03 Nisan, 2006

TUNCELİ

HAFTASONU TUNCELİ














Aslında niyetim öncelikle geçen haftaki Fas gezisini yazmaktı, ama bu hafta sonu ilk kez gördüğüm Tunceli beni o kadar etkiledi ki, önce aklımdayken bunu yazayım dedim. Doğuyu görmemişler için neden etkilendiğimi anlamak zor olabilir. Fakat Tunceli bu bölgede, hatta Türkiye'de Galapagos adaları gibi bir ada olarak kalmış.Bence Tunceli, İzmir'e Uşak'tan , Manisa'dan daha yakın bir ilimiz.

Cumartesi sabahı nöbetten çıktım, Polisevi’ndeki odama bir uğrayıp 11'deki Elazığ arabasını yakalamak üzere garaja doğru yola çıktım. Yolda iki Elazığ arabası da önümden geldi. Birisine bindim. ‘Saat başlarında değil miydi araba’ diye sordum şöföre. ‘He, bu 11 arabası, biz erken çıktık’ dedi. 













Arabada beş kişi vardı, öbür araba da farklı değildi. ’Neden böyle iki şirket çalışıyor Elazığ’a o kadar yolcu da yok’ dedim. ‘Çok zengin olduğumuzdan herhalde dedi. İki üç yıldır böyle imiş. Bir minibüsün götüreceği yolcu için iki midibüs (buradaki tabirle yarım araba) çalışıyordu. Arabayı 5 ay önce 121 bin YTL ye mal etmiş, şimdi 90 etmez dedi. Fiyatlar çok düşmüş. Tunceli’ye gitmek için Kovancılar’da inip araba değiştirmek gerekiyor. Bingöl Tunceli arasında direk vasıta yok. Doğu garajı denilen yazıhanede indim. Yazıhaneden dışarıya sular akıyordu. İçeri girince elindeki hortumla tavandaki floresanı yıkayan adamla karşılaştım.















Hem floresanı, hem de ondan sallanan süsleri uzun uzun tazyikli suyla yıkadı. Çarpmayan elektrik çarpmıyor demek ki. Araba saat 12 de gelecekmiş Elazığ’dan . Kahvaltı için çorba gibi bir şey aradım, bulamadım.Sadece kebap yapıyorlardı, onun da rengini beğenmedim. 
Yandaki bakkaldan bir kilo mandalin aldım, yarısı kabukla çekirdekmiş.















Bu arada bakkal da temizlik seferberliğine katıldı, dükkanın önünü boşalttı, camları yıkamaya başladı. Kebapçı da bakkalı görünce gaza geldi temizlik imandan gelir diye diye o da içerdekileri dışarı taşımaya başladı.12 de araba kalkmamış,13 te geldi.



















Bu arada ben de etrafı dolaştım,Kovancı Palu ile birleşmiş kocaman bir ilçe,epeyce doktor tabelası vardı. Bir de kapı yapmışlar Fas’taki kale kapıları gibi, ama Nasreddin Hoca’nın türbesi gibi, bir yere gitmiyor, normal bir sokak var arkasında.















Üzerine özlü sözler yazmışlar. Mercedes minibüs Ford Transitlerden daha konforlu tavanı yüksek, koltukları yatıyor. Tunceli 5 milyon. Bu bölgede fiyatlar standart,1 saatlik yol 5 , iki saatlik 10 YTL .















Tunceli’ye doğru tırmanmaya başladık. İl sınırında jandarmanın kimlik kontrolü vardı. Kibar bir jandarma eri kimlikleri topladı, yol kıyısındaki kulübede başka bir jandarma eri DELL bilgisayarda tek tek kontrol etti. Yalnız kimlikleri toplarken suratlara bakmadılar. Bizden az sonra gelen tam otobüsün kimlikleri de aynı yolu izledi. Tekrar arabaya bindik,az gitmiştik ki birisi kimlik kaldı dedi. Tam geri dönüyorduk ki bir başkası bende bende dedi sırıtarak, dağıtılırken ikisini üst üste almış. Adam kıllandı ama birşey demedi.



















