09 Kasım, 2008

BİSİKLETLE 400 KM (GÖKOVA MARMARİS DALYAN) Kasım 2008




Ortaokuldayken dünyayı bisikletle gezmenin ne kadar şahane birşey olacağını düşünürdüm.
O sırada bunu yapan insanlar olabileceğini hiç düşünmemiştim. Şimdiye dek bisikletle 100-150 kilometrelik kısa yolculuklar yaptıysam da üst üste günlerce bisiklete binip binemeyeceğimi merak ediyordum.
Neşe’nin çalışmak zorunda olduğu bir hafta izin alarak deneyip görmeye karar verdim.




"Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır.
Bir şey anımsamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır."
Milan Kundera, Yavaşlık




Yola çıkmadan önce emektar bisikletlerimin yolda bırakma olasılığı çok yüksek olduğundan 440 liraya yeni bir bisiklet aldım.
Arkadaşım Harun’dan da uzunyol çantalarını ve bisiklet tamir kitini almak için evine uğradım.



Ertesi sabah saat 7 de Bornova’dan yola çıktım. Eski bisikletimden söktüğüm kilometre saati bir garip çalışıyor, sanki üç gidip iki yazıyordu. Gaziemir’e girip yenisini almak için bisikletçi ararken biraz daha kurcaladım ve sorunu buldum, meğer mile ayarlıymış.Yol çok sarsıntı yaptığından ve bisiklet eldivenim de olmadığından Kipa'dan eldiven alsam mı diye düşündüm, üşendim.




(Asfalt diye döktükleri zift üzeri çakıl süspansiyonsuz bisikletimde sürekli elleri titrettiğinden bir süre sonra parmaklar uyuşmaya, bilekler feci ağrımaya başlıyor)
Yanıma aldığım bir paket kapı süngerini el tutacaklarına çift kat sarıp yumuşattım,kalan süngeri de kaskın içine döşedim.



Yıllar önce Ege Tıp'ta öğrenciyken, görmüş geçirmiş bir hemşire elindeki rulo flasteri göstererek: "Bu hastane bunun sayesinde çalışıyor. Kırılan ameliyat lambalarını, kopan ameliyat önlüklerini, kapanmayan kapıları, panoya asılacak kağıtları, sökülen paçalarımızı hep bununla tutturuyoruz" demişti, ben de hak vermiştim.
Kapı süngeri de bisikleti ayakta tutan birşey!



Gaziemir BİM’den iki şişe su, 1 şişe boza aldım, sabah sabah buz gibi çok hoşuma gitti.
Sıvı yakıt gibi birşey oldu.



İki hafta önce aynı yolun üçte ikisini, Selçuk’a kadar Harunla gidip geldiğimizden yol ve üzerindeki mola yerleri hakkında epey fikrim vardı



Ancak ben Aydın'a hep otobandan gidip geldiğimden mesafeyi 110 kilometre sanıyordum, halbuki eski yol epey dolaşıyormuş ve 137 kilometreymiş.
Bu kez akşam olmadan Aydın’a varmaya kararlı olduğumdan Selçuk’a kadar tek mola verdim, Bayındır kavşağında bir kahveye girdim.
Kahvede oturan 8-10 kişiden hiçbiri selam vermedi, selamımı da yarısı aldı.
Daha sonraki molalarımda da benzerini göreceğim şekilde bu seyahatimde Türk köylüsünü iyice apatikleşmiş (kayıtsızlaşmış) buldum.
Kahveye orasından burasından kablolar çıkan, garip kasklı bir adam bisikletiyle geliyor, kimse kafasını kaldırıp bakmıyor.



Kendi aralarında da konuşmuyorlar.
Sigara içip Posta, Sözcü, Gözcü gibi gazeteleri okuyor, ya da bizzat boş boş bakıyorlar.
Türkiye'nin en çok satan gazetesi Posta ve diğer Sözcü, Gözcü taifesi internette yer almıyor ama her kahvede mevcut.
Ben de bir masada boşta duran Posta’yı okudum, içim karardı.



Bütün gazete haber olarak çocuklara taciz, tecavüz, cinayet gibi ufak ufak 3. sayfa olaylarıyla dolu. Yarınki ABD seçimlerine ise iç sayfalarda kibrit kutusu kadar yer ayırmışlar. Tuğçe Baran benzeri Ahu Özutan gibi bir sanal köşe yazarı var, paso biz şehirli kadınlar nasıl aşkta hür, sekste hürüz yazıyor.




Kalbi kırıklara Oya Abla (Neco’nun terkettiği karısı), cinsel sorunlara da Haydar Dümen , basur tedavisi, kanaryam, aslanım, kartalım derken bitti gitti işte. Hele öbür küfürbaz gazeteleri 1 hafta düzenli okusan, akşamları da Acun’u atlamadan izlesen kim olsa apatikleşir.



Seçim öncesi halka karışan, nabız tutan köşe yazarı misali bir haftalık ‘yol üstü kahvesinde oturan köylüler araştırmama’ göre Ergenekoncular eğer bu halkla ihtilal yapmayı düşünüyordularsa ham hayal peşindelermiş.



