıldık. Uçak için son gün bilet aldığımızdan biraz pahalı oldu, ama çok rahat ettik.


Sunexpress'in direk uçuşu ile iki saatte Trabzon'a vardık. Can uçaktan hiç korkmadı.
Trabzon'lular dünyada ilk kez gördüğüm bir uygulama ile yolcu bekleyenleri dışarda tutmayıp içeri aldığından, bagaj bandının başında uçaktan inenler ve karşılayanlar mahşeri bir kalabalık oluşturdu. Bekleyen kisvesi altında çanta hırsızlarının da içeri girebileceğini düşünerek bandın başından da ayrılamadım. Kan ter içinde bagajlarımızı alıp çıkınca önceden sözleştiğimiz araba kiralama şirketinin sorumlusu Ali'yi aradık , iki araba getirdi.
Dizel Peugeot 307 ve Benzinli Skoda Octavia. İkisi de sıfır sayılırdı, fiyatları da aynıydı (500YTL/7 gün) ama 307 çok sigara kokuyordu, Octavia daha hoşumuza gitti. İyi de oldu, çok rahat ettik dağ yollarında bizi üzmedi.
Aslında havaalanından da araba kiralamak mümkünmüş, hemen orada haftalık 400 YTL'ye dizel Albea teklif ettiler, pazarlığa da açık gözüküyorlardı.
Arabayı aldıktan sonra gece karanlığında İzmir’deyken yabancı bir Türkiye rehberinden Trabzon'da kalınabilecek en iyi yer olduğunu okuyup, sabah telefonla yer ayırttığım Santa Maria kilisesini aramaya başladık. Gece vakti zor oldu. Rahibin vurulduğu kilise deyince gençler bildi, tarif ettiler.
Kapıyı çaldım, diafondan sabah telefonla konuştuğum Nico ‘Kim o?’ diye sordu. Kendimi tanıttım, geldi kapıyı açtı, arabayı park etmemize yardımcı oldu. Sabah İzmir’den arayıp akşama nasıl arabayla gelebildiğimize şaştı.
Kilise 150 yıllıkmış. Gürcistan’dan kovulan katolik rahipler kurmuşlar. Nico ve eşi Elena bahçede çardağın altında bize karamelli çay ikram ettiler. 13 yıl önce Romanya’dan kilisede yardımcılık yapmak için gelmişler. Orada da gönüllü olarak kilisede yardımcılık yapıyorlarmış. Türkiye’yi çok sevmişler, Türkçe öğrenmişler, ayrılamamışlar. Çevreyle de araları da çok iyi imiş, komşulardan gelen baklavaları sabah kahvaltısında yedik.
Niko ve Elena çok tatlı, dürüst , konuksever insanlardı.
Sosyalist dönemden nefret ediyorlardı. Gençliklerinde parkta otururken polis gelip siz niye işte değilsiniz diye kimlik sorarmış.
Kilisenin hostel kısmını papaz üç yıl önce, içip rezalet çıkaran Japonlardan bıktığı için kapatmış. Yine de gelenleri açıkta bırakmıyorlarmış. Bizimle birlikte bir Avusturyalı ve bir Amerikalı çift de kalıyorlardı.
Odalar temizdi, Can için başka odaları da kullanabileceğimizi söylediler, iki odaya yayıldık. Banyoda taharet musluğu yoktu ama bide vardı. Sabah birlikte çay içtik, kiliseyi gezdik. Papazın vurulduğu yer üzücüydü, kilisenin içinde de bir hatıra köşesi yapmışlar. Öldürülen papazdan sonra atanan ve geçen hafta kalçasından bıçaklanan Papaz da Samsun’dan dönmüş. Onunla da tanıştık, pek neşeliydi, bıçaklanmasını gülerek anlattı: Kitap sergisini gezerken kalçasında birşey hissetmiş, yoklayınca eline bıçağın sapı gelmiş. ‘Deli bir çocuktu’ dedi, hiç umurunda değildi.
Kilisede konaklamak üceretsiz,isteyen bağış yapıyor, ben 30 YTL verdim. Biz teşekkür edecekken onlar bize kendilerine güvenip kilisede kaldığımız için teşekkür ettiler. Söylediklerine göre kilise tarihinde orada kalan ilk müslümanlar bizmişiz. Niko ısrarla para vermek zorunda değilsiniz dedi, ben yine de önceden planladığım miktarı verdim. ( Merkezde sorduğumuz iyi bir otel 50 YTL idi) Vedalaşarak çıktık. Trabzon’u bir turladık, Bonus’la 80 YTL lik benzin aldık, sahil yolundan doğu’ya doğru ilerlemeye başladık. Hem ben daha önce gördüğümden, hem de Can’la çıkış zor olacağından Sümela Manastırına girmedik, Maçka’yı direk geçtik.
Sürmene’de peynirli yumurtalı (3,5), ve kuşbaşılı soğanlı (4,5) pide ile kahvaltı ettik (9YTL).
Çok güzeldi ama soğanlı olan midemizi kaynattı. Bu Karadenizlilerin yaptığına pide deniyorsa biz başka bir şey yiyoruz. Burada pideden anlaşılan kenarından koparılıp ortasına banılan bir şey. Balıkçıda sadece alabalık(5) ve çiftlik balığı (10) vardı. Yemekten sonra sahili Gümüşhane’ye bağlayan Yağmurdere yolundan içeri girdik. Yol kıvrılarak köylerin arasından geçiyormuş. Üzümlü köyünde su doldururken çeşme başındaki Paşa Amca’yla sohbet ettik. Askerliğini İzmir’de yapmış, 70 yaşındaymış, en büyük amacı dünya turu yapmakmış. Hiç yurtdışına çıktın mı peki diye sordum, çıkmamış. Bize yolu göstermek için arabaya bindi, onu cenazeye gideceği Petekli köyünde indirdik. Cenazede hep yaşlılar vardı.
Dağlar ve evler çok etkileyici. Sahile inip bir süre gittikten sonra Uzungöl’e gitmek üzere tekrar Of’tan içeriye girdik. Çaykara’yı gezdik. Yolda Nişanyan’ların kitabından aklımda kalan tek yer ( Kitabı yanımıza almayı unutmuşuz, nasıl olsa yanımızda olacak diye de pek üstünkörü göz atmıştım) olan Ataköy tabelasını görünce köy yoluna saptık. Köyün tabelasının yanında Cevdet Sunay müzesinin de tabelası vardı. Tırman tırman ilk evlere vardık. Yemyeşil dağlara yayılmış bir köy, karşıki dağlar köyün mahalleleri oluyor. 1000 nüfuslu köy Bornova’dan büyük alan kaplıyor. Yeşil dağların yamaçlarında tek araba geçebilecek genişlikteki beton yol kıvrıla kıvrıla, oraya da nasıl ev yapmışlar dediğin bütün evlerin önünden geçiyor.

