09 Ocak, 2009

BREZİLYA / ALMANYA (Salvador, Frankfurt) Aralık 2008






(DAHA ÖNCE ÜÇ PARÇA HALİNDE YAYINLANAN YAZININ KRONOLOJİK SIRAYA DİZİLMİŞ HALİDİR)


Seyahat'e meraklı her Türk evladı gibi bizim de yıllardır Güney Amerika’ya gitme planımız vardı ancak Türkiye çıkışlı bilet fiyatlarının el yakması nedeniyle plan olarak saklıyorduk.
Geçenlerde aklıma bir fikir geldi: Avrupa’dan G. Amerika’ya mutlaka charter şirketleri vardır, buradan da Avrupa’ya charter var, neden ben bunları kombine etmiyorum dedim, ve ettim. Olmuşken de son yıllarda sürekli müziklerini dinlediğim Brezilya olsun bari dedim, zira kulağımda Antonio Carlos Jobim, İzmir kıyılarında bisikletle dolaşırken kendimi hep Copacabana’da hayal ediyordum.



İlk denememde Lufthansa’dan 3 kişilik bileti 4500 liraya buldum
( Bu sefer Can’ın da yurtdışına gidebilecek kadar büyüdüğüne karar verdiğimizden beraber gideceğiz)



Hatta arkadaşım Elif'in önerisiyle Can için ayrı bir fotoğraf makinesi ayarladık, o da kendi gördüğü Brezilya'yı çekecek.



Ertesi sabah Trek Turizmi aradığımda öyle bir bilet olmadığını söylediler, “Olur mu ben ekrada görüyorum” diye sayfayı tekrar açtım, bir de ne göreyim; benim 4500 okuduğum fiyat 45 000 liraymış, yıkıldım!


Yeni İzmir Dış Hatlar Terminali

Depresyonum geçince bir gayret aramaya devam ettim.
Bir hafta boyunca her boş vaktimde gözlerim ve beynim sulanana kadar ekran başında çeşitli ülkelerden çeşitli ülkelere, çeşitli tarihlerde promosyonlu bilet baktım, en sonunda Condor Air’da 580 euro’ya Frankfurt çıkışlı bir Salvador (Bahia-Brezilya) uçuşu buldum.
Sunexpress’ten de İzmir Frankfurt uçuşunu 220 euroya ayarlayınca tek sorun kaldı: Bu biletler sadece kredi kartıyla alınabiliyor ve benim kartımın limiti elbette ki yetmiyordu. Harun’un platin kartıyla biletleri alıp parayı elden verdim ve hazırlıklara başladık.



Couchsurfing, Hospitalityclub gibi site ve organizasyonlar dünya çapında insanların birbirinin evinde kalmasını, birlikte vakit geçirmesini hedefliyor. Bu sitelerde ücretsiz olarak kendini tanıtan bir profil oluşturduktan sonra gideceğin şehirdeki üyelere yazıp kabul ederlerse evlerinde kalıyorsun. Bunun karşılığında senin birisini ağırlama zorunluluğun yok, tamamen gönüllülük esasına dayanıyor, hatta sitenin çalışanları da gönüllü.
Bence dünya barışına, halkların birbirini tanımasına yönelik çok parlak bir fikir. Uzun süredir bu organizasyonları bildiğim halde hem tembellikten, hem de seyahate hep son anda karar verdiğimizden daha önce bu yolu hiç denememiştim. Aslında yabancı birinin evinde kalma konusunda anlaşabilecek miyiz vs gibi tereddütlerim de vardı. Seyahate 20 gün zamanımız olduğundan Tijen’den aldığım gazla populasyonu bizim kafamıza daha yakın görünen Couchsurfing’i denemeye karar verdim.



Biletleri aynı güne denk getiremediğimden giderken bir gece Almanya’da kalmamız gerekiyordu. İnternetten anlaşıldığı kadarıyla havaalanına yakın en ucuz otel de 70 euro ydu. Frankfurt ve Salvador’da kayıtlı, tipi düzgün 40-50 kişiye mail atıp kendimizi tanıttım, evlerinde kalıp kalamayacağımızı sordum. İki şehirden de de üçer kişi olumlu yanıt verdi.



Bayramın 2. günü İzmir dış hatlar’dan, sevgili İşbankası’ında kahvaltı ederek havalandık, saat farkıyla akşamüstü Frankfurt havaalanına indik. Özellikle Sırbistan ve Avusturya üzerinde havada çok fazla askeri jet gördük.



Bazıları bayağı yakından, altımızdan geçti. Yerden jet seyretmesi zevkli ama havada bir başka oluyor(biraz da tırsıtıyor) Evinde kalacağımız Silke’nin tarifiyle önce havalanından trene binip Hauptbahnhof’a, sonra da tramvayla 40 dk uzaklıktaki Fechenheim Post’a vardık.



Trene binerken bilet alıp almama konusunda yine tereddüt yaşadım, istasyonda fikrini sorduğum bir Türk, ilerdeki izbandut gibi üniformalı görevlileri gösterip ‘işte bunlar kontrol ediyor bazen biletleri’ deyince kombine olarak iki bilet aldım(2 x 3,60), yine kontrol olmadı, gitti 15 lira.
Silke bizi 1.5 yaşındaki oğlu Liam ile tramvay durağında karşıladı,



Eve gittik, çay içip sohbet etik. Can'la Liam hemen çocukların evrensel dilinde kaynaştı



Silke yoga öğretmeni, eşi Paul ise Amerika’lı bir IT mühendisiymiş.
Sıcak samimi bir genç hanımdı.



Biraz dinlendikten, hediyelerimizi verdikten sonra (Biraz incili kaftan gibi gittik, bir Bahadır Baruter albümü, bir sufi müzik CD’si, Silke için amatist bir kolye ve 250 gram zeytin) Frankfurt’un meşhur Christmas Market’ine gitmek üzere evden çıktık. Bu sefer cebimde kalan bozuk parayla tramvay için tek bilet aldım (2,20, aslında cezası da çok korkulacak birşey değilmiş, kişi başı 40 euro, ama insan yakalanıp mahçup olcam diye geriliyor; en azından bir yaştan sonra...) Bu sefer de kontrol olmadı, 5 lira daha boşa gitti.



Meydan çok kalabalık, anacık babacık günüydü.
Ortasında büyük şatafatlı bir karusel
(atlıkarınca) vardı.



Her yıl aynı yere kurulurmuş, bu yılbaşı marketi de çok eskilerden beri süren bir adetmiş (Sunexpresin uçak dergisinden öğrendik).



Bir sürü tezgahta incik boncuk, yılbaşı süsü vs. nin yanı sıra



İmbiss dene ayaküstü atıştırma büfelerinde kestane kebap, muhtelif sosis, tatlılar, ve glüchwein dedikleri sıcak şarap satılıyor, millet de buz gibi havada ayakta bunları götürüyor.



Bir büfede kocaman salıncaklı bir ızgarada muhtelif ızgaraları odun ateşinde pişirip satıyorlardı.



Çocukların dünyayı nasıl gördüğü konusunda bir fikir vermesi açısından aşağıdaki fotoğraf da aynı tezgahın Can'ın bakış açısından görüntüsü.



Biz de ufak tefek hatıralık aldıktan sonra bir tezgahın önündeki masaya dayanıp birer şarapla sosisli (frankfurter) yedik ( her biri 2.5 euro)



Şarapları koydukları seramik kupalara da 2.5 euro depozit alıyorlarmış, ben de millet bunları asla geri vermiyordur diye düşünmüştüm.
Eve dönerken artık bilet almadım.
Silke "Şu çocuğa bakıver ben otomattan bilet alayım geleyim” dedi, boşver sen de almayıver dedim, onun da hoşuna gitti, “Ben zaten öğrenciyken hiç almazdım" dedi, eve biletsiz geldik.
Silke’nin eşi Paul işten gelmiş, bol sarımsaklı soslu spagetti yapıyordu.
Bize aç mısınız diye sordular. Biz de kibarlık olsun diye
"Pek değil” dedik.



Aaaa! Hiç ısrar etmediler, bir daha da sormadılar, oturdular bize vermeden bir güzel yemeklerini yediler.
Paul zeki olduğu halinden tavrından belli olan bir arkadaştı, baştan bizimle hemen hiç konuşmadı ama ben bizim konuşmaya değer olup olmadığımızı tarttığını hissettim, uykum olmasına rağmen Neşe gibi erkenden yatmadım.



Sohbet edeceğim diye uğraşmadan kitap okuyarak yemeklerini bitirmelerini bekledim. Hiç sohbet etmeden yatsak onlar kötü bir misafirperverlik örneği göstermiş olacak, ben de evlerinde kaldığım için rahatsızlık hissedecektim. Üzerine düşmeyince biraz sonra geldi şarap ikram etti, hayat, doktorluk vs üzerine epey sohbet ettik.



Amerika’da, Burning Man festivalinde tanışıp, evlenmek için de yine aynı festivale gitmişler.



İkinci kadeh şaraptan sonra midem acımaya başladığından ben de kibarlığı bırakıp aç olduğumu söyledim, spagettinin kalanını ısıttık, yedim.
İki şişe şarabın üzerine bir de grappa içip vedalaşıp yattık.
Sabah 5 te kalktık, birer kahve içip kapıyı çekip çıktık, tramvay durağına geldik, yine bilet almadım.



Totalde 25 euro’luk şehir içi seyahatimiz için 10 euroluk bilet almış oldum, yurtdışı çıkış haracını Almanlara yüklemiş olduk.
Tramvayda sabahın köründe fabrikaya giden işçiler vardı.



Havaalanına giderken önlü arkalı iki cam kenarı birden alalım, 11 saatlik gündüz uçuşu, hem Almanya'yı hem Brezilya'yı seyrederiz diye havalı havalı plan yaparken Condor'un check in görevlisi Can’ın Neşenin pasaportuna işlenme tarihinin eski olmasına taktı, usulsüz yolcu gönderirlerse Brezilya uçak şirketine ceza kesiyormuş, falan filan, telefonlar etti, bizi epeyce bekletti.



Sonunda gidebileceğimizi aklı kesti ama elbette hiçbiri cam kenarı olmayan üç ayrı koltuk verdi, "Kapıda birleştirirsiniz” dedi.
Nitekim kapıdaki görevli Türk genç kızlar bize ortada sıradaki yanyana üç koltuğu verdiler.



Uçak sabah 9 da kalktı, önce bedava birer içki (bizim için campari-portakal), sonra yemek, snack, ve bir daha yemek verdiler, üç film gösterdiler.
İlki iyiydi ama ben uyuyakaldım. Sonuncusu karısını öldürmeye çalışan bir adamla ilgili bir komediydi, fena değildi.
Condor’un uçakları yeni, hizmeti güzel, charter gibi değil. Ancak ilk içkiden sonraki alkollü içkiler ve kulaklık paralı (3 euro)
Yanında kulaklık götürmek isteyenlere uyarı: Condor’da tek jacklı kulaklık kullanılıyor.
Uzun uçak yolculuklarınında millet o kadar sıkılıyor ki uçağın içi bir süre sonra Çarşamba pazarı gibi oluyor, herkes ayakta birbiriyle muhabbet ediyor, yeni arkadaşlıklar kuruluyor.



Uçaktaki bidolu çocuk da birbirleriyle kaynaştı, yol boyunca çeşitli oyunlar oynadılar, uçak battaniyeleriyle kral oldular.



4 saat farkıyla ( Almanya ile olan 1 saati de katınca 5 ) akşamüstü 4 30 gibi Salvador havaalanına indik. Buradaki Couchsurfing evsahibimiz Andrea bizi havaalanında karşılayacağını, ancak aynı gün evinde kalmak için iki İspanyol kızın da bizimle aynı saatlerde Salvador’a geleceğini, sorun olup olmayacağını yazmıştı, biz de tabi “ne sorun olcak” demiş idik.
Bagajlarımızın gelmesi 1 saati buldu.
Luís Eduardo Magalhães Havaalanı hizmet açısından berbat bir yer:
Uçağa binmek de, inmek de çok eziyetli.



Andrea’yı kapıdan çıkışta, Can’la yaşıt olan kızı Alanna’nın yaptığı resmin arkasına kendi adını yazmış bizi bekler bulduk. Ayaküstü tanıştıktan sonra 1 saat daha bizim hemen ardımızdan inen Portekiz Havayollarının uçağıyla gelecek İspanyol kızları bekledik ama kapıdan çıkmadılar.
Hatta Andrea soruşturmaya gittiğinde resmi Neşe tuttu.



Sonuçta kızlar haber vermeden gelmediler ve ayıp ettiler, inşallah başlarına bir iş gelmemiştir.
Saat 18 30 gibi havaalanından çıkabildik, hava kararıyordu. (Burada hava sabah 5 gibi aydınlanıp çok erken kararıyor, halk da biraz buna göre yaşıyor. Sabah 7 de herkes ayakta, gece 10'dan sonra da sokaklar boşalıyor, dolayısı ile Türkiye ile aradaki 5 saatlik farkı çok hissedilmiyor.
Havaalanının çıkışında bambularla örtülmüş güzel bir yol var.



Ben havanın sıcaklığı ve üzerimdeki eşofman altıyla sucuk gibi terlemiştim.
Arabada Andrea hemen klimayı çalıştırınca “Klimayı kapatıp camları açsak...” dedim.



“Camları açmak pek iyi değil” dedi
“Hava kirliliği mi?” dedim
“Yok kapkaç açısından, otobana çıkana kadar açmayalım” dedi ve ilk sorusunu sordu:
“Neden Brezilya?”
Dilimin döndüğü kadarıyla son yıllarda hep Brezilya müziğini dinlediğimi ve bu müziğin yapıldığı yeri görmeyi istediğimi, müziği dinlerken buraları hayal ettiğimi anlattım, çok ilgisini çekti. Çocuklar eve varamadan arabada uyudular.



Andrea 33 yaşında teknolojik ürünler pazarlayan cıvıl cıvıl bir kadın. Kökenleri İtalyanmış, ama İtalya'ya hiç gitmemiş, İtalyanca da bilmiyormuş.
2 yıl önce eşinden ayrılmış, kızıyla birlikte yaşıyor.



Hayatını kızı üzerine kurmuş, babasının maddi desteğiyle onu Amerikan Kolejine göndermiş. İki yaşından beri sürekli İngilizce eğitim alan Alanna da ana dili gibi İngilizce konuşuyor. Anladığım kadarıyla Andrea evde yabancı konuk misafir etmeyi diğer sebeplerin yanı sıra kızının İngilizce pratik yapması açısından da önemsiyor. Biz ikinci konuklarıymışız, bizden önce evinde 1 hafta kalan Avustralyalı bir çiftten çok memnun kalmış
“Alanna’yı onlarla konuşurken gördüğüm anda çektiğim bütün zorlukları unuttum” dedi.



Andrea’ya da yanımızda getirdiğimiz incili kaftan setini verdik.
Yalnız profilinden edindiğim izlenim sonucu ona sufi müzik değil, göbek dansları CD’si aldım, çok hoşuna gitti.
Eve girince “Aç mısınız?” diye sordu
Almanya’da yaşadığımız acı deneyimden sonra pek aç olmamamıza karşın hiç kibarlık etmeye kalkmadan, “Evet açız” dedik.
Bize ekmek peynir, kek ve meyve suyu çıkardı.



Gördüğümüz kadarıyla buralarda doğru düzgün yemek yenmiyor, millet ayaküstü atıştırıp çıkıyor.
Biz evde konuk ettiğimiz yabancıları (daha önceden tanmadığımız, arkadaşlarımızın ağırlamamızı rica ettikleri arkadaşlarını) standart olarak 8 çeşit soğuk meze, ara sıcaklar , iki çeşit ana yemek ve bol içki menüsüyle ağırlayıp bir de üstüne kendi yatağımızı verdiğimizden biraz yadırgadık ama antropologların sözünü dinleyerek başka toplumların davranış biçimlerini yargılamadık, olduğu gibi kabul ettik.
Ancak bir dahaki ev sahipliğimizde biz de yabancılara ağır yemek hazırlamadan evde ne varsa onu çıkarmaya, misafirperverliği abartmamaya karar verdik.
Andrea'nın evi Brezilya'daki bütün lüks konutlar gibi tel örgüyle korunmuş, bekçisi olan, içeriye referanssız kimsenin alınmadığı yüksek bloklardan oluşan bir sitede 11. katta, 2 oda bir salonluk küçük bir daire.