Çay parasını verip Selçuk’a kadar Ayrancılar dışında hiç durmadım. Geçen sefer Ayrancılardan geçerken yol kenarında oturan kör bir ninenin yardım istediğini ama etrafta kimse olmadığını görünce durup derdini sormuş, soba yakmak için çırası olmadığını çıra istediğini öğrenince oradan geçen çocuklara para verip teyzeye çıra ve yiyecek birşeyler almalarını söylemiş, teyzenin eline de biraz para vermiştik ama içime sinmemişti.



Teyze o gün aç olduğunu ve çökelek ekmek istediğini söylediğinden bu kez marketten bir ekmek ve çökelek aldım, hayatı kulübesi ile bir ip sayesinde yolunu bulduğu yol kenarındaki tahta sıra arasında geçen, kimsesiz, gözleri şeker hastalığından kör olmuş teyzeye götürdüm. Çok dua etti “Bir liran varsa ver, yoksa canın sağolsun” dedi, verdim.



Geçen sefer çocukların çıra, yiyecek getirip getirmediklerini sordum,
“Kimse birşey getirmedi” dedi
Öğlen 1 de Selçuk pazarının içindeki daha önceden namını duyduğum Selçuk Köftecisine oturdum, bir porsiyon köfte yedim, iki ayran içtim .(6+2 TL)
Köftesi güzeldi ama yanındaki aksesuarlar zayıftı.



Geçen hafta Antalya'dayken Faselis’e girişin 8 lira olduğunu öğrenince 20’şer liraya aldığımız geçici müze kartlarını kalıcılarıyla değiştirmek için Selçuk müzesine gittim. Herhangi bir kimlikten fotoğrafını tarayıp karta aktarıyorlarmış, Neşe’nin kimliği olmadığından sadece benimkini değiştirdiler. Yeni kartın geçerlilik süresine sadece Kasım 2009 yazdılar, anlaşılan bizim yaptığımız gibi geçici kartı 1 Kasım’da almak 1 ay ekstra süre sağlıyor



Saat 14:30 gibi yola koyuldum.
Hemen Selçuk çıkışındaki 5 kilometrelik Çamlık rampası iflahımı kesti. Sonra 2 km indim, 2 km çıktım, 8650 metrelik inişi görünce gözlerim parladı!
Tepeden aşağı 59 km süratle indim, sonrasında yol nispeten düzdü.




İncirliova’da deve sucukları nedense büyük bir sektör oluşturmuş. Serinhsarın leblebicileri gibi yol üstünde pek çok dükkan deve sucuğu satıyor, dikkat çekmek için sürreel ambiyanslar yaratmaktan da kaçınmamışlar.



Yine İncirliova’nın girişindeki incir geliştirme enstitüsünün bakımlı bahçesine kimbilir ne güzel incir ağaçları vardır diye baktım ama ziraatçiler incirden bıkmış olacaklar ki bol bol narenciye ve palmiye dikmişler.



Görünürdeki tek incir ağacı geniş bahçenin dışında, kaldırımdaydı, herhalde onun üzerinde çalışıyorlar.
Saat 5’i geçince hava kararmaya başladı, dinamomu çalıştırıp farlarımı yaktım.
Mevsim hava sıcaklığı itibarıyle bisiklete çok elverişli olmasına karşın günlerin kısalığı alınan mesafeyi azaltıyor
(Sabah 7 den akşam 5 e kadar ancak 10 saat gün ışığı var)



Son kilometrelerde bacaklarımdaki tüm güç tükendi, 17:30 da 137 kilometreyi tamamlayarak Aydın’daki sınıf arkadaşım Yakup’le eşi Sema’nın evine vardım.
Hemen bir duş alıp Kor Bebeği sevdikten sonra Yakup ve arkadaşı Yunus ile birer kadeh rakı içtik, bayılır gibi uyudum. İzmir'den çıkarken unuttuğum kalın üst, mayo, havlu gibi eksiklerimi sağolsun Sema'dan tamamladım.



Sabah 6 30 da kalkıp hafif bir kahvaltıdan sonra bisikleti yükleyip 7’de , 100 kilometre ilerde sandığım Muğla’ya varmayı hedefleyerek yola çıktım. (Muğla’da 110 kilometre imiş üsteli son 10 kilometre rampaymış, bu kadar plansızlık da kötü) Çine’ye kadar yol rahattı.
İki gündür radyodan şehirlerarasında başka işe yarar kanal çıkmadığından Amerikan seçimleri hakkında bilgilenmek için TRT’nin sabah programı Gündem’i dinliyorum, ama o da iç bulantısı yaptı. Benim de TRT spikerleri gibi tane tane, diksiyonlu-artikülasyonlu, şen-şakrak, hükumeti eleştirmemeye özen göstererek konuşmaya başladığımı farkedince MP3 dinlemeye başladım. ,
30. kilometrede bir çay bahçesinde mola verip çay içtim, Sözcü/Gözcü okudum.