Yolda direklerin üzerinde leylek yuvaları vardı. Direğin üzerine o kadar geniş yuvayı nasıl dengede oturtabildiklerine şaştım. Leyleği havada görmedim, ama bir yuvada iki tane gördüm, acaba bir anlama geliyor mudur? Tunceli’ye vardık, herkesi evine bıraktık. Ufak arabalarla seyahatte, doğuda herkes evine bırakılıyor, bir nevi ileri düzeyde şehir içi servis.















Şehir çok geniş bir alana yayılmış. Rakım 980, nüfus 25 000. Etrafı çepeçevre saran sivri tepeli dağlar bir çanak havası veriyor. Merkezde dolmuştan iner inmez yağmur çiselemeye başladı, ve tabii ki sağanak indirdi. Kendimi bir lokantaya attım. Bir paça, bir lahmacun, bir ayran (3,5), üçünde de iş yoktu. Yağmur dinince şehri dolaşmaya başladım.















Süper bir şehir, bakımlı, yerler kilit taş döşeli, parklar, heykeller. 
Heykeller de ilginçti.


















Vilayetin önündeki Atatürk heykeli elinde kitap tutuyordu. İnsan haklarıyla ilgili bir kadın heykeli ve kim olduğunu bilmediğim kalender bir adamın heykeli vardı,hem de heykeli eski belediye başkanı yapmış!



















İnsanlar iyi giyimli, güleryüzlü. Hangi dükkana girsen hoş geldiniz diye karşılıyorlar, çıkarken uğurluyorlar. Süpermarkette bile beş kişi hoş geldiniz dedi. Marketlerin girişinde en mostralık yerde bira dolapları var. Her köşe başı tekel bayii.















İçkileri de sanki nispet olsun diye camlara dizmişler. Şarap çeşitleri, ithal içkiler raflardan taşıyor.



















Tunceli İzmir’in Alsancak’ından küçük bir yer ama belki daha çok tekel bayii vardır. Her köşede taze meyve sebze satılıyor, fiyatları da tek tek sarı kartonlara yazılmış. Türbanlı ya da şalvarlı kimse görmedim. Gençlerin kılık kıyafetinin İzmir’den farkı yoktu. Uzun saçlı erkekler bile vardı. Gece kalmak için otel aradım, 4 tane otel varmış. En iyisi Has Otelmiş. Geçekten de en temizi oydu. Resepsiyonda okumak için kitap verilir yazıyordu. Fakat ben şehrin aşağısındaki Tepebaşı oteli seçtim.















Eski bir bina, girişi , lobisi ,katların bakımsızlığı, eski Sovyet otellerini anımsattı, hoşuma gitti. Resepsiyonda eski bir manuel santral vardı, kullanılmıyormuş da süs için koymuşlar.
















Daha önce otelde kalan Belçika büyükelçisi de 'Ne zamandan kalmış bu' diye sormuş, resepsiyondaki abi de Graham Bell’den diye espiri yapmış. Doktor olduğumu öğrenince uzun süredir çektiği cerrahi sorunu için tıp dergisinde yeni bir yazı çıkıp çıkmadığını sordu. Cerrah olmadığımı söyledim. Sinirlendi , kafasındaki düşünceye göre tıp dergisi diye bir dergi var, resmi gazete gibi yeni uygulanacak tedaviler orada yayınlanıyor ,her doktor da bu dergiyi günü gününe takip edip tedavilerini oradaki yeniliklere göre düzenliyor.'Yok çıkmadı’ dedim, ne diyeyim. Bütün otellerde duşlu TV li oda 20, Has Otel’de kahvaltıyla birlikte 25 YTL. Beniim otelin hemen arkasındaki ortası avlulu büyük bina dikkatimi çekti. Eski kışla imiş, şimdi memurlara lojman olarak verilmiş.
















Çok ilginçti, ortasında büyük bir avlusu vardı Paris’teki İnvalides müzesini anımsattı bana havası. Aynısından şehir merkezinde bir tane daha vardı,orduevi olarak kullanılan.