Bir de hizmetçinin kalacağı ardiye gibi mutfağa bitişik bir yatak odası daha var.



Gördüğümüz kadarıyla Brezilya'da ortadirek insanların dahi yatılı zenci hizmetçileri var. Hizmetçi maaşları 250 dolar civarındaymış.


Akşam yemeğinden sonra biraz sohbet edip Andrea'nın bizim için ayırdığı Alanna'nın odasında yattık. Saat farkı nedeniyle (5saat) sabah 5 te kalktım, biraz kitap okudum.
Akşam pilleri şarja koymak isteyince elektriğin 110 volt olduğunu gördüm. Evde 110 volt adaptörü olduğu halde Brezilya gibi yoksul bir ülkenin 110 volt kullanacağına ihtimal vermediğimden internetten araştırmamış, sadece priz adaptörü getirmiştm. Mecburen 110 voltluk pil şarj aleti bulup almamız gerekecek. Murat Belge de okuduğum Başka Kentler, Başka Denizler2 kitabında benzer bir ahmaklık yapıp sonra "Bu kadar seyahat eden bir insan olarak bazen inanılmaz saçma işler yapıyorum. Belki de bu çok seyahat etmekten kaynaklanan bir pervasızlıktan kaynaklanıyor ama aynı zamanda bir acemilik ya da köylülük gibi görünüyor" diyordu tam da okuduğum sayfada.



Balkonlar çoğu dairede çocukların güvenliği için ağla kapatılmış.
Türkiye'den getirdiğimiz börekler ve tropik meyvelerle ayaküstü kahvaltı edip şehre çıkmaya hazırlandık. Andrea işe giderken arabasyla bizi eski şehir merkezi olan turistik Pelorinho bölgesine bıraktı. Para bozdurup dolaşmaya başladık.



Devamı yakında burada



22 Comments:
eeee amaaaa yaaaaa!!! nasıl devamı sonraaaaa bu saatte okuyordum kaldım öylece cık cık cık
By Blogger handan, at

Cuma, Ocak 09, 2009 2:57:00 AM

hayır hiç kıskanmadım,hayır ya zorlamayın kıskanmadım :)
By Blogger Can Murat, at
Cuma, Ocak 09, 2009 1:31:00 PM

Şu nezaketen "Aç değiliz!" deme hikayesi çok hoşuma gitti. Sonrasında da öğrenip "Evet, açız" demek... Kendi deneyimlerim aklıma geldi, bolca güldüm. Yazının devamını heyecanla bekliyorum.
www.alimrachel.blogspot.com
By Blogger alimerginoglu, at
Cuma, Ocak 09, 2009 3:00:00 PM

Uzun kollular, montlarla başlayıp bir gün sonra kısa kollulara geçen enlemler arası güzel bir yolculuk. Eski insanlara güneye gitmek için önce epeyce bir kuzeye çıkıyorsun desen sanırım tuhaf tuhaf bakarlardı ama günümüzde çok normal. Devamını heyecanla bekliyoruz.
Çağlar
http://caglar.ca
By Blogger Çağlar, at
Cuma, Ocak 09, 2009 5:56:00 PM

harika bir gezi daha!...Bayramda ilk gün hariç diğer tüm günler sadece yattığımı(!)hatırlayıp kendimden utandım bi an.
Bloğu okumaya başladığımdan bu yana hayatım değişti!Bu adresi daha fazla geç olmadan bulabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum.Ama keşke daha erken bulsaymışım...öyle ki tıp seçmediğime biraz pişmanım.(üniversiteye yeni başladım) :(

Misafirperverliğinizden ve hoş sohbetinizden faydalanmak için o sitelerden size ulaşıp yabancı biri taklidi yaparak evinizde misafir olmak bile aklımdan geçti(!)

Bence bu gibi durumların önüne geçebilmek için, bir sohbet-söyleşi düzenlemesiniz :).Çok güzel olurdu!...

bu arada ben de ilk otostopumu 16 yaşında 250 km giderek yaptım.sizin yolunuzdan ilerliyorumm :D
By Blogger ümit, at
Cuma, Ocak 09, 2009 10:56:00 PM

ne güzel! Bana da tanıdık gelen bazı sahneler vardı; gözümün önünde gayet net canlandı. Bu arada Orta Avrupada bu trenlere bilet olayına dikkat edelim; ben kek gibi 3 Euro'Luk yola bilet almadığımdan 50 Euro bayıldım en son. Hem de tüm muhabbet kurma denemelerime karşın, artık aşılanmıştı sanırım biletçi adam.
Can'ın hikayeleri ve fotoğraflarının da başlamasına sevindim, devamını bekliyorum.
Su linktekilere
de yeni rastladım, belki ilginizi çeker.Selamlar!
Barış
By Anonymous Barış@Istanbul, at
Cumartesi, Ocak 10, 2009 3:07:00 PM

Yarım kaldı tüh! Bence bu seyahat, hem yönü hem gidiş ekibi, hem konaklama biçimiyle baya farklı bir deneyim olmuş.

Artık Can'ın da gelmesi süper. mümkünse onun deneyimini öğrenmek de çok güzel olurdu. Nelere şaşırdı, nelere mutlu oldu, nerelerde çekingen davrandı, ne zamanlar huysuz davrandı vs.

Avrupa'daki trencilere seslenmek istiyorum: Bu trene bilet olayını özgür iradeye bırakmaktan vazgeçsinler. Her defasında çelişki yaşıyor insan, her defasında aynı şeyleri, ahlaki sorumluluk, para kaybı, daha çok para kaybı riski, kararı verdikten sonra da bileti aldıysan biletçinin sormasını, almadıysan sormamasını ümit etme ki kararının olumlu sonucunu görme beklentisi, gezeceğini göreceğini kursağında bırakıyor. Ben buna takılmaktan bıktım, akbil koyun düşürün biraz fiyatları, valla bıktım...

almanlar aç değiliz deyince yemek vermez, Hintliler de açım diyince 3 gun dedikodumu yapmışlardı, bunun için önerim gidilecek ülkeyle ilgili şu minik rehber kitaplardan edinmek: Culture Shock: A Survival Guide to Customs and Etiquette. Hatta bu seriyi Türkçe'ye çevirelim. Ama satmaz di mi? Sadece Türkçe'yle yola çıkan ve tursuz seyahat eden kaç kişi var ki?

Bekliyorum devamı heyecanla. Hırsızlık oldu mu?
By Blogger selma şevkli, at
Cumartesi, Ocak 10, 2009 5:44:00 PM

hocam, höh! diye kaldık, devamını hararetle bekleriz.
selamlar.
By Anonymous water, at
Pazar, Ocak 11, 2009 12:09:00 AM
devamı çabuk gelsin mümkünse. Balkonda üzerine oturduğunuz o şey varya onla kötü bi anım var fıtık olmama sebeptir:)
Tren bileti olayında hiç riske girmek istemem herhalde iyi cesaret.
Bu misafir etme olayı süper bişiy farklı kültürler deneyimi açısından. Gelin görün ki Türk insanına göre hiç değil. Hani gelen hırlımı çıkar hırsız mı:))) Bide evsahibinin canı çıkar ağırlayacam diye. Onlarda öyle bi dert yok yiyen yer yemeyen çarığına bakar misali.

Bi hintlinin evine misafir olmuştum içim dışıma çıktı sizide kutlarım hani :)

Süpersiniz seyahatlerinizi sıklaştırmanız hoşuma gider:)
By Blogger Aymen, at
Pazar, Ocak 11, 2009 10:04:00 PM

İkinci kadehten sonra açlık,sofuluğu bozmuş desenize.
Şaka bir yana demek atalarımız doğruyu söylemiş yemek buldun ye dayak buldun kaç:)
devamını heyecanla bekliyoruz, Ayrıca genç seyyahımıza seyahatlerinin devamını dileyerek ondan daha çok fotoğraflar yayınlayacağınızı ümitle bekliyoruz.
şimal-izmir
By Anonymous Adsız, at
Pazartesi, Ocak 12, 2009 1:27:00 AM

Bora bey; gerçek bir seyyahın nasıl olması gerektiğini sayenizde öğreniyorum. biz de kendimizce gezeriz ya sizin usulünüz ve yöntemlerinizin çoğundan habersiz olduğumu farkettim. Sağolun paylaştığınız bu güzel ve ufuk açıcı maceralar için...
By Blogger Basak, at
Salı, Ocak 13, 2009 12:04:00 PM
Çok keyifliymiş seyahat. Yeni şeyler öğrendim. Şu "Couchsurfing ve Hospitalityclub" işini denemek hoş olabilir (hem misafir hem de ev sahibi olarak). Biraz araştırayım belki size danışacağım konular olabilir.
By Blogger Alev, at
Salı, Ocak 13, 2009 12:28:00 PM

almanya'nın en iyi tarafı, oradan brezilya'ya uçmak herhalde:) heyecanla bekliyorum brezilya yazınızı.

can, ne uslu görünüyor:)çok da akıllı bakıyor babası. seyahate birlikte çıkılabilecek kadar büyümüş ve olgun bir arkadaş, yani:)

neşe hanım da çok zarif, çok hoş, çok uyumlu. ben mesela,öyle sanıyorum ki "pek aç değiliz," cümlesinden sonra öyle bir davranışla karşılaşsaydım asabım çok bozulurdu. ertesi sabah, türkler'ler almanlar arasında ki bu belirgin farkı evsahiplerine anlatmaya başlamış olurdum:)yemişim kültürlerarası farkı! bir çocuğun önünde makarna yiyorsan, bu insanlık suçu yahu.

neyse, pek seyahat yazısı yorumu olmadı bu:) biliyorsunuz, her yazınızı hayranlıkla okuyorum.

hepinize sevgiler. Can'a da öpücükler.
By Blogger endiseliperi, at
Çarşamba, Ocak 14, 2009 12:53:00 PM

Bora bey, haydin gayrı nerede kaldı filmin devamı? Bir hafta geçti üzerinden hala bekliyoruz cık cık cık..Hospitalityclub' a epeydir üyeyim..Misafir olmak için birkaç kişi mesaj atmıştı ama uygunsuz zamanlamalar sebebiyle ağırlayamadım onları.HC olayını bende denemek istiyorum, ancak evsahibine güven sorunu yaşanabilir mi diye bir tereddütüm de yok değil.
By Anonymous Adsız, at
Cumartesi, Ocak 17, 2009 10:57:00 AM

off süper gidiyordu yarım kaldı, devamını bekliyoruz hemennn....
sizin sayenizde konformist yaklaşımdan uzaklaşmaya başladık tatillerimizde.. ilk kez tursuz bir tatil de yaptık geçenlerde.. ama şimdi bir level daha çıktı, gidip yabancıların evinde konuk olmak...bunu yapabilirmiyiz bilmiyorum, size yetişmek zor, hatta imkansız...
canın da gitmesine bayıldık...onun deneyimlerini de çok merak ediyoruz..
sevgilerimizle
not: izmire ilk yolumuz düştüğünde bir kahve içimlik de olsa sizinl tanışmanın planlarını yapıyoruz, bilesiniz..:)
mehtap-koray-eren
By Blogger karamelize, at
Cumartesi, Ocak 17, 2009 6:53:00 PM

Sevgili B.B.keske haberimiz olsaydida bizlerde kalabilmis olsaydiniz,ne kadar sevinirdik!Yanliz Almanya da 40-50 kisiye yazdiginiz mesaji nerden bulup yazdiniz,yani e mail adreslerini merak ettim.Evet burda bizlerde bazen kacak biniyoruz Metroya,bazende icimize korku düsüyo!nedense?aliyoruz,herkes bunu yapar burda.Misafirpervelikleride aynen gördügünüz gibidir,ama ben bu milleti ne olursa olsun seviyorum,dürüstler,islerini iyi yapiyorlar,size güveniyorlar,takdir ediyorlar,kibarlar...Ülkelerindeki düzen öyleki hic kimse acliktan ölmez bu ülkede,herkese bakarlar,cokta dolandirilmisliklarida vardir bizler tarafindan!Tam zamaninda yakaladim gezi yazinizi,cesaretinizi bir kere daha takdir ediyor,ailenize sevgilerimizi yolluyoruz....SERPIL A.
By Anonymous Serpil, at
Pazar, Ocak 18, 2009 6:43:00 PM

"Couchsurfing"den gelen ilk misafirim olan Japon Nami'yi 6 haftadan fazla evimizde misafir ederek sitede rekor kırmış olmalıyım Hahah:P İlginç kişilerle tanıştım CS sayesinde ama kendim denemeye cesaret edemedim henüz... Buralara yolunuz düşerse sizi de ağırlamaktan keyif duyarız efendim :)
By Blogger sunthing, at
Salı, Ocak 20, 2009 2:31:00 PM
Yav doktorcuğum yayınlasana şu yazının devamını artık.Hergün bakmaktan bir hal oldum. Hem öbür blogada birşey yazmamışsın bugün CIK CIK CIK
By Anonymous Bir dost, at
Salı, Ocak 20, 2009 9:46:00 PM
Merhaba Bora bey, her iki blogunuzunda sıkı bir takipçisi olarak bir hatta iki sorum olacak; Bugüne kadar gezdiğiniz yerler arasında yaşamayı arzuladığınız bir yer oldu mu acaba? Eğer olduysa bu arzunuzu gerçekleştirmenize engel sebepler nelerdi?
By Anonymous Adsız, at
Çarşamba, Ocak 21, 2009 8:08:00 PM
siz müthiş bir insansınız, ne güzel geziyosunuz ailenizle. ben de gezerim bir çok insana göre ama keşke sizin gibi dünyayı gezebilsem. o kadar çok isterdim ki...
By Anonymous daydreamer, at
Çarşamba, Mayıs 27, 2009 10:20:00 AM









BREZİLYA II
Salvador de Bahia (Aralık 2008)




Çıkan kısmın özeti:
Brezilya'ya geldik. İlk sabahımızda, evinde kaldığımız Andrea bizi şehir merkezinde bıraktı, işe gitti.




Havaalanında acil gerekir diye 20 euro bozdurmuştum. Havaalanındaki kurla şehirdeki pek farklı değilmiş: USD 2.25, Euro 2.80 real . Banko do Brasil'in kurları daha kötü, bir de komisyon alıyorlarmış. Bizim memleketteki çapraz kura göre dolar daha avantajlı olduğundan döviz büfesinde 100 dolar bozdurdum. Burası Amerika’nın hinterlandı sayıldığından dolar biraz daha kıymetli sanırım.
Pelorinho’yu (Pelorinyo okunuyor, Portekizce çok hoş bir dil, çaya da 'şa' deniyor) dolaşmaya başladık.



Arnavut kaldırımı yollar, siyah beyaz taşlarla döşeli kaldırımlarla sevimli bir yer. Bu siyah beyaz desenli kaldırımlar tüm Brezilya’da, hatta Murat Belge’den öğrendiğime göre tüm Portekiz’de karakteristikmiş.



Pelorinho’da önce asansörün üstündeki turizm bürosunu ziyaret ettik. Aynen İzmir'deki asansör gibi şehrin üst kısmını deniz kıyısına bağlayan bir asansör var: “Elevador”



Eskiden İzmir’de olduğu gibi para ile çalışıyor ama çok ucuz, kişi başı 5 kuruş
(İzmir'de 1 liraydı).
Özellikle çıkışta epey sıra da var.


Turizm bürosunda Salvador'la ilgili broşür harita vs sorduk, dün havaalanında verdikleri kuzey sahilini ve eski şehir merkezini gösteren iki harita ve bir buklet dışında başka birşey yokmuş.



Brezilya, ya da Salvador’la ilgili ikinci el rehber bulmak için eski kitapçı aradık. Bir tane kitapçı bulduk ama sadece Portekizce rehber vardı, Brezilya haritaları da kalitesiz ve pahalıydı, almadık (sonradan başımıza bu yüzden işler geldi).
Pilleri şarj etmek için 110 voltluk bir şarj aleti aldım(25 Real). Markası Elgin, sanki Türkçe gibi geldi. Buranın popüler bir markası ama içinden çıkan 2 tane 4700 amperlik pil şarj ettikten sonra maşallah, 15 dakika dayanmıyor.
Yarım saat yürüdükten sonra Can, “Yoruldum, eve ne zaman döncez" diye mızıldanmaya başladı.