Tekrar yola çıkınca arka lastiğin inmiş olduğunu farkettim, yanımda yedek lastik vardı ama sibopları farklı olduğundan değiştirmek mümkün değildi, lasstiği pompa ile şişirip Çine’ye kadar tam gaz gittim, inmedi. Çine’de ilk girdiğim tamircinin tipini beğenmedim, ikincisi Hacı abi efendiden bir adam, lastiği tamir ettirdim, artık yassılmış olan kapı süngerlerini söküp attım, sürüş rahatlığı için boynuz ve sünger elcikler taktırdım



bir de matara, ince sibop adaptörü, ve lastik tamir takımıyla birlikte 10 lira tuttu.



Beklerken bir kahve içmiştim, 35 kuruşmuş, onu da Hacı Abi verdi.
Çine’yi geçince yolun başından beri gözümde büyüyen Gökbel rampaları geldi.

Yaklaşık 15 kilometre tırmandım, yolları kan ter ve gözyaşıyla suladım
(Rampayı çıkmak ayrı, inmek ayrı dert, hız 50 km/s üzerine çıkınca insanın gözünden şeker kız Candy gibi yaşlar fışkırıyor, önünü göremiyorsun)



Hele büyük bir rampa inişinde 63 km süratle iki tepe arasındaki tünele girince, gözlerim karanlığa alışmadığından yarı kör oldum.


Arkamda kocaman bir kamyonla adrenalin depolarımı boşaltarak tünelden çıktım ama 100 metrelik tünelden çıkmam sanki saatler sürdü. Bir daha tünellere yavaş ve arkadan kamyon gelmezken girmeye karar verdim.



Aynı rampadaki baraj inşaatında bana hep sorulan “ssbb ne anlama geliyor?” sorusunun yanıtını da buldum:
“Silindirle sıkıştırılmış beton baraj” demekmiş.



Tırman tırman, saat öğleden sonra 2 oldu, ben hala sabah 7 deki iki börekle durduğumdan açlıktan bacaklarımda derman kalmadı, etrafta hiç yerleşim de yok, yanıma Yakup’un annesi Ayşe Teyze’nin teklif ettiği kekleri almadığıma pişman oldum. Dünden kalma bir çikolatalı barım vardı ama iştahımı kaçırmak istemediğimden yemedim. En sonunda tepenin başında bir kamyoncu lokantası buldum.



Yine selamsız karşılandığım lokantada sadece kavurma, pilav ve yoğurt varmış. Hepsini yedim, kavurmanın suyundan iki defa koydurttum, bol bol şamandıra yaptım,



Üstüne çikolatayı da yiyince gözüm açıldı, bir de çay patlattım.(9 lira)



Benden sonra gelen yaşlı bir amca yağ şişesine benzeyen su matarasını işaret ederek
“Bunda mazot mu var, dişlileri mi yağlıyor” dedi.
“Yok amca bunun motoru benim, onda da motoru soğutan su var” dedim.
Yemekten sonra yol epey düz devam etti, moralim düzeldi.
Yatağan’a 66 kilometre süratle inip kendi hız rekorumu kırdıktan sonra bir benzincide mola verdim, epeydir canımın çektiği 1 litre vişne suyunu bir dikişte içtim, nasıl tatlı geldi anlatamam.

Benzinlikte bedava Radikal dağıtıyorlardı ama kimse rağbet etmiyor olmalı ki akşamüstü olmasına karşın her masada beşer onar kalmıştı.



Sözcü dağıtsan öğleye kalmazdı bence.
Muğla’ya 10 kilometre kala karanlık indirmeye başladı, kilometre tabelaları da seyrek ve tutarsız olduğundan iki şehrin arasının kaç kilometre olduğunu kesin olarak bilmek imkansız. Muğla’ya yaklaşırken yine rampalar başladı. Çine’de lastik tamirine harcadığım saatler yüzünden son 3-4 kilometreyi zifiri karnlıkta, bisiklet elde, iki günlük eforun ardından gücümü son kertesine kadar tüketmiş, her tepeyi aşınca Muğla girişindeki kavşağı görme umudu ile tırmandım, ancak her tepede yeni rampalarla karşılaştım. Hele uzaktan, bir rampanın tepesinde ışıklandırılmış yolu görünce artık vardığıma inanıp oturup ışıklara bakarak biraz dinlendim. Işıklı tepeye varınca ne göreyim, bir benzinci önündeki 100 metrelik yolu ışıklandırmış, sonrası yine karanlık, yine sonu görünmez rampalar! Bisikletin önünde yanıp sönen flaşör olduğundan ters şeritten yürüyor, benim ne olduğumu anlamaya çalışan sürücülerin yaktıkları uzun farlar gözümü alıyordu.