Evlerinin balkonunda oturan yaşlı teyzelere Cevdet Sunay’ın evini sorduk, karşıki dağın tepesinde bir yerleri işaret ettiler. Tanırlarmış, Haşlamaoğullarındanmış. Cumhurbaşkanı olduktan sonra bir defa köye de gelmiş.
Haydi, tırman tırman, evin yakınına geldik, ama arabayı parkedecek bir genişlik bulmak için epey devam etmek zorunda kaldık. Can arabada uyuduğu için müzeyi sırayla gezdik. Müzeye yürürken, bir yandan geçen yüzyılın başında yolu izi olmayan bu dağın tepesinde doğan bir çocuğun eğitim görüp cumhurbaşkanlığına kadar yükselmesinin ne meşakkatli bir iş olduğunu düşünüyor ( bu kısım Mehmet Yaşin tarzı oldu) , bir yandan da giriş için para isterlerse, bu kadar yolu tırmanıp da müzeye geldiğimiz için asıl bize para verilmesi gerektiği argümanımı mantıklı temellere oturtmaya çalışıyordum (işte bu olmadı).
Neyse para mara yokmuş, sadece bir deftere adını yazıp imzalamak gerekiyormuş. Müzenin il özel idaresinden görevlendirilen bekçisi çok vazifeperverdi. Her gelene (inanılır gibi değil ama bir aile daha geziyordu bu, dağların en tepesindeki evi) tek tek izahat veriyordu, dış kapıya da cep telefonu numarasını yazmıştı.
Müzede Sunay’ın İstanbul'daki evinde kullandığı, bizim evde de bulunan Rowenta ekmek kızartma makinesi, AEG fırın, Grundig makaralı teyp ve ‘70lerin astronot kafalı televizyonu ilginçti.

Köyün girişinde Ataköy Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesi süper manzarası ile ilaçsız tedaviyi bile mümkün kılabilecek nitelikteydi. Pazar günü olduğu için bekçiden öğrendiğime göre iki psikiyatrist çalışıyormuş, ve hastane doluymuş.

Yazma hevesi gelirse devamı (Trabzon Uzungöl, Rize Ayder-Güneysu, Artvin Macahel, Borçka Karagöl, Erzurum İspir) yakında burada...