Kendisine seyahatte eve dönülmeyeceğini, sabahtan akşama kadar dışarıda dolaşacağımızı, yorulursak bir yerde dinlenip yine dolaşmaya devam edeceğimizi, baştan pazarlığımızda yoruldum diye vızıldamanın olmadığını anlattım; anladı; bir daha da on gün boyunca hiç sorun çıkartmadı.



Salvador’da bulunduğumuz ilk günlerde hava genelde kapalıydı, sabahları ara ara yağmur indirdi, sonraki günler hiç yağmadı.



15-20 dakikalık yağmurdan sonra yerler 5 dakikada sıcaktan kupkuru oluyor. Hava bulutsuz olunca ise güneş dayanılmaz bir hal alıyor, çok yakıyor.
Can güneşin tepemizde olduğu bir an “Biraz daha güneşin altında kalırsak biz de zenci olcaz herhalde” dedi.



Salvador Brezilya’nın Afrika etkisindeki bir bölgesi. Nüfusun çoğunluğu ataları Afrika'dan getirilmiş karaderililer.



Afrika’nın adetleri, dini törenleri, yemekleri bu bölgenin karakteristiğini oluşturuyor.



Karayipler havası belirgin, arada esmerler, sarışınlar da var ama sokakta çoğunluk zenci.



Brezilya çok kozmopolit bir ülke, her renkten, her cinsten insan var ve çok iyi kaynaşmışlar. Brezilya’lı tipi denebilecek belli bir tip olmadığından bize de hep Brezilya’lıymışız gibi davrandılar, Portekizce konuştular.



Pelorinho’nun arka sokaklarında dolaşırken aniden şiddetli bir yağmur bastırdı, biz de şemsiyemiz olmadığından hemen önünde bulunduğumuz binanın açık kapısından içeri dalıverdik.



Meğer girdiğimiz yer bir müzeymiş, hem de giriş bedavaymış.
Böylece Brezilya’daki ilk ve tek müze gezimizi gerçekleştirmiş olduk.
Abelardo Rodrigues diye bir adamın yıllar boyunca topladığı Hristiyanlıkla ilgili biblolar, tapınma dolapları, ikonalar vs. eski bir evde sergileniyordu.



Bizim çok ilgimizi çekmedi ama Can, İsa’yı çarmıhta gösteren fildişi biblolara çok ilgilendi, ben de öğreten adam olarak konuyu ayrrıntılı bir şekilde açıklamak zorunda kaldım. Yağmur dinince müzenin bahçesine de çıktık. Pırıl pırıl parlayan güneşin altında çok bakımlı, güzel bir bahçeydi.



Müzeden çıkınca Pelorinho’dan yokuş aşağı indik, kemeraltı gibi bir yere geldik.



Salvador’da da esnaf Kemeraltı gibi iş kollarına göre belli bölgelerde toplanmış. Elektronikçilerin hepsi bir sokakta, yanındaki sokakta müzik malzemeleri, bir başka bölgede kumaşçılar, züccaciye vs.
Bir köşedeki açık lokantaya girdik. Tropikal iklimden dolayı burada cam çerçeve kullanılmıyor, köşeyi demir kafesle çevirdin mi havadar bir dükkan oluyor.



Oturanların tabaklarına, ve köşedeki büfeye baınca buranın açık büfe bir yer olduğunu tahmin ettik. Tahmin ettik diyorum, zira Brezilya’lılar pek İngilizce konuşmuyorlar.



O kadar konuşmuyorlar ki yes-no’yu bile anlamıyorlar. Ben evden çıkmadan Andrea’ya sorarak merhaba , teşekkür ederim, kaç para gibi esansiyel kelimeleri , ve sayıları okunuşlarıyla defterime yazıp ezberlediğimden iletişim kurabiliyoruz.
Kurduğum iletişim sonucu buranın gerçekten açık büfe olduğunu, duvardaki ecza dolabından tabak, çatal, kaşık alıp, istediğimiz yemekleri tabağa doldurduktan sonra kilo üzerinden para ödeyeceğimizi öğrendik.



Yemeğin kilosu et olsun, makarna olsun 14 realmiş. (10 lira) Birer tabak doldurduk, bu tabak 6 real (4 lira) tuttu.



Büyük bira da 3 real (1 Euro). Burada belli başlı üç bira markası var. Skol ve Nova Schin her yerde bulunan iki marka, 33 ve 66’lık şişelerde satılıyor ve ısınmasın diye her yerde bir termos içinde servis ediliyor.



Bir de Brahma var biraz daha kaliteli. İşin ilginç yanı Brezilya’da bira fiyatı en lüks restoranla en salaş arasında pek farketmiyor, 3-4 real arası. Öte yandan su çok pahalı, ufak şişe su markette bile 1,5 real( 1 lira)
Yemekler lezzetliydi, ben körili, taze kişnişli biftekle pilav, bir de buraya özgü ufak barbunyaya benzer esmer fasulyeden aldım, ahaliyle yemekhane usulü masalarda yedik.



Yemekten sonra biraz daha çarşı pazar dolaştık.
Bizdeki 1 milyoncunun Brezilya versiyonu olan 1 realciyi gezdik.



Aynı kalitesiz Çin mallarıyla dolu dükkanda Can hakkını kullanabileceği bir oyuncak buldu. Pilsiz tetris gibi, suyun içindeki ufak halkaları suyu pompalayarak direğe geçirmeye çalıştığın bir şey aldı, çok işe yararadı, bu oyuncakla epey oyalandı.
Can’la uyguladığımız bir hak sistemi var, olumlu davranışlarında istediği gibi harcayabileceği 1 lira değerinde bir hak kazanıyor, olumsuz davranışlarında, burnunu karıştırırsa falan ise bir hak kaybediyor, sonuçta bir balans oluşuyor.



Brezilya tatili boyunca hakları biraz bol keseden dağıttık, hatta son günlerde havuzda yüzmeyi öğrenirken havuzu baştan başa kolluksuz yüzerek kazandığı haklarla bir ara balansı 15 ‘e kadar çıkarttı.



Neşe’nin sandaleti ayağını vurduğundan ona İpanema marka bir parmak arası terlik aldık (15 real) Burada spor ayakkabı giyenlerin dışında erkek olsun, kadın olsun istisnasız herkes bu terliklerden giyiyor. Gerçekten Brezilya’lıların alameti farikası gibi bir şey!



Plajda yürürken de terliği ellerinde taşımayıp halkasından ayak bileğine geçirip yalınayak yürüyorlar. Ben de bunun, ve Neşe’nin gazına gelerek Türkiye’de böyle terlik giyen erkekleri hakir gördüğüm halde kimsenin görmeyeceği bir köşede denedim, parmaklarımın arasını, sanki gözüme bir şey kaçmış kadar rahatsız etti.
Neşe’ye kesin bir dille, benim bu terlikleri hayatım boyunca asla giymeyeceğimi tebliğ ettim.
Pelorinho’ya doyunca asansörle aşağıya, deniz kıyısına indik.



Hemen asansörün altındaki turistik Pazar Mercado Modelo’ya şöyle bir baktık. Çarşının çıkışındaki kafede hanımlar müşteri bekliyorlardı.



Yüzecek bir plaj bulmak üzere sahil boyunca yürümeye başladık.
Hava bunaltıcı derecede sıcaktı, şapkalarımızı giydik.



Elimizdeki haritaya göre biraz kuzeyimizde Porto de Barra plajı var ama ne kadar kuzeyimizde kestirmek mümkün değil.
Yol tırmanmaya başladı. Manzara güzeldi ama yolun sonu görünmüyordu.



Yürü yürü bir duvarla yoldan ayrılmış beton bir yola geldik, ama yol iyice ısssızlaştı, duvar diplerinde insan yadigarları görünmeye başlayıp, bir de köşede yere oturmuş bir zencinin yola serdiği sigara kağıtlarına alenen fabrikasyon esrar sardığını görünce iyiyce tırstık, duvarın öbür tarafına atlayıp bir taksi durdurduk, çek praiayaya (plaja) dedik.



Taksici taksimetreyi gece tarifesiyle 3,45 ten açtı.
Neden böyle açıyorsun dedim, arka kapının camına yapıştırılmış bir tarifeyi gösterdi. Elbetteki Portekizce yazılmış olan yazıda 15 December dışında anlaşılan bir taraf yoktu, ama çat pat anladığım kadarıyla bu tarihten sonra yüksek tarife açılacağını iddia ediyordu.
Tipini sevdiğimden itiraz etmedim, taksimetrede yazan 15 reali ödeyip Faroe de Barra (Barra feneri) plajında indik.



Şimdi Brezilya’daki plajları anlatmak için bir örnek vermek gerekirse Çanakkale’den Adana’ya kadar bir sahil şeridi tamamen kaliteli plajlardan oluşuyor.



Bu plaj bandı şehirlerin içinde de devam ediyor ve altyapıları sağlam olsa gerek ki ( ya da direk okyanusa açıldığından) şehir içinde de denize giriliyor.



Örneğin İzmir’in içinde Kuzey'den Güney'e gelirken Bostanlı, Karşıyaka, Bayraklı, Alsancak, Konak, Karataş, Güzelyalı, Narlıdere gibi adlandırılan yanyana bir sürü plaj var.



Hepsi aynı kalitede, şemsiyesi, şezlongu, büfesi, birası mevcut. Bu plajların hemen üzerinden de işlek bir yol geçiyor, sahil boyunca devam ediyor.



Bu yolu kullanan belediye otobüslerine milet bikiniyle, ıslak pareoyla biniyor, kimse de garipsemiyor. (belediye otobüsü 2 real)



Brezilya’da açık saçık giyinmek garipsenmiyor ancak hiç çıplak görmedim. Plajlarda bikinisinin altını araya kaçırmayanı (tek parça mayo diye birşey zaten bilinmiyor) dövüyorlar ama hiç kimse üstsüz güneşlenmeye kalkmıyor.



Taksinin indirdiği yerden plaja girdik. Şezlongcu parça başı 2 real olamak üzere üç şezlong ve bir şemsiyeye 8 real istedi, 2 ye anlaştık.



Önce Neşe okyanusa daldı, biz de Can’la mayolarımızı giydik. Can’ı burada, Brezilya’da plajda soyunurken görünce içim sevinç doldu, gözlerim yaşardı.



Plaj hafta arası olduğundan tenhaydı, gerçi o kadar büyüktü ki kalabalıklaşması da zor göründü bana. Okyanus hemen her saat çok ve sert dalgalı, su ılık, yer yer sıcak bile denebilir. Hava kararana kadar plajda şezlong, bira keyfi yaptık.
Ben Murat Belge’nin Güney Afrika seyahatini okudum. Gezi yazısı açısından uslubumuz oldukça benziyor. O elbette ki benden fersah fersah ilerde ve bilgili, müzeleri de kaçırmıyor.



Can da haklarıyla bol bol gazoz içti.



Bütün plajlarda olduğu gibi burada da dolaşan bir sürü satıcı kajudan meyve salatasına herşeyi ayağına getiriyorlar.
İlk defa gördüğümüz peynir ızgarasını tattık. Bizim İzmir tulumunu uzun parçalar halinde çöp şişe takmışlar, ellerinde taşıdıkları ufak mangalda eritip, istersen kekikleyip, ya da pekmez gibi bir sos döküp veriyorlar (tanesi 2, pazarlıkla 1 real) . Çok popüler birşey.



Plajda ayrıca ayak masajı hizmeti var.



Gündüz feneri gibi bir arkadaş denizden su taşıyıp ayakları yıkayıp bol bol ovuşturuyor, bize de teklif etti, reddettik.



İki genç gelip önümüzde kızlara caporeira şovu yaptılar.



Bu Bahia’ya (bulunduğumuz eyaletin adı ) özgü bir dans egzersiz karışımı, aikidoya, gölge boksuna falan benziyor, bol bol da amuda kalkılıyor.



Kadınlar tek parça mayoyu tanımadıkları gibi erkekler için de şort mayo burada henüz icat edilmemiş.



Bütün erkekler kalın kenarlı slip mayo giyiyorlar, ve hepsi çok yapılı, kadınlara göre erkekler daha yakışıklı.



Kadınlar P harfi şeklinde. Hatta mankenleri bile buraya uyumlu üretmişler.



İnsan şort mayo ile sanki 80'lerde Çeşme Şantiye plajında donla denize giren inşaat işçileri gibi hissediyor. Allah'tan benim yanımda slip mayom vardı, zaten son yıllarda güç bela ısındığım şort mayoyu mümkün mertebe kullanmadım.



Akşamüstü Neşe ben yüzerken yanımızdan geçen bir grubun Türkçe konuştuğunu söyledi.
Burası Türkiye’den uçuş olmayan bir bölge olduğundan biraz şaşırdım ama dünyanın heryerinde bir Türk'le karşılaştığımdan olağan karşıladım.
“Ne diyorlardı?” dedim
“Taş gibi diyorlardı" dedi.



Havanın kararmasına yakın biz de kalkıp fenere doğru yürüdük, baktık fenerin dibinde bir kalabalık var, biz de sokulduk.



Tam batıya bakan bir tepede fenerin altında güneşi batırmak buranın adetiymiş.



Nemrut misali 100 kadar kişi burada toplanmış grubu seyrediyordu, gitar çalıp şarkı söyleyen Elis Regina havasında kızlar,



öpüşen sevgililer vardı, güzel bir ortamdı.



Brezilya'da sokakta sevişme işini bazen abartanlarda oluyor, ama kimse garipsemiyor.



Biz de güneş iyice batıncaya kadar oturduk, sonra kalkıp sahil yolundan yürüdük.



Bahia kıyafetli (kabarık beyaz etekli elbise ve kafaya sarılmış beyaz sarık)
seyyar satıcıdan herkesin yediği felafel gibi bir şey aldık.


Hamburger ekmeğinden biraz küçük boyutta felafel misali kızarmış nohut unundan bir ekmeğin içine fıstık ezmesine benzer bir şey sürüp, çok küçük, kabuğuyla kızarmış çimçim karidesleri doldurdu, salata ekledi (3 real).



Can’la ben beğendik, Neşe iştahını methini duyduğumuz yengeçlere sakladı.
Sahilde kalabalık güzel bir restorana oturduk, menüden anlayabildiğimiz kadarıyla iki çeşit yengeç söyledik. Önce pate gibi baharatla ezilmiş yengeç eti geldi, pek damak tadımıza uygun değildi, ayrıca içinde kalan ufak tefek kabuklar dişimizi acıttı.


Sonra ikimize de birer tahta çekiç, kesme tahtası ve çöp kovası getirdiler, büyük bir tabakta yengeçler geldi (tanesi 2, bira 4 real).


Bizim Dalyan'dakilere benziyordu ama bütün bütün haşlamışlar, ayıklaya ayıklaya güzelce yedik .
Bu sırada Can çoktan sandalyeleri birleştirip uyumuştu.



Bir taksi bulalım diye bakınırken, plajdaki Türkler beraberlerinde zenci kızlarla gelip yanımızdaki masaya oturdular, kızlarla iletişim kurduklarına bakılırsa Portekizce'de biliyorlardı.
Kısa bir tereddütten sonra “Siz Türk müsünüz?” dedim.
Evet dediler, konuşmaya başladık.
Ufuk (uzun saçlı olan) İzmir Üçkuyular’danmış ama Almanya’da yaşıyormuş.



Serdar ise İstanbul’luymuş, benzin istasyonu işletiyormuş. Yıllardır, yılın altı ayını Brezilya’da geçiriyorlarmış ( tabii ki kış aylarını, ne akıllılar var!) 5 yıl önce burada tanışmışlar. Şimdi her yıl birlikte ev tutuyorlarmış.
Ufuk daha tecrübeliydi, annesini falan da getiriyormuş. Rio’da da yaşamış ama Salvador’u daha çok seviyormuş, yaşamak daha rahatmış, daha güvenliymiş. Adresini "Yahudi hastanesine yakın oturuyorum, oraya gelin kime sorsanız gösterir" diye tarif etti.
Gezilecek yerler konusunda biraz fikir aldıktan sonra bir taksi durdurduk, Serdar bizim için “Amigo, amigo” diyerek Portekizce pazarlık etti, 25 reallik yolu 15 reale gittik.