Karşı şeritten giden bir motorsiklet az ilerde durdu, geri dönüp yanıma geldi. Ben hadi hayırlısı deyip iyice tırsmıştım ki, Petrol Ofisi montlu bir genç kaskı çıkartıp eksik dişleriyle gülümsedi, beni motoru bozulmuş iten biri sandığını, halatım varsa çekebileceğini söyledi. Teşekkür ettim “Muğla nerede söyle yeter, daha kaç tepe var” dedim.
“Bu son, arkası Muğla” dedi.
Bunu duyunca biraz daha hızlanıp tepeye çıktım, gerçekten saatlerdir özlediğim kavşak karşımdaydı, bisikleti koyuverdim, terimi gecenin serinliğinde dondurarak kavşağı geçtim.



Şehir girişinde inen bir rampa ve yanından karanlığa doğru giden bir yol görünce öğrenci evinde kalmayı planladığım yeğenim Yağız’ı arayıp evin tarifini sordum. Allah muhafaza yanlışlıkla inip sonra rampayı bir daha çıkmanın düşüncesi bile beni titretiti. Gerçekten de o karanlık yola, Cumhuriyet mahallesine gidecekmişim. Kısa süre sonra Yağız’ın evinde duş almış, annesi Türkan ablanın zeytinyağlılarını yiyerek sorularına cevap vermeye çalışıyordum, ama konuşacak halim yoktu.



Yemekten sonra çay içip yattım.
Sabah yine yedide kalktım ama bisiklete binecek halim yoktu, bugün kendimi çok zorlamamaya karar verdim.



İlk iş kulaklıktan bulduğum kanaldan Obama’nın seçildiğini öğrendim, kendisini pek gözüm tutmamakla birlikte yine de böyle bir devrimden şaşkına döndüm. Sıkı bir kahvaltıdan sonra vedalaşıp TürkanAbla ile Yağız’dan ayrıldım, yeni aldığım bisikletin ücretsiz ikinci bakımını yaptırmak için servis kitapçığından bulduğum Muğla servisine gittim.



Pervez Müşerref’e benzeyen bisikletçi garanti kapsamında bakım yaptırmak istediğimi söyleyince şüpheli gözlerle bisikletime bakıp,
“Biz Atalay bisikletlerine bakmıyoruz, Bianchi servisiyiz” dedi
“Atala” diye düzelttim



“Bakayım şu kitapçığa” dedi, adını basılı görünce ikna oldu,
“Tamam bırak öğleden sonra 1 de alırsın” dedi. O kadar vaktim yok dediysem de
“Daha çabuk olmaz, her yanı sıkıştırılacak” dedi.
“O zaman sadece rampalarda kaçan vites ayarını düzeltiver, yolda kalmayayım” dedim
İki saat uğraştı, en sonunda tuturdu, para da almadı Pervez abi.
Saat 9 da Muğla’dan çıktım.
Çıkışıtaki meydanda eski bir uçak modeli gördüm, geçen hafta, Cumhuriyet bayramında yerleştirilmiş. Önündeki plakete göre Kuşadası’na zorunlu iniş yapan bir yunan tayyaresi Muğla’lılar tarafından tamir edilip Ankara’ya gönderilmiş ve uçağa Atatürk tarafından
İsmet adı verilmiş, Kurtuluş Savaşında faal olarak görev yapmış.





Model de ODTÜ’nün desteği ile Muğla Belediyesi işçilerince yapılmış. Fena görünmüyordu. Muğla çıkışındaki rampayı kulağımda A hard day’s night ile ile tırmandım, Get back şarkısı ile indim. Düzlükte ise, rampa tırmanmak zihin açıyor olsa gerek ki yıllardır kafamı kurcalayan Can’t buy me love’ın anlamını çözdüm. Ben yıllardır “Aşkım, para beni satın alamaz” diye anlıyor ve pek bir anlam veremiyordum, meğer “Para bana aşk satın alamaz” demek istiyormuş.
Çetibelinde bir kahvede mola verdim. Buradaki köylüler yine selam vermediler ama aldılar, turizmin etkisiyle olsa gerek aralarında da konuşuyorlardı. Aralarındaki tek kravatlı çok iddiacı bir adamdı.



Ben gittiğimde masadakilerle bir karton kutuya iki gaz tenekesi sığar mı diye bir büyük rakısına iddaya girmeye çalışıyordu. Kimse yanaşmayınca dünkü macerasını anlattı. Bir arkadaşı ile közün üzerine naylon bidonla su koysan kaynar mı diye iki birasına iddaya girmişler, adam 5 dakika duracak, demiş bizimki 'hadi 3 de benden sekiz olsun ama bir şartım var, bira yetmez , içindeki suyla elini yıkayacaksın' diye karşılık vermiş.



Tabi adamın hikayeyi kahvede anlatmasından tahmin edileceği gibi bidon erimemiş, su kaynamış, adamın eli yıkarken yanmış.
İddiacı gevrek gevrek gülerken kahvedekiler konu üzerinde uzun uzun fikir yürüttüler.
Bugünkü yolumu planlarken bir tek Muğla çıkışında rampa var ondan sonra hemen Sakar, sonra dümdüz Marmaris yolu sonra iniş diye düşünüyordum, ne gaflet! Bir kere rampayı çıkınca Sakar hemen orada değil epey ilerdeymiş, Marmaris yolunda ise kilometrelerce tırmanış varmış. Neyse Sakar’ı fren fren indim, kuzucuda fotoğrafçekilmeyi ihmal etmedim.