Daha bakımlıydı tabii ki. Otele yerleştikten sonra çay bahçesi aradım. Şehir Munzur çayının üzerinde iki yakaya kurulmuş.















Kenarda manzaralı çok güzel kafeler var,öğrenciler, askerler, gençler içerde gazete okuyup oyun oynuyorlar.














Garsonlar süslü genç kızlar. Çay 50 ykrş. Kafelerin içinde duvarlarda karakalem resimler, dışında sprey boyayla yazılmış şiirler var.














Önümde oturan jöleli saçlı, Onur Baştürk havalı oğlan, garson kızı akşam buluşmaya ikna etmeye çalışıyordu.




























Askerler de garsona hastaydı ama tek yapabildikleri çay söylemekti. Ben de gazetemi okudum, etrafı seyrettim, vakti kerahat gelinceye kadar manzaraya bakan meyhaneleri gezdim, en sonunda Öğretmenevinde karar kıldım.















Elazığ hatta Diyarbakır gibi koca şehirlerde bile bir bira içmek için yaşadığım sıkıntıyı düşününce burası cennet gibi. Öğretmenevi herhalde tüm Türkiye’deki en içkili restoran havasındaki yerdi. Büyük bir barı vardı,mezeleri meze arabasıyla getirip gösterdiler.10dan fazla çeşit vardı. 
Patlıcan salata ile tulum peyniri istedim.
















İki fıçı bira,bir duble rakı ve fıstıkla birlikte 21 YTL hesap geldi. 
Yorgunluk çöktü, başka mekanları da gezme niyetimden vazgeçtim. Otele gidip yattım. 
Sabah keyifsiz kalktım, dün yağmurlarda şifayı kaptım herhalde.













Munzur vadisini Milli parkı gezmek niyetliydim ama Ovacık dolmuşuyla iki saat gidip ,aynı yoldan da geri dönmek zorunda kalacaktım, vazgeçtim. Pertek üzerinden feribotla dönmeye karar verdim. Börek alıp yine manzaralı kafeye gittim . Kafelerden birinin adı Reina-bi idi, pek bir anlam veremedim.















Dün türkü çalıyordu bu sefer Ahmet Kaya vardı: ‘İçek ,içek ölümüne içek, DGM’ye düşek yar!’ 
Hava kapalı ,tatsız.
11 arabası ile yola çıktım, bir saatte Pertek’e indik.
Kebanın kıyısında feribot iskelesine inerken yine kimliklerimiz topladılar.
















Feribot Pertek belediyesine aitmiş. Camında köprümüzü geri istiyoruz afişini görünce çaycıya sordum.


















Barajın altında kalan köprü varmış,onu istiyorlarmış. Bu kadar mesafeyte köprü olur mu dedim. 
Yer yer çok sığmış,sular çeklince adacıklar ortaya çıkıyormuş.Yapması zor değil ama 10 yıldır bekliyoruz dedi.














Dört feribotun sadece birisi belediyeninmiş. Diğerleri de istiyor mu köprüyü dedim. 
İstiyorlarmış ,nasıl iş anlamadım. 
Köprü olursa feribotları ne yapacaklar dedim,davar taşırlar dedi. Barajın içinde kalan pertek kalesinin yanıdan geçerek karşı kıyıya çıktık.




















Feribotun tuvaletinden kalenin fotoğrafını çektim.Karşı tarafta 25 km daha yol yaptıktan sonra Elazığ’a vardık. İzmir’deyken birisi bana Elazığ’a gideceksin ve orası sana büyük metropol gibi gözükecek dese güler geçerdim. İnsan içinde bulunduğu şartlara çabuk uyum sağlıyor. Grip (buradaki deyişle ortalık hastalığı) kendini iyice hissettirmeye başladığından metropolde fazla oyalanmadan ilk otobüsle Bingöl’üme döndüm.

Yol haritası için:http://mapmachine.nationalgeographic.com/mapmachine/viewandcustomize.html?themeId=p73&ext=3653.264243,-1653.690551,4120.787904,-1237.570015