Ben nedense taksiler pek düzgün gözüktüğünden taksimetre açtırmadan pazarlık edilebileceğini düşünmemiştim, herhalde yaşlanmaktan olsa gerek. Oysa ki 10 yıl önce bir gece New York taksileriyle epey pazarlık etmiş, 7 dolarlık yolu 2 dolara gitmiştim.
New York’lu taksiciler pazarlık edilince çok şaşırıyor, anlayamıyorlar.
Evi kazasız belasız bulduk. Andrea dışarda arkadaşlarıyla buluşmaya çıkmış, Alanna uyukluyordu, kapıyı Brezilya dizisi izleyen zenci hizmetçi kız açtı. Biz de yatıp uyuduk.



Sabah Andrea’nın acelesi vardı, hizmetçi kız izinli olduğundan bize anahtarı verip çıktı.
Yanımızdaki poşet çaylarla termosta çay demledik.





(Andrea’nın evinde su ısıtacak ne demlik, ne de kettle olmadığından suyu mikrodalgada ısıtıyoruz) Yanımızdaki börek, kurabiyelerle kahvaltı edip çıktık, evin önündeki otobüs durağından merkeze giden bir otobüse bindik. Dün sabah Andrea bizi götürürken geçtiğimiz civcivli bir caddeyi (adı 7 Eylül’müş, Salvador’un Portekiz’lilerden kurtuluş günü mü neymiş) çok beğenmiştim ama Andrea burası sizin için tekin değil demişti.


Otobüsten geçerken iyice baktım, gayet normal geldi, inip Pelorinho’ya kadar yürümeye karar verdik. Özellikle fotoğraf çekerken (her ne kadar bozuk, kapağı selobantla tutturulmuş perişan görünse de) makinemi kaparlar diye sıkı sıkı tutuyorum, çıkartmadan önce de etrafı kolaçan ediyorum.
Söylemeye gerek yok, Can’ın fotoğraf çekme işi de Brezilya’da yattı (Onun makinesi daha parlak).
Yılbaşı alışverişi yapan halkın arasına karıştık, biz de biraz ıvır zıvır aldık.
Bir adam kola kutularından yaptığı envai çeşit oyuncağı satıyordu.



Pelorinho’ya çıkan yokuşun altında sandaletçiler loncasını bulduk, biraz da sandalet terlik aldık.



Praça Se’ye çıkınca yağmur yağmaya başladı, meydana bakan bir kafeye oturduk.



Biz Küba’nın Mohitosu misali hep adını duyduğumuz buranın meşhur kokteyli Caipirinho (Kaypirinya diye okunuyor) , Can da limonata söyledik.



Bu kokteyl mohitonun nane yerine limonlusu denebilir, diğer komponentler aynı, şeker rom ve buz. Buradaki lime denen yeşil kokulu ufak limonlarla yapılıyor, plajlar dahil her yerde satılıyor, çok lezzetli (5 real).



Meydanda dolaşan hamakçılardan birsi masamıza musallat oldu, 'İlla da, al illa da al, abi bir bak ne kadar şahane’ diye o kadar ısrar edip hamaklarını açıp gösterdi ki, gitsin diye evde iki hamağımızı olduğu halde 95 dediği çift kişilik bir hamağa 30 real verdim.



Sırasıyla 60, 50, 40, 35, 34’e indi, acıdım ama taşımak da istemediğimden teklifimi değiştirmedim. En sonunda gitti geldi, verdi. Güzel işlemeli falan bir hamak ama hem gerçekten ihtiyacımız yoktu hem de bütün öğleden sonra plajda sırtımızda taşıyacağız.
Bu fotoğrafı alışveriş bittikten sonra çektim, herhalde içinden beddua etmiş olacak ki, daha kafeden kalkmadan Can tuvalette gözlüğünü kırdı. Allah'tan çantada bir yedek vardı.



Bugün şehir merkezinden 25 kilometre kadar uzaktaki meşhur İtapua plajına gitmeye niyetlendik.



Yine kiloyla satılan yemeklerle karnımızı doyurduktan sonra meydandan kalkan belediye otobüslerine bindik.
Otobüslere arka kapıdan biniliyor, biletçinin önünde bir turnike var, kişi başı 2 real verip geçiyorsun. Yalnız bu sefer Can turnikeden tek başına geçtiği için biletçi üç kişi parası aldı. Para vermemek için kucağımıza alıp geçirmemiz lazımmış.
Otobüste cam kenarına oturdum, açılan camdan makineyi kaptırma korkusu olmadan yol boyunca fotoğraf çektim.



Yol sürekli deniz kıyısından, plajların üzerinden gidiyor. Belediyenin 'Farol a farol' diye ilanları asılı (fenerden fenere demek olduğunu tahmin ediyorum) bir projesi var, dün yüzdüğümüz Barra'daki deniz fenerinden İtapua’daki fenere kadar 25 kilometrelik sahil şeridini islah edip mevcut binaları yıkarak yürüme yolları, parklar falan yapıyorlar.
Yalnız bu kadar mesafede klasik siyah beyaz mozaik zor gelmiş olacak ki ince bir granit bant koyup şaplı beton döküyorlar.



Anlattıklarına göre bu büyük tartışma konusu olmuş, sivil toplum örgütleri siyah beyaz kaldırımdan vazgeçilmesine itiraz ediyorlarmış. Burada çevrecilik falan epey kuvvetli bir akım. Bu noel çamlarının biri teneke kutulardan, biri yeşil pet şişelerden yapılmış.



Yoldaki zenci işçiler üzerlerinden dökülen işçi kıyafetleriyle, tepelerine oturttukları baretleri, ve eksik etmedikleri güneş gözlükleri ile evlere şenlikti.



Kanımca zencilere hiç bir üniforma olmuyor, naturalarına uygun değil!
İçlerinde olmayınca da üzerlerinden dökülüyor, sakil duruyor.
Yaklaşık 1 saatte İtapuna’ya vardık.
Köyün merkezinde otobüsün bıraktığı yerden adını bir türlü öğrenemediğimiz tropikal meyvelerden biraz aldıktan sonra hemen sahile çıktık.



1 kilometre kadar uzunluktaki plajda yan yana pek çok baraka ( Onlar da barraca diyorlar plajdaki kafe restoranlara, bunlar bira, caipirinha vs dışında yemek de satıyor) var.



Biz de yüksek müzik çalmayan birine oturduk. Kıyıdan açıktaki mercan kayaları nedeniyle burada dalga biraz daha az.



Hafta içi olması nedeniyle kalabalık değildi. İşs,z güçsüz Brezilyalılar bira içerek keyif yapıyorlardı.



Neşe’yle ben caipirinhaları götürürken (burada 2 lira) Can da bol bol yüzdü,



Gazoz isterken garson kızla ahbap oldu.



Ben fenere doğru yürüdüm. Önünde kırmızı mayolu küçük bir kızla fenerin fotoğrafını çekmiştim ki kızın babası arkadan yetişip "Sen bizim fotoğrafımızı niye çektin" diye takaza etti.



Onların değil fenerin resmini çektiğimi, kızının da kırmızı mayo ile güzel göründüğünü söyledim ( Portekizce ve panik içindeki bedenin diliyle konuşuyoruz).
Allah Allah, hemen ikna oldu, bir de özür diledi.



Akşam olunca geldiğimiz yollardan geçip otobüs durağına geldik.
Buradaki evlerin yüksek duvarlarının üzerine keskin bıçaklar koyup bir de elektrikli tel çekmişler.



Eve dönmeden önce şehir içindeki Rio Velmeho plajına da bir uğrayalım, yemek yiyip eve çıkarız diye plan yapmıştık.



Şehire girince otobüsün Andrea’nın evinin bulunduğu Candeal’den geçip geçmediğini merak ettim. Biletçiye sordum, o da elimdeki kağıda herhalde bunlar Candeal’de inmek istiyorlar gibi bir şey yazıp beni şöföre gönderdi. Şöförün yanına gittim, şöför çat diye durdu, bu arada biletçinin boşboğazlığı yüzünden bütün otobüs ahalisinin tek amacı bizi Candeal’e göndermek oldu. Hep bir ağızdan burada inin burada inin diye bağırdılar, eleriyle gideceğimiz yönü işaret ettiler. Mecburen paldır küldür hiç bilmediğimiz bir yerde indik, kaldırımda kalakaldık.


Yolcuların ortak iradesiyle otobüsten indirilmiştik, nerede olduğumuz hakkında hiç bir fikrimiz yoktu, uykumuz vardı. Rio Velmelho’yu boşverip bir taksiyle pazarlık edip 10 real‘e eve döndük. Evde pek yiyecek olmadığından aşağıdaki benzinliğin marketinden süt ekmek aldık. Benzincinin çalışanları Noel Baba kukuletası giymişler.



Burada noel hep yazın göbeğinde kutlandığı halde bu nasıl bir Kuzey yarıküre egemenliğidir ki Noel Baba mayolu değil paltolu, kukuletalı tasvir edilmeye devam ediyor.



Andrea ile kapıda karşılaştık, çıkıyormuş, yarın Cumartesi olduğundan birlikte plaja gidebileceğimizi söyledi.



Evde yine Brezilya dizisi seyreden hizmetçi kızla uykusu gelen Alanna vardı.
Andreanın bilgisayarından internete girdim, Hospitality club’da Salvador’dan psikolog bir hanım da mailimi yeni gördüğünü, bizi mutlaka evlerine beklediklerini yazmış.
Verdiği telefon numarasını aradım. Onların da Can yaşında oğulları varmış ve heyecanla gelmemizi bekliyormuş.


Yarın, ya da öbür gün geliriz dedim.
Bizden önce Andrea’nın evinde kalan Avustralyalılar bir hafta kalmışlar, Andrea bize de istediğimiz kadar kalabileceğimizi söylemişti ama 3 günden fazla misafirlik bence çok.



Sabah Andrea öğleden sonraya kadar çalışmak zorunda olduğunu söyleyince ikinci ev sahibimiz olacak olan Lucia’yı aradım. Adresi aldı, yarım saat sonra geliyorum dedi. Gerçekten de yarım saat sonra aşağıdan bekçi telefon etti, Andrea ve Alanna ile vedalaştık, indik. Andera ile çok vakit geçirememize karşın birbirimizi sevdik, bir daha görüşeceğimizi düşünüyorum.
Bu Alanna'nın küçüklüğüne ait duvardaki fotoğrafları.



Çantalarımızı Lucia’nın bagajına yerleştirip evlerine doğru yola koyulduk.



devamı ve sonu yakında burada...






16 Comments:


Bütün seyahatlarınızı okudum. Rss ile takip ediyorum. Anlatımınız ve fotoğraflarla desteğiniz çok iyi. Sayenizde bir çok yere gitmeden tecrübe etmiş olduğumu hissediyorum. Paylaşımınız ve emeğiniz için teşekkürler.

Devamını ve yenilerini sabırsızlıkla bekliyorum.
By Blogger Salih BiLGiN, at
Çarşamba, Ocak 21, 2009 1:15:00 AM

Yine cok keyifli bir yaziydi. Cok tesekkurler..
By Blogger Aysin, at
Çarşamba, Ocak 21, 2009 1:49:00 AM
Can'la gitmeniz süper olmuş :) Çok imrendim, umarım bir gün biz de yapabiliriz böyle bir şey.Bir de Can'ın yorumları çok hoşuma gitti :)

Bir seyahatle ilgili insanın hiç aklına gelmeyecek noktaları yakalayıp yazıyorsunuz, biz okuyanlar için çok eğlenceli oluyor bu da (benim için öyle en azından). Şu kadınların hepsinin "P" olması meselesi gibi. Çok güldüm cidden mankenlere :D

Büyük bir ilgiyle yazılarınızın devamını bekliyorum. Sizi çok taktir ettiğimi ayrıca bilmenizi isterim.

o plajlardaki masör arkadaşlardan bir iki tane bana getirseydiniz ne güzel olurdu :) ben şahsen kendim bizzat çok zencefilim de (zencisever :)

nefis bir seyahat olmuş. 3. bölümü heyecanla bekliyorum. can çok şanslı. plajdaki diğer bebelerle fotoğrafı beni çok duygulandırdı, çocuk daha o yaşta dünyada kendisinden başka insanlar olduğunu, başka başka renkler, tatlar, sesler olduğunu kavrıyor. bence bu seyahatin başkahramanı o.

artık büyüdüğünde hatırlayacak yaşta di mi? öyleyse tadından yenmez.. ne güzel anılar onun için..
By Blogger Lady Lazarus, at
Dayım 80'li yıllarda 8 yıl boyunca tankerlerde çalışmıştı. Güney Amerika'ya özellikle Brezilya ve Arjantin'e defalarca gitmiş. Tabi o zamanların Türkiye'sinde mahalladen yeni çıkmış bekar bir Türk delikanlısı için bu ülkelerin sahilleri ve P'leri aklında yer ettiğinden olsa gerek ne zaman kafayı bulsa "Ah o P'ler" diye başlar hikayelerini anlatmaya. Hatta bir ara bir kıza fena abayı yakmış, kaptanı arayıp "ben dönmeyeceğim siz gidin" demiş. Birkaç gün sonra kaptan babanı hastaneye kaldırmışlar diye tekneye çağırmış. O zamanlar telefon da olmadığından arayıp doğrulatamamış. Tankere binince kaptan inmesine izin vermeden hareket etmiş. Yolda onu kandırdığını, isterse iki ay sonra yine geleceğini, acele karar vermemesini söylemiş. Tabi dönüş o dönüş. Bazen Brezilya'da da bir kapım olsa ne güzel olurdu diye düşünmeden edemem.
Konaklamasıyla, Can'ın yanınızda olmasıyla, coğrafyasıyla çok farklı ve güzel bir seyahat olmuş. Bir gün oğlanın sizi gezdireceği günler nasib olsun inşallah.
By Blogger Gökhan, at
Çarşamba, Ocak 21, 2009 7:33:00 PM


Bana oraları özlettin Bora! İyi ki gittiniz...
By Blogger Tijen, at
Çarşamba, Ocak 21, 2009 8:54:00 PM

Bora Bey, yazılarınızı reader ile takip ediorm, gerçekten çok büyük keyif ile okuoyurm. Umarım sizin yaşınıza geldiğimde sizin gittiğiniz yerlerin yarısına gidebilirim. benim için bu bile büyük başarı olacaktır. Hızlı bir şekilde üçüncü kısımın gelmesi dileğiyle.

Yine çok keyifli bir yazı... Kalk, al bileti, sabaha git diye dürtüyor beni. Buralara yolunuz düşerse bekleriz.
Alim Erginoglu - www.alimrachel.blogspot.com
arayı uzatmayın lütfen, tabi bu arada yeni seyahate başlamalısınız ki yeni yazılar gelsin:))


Selamlar ,
Yine hoş fotograflarla zenginleşmiş çok keyifli yazınızı okudum.Ben de yaklaşık 7 aydır HC üyesiyim ,henüz HC yi misafirlik yaparak kullanmadım ancak şimdiye kadar gayet düzgün ,hoş 8 kişi konuğumuz oldu.Bir önceki yazıdaki bizlerin misafir ağırlayışı ile ilgili tesbitleriniz o kadar doğru ki.Sizin yaptıklarınızı aynen biz de yapıyoruz ,abarttığımızın farkındayım ama çocukluktan beri öğretilmiş bu ve değiştirmek çok kolay değil galiba.Bu arada gecikmiş bi teşekkür.Sayenizde iki müthiş sesle tanıştım.Fairuz ve Kazem Al Saher.Nefis sesler,müzikler gerçekten.Güzel yazılarınızın devamını bekliyoruz.
By Anonymous Adsız, at
ama hadi bora bey 3. bölümü dört göz ile beklemekteyiz ...
Hastalar bu kadar da bekletilmez ki ama :P
By Anonymous Adsız, at
Perşembe, Şubat 12, 2009 10:16:00 PM
Bora Bey
Blogunuzu tesadufen buldum. Iyi ki de bulmusum. Keyifle ve ozenerek, guzel niyetlerle yaptiklariniza imrenerek, hemen yarin valizimi toplayip yeni yerler gormeyi siddetle isteyerek, gezmenin gormenin en guzel ogrenme, bilgilenme, hayattan keyif alma yolu oldugunu bir kez daha teyid ederek, zamanin ne kadar kisa oldugunu yine, yeniden animsayarak okudum yazdiginiz satirlari. Arasira Izmir referanslariniza rastlamak da ayri bir keyifti dogma buyume bir Karsiyaka'li olarak:)Bir gun esinizle, sizinle ve Can ile tanisma firsatimiz olur umarim.Gorusmek dilegiyle...
By Blogger saripapatyam, at
Pazar, Şubat 22, 2009 11:19:00 PM
Elif şafak ın aşk romamını tavsiye derim:D








BREZİLYA III
(Aralık 2008)







Çıkan bölümün özeti: Brezilya'daki ilk ev sahibimiz Andrea'nın evinde üç gece kaldıktan sonra ikinci ev sahibimiz Lucia bizi Andrea'nın evinden almıştı



Lucia arabaya biner binmez meme kanseri olduğunu ve tedavisinin yeni bittiğini söyledi. Couchsurfing'le de hastalığa yakalandıktan sonra tanışmış. Hep Couchsurfing ile konaklayarak gezen, gezi anılarını da Guardian gazetesine yazan İngiliz bir kız ilk misafiri olmuş. O sırada kemoterapinin en ağır devresindeymiş, sürekli kusuyormuş, ama kızı konuk etmek istemiş, moraline olumlu etkisi olmuş.
Kız bu deneyimini de yazmış.