Saat 12 de yokuşun dibine varınca hava belirgin derecede ısındı, çam kokuları deniz kokusunda karıştı, Gökova burnumda tüttü, Akyaka’dan içeri girdim, orman kampına gittim. Kampta in cin top oynuyordu, ne çadırda kalan, ne de görevli kimse vardı.



Bisikleti emanet edebileceğim biri olmadığından restoranın altındaki merdivenli koyda yüzme planımdan vazgeçip sahildeki kafelere indim. Kafeye bakan gençlere bisikleti emanet edip denize daldım.



Kasım ayında bu kadar güzel bir hava, bu kadar güzel bir deniz beni mest etti. Uzun uzun yüzdüm, kıyıda kitap okuyarak kurudum.



Marmaris yolunda hiç rampa olmadığını düşünsem de, ne olur ne olmaz diye saat 2 de kalktım, yokuştan kaçmak için azmak kıyısından Marmaris kavşağına çıktım,



Kulağımda Erkin Koray, “Live in Nazilli” kaydıyla eski ağaçlı yola girdim. Yol o kadar tenha ve güzeldi ki müzik kötü kaydın da etkisi ile yola gitmedi, sert geldi.
Antonio Carlos Jobim açtım.



Bir süre sonra normal yola kavuşup, yeni yoldaki inşaatın toz dumanına girince yine Nazilli konserine döndüm. Benim dümdüz sandığım Marmaris yolundaki uçsuz bucaksız rampalar bu yolculukta en canımı sıkan yer oldu.



Yolun iki şeritli olduğunu gösteren trafik levhasından nefret ettim, tırmanma şeridinin bittiğini gösteren levhayı ise çölde su arayan Mecnun misali kolladım.



Marmaris yolundaki rampalar ormanın içinde döne döne çıktığından her virajı geçtiğimde bitiş levhasını arayan gözlerim taa uzaklarda çift şeridin devam ettiğini gösteren levhayı görünce karardı, sinirimden çikolataları üstüste yedim, kağıtlarını da her zamanki gibi cebime sokuşturmayıp küfrederek fırlatıp attım.




Rampanın ıssız bir yerinde sigara içerek portakal satan biri vardı,”Kaça portakal?” dedim



“Birbutuk” dedi
“Bir olmuyo mu?” dedim
“Bendin yakıyos” dedi motorunu işaret ederek.
Selam verip devam ettim.
Marmaris yolunda çamların arasından Gökova görünüyormuş, daha önce hiç farketmemiştim.




En geç dörtte varırım dediğim Marmaris’e ancak saat beş buçukta, hava kararırken indim.
İzmir’e döndükten sonra bu durumdan bahsettiğim Neşe ve Harun’da 'Aa, o yolda rampa mı varmış, hiç farkında değilim' dediler. Sanırım Marmaris’e varma heyecanı ile , altında 100 beygirlik araba da olunca insan yol iniş mi çıkış mı hiç farketmiyormuş. Benim gibi yarım beygirlik bisikletle ise ne kadar heyecanlı olursan ol yoldaki en ufak eğim bile hissediliyor!



Eski dostum Güven’in çalıştığı özel hastane kapanmış, bir eczane muayenehanesini tarif etti.
Şık muayenehanede çocuklarıyla sıra bekleyen anneleri terli orman kaçkını görüntümle ürkütmek istemediğimden sekreterini çağırıp hastası çıkınca Doktor beye haber vermesini söyledim, bahçeye çıktım, hemen arkamdan Güven geldi yıllardır görüşmemiştik, kucaklaştık. Bir saat içinde işinin biteceğini söyledi. Yakındaki Daisy Apart’a yerleştim (20 lira), duş aldım biraz dinlenip çıktım.



Güven’le bir kebapçıya gittik, kebapçının bütün personelinin çocuklarının iştahsızlık şikayetlerini dinleyerek yemek yedik, eski günleri andık.




TV’de Fener-Arsenal maçı vardı ama gözümden uyku damladığından odaya döndüm, sızdım.
Sabah hem yokuşlar, hem de inşaat nedeniyle daralan yol gözümü korkuttuğundan Neşe’nin verdiği akılla limana gidip Dalyan’a tekne olup olmadığını sordum. Sezon bitmiş, Dalyan turu kalmamış. İş başa düştü, psikolojik ve fiziksel hazırlık için bir gazete alıp çıkıştaki Sarıyer börekçisine oturdum, Obama haberlerini okudum, sabahları kıymalı çarşı böreği yemenin insanda bütün gün mide yanmasına yol açacağını bilmeme rağmen mazoşistik bir tavırla bunu yemeden duramadığımdan bir porsiyon kıymalıyla kahvaltı keyfi yaptım.