Klinik psikolog olarak yoksullara bakan bir hastanede ve part time olarak zenginlere bakan özel bir klinikte çalışıyormuş. Birlikte deniz kıyısındaki Pituba semtindeki evlerine gittik. Evde eşi George vardı. George da üniversitede Maden Mühendisliğinde Profesör ve Bahia Komünist Partisinin başkanıymış. İkisi de çok cana yakın, bizimle aynı yaşlarda, aynı meşrepten insanlardı. Lucia iyi derecede Almanca ve İngilizce konuşmasına karşın, George Rusça ve çok az İngilizce biliyordu. Üniveristeyi Rusya’da okumuş.
Başbaşa epeyce sohbet etsek de sıkışınca Lucia tercümanlık yaptı.

Bu, duvardaki evlilik resimlerinde 8 yıl önceki halleri


Can’la yaşıt oğulları Theo tatil okulundaymış.
Evde birer kahve içtikten sonra arabaya binip şehir dışındaki tatil okuluna gittik.
Yolda anlattıklarına göre okulu işleten Amerikalı bir kadınmış, okul çok güzelmiş.
Gerçekten şehir dışında büyükçe bir bahçenin içindeki okul, girişindeki pet şişelerden yapılmış taktan başlayarak farklı olduğunu gösteriyordu.



İçinde çocukları çıldırtacak pek çok oyun ve oyuncak bulunan tek katlı, yerleri şaplı beton basit bir binanın yanı sıra bahçede tırmanılacak platformlu kocaman bir ağaç, tebeşirle yazmak için boyalı duvar, ufak bir hayvanat bahçesi de vardı.



Okulu işleten Susan, 1967’de evlenerek Brezilya’ya yerleşmiş, 60 yaşlarında, Tuğba Özay’ın yaşlılığını andıran, biraz kırık gibi görünen upuzun bir kadın.
Memleketinde pedagoji tahsil etmiş, 15 yıl önce de bu okulu açmış. Amerika’da çocuğun becerilerini oyunla geliştirecek bu tip kurumlar her kasabada varmış. Brezilya'lılara biraz yukardan bakan bir havası vardı.
"Aileler çocuklarıyla oynamıyorlar, burada beraber oynamalarını istiyoruz ama bırakıp gidiyorlar" diyordu.
Gittiğimizde çocuklar renkli hamurdan şekilli kurabiyeler pişirmekle meşguldüler, pişenlerden bize de ikram ettiler.



Can kesilmiş kamyon lastiğinden hulahupla çekilen kocaman sabun köpüğüne bayıldı. Özellikle sabun köpüğünde beni bile heyecanlandıran varyasyonlar vardı.



Haftalık, onbeş günlük programlar olduğu gibi günlük olarak da katılmak mümkünmüş, günlük ücret 10 dolarmış.
Theo ile Can tanıştılar, çocukların evrensel dilinde hemen anlaştılar.



Biraz daha oynayıp okuldan çıktık, eve geldik.
Hizmetçi kız tavuk, patates, makarna pişirmişti, birlikte yedik.
Lucia'larda Andrea'ların aksine yemek pişiyor ama sofra kuralım, oturalım yiyelim yok. Acıkan ya mutfakta, ya tabağı eline alıp salonda karnını doyuruyor.



George da, Andrea gibi neden Brezilya’yı tercih ettiğimizi sordu, ona da müziklerine hayran olduğumu, uzun süredir Caetano Veloso, Tom Zé dinlediğimi söyleyince bu müzisyenleri ta Türkiye’den bilmem ve beğenmeme çok şaşırdı.



Zira ikisi de Bahia’lı olmasına karşın Salvador'lu işporta CD satıcıları Tom Zé’yi hiç duymamışlardı, korsan MP3’lerini bulmam mümkün olmadı . George ise Tom Zé ile ahbapmış! Caetano ile de tanışıyormuş. “Occasionally they share a beer” (arada takılırlar) dedi, Lucia. George gitti, içerden açılmamış, gıcır gıcır bir Caetano CD’si getirdi, hediye etti.
Biz de bizi davet eden maillerini Brezilya’da alıp, hazırlıksız geldiğimizden yanımzdaki kahvaltılık zeytin peynirleri hediye ettik.
Zeytinler yine hemen kayboldu. Caetano CD'si ile biraz dansettikten sonra herkes öğlen uykusuna yattı. Kalkınca diğerlerini uyandırmadan hemen evin yüz metre altındaki plaja indik.



Bütün plajlar aynı, hiç uzaklara gitmeye gerek yok.
Aynı barakalar, aynı hafif içki ve yemekleri satıyor, deniz (okyanus) üç aşağı, beş yukarı aynı.
Merdivenden plaja inince şezlogcular ve barakacılar 'buyrun, buyrun' diye atlıyor.
Biz de kalender yaşlı bir Brezilyalı’nın işlettiği barakayı seçtik, caipirinhaları söyledik (2x4 real).



Can da kendine bebida (gazoz) söyledi (1 real; 1 euro = 2.80 real).
Kendine güveni gelsin diye biz hiç karışmıyoruz, o gidip Türkçe “Amcacım bebida verir misin” diyor, kutuları gösteriyorlar, rengini beğendiğini seçiyor.



Seinfeld’in dediği gibi: ‘Büyükler için bütün bonibonların tadı aynıdır ama çocuklar sarı ile kahverenginin çok farklı olduğunu bilirler!’
Hava kararana kadar aynı minvalde caipirinhaları götürerek yüzdük, güneşlendik, kitap okuduk. Önümüzdeki masada gençler öpüşme işini abarttılar.



Yaşlı amca müesseseden papalina benzeri kızarmış balık getirdi.
Hemen her yemeğin yanında olduğu gibi balığın yanında da tapioca dedikleri tatsız, kokusuz galeta ununa, irmiğe benzer bir şey vardı. Bu sanırım yuka veya kasava denen patatese bezer köklerin kurutulup öğütülmesiyle elde ediliyor ve ekmek niyetine her yemeğin yanına ekleniyor.



Denizde iyice acıkmış olan Can’dan kurtarabildiğimiz balıkları tapiokaya banıp yedik, eve döndük.
Duş aldıktan sonra hep beraber sahildeki parkta yapılacak gösterilere gitmek için evden çıktık. Deniz kıyısında genişçe bir konser alanı ve etrafında panayır tarzı kurulmuş standlarda hediyelik yiyecek içecekler satılıyor.



Oraya varınca Lucia'larla evde buluşmak üzere ayrılıp, biraz alışveriş yaptık. Büyük ahşap meyve çanakları hoşumuza gitti (20-30 real) ama taşımaya üşendik.
Suriye’den aldığım sandaletlerim deniz suyunda epey perişan olduğundan ben de bir tokyo terlik (başka türlüsü satılmadığından Neşe’nin hayret dolu bakışlarına aldırmadan parmakarası İpanema) aldım .



Brezilya'da milli kıyafet sayıdığından garip gelmedi de Türkiye'de yine ölsem giymem!
(zaten Sumatra'da çalındı)
Davul sesleri duyulunca konser alanına gittik.
Önce animist kostümlerle bir takım folklör oyunları oynadılar.



Sona yerliler şortlarının üzerlerine giydikleri tüylü kostümlerle bir kızılderili dansı yaptılar.



Seyircileri de çağırdılar, biz de halkaya katıldık, kızılderili halayı çektik.



Dönüşte evde pek yemek olmadığından yiyip de dönelim dedik ama hiç tanımadığımız bir çevrede olduğumuzdan bir tek Habib’s adlı Lübnan fastfoodu satan bir restoran zincirini bulabildik.



Noel şapkası takmış garson çocuklardan hiç birisi tek kelime İngilizce bilmediğinden resimlere bakarak felafel, kibbeh(içli köfte), fındık lahmacun gibi set menülerden söyledik, birer bira içtik, (30 real) bütün fast foodlar gibi tatsız ve pahalıydı.
Eve dönüp Lucia'larla, ertesi sabah (Pazar sabahı) 90 kilometre mesafedeki Praia do Forte adlı tatil kasabasına gitmek için plan yaptık. George klasik aile babası olarak:
"Sabah 7 de çıkalım, serinlikte gidelim" dedi, 8 de uyandı.
Gece hizmetçinin bizim için düzenlediği odada yattık.
Sivrisinek ve sıcak yüzünden pek iyi uyuyamadım.



Sabah mango ile kahvaltı edip saat 9 gibi yola çıktık.
Önce şehir dışındaki evlerine uğradık. Burası şehrin varoşlarında, yüksek duvarlar ve güvenlik ile korunan çok lüks bir site. Evimiz dedikleri de, bir dönümden fazla alanda kendilerine ait yüzme havuzu, voleybol sahası, kocaman kakao vs meyve ağaçları içeren bir büyük, bir de küçük misafir evinden oluşan bir yermiş.



Aslında burada oturuyorlarmış ama Lucia’nın hastalığı çıkınca tedavisini daha rahat sürdürebilmek için doktor olan abisinin evinin karşısında yer alan, şimdiki apartmana taşınmışlar.
Apartmanlarının bulunduğu Pituba da Bostanlı muadili (plajı saymazsak sahil düzenlemesi de benziyor) oldukça lüks bir semt.
“Ne kadar bu evin değeri?” diye sordum bahçeden topladığımız mango ve kakaoları yerken.



400 bin euroya almışlar, şimdi kiraya veriyorlarmış.
100 den fazla konut içeren sitede geçenlerde Brezilya milli takım oyuncularından bir grup gelip ev kiralamış, çok şamata yapmışlar.
Evlerinin karşısında yol üstünde yer alan Bompreço (iyi fiyat) market zincirinden birer Algida (buradaki adı Kibon, kıta değiştirince herşeyin adı değişiyor) aldık.



Mesela burada Opel’in adı Chevrolet!
Bu araba da Chevrolet Vectra



Marlboro'lar da Kuzey Amerika'daki gibi beyaz uçlu.
Eski bir şakaya göre bu farklılığın sebebi Rolling Stones'un gitaristi Keith Richards'ın kafası güzelken hangi kıtada olduğunu anlaması içinmiş.



Saat 12 gibi Praia do Forte’ye vardık.



Burası Lucia’ların çok sevdiği sık sık geldikleri bir yermiş.



Brezilya standartlarının üzerinde, temiz, turistik bir yer olmasının yanı sıra Tamar denen, bizdeki Caretta’ların benzerlerini korumak için kurulmuş bir organizasyonun merkezi de burada.



Türkiye’deki 'yumurtaların üstüne yatma, gece plajda ışık yakma' kampanyalarının aynısını burada yürütüyorlar. Ayrıca müze gibi bir yer düzenlenmiş, havuzlarda çeşit çeşit kaplumbağalar, köpek balıkları vs sergileniyor.



Nasıl çevreci bir organizasyonsa sergilenen kaplumbağaların nasıl yakaladıklarının fotoğraflarını da koymuşlar, kocaman kanca tosbağanın ağzından girmiş, gözünden çıkmış vs. Hoş kocaman hayvanların küvet kadar havuzlarda dönüp durması da ayrı gaddarlık ya...



Tabi bu havuzların olduğu bölgeye giriş biletli.
Kişi başı 10 real, çocuklar bedavaymış.
Lucia ile George daha önce çok girdiklerinden daha girmeyip dışardaki kafede bira içerken biz içeriyi gezdik.



Can kaplumbağalardan çok köpek balıklarına heyecanlandı.



Çıkışta biz de George’ların yanına çöktük. Tamar’ın kafesinde Bahia’ya özgü ufak, balıklı, peynirli içli köfteler yiyip bira içerek sohbet ettik, kafenin yanından denize girdik.



Pazar günü olduğundan gariban Brezilya'lılar da bizim haftasonu pikniği misali cümbür cemaat sahili doldurmuş, plastik masalarda bira içiyor yemek yiyorlardı.



Kafeden kalktıktan sonra kasabanın ana caddesinde yürüdük, bir restorana oturduk.
Onlar moqueca denen, buraya özgü, hindistancevizi sütlü, karidesli yemeği söylediler.
Bu yemek yanında pilav, tapioca, ve topik gibi bir sosla, büyük toprak bir çanak içinde fokurdayarak geliyor.



Karides dışında yengeçten tavuğa her türlü varyasyonu da mevcut.
İki kişilik böyle bir yemeğin fiyatı turistik bölgelerde 30 ile 50 real arasında değişiyor.
Biz de sarımsaklı, soğanlı güzel bir ızgara et söyledik, altında yanan mumlarla fondü gibi bir demir tavada geldi, lezzetliydi.



Toplam 140 real (50 euro) hesap geldi. Daha önceki kafeyi onlar ödediğinden bu sefer hesabın 100 realini ben verdim.
Pazartesi günü için Salvador'dan çıkmayı planlıyorduk ama nereye gideceğimize bir türlü karar verememiştik.
Bu turistik ama sakin kasabayı sevdiğimizden yarın önce buraya gelip bir gece kalmaya karar verdik.



Geldiğimizde çantayla kalacak yer aramak zor olur diye biraz pansiyon baktım.
Yaşlı bir Alman çiftin işlettiği Montrö Pansiyonu beğendim, gecelik oda fiyatı 80 realmiş. Lucia'lar burada yaygın olan bisikletli fayton gibi araçla döndüler biz yürüdük, otoparkta buluştuk.



Bugünden sonra kalan 5 günümüz var.
Lucia’ların evinde maillerimi kontrol ederken Couchsurfing’den bir davet daha aldım. (Lucia'nın davetini de Salvador'da, Andrea'nın bilgisayarında almıştım)
Bir aile daha bizi Porto de Barra plajındaki evlerine davet ediyordu. Artık biraz da kendi başımıza otel tatili yapmak, Brezilya taşrasını da görmek istediğimizden teşekkür edip reddettim.



Salvador'dan 200 kilometre kadar Kuzey’de Aracaju diye bir kent olduğunu, burda Kerala’daki gibi nehirde tekne turları yapıldığını okumuştum. Oraya gitmeyi, giderken de yol sahili takip ettiğinden yoldaki plajlardan beğendiklerimizde kalmayı planlamıştık, ama Brezilya'da otobüs fiyatları çok pahalıymış. ( Aracaju’ya bir kişi 65 real)
Hem inip binmek daha da pahalı olacağından, hem de otobüsün bıraktığı yerden plajlara ulaşmak için 3 ile 10 kilometre arasında yürümek gerektiğinden bundan vazgeçtik.




Lucia’ya araba kiralama fiyatlarını sordum, ucuzmuş, araba kiralamaya karar verdik.
Eve dönünce yol yorgunluğuyla erkenden yattık ama dışardan güzel bir müzik sesi geliyordu. Çok merak ettim, dayanamayıp kalktım, üzerime fotğraf makinesi, cüzdan gibi çalınabilecek bir şey almadan tek başıma dışarı çıktım. Sesleri takip ederek ıssız sokaklardan sahildeki konser alanına geldim. Lokal bir Reggae grubu konser veriyormuş. Ses düzeni sağlamdı, grup da bayağı iyi çalıyordu ama izleyici sayısı nedense 20-30 kişi ya var, ya yoktu.
Aslında reggae Brezilya’da çok seviliyor ve dinleniyor, adeta kendi halk müzikleri gibi popüler.



CD satanlarda rasta saçlı, çakma Jamaikalı havasında pek çok yerel reggae grubunun albümünü gördüm.
Bu grup İngilizce cover yapıyordu, ama oldukça iyiydiler. Cebimdeki bozuk paralarla bir bardak konyak(2.5 real) aldım, saat 10 da konser bitene kadar sallanarak dinledim, sonra eve döndüm.
Sabah uyandığımızda evde kimse yoktu. Kahve yaptık( burada kahveyi herkes akvaryum süzgeci gibi bez bir süzgeçin içine koyup, sıcak suyun içinde 2-3 dk bekleterek yapıyor. Biz süzgeçi bulamadığımızdan Türk kahvesi şeklinde yaptık)
İçerken önce hizmetçi kız, sonra George ve Lucia sahildeki sabah yürüyüşlerinden geldiler.



İnternetten Salvador’daki araba kiralama şirketlerini buldum, elbette hiç biri İngilizce bilmediğinden Lucia bizim adımıza telefonda konuştu, pazarlık etti.
En iyi fiyatı veren JBrasil şirketiyle klimalı, 2007 model Palio için günlük 75 realden 4 günlük anlaştık. Arabayı saat 11 de eve getireceklerini söylediler. 2 saate yakın vaktimiz olduğundan oralarda bozduramayız diye para bozdurmak için İguatemi adlı büyük alışveriş merkezine gittik. 2,25 ten 400 dolar daha bozdurdum.
Şimdiye kadar Brezilya'da geçirdiğimiz 5 günde 200 dolar harcadık.
11’de evdeydik ama arabayı getirecek olan kız ancak 12 de geldi.



Bir takım formlar doldurdu, parayı nakit vermemize karşın kredi kartı numaramızı da aldı, arabayı teslim etti.
Kışlık kıyafetlerle hediyeler gibi lüzumsuz ağırlıkları bir çantaya doldurup evde bıraktık, Lucia’larla 4 gün sonra görüşmek üzere vedalaşıp yola çıktık.
Önce alkol aldık.
Yani arabaya aldık.
Burada arabalar hem alkol hem benzinle çalışıyor, buna da flex deniyor ve arabanın üzerindeki bir etiketle gösteriliyor.



Benzinin litresi 1, alkolünki 0,65 euro. Genelde yarı yarıya karıştırarak kullanıyorlar. Biz çoğunlukla alkol kullandık. Alkol benzinden daha ucuz olamakla birlikte bir litre benzinle gittiğin yol bir litre alkolle gidilmiyor. Brezilya'da şeker kamışı bol olduğundan bundan üretilen alkol yakıt olarak kullanılınca para ülkede kalıyor.
Benzincide sattıkları alkolü merak edip baktım, renksiz ve
ispirto kokuyor.




Sahil yolundan Kuzey’e doğru giderken dün uğradığımız Bompreço markete bir daha girdik, Cachasa (Kaşasa, Brezilya’ya özgü şeker kamışından yapılan bir rom, caipirinha denen limonlu kokteyl de bununla yapılıyor), limon, biraz bisküvi, içecek falan aldık.
Raflarda Şölen marka bisküviler vardı, üzerlerinde de Türkçe yazıyordu.
Su Brezilya'da diğer mallara göre çok pahalı: 1,5 litre su 1.80 , 1 litre rom 2,20 real.
Neşe en ucuz mavi şişeli sudan üç litre aldı, meğer sodaymış.
İki litresini içtik, sonuncuyu "Eeeh" deyip attık.



Şansımıza bizim yola çıktığımız gün Şavez, Mavez bütün Latin Amerika liderleri Salvador'da toplanıyorlarmış. Uluslararası havaalanı yolumuzun üstünde olduğundan yolun kapatılabileceğini söylediler. Elimizde sadece turizm bürosundan aldığımız Salvador civarındaki plajları gösteren karikatürize edilmiş bir harita ve George'un verdiği Portekizce Bahia rehberi var. Kitabın dilinden anlamadığımız için resimlere bakarak plajların önünden geçen tali yoldan, resmini beğendiğimiz plajlara girip çıkarak Kuzey’e doğru devam etik. Yollarda kontrol noktaları oluşturulmuşsa da kimse bizi durdurmadı.



Önce Salvadorda tanıştığımız Türk'lerin tavsiye ettiği Stella Mares’e girdik, fena değildi. Burada güzel bir çadır kampı vardı.
Gölge yapan ağaçların çam değil palmiye olması dışında bizim kamplardan farkı yoktu.



Bir sonraki Jaua plajında mercan resifleri doğal bir dalgakıran oluşturmuş, kıyıya sert dalgaların gelmesini önlüyordu ama plajda erkek kalabalığı fazlaydı ve epey sarhoştular. Caetano CD’sini evde bıraktığımız çantada unuttuğumuzdan bu köyün meydanındaki çerçiden korsan bir CD alayım dedim. Adamdaki işe yarar tek albüm Best of Bob Marley’di, mecburen onu aldım (3 r)
Brezilya köylülerinin kıyafetleri bizim köylülere hiç benzemiyor, kadınlar bikini üstüyle mini etek giyiyorlar (belki de tek kıyafetleri)
Bu kızın fotoğrafını çok yoksul bir köyün içinden geçerken çektik, evlerinde su olmadığından derede bulaşık yıkıyordu.





İtaparica güzel sakin bir plajdı ama sadece lüks oteller vardı.
Akşamüzeri Praia do Forte’ye vardık. Dünden kalmayı planladığımız Montrö Pansiyona gittik, güzel odaları kalmamış, pansiyoncu kadın da çok bağırarak konuşuyordu, eşyaları indirmişken vaz geçtik.
Araya araya Algas Marinhas diye bir pousada (pansiyon) bulduk.



Sahibi Ejivaldo yaşlı ve tatlı bir adam, hem de İngilizce biliyor!



Oda da güzeldi, iki günlüğüne oda kahvaltı 150 reale anlaştık.
Otel deniz kıyısında sayılır, plaja 50 metre mesafede.



İçecekleri odadaki buzdolabına bırakıp doğru sahile çıktık.
Epeyce yüzüp dalgalarla oynadık, su sıcacıktı.
Odada Ejivaldo’nun verdiği limon sıkacağı ve buzlarla caipirinha hazırlayıp balkonda hamak keyfi yaptık.



Akşam yemeği için mütevazi bir restoranda karidesli ve sebzeli moqueca yedik, biralarla birlikte 41 real hesap geldi.



Sabah kalkar kalkmaz 20 dakika yüzüp geldim.
Kahvaltıyı otelin arka bahçesinde yaptık; süt, kahve, meyve suyu, papaya, kavun, peynir jambon, kek vardı. Radyoda Carlos Jobim çalıyordu, çok güzel bir kahvaltı oldu.
Ejivaldo dün 73 yaşına girdiğini söyledi, kalemimi hediye ettim sevindi.



Kızı 10 yaşında karısı da 42 yaşındaymış .
Kadın pek suratsız, domuz gibi, Ejivaldo’ya da kötü davranıyor.



Kahvaltıdan sonra gelgitle kayaların arasında oluşan havuzcuklara gittik. Bu Praia do Forte’nin turizm broşürlerinde kaplumbağalarla birlikte vurgulanan bir özelliği.



Şnorlkelle dalıp mercan kayalıklarındaki renkli balıkları izledik, özellikle Can bu işe bayıldı.



Denizin suyu durgun yerlerde zaman zaman insanı yakacak kadar sıcak olabiliyor.
Praia do Forte aslında ufak bir köy.



Deniz kıyısındaki ufak meydanında eski hoş bir kilise,
halk tipi kafeler, ve denizden çıkanlar için duş var.



Yalnız duşun elektrikli motoru meydanın öbür ucunda olduğundan ilk başta açmayı başaramadık, başkası duş yaparken araya kaynadık.



Öğlen yemeğini yine çarşıda çeşitli sosis ızgaraları ve bira ile geçiştirdik.
Yanımızdaki masada şişman ailesiyle oturan Kayahan kılıklı bir abi ya zevkine, ya da sosisine güzel gitar çalıp şarkı söylüyordu, bizden birşey istemedi.




video

Öğleden sonra biraz odada dinlenip tekrar yüzmeye gittik. Benim biraz midem bulanıyordu. Denizin tadını en çok Can çıkardı.



Bir de kuma gömdük, çok hoşuna gitti.



Can'ın Türkiye'de kış iken burada yaz olmasına şaşıracağını düşünüyorduk, ama olağan karşıladı. Ben tabi öğreten adam olarak yine de mevsimlerin oluşumunu ayrıntılı olarak anlattım.



Kendimi sık sık Kaan Ertem'in bu karakteri gibi konuşurken yakalıyorum, ama yapacak bir şey yok, çocuğa hayatı öğretmek lazım.
İnşallah Can da içinden o karakterin oğlu gibi konuşmuyordur .



Akşam hamak keyfinden sonra bu sefer lüks bir restorana oturduk.



Ben midem bulandığından meyve suyu içmekle yetindim, Neşe balık yedi, Can biftek filaminyon (toplam 78 real). Balık pek lezzetli değildi, herhalde dondurulmuştu.

(fotoğraf Can'ın makinesinden)


Üstelik bir porsiyon ısmarladığımız halde iki porsiyon getirmişler. Allahtan yiyecek halim yoktu da birini geri gönderdik.
Gece rüyamda Abdullah Gül ile canciğer arkadaşmışız.



Sabah yine kahvaltıdan önce biraz yüzüp geldim. Bugünkü kahvaltıda kek yerine kızarmış muz vardı.
Saat 10 gibi Praia Do Forte’den çıktık, Kuzey’e doğru yola devam ettik.
Elimizdeki harita Bahia eyaletinin sınırına kadar olan yolu ve plajları karikatürize edilmiş şekilde gösteriyor.



Yolumuzun üstünde Massarandupio diye çıplak güneşlenenlerin karikatürleri çizilmiş bir Praia de Naturismo olduğunu görünce her Türk evladının yapacağı gibi yolunun bozuk olmasına aldırmadan tabelayı görünce saptım.



Toprak yoldan 15 kilometre kadar gittikten sonra yolun bittiği yerde arabayı park edip, yürüyüp karşıki tepeyi aşınca gerçekten göz alabildiğine uzanan, kocaman, ıpıssız bir plaja indik. Çıplaklar plajına yakışacak bir lokasyon seçmişler ama ortalıkta hiç kimse olmayınca çıplak da yoktu.



Taa uzaklardan iki atlı geliyordu, yanımıza gelince ellerindeki sopaların ne olduğunu sordum. GSM şebekesinin kapsama alanını kontrol ediyorlarmış.




Kıyıdaki tek çardakta oturup batata frita (pomfrit) söyledik, yanımızdaki sabah buzdolabından çıktığı için hala soğuk olan tropik meyve suyu ile götürdük.



Mayolu olarak biraz dalgalarla oynaştıktan sonra arabaya dönüp tekrar yola çıktık.
Bir dahaki hedefimiz beyaz kumsallarıyla meşhur bir yarımada olan Mangue Seco.



Praia do Forte’den yola çıktığımızda benzinimiz bitmek üzereydi, nasıl olsa buluruz diye üzerinde durmadım, ama 30 km gitmemize karşın hiç benzinliğe rastlamadık. Meğer Praia do
Forte’ye kadar olan yol Salvador’a yakın olduğundan ve sık kullanıldığından benzinci bolmuş, ben de nasıl olsa sık sık benzinci var diye 20 litre 20 litre alıyordum.
Brezilya'da belki de ükenin büyüklüğünden, yollar pek tenha.



Palmiye ormanlarının arasında uzayıp giden yoldan 5 dakikada bir araba geçiyor.
Tabela, işaret hemen hemen yok gibi. Ufak tabelalarda 117, 120 gibi üçer beşer artan bir rakam var ama ne olduğunu ancak Salvador’a dönerken anlayabildim: Salvadordan ne kadar uzaklaştığımızı gösteriyormuş. Ebette bizim konumumuzda son derece geresiz bir bilgi. Bunun yerine önümüzde hangi şehir var, kaç km kaldı gibi bir şey yazsalar çok daha makbule geçerdi.
Neşe'yle neşeyle çıktığımız yolda yakıt lambasının yanmasıyla gerginliğimiz artmaya başladı, radyoyu kapattım.



Yakıt lambası yanık vaziyette 50 kilometre gittikten sonra artık tepelerden inerken kontağı kapatıp el freni ile inmeye başladım. Bir yandan da yanımızdaki bir litre cachasayı depoya koysam işe yarayıp yaramayacğını düşünüyordum. Rom 45 derece, nereden baksan yarı yarıya su içeriyor, bir de motoru bozarsak halimiz iyice harap olacaktı.
Sonradan George'a sordum, çalışabilirdi dedi.
İki üç evlik bir mezradan geçerken Neşe ağlamaklı “Nasıl olsa yolda kalacağız, bari burada duralım da sen benzin aramaya git, ıssız yerde beklemeyelim” dedi



Arabayı parkedip evlerin kapısını çaldım, işaret diliyle benzinci sordum. İşaret diliyle 6 kilometre ilerde olduğunu söylediler. Yine kontağı kapata kapata 6 kilometre daha gittikten sonra sağda benzinliği görünce bayram ettik. Daha önce Ilgaz dağının tepesinde benzer bir gerilimi yaşamıştım, ama gurbette, hele hiç de tekin olmayan bir yerde stres katlanıyor!



Benzincide 50 reallik alkol aldıktan sonra pompacı çocuğa Mangue Seco’yu sorduk, "18 kilometre ilerden sağa girceksiniz" dedi (işaret diliyle). Elimizdeki haritanın sınırlarının dışına çıktığımızdan ve yolda hiç tabela olmadığından tarif üzerine seyahat etmeye başladık.



Benzincinin söylediğine göre gidip 8 km ilerde okunur okunmaz, elle yazılmış tabeladan içeri girdik, 12 km daha gittikten sonra hiç de turistik sayılamayacak, balçık gibi denizin kıyısında bir köye geldik ve yol bitti.
Issız plajda geleceğin Ronaldinho'ları top koşturuyorlardı.



Brezilya'da da çocuklar aynı Türkiye'deki gibi sürekli futbol topu peşindeler.



Uyuklayan köylülerle iletişim kurmaya çalıştık, köyün en entellektüelini uyandırıp getirdiler.
Adam "İspanyolca biliyor musunuz?” dedi
Ben "İngilizce biliyor musunuz?” dedim
Adam "Fransızca?” dedi
Ben “Almanca?” diye sordum



Sonuçta ikimizin de multilingual olduğu ancak çakışan ortak bir dilimiz olmadığını anlayınca bu kez Fransızca katkılı işaret diliyle bize Mangue Seco’nun hemen karşıda 500 metre ilerde görünen beyaz kumlu yer olduğunu, oraya ancak kayıkla geçebileceğimizi, arabayı köylerinde bırakmamız gerektiğini söyledi.



Kayıkla geçiş de 40 realmiş. “Daha neler, yol yok mu oraya” diye işaret ettim
Geldiğimiz 12 km. yi geri gidip Salvador'a doğru geri giderek oraya giden yola girebileceimizi ama yolun kötü olduğunu işaret etti
'Kötü olsun, nasıl olsa araba kiralık' diye düşünerek geri döndük, kavşağa çıktık, Salvador'a doğru gitmeye başladık. 10 kilometre gidip hala benzinciye gelmeyince ben kıllanmaya başladım. Yolda da Aracaju’daki eviniz 15 km yazan (yani tahminen öyle yazan) bir otel tabelası görünce Neşe’ye “Biz kavşaktan yanlış yöne dönmüşüz bak Aracaju’ya 15 kilometre var yazıyor, oraya gidelim bari” dedim. Biraz daha gittikten sonra karşıdan gelen bir traktör görünce arabadan inip kollarımı açarak durdurdum. Çamurlukta oturup sigara içen kaygısız adama traktörün gürültüsü arasında “Aracaju bu tarafta mı?” diye işaret ettim, başını olumlu anlamda salladı.
"Kaç kilometre?" diye sordum (bunu biliyorum, ‘quanto kilometer?’)
"25" dedi
Adama pek güvenmediğimden kulağındaki gürültü kulaklığını çıkarmaya zahmet etmeyen gençten, meraksız şöföre kulaklığını çıkarmasını işaret ederek aynı soruları sordum, o da
“Evet Aracaju gittiğiniz tarafta, evet 25 kilometre” dedi.