(Böreğin kilosu 14 liraymış ama hayatımda yediğim en güzel kıymalı çarşı böreğiydi. İçinde bol kuş üzümü ve çam fıstığı vardı, mideme de hiçbirşey yapmadı)
Kendimi hazır hissedince Marmaris çıkışındaki kavşağa kadar geldim. Kırmızı ışıkta bekleyen servis otobüsündeki kadınlar yokuşu bisikletle çıkmaya hazırlanan bana hayran hayran baktıklarından (ya da bana öyle geldiğinden), otobüs gözden kaybolana kadar 20-30 metre yavaş yavaş bisikletin üstünde trımandım, sonra hemen atladım. Bulutsuz gökyüzünde yükselen güneşle birlikte bu 20-30 metrelik pedal çabası ter fışkırtmama neden olduğundan üzerimdeki son temiz tişörtümü korumak için çıkartıp arkadaki çantanın üzerine serdim elde bisiklet 5 kilometrelik rampaya vurdum.



Tepeye varmak 1 saat 15 dakikamı aldı, sonra 3 km indim, 12 km düz gidip 1 km çıktım, 2 km indim. Püfür püfür çıplak gitmek çok hoşuma gitti, baktım köylüler de turiste alışkın olduklarından yadırgamıyorlar, Dalyan’a kadar bir daha giyinmedim.
Düzlükte giderken yol kenarında elinde torba çöp toplayan, kıçına sarı pankart bağlamış bir adam dikkatimi çekti.
Pankartta “BU TOPRAKLARI KİRLETENLERİN ELLERİ KIRILSIN” yazıyordu.



Gerçekten de İzmir’den beri yol kenarları insanı zıvanadan çıkartacak kadar arabalardan atılmış çöplerle doluydu.
Hele yol kenarında durup toprağı sulamak yerine, kim icat etmişse daha kibar bir yol bulunmuş ki, arabayı durdurmadan pet şişeye yapıp kapağını kapatıp yolun kenarına fırlatıyorsun. Hem kokmuyor, hem de 10 yıl sonra bile gitsen idrarını attığın yerde bulabiliyorsun.
İyice eskiyenler kararmış, şeker hastalarınınki yeşile dönmüş...




İnsanın aklına gelebilecek herşey yol kenarına atılmış, ancak idrar numuneleri dışında Redbull kutularının diğerlerine karşı bariz bir üstünlüğü var. Bunlar da sanırım kamyon şöförlerinin uyumamak için içip, kafeinin verdiği enerji ile yolun kıyısına fırlattıkları kutular.
Her neyse bu işi gönüllü, bilabedel yaptığı belli olduğundan emekli olduğunu düşündüğüm çöp toplayan abinin yanında durdum, selam verdim.
İşini bıraktı ayaküstü sohbet ettik:
Adı İmdat Avcı'ymış. Emekli değil tur teknesi sahibiymiş, 25 senedir sezon kapanınca bu işi yapıyormuş.
Gazetelere de çok çıkmış. “Benim 20 den fazla direnişim oldu” dedi.
Yıllar önce, memleketi olan Artvin Yusufeli’nden Marmaris’e gelip teknelerde aşçı olarak çalışmaya başlamış. İlk seferinde teknede biriken iki torba çöpü Karacasöğüt’te denize atınca köylüler bunu bir güzel dövmüşler. “Ne bileyim, bilmiyordum ki o zaman çevre nedir” dedi.
Bu yediği dayak ve yaptığı davranış onu o kadar üzmüş ve utandırmış ki işten ayrılmış, Marmaris’in karşısındaki adalara geçip üç ay boyunca anakaraya dönememiş, gelen tekneler ekmek getirmiş, balık tutmuş yemiş, bu arada adalarda biriken çöpleri toplamış.


3 ay sonunda 3 kamyon çöp birikince belediyeye haber salmış ‘gelin alın bunları’ diye, kimse ilgilenmemiş. Rica minnet- ”Para nerde bende tekne tutacak”, üç tekne dolusu çöpü Marmaris limanına getirmiş yığmış, belediyenin gönderdiği kamyonların da kaldırmasına izin vermemiş.
‘Ordan almadınız, burdan da alamazsınız, vermem’ diye gece yarısına kadar direnmiş, Kaymakam gelip ikna etmiş de vermiş.
“Bu benim ilk direnişimdi” dedi



Daha sonra belediye madem sen bu işi seviyorsun gel seni işe alalım bir de çıkartma gemisi verelim sen çevreyi çöplerden temizle demiş, bir süre bu düzende gitmiş ama belediye seçimlerini CHP kazanınca karısını tazminatsız işten atmışlar, buna karşı çıkıp açlık grevine gidince kendisini de tazminatsız atmışlar. Yine de bisikletiyle tüm Marmaris civarının çöplerini toplamaya devam ediyormuş ki, bisikletini çalmışlar. Valilik bir bisiklet vermiş ama onun da dün vitesi kırılmış, Akyaka’dan Marmaris’e yürümek zorunda kalmış, yolda polislere söylemiş de bir kamyonete bindirmişler. Şimdi bisiklet tamirdeymiş ama bugün de yatayım , dinleneyim dememiş, yayan çalışıyormuş. Son zamanlarda, Gandhi’nin anılarını okuduğumdan beri, beni bu abi kadar etkileyen birisi olmamıştı.
Kimsenin dediğine, yaptığına ırgalanmadan , bu memleketi ben mi kurtaracağım demeden, övgü ödül beklemeden, bir yandan yanından geçen arabalar çöp atmaya devam ederken bir nev’i modern çağ Sisyphos’luğuna gönüllü soyunmuş bu abiye ağzıma gelen en güzel sözleri söyledim, elini öpmek istedim, bırakmadı.