Yapacak fazla birşey olmadığından yola devam ettik, bir süre gittikten sonra “Aracaju’daki eviniz 15 km” tabelasını tekrar görünce meali doğru olsa bile 15 km'nin otelin Aracaju’ya mesafesi olduğunu anladık. 25 kilometre dedikleri yerden 40 km daha gittikten sona akşamüstü saat 4 gibi büyük bir şehre geldik.
Yol kenarındaki bir benzinciye girdik, “Burası Aracaju mu?” dedik
Hayır burası Estancia’ymış, Aracaju daha 75 kilometre ilerdeymiş!
Yıkıldık. Sabahtan beri aç duruyorduk, benzincinin restoranının önündeki mangalda pişen et parçalarından gözüme kestirdiklerimi işaret etim, bir de litrelik kola açtırdık, biraz aklımız başımıza geldi.



İki saat sonra hava kararacağından ve yarından sonra da dönüşe geçeceğimizden yol yakınken geri dönmenin daha hayırlı olacağına karar verdik, bir U dönüşü ile tekrar Salvador yönüne döndük.
30 kilometre gittik, geçtiğimiz yerler hiç tanıdık değil, bir bizon çiftliği vardı onu görmedik falan derken yol kıyısında hindistan cevizi satan bir adama sordum.



Bu sefer de Estancia girişindeki hiç tabela içermeyen kavşağı atladığımızdan Salvador’a giden, demin geldiğimiz sahil yolu yerine içerden giden devlet yoluna girmişiz.
Bir U dönüşü daha; olay artık sinirlenme sınırını aştığından, 'belki de bizi böyle sarhoş gibi davranmaya iten arabanın alkolle çalışması ya da Bob Marley' dedik , Buffalo Soldier şarkısını sonuna kadar kökleyip üçümüz birlikte bağırara bağıra eşlik ederek Estancia’ya döndük,





kaçırdığımız kavşaktan girdik, 30 kilometre sonra sabahtan beri aradığımız Mangue Seco’ya giden yolu bulduk.
Sabah görmememiz normalmiş çünkü daracık bir toprak yol ve elle yazılmış ufak tabela sadece Salvador yönüne giderken görünüyormuş.
Bir kaç kilometre önce kontrol noktasındaki polise yolu tekrar sorduğumuzda arabaya bakıp "Bu arabayla oraya gidemezsiniz” dediğinden inat etmedik, Mangue Seco’yu bundan sonraki hayatımızda ‘ulaşılamayan yer’ anlamında kullanmaya karar vererek Salvador yönüne devam ettik. Hava iyice kararmaya yüz tuttuğundan önümüzdeki ilk köy olan Costa Azul yoluna girdik. 12 kilometrelik tozlu yoldan sonra deniz kıyısındaki 30-40 hanelik köye vardığımızda hava kararmıştı. Alah’tan köyün tek oteli açıkmış.



Açık koridora açılan pencerelerinde cam yerine ahşap kepenk olan, karyolası betonerme oteli yaşlı bir çift işletiyormuş, ve yes-no kadar İngilizceleri yokmuş.



60 istediler, üç aşağı beş yukarı kahvaltı dahil 45 reale anlaştık.
Çantaları odaya bıraktıktan sonra sahildeki köyün tek restoranına gittik, bizden başka müşteri yoktu.



Patates kızartması ve bira ile akşam yemeğini halletik.
Can restoranı işleten kadının kızı ile hemen arkadaş oldu.



Kız da pek arkadaş canlısıymış, Can’a sarılıp sarılıp öptükçe Neşe’ni suratı asıldı.
“Hayırdır karıcım?” dedim
Sinirle “Şu kıza bak, oğlumun içine düşecek nerdeyse” dedi



“Pes” dedim, “senin kayınvalideliğinden korkulur!”



Issız köy sokaklarından el feneri ile geçip odaya geldik, Neşe yattı, biz Can'la sıcaktan uyuyamadık, koridorda sohbet ettik.
Can'dan keni çocuğunu bu yaşlarda yurtdışına götüreceği konusunda söz aldım. Belki böyle bir aile geleneği oluşur.



Sabah panjurların arasından sızan ışıkla uyandım.



Sahile gittim, deniz çok dalgalıydı, yüzmeden geri döndüm.
Köyün üç beş genci dışında sahilde kimse yoktu.



Balıktan dönen köylüler teknelerini (Bunlara tekne denebilir mi bilemiyorum: İki kalasın birbirine bağlanmasıyla yapılmış bir sal, üstünde uzun bir dala bağlı yırtık pırtık yelken, bir de oturmak için çakılmış bir tahta parçası! Benim ayağımı sokmaya çekindiğim sert dalgalı okyanusa bununla açılıp, balık tutup, bir de geri dönmeleri inanılmaz) kıyıya çekiyorlardı.



Otele vardığımda yaşlı kadının kahvaltı sofrasını hazıradığını görünce sevindim, zira akşam ben kahvaltı dahil anlamıştım ama onların ne anladığından emin değildim.



Kadının adı Delilah kocasının adı Muassilmiş, İtalyan kökenliymişler, çocukları da Suudi Arabistanda çalışıyormuş. Taze meyve suyu, kahve, süt, peynir, jambon ve bir kavanoz bisküvitle kahvaltı ettikten sonra Salvador’a doğru yola çıktık.



'Tekrar Praia do Forte de mi kalsak, orası iyiydi' diye düşünürken daha önce atladığımız İmbassai adlı köye girdik. Hem toprak sokaklarıyla falan bayağı bir köy, hem de turistik aktivite, restoran, hediyelikçi falan var, çok hoşumuza gitti.



Köyün içinden bir dere geçiyor, derenin ucu 500 metre ilerde denize kavuşuyor ve aynı İztuzu plajındaki gibi iki yanında da yüzülebilen ince uzun bir yarımada oluşturuyor.
Köyün merkezinde havuzlu güzel bir otel bulduk, sahibi havuz başındaki lüks odaya 70 real dedi, ekstra yatak için de para istemedi, anlaştık yerleştik, kendimizi havuza attık.



Can biraz da kazanacağı hakların gazıyla ilk defa burada simitsiz yüzmeyi başardı.
Kısa kenar bir , uzun kenar 2 hak derken bir anda 15 hak biriktirdi.



Öğleden sonra yürüyerek İztuzu muadili plaja gittik. Köyden plaja 1 real karşılığı turistik sallarla da gitmek mümkün.



Tatlı suya bakan sakin tarafta 7-8 baraka masaları şezlongları suyun içine atmışlar, deniz tarafında hava sert olduğundan herkes bu tarafta bira içiyor, tıkınıyor.



Biz de İngilizce konuşan garsonu olan birine oturuk, bira ve kızarmış papalina söyledik.



Garson Çagu çok efendi bir çocuktu, bas çalıyormuş, yazları burada çalışıp ayda 400 real kazanıyormuş. Maaş yokmuş da bütün restoranlarda hesaba düzenli olarak eklenen %10 garsoniyeleri alıyorlarmış.



Kışın özellikle Temmuz Ağustos aylarında her yer kapalıymış, çünkü çok feci fırtına oluyormuş.
Sığ, tatlı suda Can yine oynayacak zenci bir kız buldu, yüzme denemeleri yaptı.



Biz de kıyıda ayaklar suyun içinde biraları devirdik.
NovoSchin’in siyah birasını ilk kez burada gördüm, küçük bir kutu söyledim.



Çagu "Pek ağız tadınıza uymaz efendim” diye uyardıysa da ısrarla istedim. Pek tatlıymış, beğenmedim, bıraktım. Efendi garson Çagu yine de "Beğenmediyseniz ödemek zorunda değilsiniz” dedi
Pljda bizden başka yabancı yoktu. Suda sohbet ettiğimiz yan masadaki komşular Rio de Jenerio’dan arabayla gelmişler, yol 18 saat sürüyormuş, Sao Paolo’da mola verip gece yatmışlar.



Oysa ki haritada ikisinin arası İzmir-Balıkesir kadar görünüyor. Biz de bu görünüme aldanıp ilk biletleri aldığımızda 'herhalde otobüsle 2-3 saatlik mesafe, Rio'ya da gidelim' diye düşünmüş ancak biraz okuyup da otobüsle 24 saat sürdüğünü ve otobüs biletlerinin bir servete mal olduğunu öğrenince vaz geçmiştik.
İç hat uçuşları saat olarak makul olmakla beraber onlar da çok pahalıydı (kişi başı 300 dolar gibi fiyatlar vardı).



Brezilya’ya gelirken nereyi görmek istiyorsan oraya gitmek lazımmış, iç hatlarda aktarma yaparım düşüncesi yanlışmış; en azından biz öyle ucuz bir bilet bulamadık.
Herkes Rio’nun da çok güzel olduğunu, ama Salvador’a göre daha büyük ve tehlikeli olduğunu söyledi. Aradaki Sao Paolo ise pek güzel bir şehir değilmiş. (En önemli özelliği 29 Mart’tan sonra THY nin direk uçtuğu destinasyonların arasına katılması.)



Ben biraz da yarımadanın öbür yanına geçtim, (ölçüleri İztuzu’ndan bile küçük).
Hava bu tarafta rüzgarlı olduğundan denizde dalgalarla oynayan bir çift dışında pek kimse yoktu.



Tekrar geri döndüm, masaları dolaşan bir ressamı izledim.
Kendine çok güvenli bir havası vardı ama çizdikleri ilkokul öğrencisinden halliceydi.



Eğer bu çizdiği resimler karşılığında; miktarı önemli değil, para alabiliyorsa büyük başarı.
Güneş batana dek suya ve biraya doyduk, restoranlarda kalan son müşterilerle birlikte biz de kalktık, son tekneye atladık.



Tekneleri Venedik'teki gondollar gibi sırıkla ittirerek sürüyorlar.
Tekne arkadaşlarımız Türk olduğumuzu öğrenince hemen Fenerbahçeee, Alex de Souza, dediler (erkekler).



Roberto Carlos neyse de, ben Alex’i bilmelerine şaştım.
Brezilya gibi her ülkede topçusu olan bir memlekette sanki hiç tanınmayan biriymiş gibi geliyordu bizim Cuma (saçları uzatıca Cuma’ya benziyor)



Hava kararmaya başladığından gündüz gözüyle köyün meydanına çıkıp restoran aramaya başladık.



Imbassai’yi çok beğendik, kırmızı toprak yolları, tek katlı binalarıyla sanki Hindistan ya da Afrika’da bir köyü andırıyor.
Köy möy diyorum ama çok prensipliler: Restoranların, bahçelerin kapısını bir değnekle kapatmışlar, 18 de açacaklarmış, girelim yemek çıkana kadar bir şey içelim yokmuş.



Güzel bir lokal restoranda karar kıldık, odaya dönüp duş aldıktan sonra saati doldurduk. Yemek olarak hem tadı güzel olduğundan, hem de pek başka birşey olmadığından elbette ki yine moqueca söyledik, bu sefer ahtapotlu (polvo).
Yemek 36, batata frita 8, bira, meye suları, hindistancevizli dondurma derken 56 real (20 euro) hesap ödedik.



Köyün dükkanlarını biraz dolaştık. Bakkalda, köyde yapılmış, boş şişelere doldurulmuş çeşitli meyve likörleri vardı. Etiket de standart basılmış, hangi meyvenin yanına çentik koyulmuşsa onun likörü. Ben bir şişe Mangaba likörü aldım, (1 euro), votkalı meyve suyu gibi bir şeymiş, hemen içtim bitti.



Odada otelciden buz alıp caipirinha hazırlayıp hamak keyfi yaparak geceyi sonlandırdık.



Sabah yine havuz ve kahvaltıdan sonra arabayı 12 de teslim edeceğimiz için 10’da yola çıktık. Yoldaki kilometre tabelaları bu kez Salvador’a kaç kilometre kaldığını gösterdiğinden işe yaradı, ama gösterdiği rakam şehrin dış sınırına olan mesafeymiş.
Ben hesabımı tabelalara göre yaptığımdan şehir girişinde 5 reallik daha alkol almak zorunda kaldım.
Salvador’a girişte sahil yolunun başını kaçırdığımızdan otobana girmek zorunda kaldık. Hiç bilmediğimiz bir şehirde 120 ile giden arabaların ve sağımızdan solumuzdan vızır vızır geçen motosikletlerin arasında çıkacağımız yolu bulmak için epey panik yaşadık, çünkü otobandan çıkışlar bizdeki gibi sadece sağdan değil her iki taraftandı.
Yolun ortasından giderken, tabelaları okumaya çalışıp, motosikletlere çarpmadan sağa ya da sola yanaşmaya çalışmak sırtımdan soğuk terler akıttı.
En sonunda elimizdeki haritadan tanıdık bir çıkış bulup sağ salim evi bulduk, arabayı evin altına parkettik.



Evde sadece hizmetçi kız vardı, hiç İngilizce bilmediğinden Lucia’ların nerede olduğunu öğrenemedik. Yemek yedik, internete girdik.
Kardeşimin yazdığına göre Skyturk ’teki bir programda Sandaletliseyahat’i tanıtmışlar, internet sitesine baktım bişey göremedim.
Arabayı almaya gelecek elemanı bekledik. Yine geç , saat 2 de geldi.
Arabayı teslim edince omuzlarımdan bir yük kalktı.



Hemen dışarı çıktık, şehir merkezinde içinde şişman heykeller bulunan yapay bir göl varmış, Neşe görmeye heves ediyordu, otobüsle oraya gittik. Hiç bir numara yokmuş, sağından solundan trafik akan yapay bir göl.
Yüzmeye doyamadığımızdan plaja gidelim dedik, artık otobüs beklemeyip taksiye bindik.



Taksi şöförü üniversite öğrencisine benzeyen pek temiz bir çocuktu, ön koltukta da kalın bir roman vardı. Adını sordum, orjinali Book Thief’miş, sonradan internetten öğrendiğime göre Nazi döneminde geçen bir best sellermış.



Şöföre daha önce gittiğimiz Barra plajına ancak bu kez fenerin sağ tarafına Porto de Barra’ya (Couchsurfing aracılığıyla bizi davet eden, ancak refüze ettiğimiz üçüncü evin bulunduğu plaja) gitmek istediğimizi söyledik.



Ben de şehir içindeki bu plajlar neden bu kadar tenha diye düşünüyordum: Meğer bütün millet buradaymış!



Biz de hemen sahile indik, buradaki şezlongcular da diğer boş plajlara göre daha cabbar, arkadaki şezlonglar ucuz, öndekiler daha pahalıymış.



Sıkı pazarlıkla 4 real'e en önden şezlong ve şemsiye kiraladıktan sonra caipirinha'ları ısmarladık, etrafı seyre daldık.



Plajdaki kalabalığın çoğunluğunu gençler oluşturuyor.



Belli ki grupları da var, ayaküstü flörtler, akşam planları yapıldığı hemen anlaşılıyor.
Kız erkek herkes futbol oynuyor, ayrıca tahta raketle oynanan tenis gibi şey de Brezilya'da çok popüler.



Bu gece son gecemiz olduğundan neredeyse hava kararana kadar plajda kaldık. Güneşi yine ilk günkü gibi Barra Fenerinde batırdıktan sonra eve döndük.
George ve Lucia'yı grand tuvalet giyinmiş bulduk, resmi bir davete gidiyorlarmış.



Evde yemek yedikten sonra Can'ı hizmetçi kız, ağzı var dili yok Olivia'ya emanet edip yakındaki bir süpermarkete gittik.



Kendimizce Brezilya'dan götürülmesi gerekenleri toparladık . Elbette bol bol rom, (Romu 33o mllik teneke kutulara koymuşlar, çok pratik!) Caipirinha yapmak için iki kilo limon, füme etler, sosisler, hediyelik kahve, parmak arası terlik vs., 126 real tuttu, kredi kartı ile ödedim.



Eve dönüşte Can uyumuş.
Olivia'ya teşekkür ettik, bir de 5 euro verdik, sevindi.
Sabah erkenden kalktım, Neşe'nin tüm itirazlarına karşın (mayoları kaldırdım, havlular kurumaz, vs.) sahile gidip son bir kez okyanusa daldım.