Teknesinin adı Özgür’müş, elinde kitapla gelene%50 indirim, pop arabesk dinleyene % 100 bindirim yapıyormuş. Bir dahaki gelişimde teknesiyle tur yapmayı planlayarak cep telefonunu aldım.(535 7956422)
Sabah Marmaris’ten yola çıkarken, şöyle bir uzunyol bisikletçisiyle karşılaşsam, aynı yola gidiyor olsak, ben anlatsam o dinlese, o anlatsa ben dinlesem diye aklımdan geçirmiştim. Marmaris kavşağına yaklaşırken aynamda geriden gelen bir uzunyol bisikletçisi gördüm, gözlerime inananmayıp döndüm baktım (Bende aynalara karşı bir güvensizlik var, kritik yerlerde aynadan her yeri görüyor olsam da yine de dönüp arkama bakıyorum) , gerçekmiş.
Durdum, o da durdu. Meğer erkekmiş, arkadan gelen eşini bekliyormuş.




Peter ve Wendy Ağustos başında Liverpool’dan yola çıkmışlar, bütün Avrupa’yı bisikletle katederek dün Rodos’tan Marmaris’e geçmişler. Peter kuyumcuymuş, Wendy de sosyal hizmet uzmanıymış, ama ikisi de işlerinden istifa etmişler, yerleşmek için Avustralya’ya gidiyorlarmış.
Bisikletle gidiyorlarmış!
“Ne zaman varmayı planlıyorsunuz?” dedim
“Bugün varamayız” dedi Peter.
Şaka bir yana paraları da yokmuş, çalışıp kazanarak gidiyorlarmış. Daha önce motorsikletle aynı yolu gidip Avustralya’da otobüs şöförü olarak çalışmışlar.
Türkiye’den kıyı kıyı geçip daha sonra Suriye, Ürdün. İran, Pakistan, Çin, Tibet yolunu takip edeceklermiş. Bisikletleri sağlam yüklüydü, çadırlar falan her biri 40-50 kilo varmış.



“Sizin bacaklar da akşamları ağrıyor mu?” diye sordum.
İlk 1000 kilometrede ağrıyor sonra birşey kalmıyormuş, ama kendilerinin geçen 2 haftada yunan adalarında yaptıkları gibi bütün gün plajda yatıp bisiklete ara verirsen hamlık oluşuyor, tekrar forma girmek bir kaç gün alıyormuş.
Mamaris kavşağına çıktıktan sonra Fethiye yönündeki ilk rampaya kadar sohbet ederek gittik, biraz yavaş gidiyorlardı. Benim 60 kilometre ilerdeki Dalyan’a gitmeyi planladığımı ve havanın kararmasına da 4 saat kaldığını söyledim biraz hızlandık. Rampada bisikletlerden indik, tepeye ilk Peter vardı (Ben fotoğraf çekiyordum) ardından ben varınca bana henüz epey aşağıda olan Wendy’i beklemeden yola devam etmemi, onların beni yakalayacaklarını söyledi. Ben de fazla oyalanmak istemediğimden tamam deyip bastırdım, yol da çok güzeldi, 60 km boyunca ancak üç hafif eğimli rampa vardı, onun dışında yol dümdüzdü.



2 km gerisinin göründüğü ( tek başına bisiklet yolculuğunda düşünmek, müzik dinlemek ve etrafı izlemek dışında yapılabilecek tek aktivite ilerdeki benzinlik ne kadar mesafededir oyunu. Tahmin edilen mesafe kilometre saatince doğrulanınca ödül olarak mesafe tayin yeteneğinde artış veriliyor) bir yerde 15 dakika mola verip bekledim, görünmediler.
Belki de bir yerde takıldılar diye düşünüp yola devam ettim.
Yol inşaatı olan bir yerde bisikletin geçebileceği tek noktada çalışan bir yol işçisine, bir not yazıp, Dalyan’a varabilirlerse beni Zakkum Pansiyonda bulmalarını aksi taktirde irtibat kurabilmemiz için mail adresimi ekledim, yarım saat sonra geçecek iki bisikletliye vermesini rica ettim,



“Olur” dedi, kağıdı cebine koydu.
Biraz daha gittikten sonra yol kenarında portakal satan bir köylü “Eskuyz mi “ diye beni durdurup nereli olduğumu sordu, baktım İngilizce biliyor (Yazın Dalyan’da çalışmış, şimdi kilosu 0,75’den alıp 1,5’a portakal satıyormuş,
"Frii takılıyorsun haa, memursundur sen” dedi, başımı sallayıp onaylayınca,
“Biz nasıl işi gücü bırakıp gidelim, ama çok özeniyorum” diye ekledi)
Ona da bir şifahi not bıraktım.
Daha sonra Peter bir mail atıp iki habercinin de işlerini yaptıklarını bildirdi ve sitelerinin adresini verdi. Onlar da kendi sitelerinde karşılaşmamızdan bahsetmişler.