Sabah saat 7 de bir seyyar kahveci, nefis bir reggae çalarak sessiz sokaktan geçiyordu.
Burada her köşede bizim ayakkabı boyası kutuları gibi suntadan çakılmış, ince uzun , tekerlekli kahveci arabaları var. İçinde termoslarla kahvenin yanı sıra mutlaka bir müzikçalar ve önüne yerleştirilmiş kocaman hoperlör mevcut.
Paso müzik yayını yapıyorlar



Kahveciyi durdurup çalan müziği sordum.
Benimle hiç ilgilenmedi, 'Kahve almıycaksan beni meşgul etme' havasında otobüs durağına doğru yoluna devam etti.
Evde yine ayaküstü kahvaltı ettik. Uçağımız akşamüstü olduğundan evden çıkmadan belki karşılaşamayız diye George ve Lucia ile vedalaştık, videolarını çektim.
George Portekizce konuştu. Lucia'nın söylediğine göre "Bu couchsurfing çok ilginç bir şey, belki de dünya barışı bu yolla gelecek" minvalinde kendine yakışır tarzda, politik bir konuşma yapmış.
Lucia ile sanki birbirimizi yıllardır tanıyor gibi olduğumuz konusunda hemfikir olduk.
Benim bu konudaki korteks teorime göre birbirine benzeyen insanlar dünya üzerinde sanki beynin korteksi(zarı) gibi bir katman oluşturuyor ve aynı sinir hücrelerinin ta uzaktaki bir hücreye akson atması gibi birbirleriyle bağlantı kuruyorlar, bir ağ oluşuyor.
Bu yüzden birbirinden çok uzak yerlerde yaşayan arkadaşlarımız bizden bağımsız olarak birbirlerini tanıyor ve iyi anlaşıyorlar.



Otobüsle son kez hediyelik vs almak için Pelorinho'ya gittik.
Realimiz bittiğinden 20 euro daha bozdurdum. Mercado Modelo'yu ve önündeki açık hava pazarını bu sefer daha detaylı gezdik, ıvır zıvır aldık.



Benim İzmir'de Yeni Karamürsel'in önünde işportadan 5 liraya aldığım Brezilya formalarının aynısı 30 liraya satılıyordu. Öğlen yemeğini yine güzel bir halk tipi lokantada yedik.



Ufak meydana atılmış masalarda ben peixa (peyşa=balık) mouqeca (8), Neşe Beef Milanese (6.5) yedi. Yanında getirdikleri garnitür, salata, pilav vs ile sofra doldu, toplam 19,5 real hesap geldi.



Saat 2 de eve döndük, Lucia bizi havaalanına götürmek için dönmüş.
Havaalanı uzak ve çantalar ağır olduğundan bu çok makbule geçti.
Gelirken de havaaalanında Andrea karşılayıp şehre getirmişti. Couchsurfing harika bir şey!



Havaalanında gümrükten ve bagaj kontrolünden geçmek için 1 saatten fazla bekledik.



Uçakta Can rahat yatsın diye ben arkalarda bir koltuğa geçtim.
Yanındaki boş koltuğa oturduğum Thomas önce bozuldu, sonra yol boyu güzel sohbet etik.



Almanya'da tanıştığı Brezilya'lı kız arkadaşını ziyaret için gelmiş, dönüyormuş.
Condor'un servisi yine iyiydi. Uyku ilacımı Thomas'la paylaşmama rağmen, deliksiz uyudum.



Hatta Frankfurt'ta da uyumaya devam ettik, Can çantalara göz kulak oldu.
Frankfurt Havaalanında 5 saat beklememiz gerekiyordu.




Uykumuz açılınca vakit geçsin diye dışarı Almanya'ya çıktık, havaalanının karşısındaki Mc Donalds'ta kahve içtik.



Çok soğuktu, hemen geri içeri girdik.



Dönüş uçağımız Sunexpress'de vakitlice kalktı, sorunsuzca İzmir'imize döndük.




Trenden atılan taşın hemen düşmeyip bir süre treni takip etmesi gibi, ben de döndükten sonra üstüste yedi gece daha rüyalarımda gitmeye devam ettim.



İlk gece Süpermen gibi havadan Brezilya sahillerini seyrettim, plajların üzerinden kilometrelerce uçtum.
İkinci gece İzmir'in yüzyılın başındaki halindeydim, Pasaport'ta arnavut kaldırımlarında dolaştım.
Üçüncü gece Las Vegas'ta kumarhaneler turu yaptım.
Dördüncü gece Eski Doğu Almanya'daydım.
Beşinci gece yine Salvador'a döndüm, Lucia'larla bir gün daha geçirdim.
Altıncı gece en heyecanlısıydı; Irak'ta bir Amerikan üssünde Irak adına casusluk yapıyor, üsten çaldığım parçaları birleştirerek Irak için uçak yapmaya çalışıyordum.
Son olarak yedinci gece paraşütle atladığım Amazon Ormanları'nın ortasında Mimar Sinan'ın yaptığı bir kemeri seyrediyordum.
Yattığın yerden bilet almadan gezmesi çok zevkliydi ama ne yazık ki sekizinci gece durdum.
...


Biz Brezilya'yı çok sevdik, yine bilet bulsak, yine gideriz.
Bu Kıbrıs'ı saymazsak Can'la çıktığımız ilk yurtdışı gezisi olduğundan başta biraz tedirginlik yaşadık ama Can ilk günkü uyarımdan sonra şartlara iyi uyum sağladı, bize en ufak bir sorun yaşatmadı.
Bu seyahatin en büyük kazancı da bu oldu.

Uçak (3x 780) 2300 €
Harcama 650 $
10 gün toplam masraf 2850 €

Kitap: Murat Belge, Başka Kentler Başka Denizler II
Müzik: Caetano Veloso, Elis Regina, Bob Marley, Ümmü Gülsüm



Brezilya'dan tarantula transferi:İzmir'e döndükten iki gün sonra Neşe beni yatak odasına çağırdı. Yatak odasının banyosunda avuç içi kadar kıllı bir örümcek vardı.


Önce öldüreyim demiş, sonra korkup bana seslenmiş.
Daha önce hiç görmediğim bir tür olduğundan fotografını çekip zarar vermeden bir kavanoza aldım, ve internetten bulduğum araknoloji ile adreslere durumu anlatan birer mail attım. Geceyarısından sonra attığım maile hemen yanıt veren Araknoloji Derneği Başkanı, genç ve heyecanlı biyolog, Kadir Boğaç Kunt oldu. Sabah ilk iş İzmir'deki bir doktora öğrencisini gönderip işyerimden hayvanı aldıracağını söylüyordu. Örneği sabah işyerime götürdüm. Muayeneye gelen çocuklar çok ilgilendiler. Gerçekten de saat 9 da bir genç gelip kavanozu aldı.
Ertesi gün bir iki devlet üniversitesinden daha örneği kendilerine kargo ile yollamamı isteyen yanıtlar geldi.


Kadir Boğaç Kunt'tun örneği inceledikten sonra bana yazdığı maili de ilginç bulduğumdan buraya alıyorum:


Merhaba Bora Bey,

Oncelikle ilgi ve paylasiminiz icin cok tesekkur ederim. Ornek dun sabah sularinda elime gecti. Ne yazik ki yari olu vaziyette. Yasatabilmek icin elimden gelen tum cabayi sarfediyorum. Cok usumus ve trake sisteminde mantar enfeksiyonu gelismis.

Tahmininiz dogru cikti. Yerli tarantula turlerimizden degil. Turkiye'de dagilim gosteren Chaetopelma olivaceum ve Chaetopelma concolor adli iki tarantula turumuz var. Bir ucuncusunun varligindan supheleniyoruz. Belki odur diye heyecanladim ama olmadi.

Sizden aldigimiz ornegi ben teshis etmeye calisacagim. Lakin sayet basaramazsam (teshis icin ornegin ergin erkek ya da disi olmasi gerekiyor ve kuvvetle muhtemel ornek subadult, bu da teshisin beni asmasina sebebiyet verecek) tarantulalar uzerinde uzman Ingiliz bir meslektasima (Dr. Richard Gallon) gondermeyi dusunuyorum.

Tur tayininden sonra izniniz olursa vakayi case report olarak Acta Parasitologica Turcica'da yayinlamak istiyorum. Elbette sizin de isminizle birlikte. Lakin bunun icin biraz daha ayrintiya ihtiyacim var. Bazi sorularima yanit verebilmeniz mumkun mu acaba?

1. Hangi tarihler arasinda Brezilya'daydiniz?
2. Hangi sehir? Otel adi? Odaniz kacinci kattaydi? Otel ve cevresinin bir fotografi mevcut mu elinizde acaba?
3. Hangi hava yollari ile seyahat ettiniz? Seyahat esnasinda yaniniza aldiginiz bir el cantasi mevcut muydu?
4. Tarantulayi seyahatten dondukten ne kadar zaman sonra evinizin neresinde tespit ettiniz? Tepkiniz ne oldu?

Bu sorular ilk etapta aklima gelenler.

Bora bey sayet yayinlamayin ya da yonelttiginiz sorular benim mahremimdir, afise olmak istemiyorum derseniz (-ki bu dogal hakkinizdir) bunu anlayisla karsilar ve saygi duyarim. Bu durumda sizden sadece tarantula ornegini Araknoloji Derneginin muzesine kaydetmek ve icabi durumunda teshis ettirmeye yurt disina yollamak icin izin isterim efendim.

Cevabinizi sabirsizlikla bekledigimi ifade eder, saygilar sunar, kolayliklar dilerim



17 Comments:


Süper bi seyahat olmuş bu. Milli çapkınımız Can da küçük yaşta ortalığı toza dumana katmış vallahi, belli ki zenci fıstıklarla arası şimdiden çok iyi :D

Durmak yok, yola devam :)
By Blogger Lady Lazarus, at
Çarşamba, Mart 18, 2009 2:26:00 AM


Yazılarınızı dört gözle bekleyip ,bir solukta okuyoruz..Her zamanki gibi süper bir yolculuk olmuş..Ailecek nice seyahatlere..

Aman Allah'ım, kimse tutmasın beni ağlamak istiyorum sayın seyirciler!
Hem bol fotoğraflı, hem de uzun bir yazı güncellenmiş!
ve süper olmuş.
teşekkürler.
(e halk ne zamandan beri bekliyordu dr bey, ara biraz uzamadı mı sizce de =) )
By Anonymous yurttan sesler korosu, at
Çarşamba, Mart 18, 2009 12:18:00 PM

Evet bu sefer yazmak zor geldi,ısrarlar üzerine yazmak zorunda kaldım bile denebilir:)
Beğenisini gösteren herkese teşekkür ediyorum.
By Blogger ssbb, at
Çarşamba, Mart 18, 2009 12:29:00 PM


Küçük bir Sandaletli Seyyah yetişiyor. Ailece süpersiniz valla :) En kısa zamanda görüşmek dileğiyle.

By Blogger Dişi Kuş, at
Ya şu kış mı, ne idüğü belirsiz boz bulanık havada nasıl iyi geldi bu seyahatiniz. Can çok şeker.
Bu internet ne muhteşem değil mi, taksicinin okuduğu romanı hemen araştırabiliyorsunuz. Ben de hiç bilmediğim bir şarkıcı İstanbul'a konser vermeye gelecekse hemen imeem'e girip, şarkılarını dinler, tanışırım.

Kiralık aracın alkolü bitince benim de ilk aklıma gelen içkilerinizden boca etmek oldu:)
Bu arada şu araba lastiğinden hulahopla yukarı çektikleri köpüğün sistematiği ile ilgili bilgi verebilir misiniz? Lastik köpüklü suyun mu içinde? O kadar büyük köpük nasıl oluyor ya?
By Blogger asliberry, at
Çarşamba, Mart 18, 2009 3:47:00 PM

Tokyolu Seyyah olarak değiştirelim başlığı! Hihih :) Her zamanki gibi enfesti yazı ve fotoğraflar... Allaam beni de tez zamanda yollara düşür ahh ahh :/
By Blogger sunthing, at
Çarşamba, Mart 18, 2009 8:27:00 PM

Aslı kamyon lastiğini ortasından sagittal olarak ikiye kesip(halkavi bir leğen olmuş yani) içine sabunlu su doldurmuşlar.
Hulahupu batırıp kaldırıyorsun, kocaman bir sütun oluyor.
Sunthing yollara düşmek için bugün bir fırsat var: almanya saatiyle 11de Condor Air uzun ve kısa uçuşlarda yeni bir kampanya başlatıyor (Bir saat sonra, uzunlar 199 euro)
By Blogger ssbb, at
Perşembe, Mart 19, 2009 11:01:00 AM

Okumaktan cok zevk aldigim, bol kahkalha attigim ve de coookk ozendigim bir yazi olmus.. Cok tesekkurler paylastiginiz icin.
Can'a ve esinize selamlar..
By Blogger Aysin, at
Perşembe, Mart 19, 2009 7:58:00 PM



Tek kelimeyle harikasınız. lütfen yazmaya devam edin...
Belki aynı yolları bizler de izleyebiliriz ;)
selamlar,
By Blogger Günlerin Tortusu, at
Cuma, Mart 20, 2009 1:27:00 PM
Zorunlu dışında keşfetmeye sırtını dönmüş bir toplumun sizden öğreneceği çok şey var. Can, yaşadığı tecrübelerin ona kattıklarıyla ufku geniş, dünya vatandaşı bir çocuk olarak büyüyecek. Sizi keyifle izliyorum.
Britanya'ya yolunuz düşerse beklerim.

Alim Erginoglu
www.alimrachel.blogspot.com
By Blogger alimerginoglu, at
Cumartesi, Mart 21, 2009 1:18:00 PM

Blogunuzu takip ediyorum. Benzer frekanstaki insanların anlaşabildiğine ilişkin görüşünüze de şiddetle katılıyorum. Özellikle Can'a ilişkin yorumlarınızı ve yaklaşımlarınızı, gazozunu alması için onu yalnız göndermenizi mesela, çok beğeniyorum. Nice keyifli seyahatler.

http://sidikasaka.blogspot.com/
By Blogger sidika SAKA, at
Pazartesi, Mart 23, 2009 2:20:00 PM


valla süpersiniz nasil korkusuzca birde cocukla yapiyosunuz bu gezileri hayret ettim dogrusu yazilarinmizi okumaya devam edecegim sevgiler

her fotoğrafta aynı gülümseme var milim sapma yok:))))
çok güzeldi. inş uzun ara vermezsiniz yeni seyahatler için. yazı hemen bitmesin diye 3 bölümde okudum:) seyahat konusunda idolümsünüz. her şeyi yiyip içebilmeniz çok avantaj sağlamıştır. coachsurfing (yanlışmı yazdım ki) ne güzel bişiy tabi cılkı çıkmazsa:)

nasıl güzel geldi bu yazı şimdi... yeni okudum, daha önce fotolara baktım ama okumayı özellikle bırakmıştım, hani zamanı vardır, hissede hissede, s,nd,re sindire okuyayım diye. o gün bugün oldu, pırıl pırıl havada, bahara bu yazıyla adım atmak süper oldu...
sao paulo-rio de jeneiro-salvador şehirlerinin yerini karıştırmış olailir misiniz? hem karayoluyla rio de jeneiro dan gelenlerin yolda tam tersi mesafadeki sao paulo da gecelediklerini söylemişiniz hem daha sonra sao paulo'nun diğer iki şehir arasında kaldığını yazmınız. sanırım güneyden kuzeye, sao paulo-rio de jeneiro-salvador şeklinde sıralanmalı şehirler.
onun dışında yine enfes bir yazı olmuş. aslında devlet youtube'dan önce sizin günlüğünüzü kapatmalı bence. işimiz, sınavımız varken biz harıl harıl anılarınız okuyoruz: )) neşe hanıma ve can'a selamlar...
By Anonymous ahmet peker, at
Cumartesi, Nisan 18, 2009 8:34:00 PM


1 yorum:

Erdem Özcan dedi ki...

siteyi yeni gördüm. ne hayatlar var dedim kendimce.
hadi parasal konuyu anladık. zaman nasıl buluyorsunuz be anacım.
hani bir eşik olur atlarsın öteki eşikler kolay gelir ya. O "dem" deyim.
böyle giderse atlatacaksınız o eşiği bana.