Bana 1 portakal, iki mandalin verdi,
“Al yolda yersin” dedi, teşekkür edip aldım, hemen yedim.
Sandras'ın altında her zaman yanından arabayla yavaş yavaş geçtiğimiz radarı görünce açık camına yanaşıp selam verdim. Sıkıntıyla geçen arabaları seyreden sivil polis memuru Türk olduğumu öğrenince hemen arka koltuktaki torbadan portakal, mandalin ve hatta bir de limon verdi.



“Nasıl çalışıyor bu radar?” diye sordum, gösterdi. Kamerayla geçen araçları kaydediyor, sürati fazla olan ya da hatalı sollama yapan olursa kamerayı eliyle çevirerek plakasına zum yapıyormuş.




Açık olan bagajı ağzına kadar kocaman VHS kasetlerle doluydu.
Zeytinbağında bir caddeye ! verilen ad hoşuma gitti.



Dalyan yoluna saptığım köşede kurumuş susamlar tarlaya atılmıştı. Aylardır buradan her geçişimizde şu susam bitkisi nasıl bir şey tarlaya girip bakalım diyor, ama Dalyan'a varma heyecanı ile boşveriyoruz.
Bu sefer de aman ilerde bakarım dedim, başka tarla da göremedim.



Bir köylünün bahçesinde nefis kasımpatılar açmıştı.



Bir demet toplayıp çantamın önüne yerleştirdim. (daha sonra Can fotoğraflara bakarken baba niye çiçekleri su şişesine koymadın diye akıl etti)



Ali abinin iskelesinde buz gibi rakı hayali ile bastıkça bastım, saat 16 da güneş batmadan yetiştim.



Zakkum Pansiyon'u işleten Ali abi ve eşi Sevim abla beni öyle kasklı bisikletli görünce kalakaldılar, sonra toparlanıp bir oda açtılar, hemen duş yapıp, iskeleye indim.
Beyaz leblebiyle bir kadeh içip güneşi batırdım.



Çarşıdan biraz çimçim, bir de palamut aldım geldim. Ali abinin ikramı tütsülenmiş mumlu kefal yumurtaları ve haşlanmış çimçimle bir güzel demlendik.



Ali abinin yeğeni yandaki Önder Pansiyonun sahibi İlker de arkadaşlarıyla bir yandan demlenip bir yandan balık tutuyordu.



Oturdukları yerden bir çupra, bir mercan bir iki tane de yılan balığı tuttular.
Hava öyle kalmıştı, su öylesine dalgasızdı ki ki İlker'in teknesini çektiğim bu fotoğrafta objektif 30 saniye açık kalmasına rağmen teknenin sudaki aksi gayet net çıktı.



Ali abi mangal yaktı et pişirdi, yanında bir de sarımsakları olduğu gibi folyoya sarıp kebap yaptı ki parmaklarımı yedim.



Galatasaray’ın Benfica’yı yendiği maçı da Ali abinin evinde izledik, arada uyukladım ama maçı bitirdim, “Obama başkan, Galatasaray şampiyon” diye huzur içinde yattım uyudum.
(Ben maçın 3-0 bittiğini sanıyordum, hatta o kadar emindim ki sabah gazetede 2-0’ı görünce ‘Bunlar erken baskıya girmişler herhalde’ diye düşündüm.Sanırım son golü ben rüyamda görmüşüm)



Sabah son dört gündür olduğu gibi 7’de gözümü açtım, Marmaris’tekinin aksine içimde bisiklete binme isteğivardı ama bugün dinlenmeye karar verdim. Çarşıdan börek alıp pansiyon komşularının çayından bir tutam ödünç alıp çay demledim. Benden başka pansiyonda kalan dört (iki çift) emekli öğretmen var, sürekli gazete okuyup marketlerdeki fiyatları karşılaştırıyorlar, fiyatları da hep milyonlu. Biz de yaşlanınca böyle olacağız herhade dedim.
Günlerdir ilk kez biraz kitap okuyabildim (Maiden Voyage, Harun’dan ödünç aldığım bir kitap: Babasının iteklemesiyle denizcilik hakkında çok sınırlı bilgisi olan 18 yaşında bir kızın, Tania Aebi'nin, 8 metrelik yelkenlisi ile dünya turu yapmasının anıları, çok akıcı bir anlatım ve inanılmaz bir macera!)
Tekneyle İztuzu’na gitmek için dolmuşların kalktığı yere gittim, dolmuş seferleri sezonla birlikte bitmiş. Kös kös geri döndüm, yattım biraz daha uyudum. Dün gece yemeye fırsat kalmayan palamutu iskelede ızgara yaptık, Ali abiyle yedik.
Ali abi “Bu rakısız olmaz” dedi, bana normal kadehte kendine Sevim abladan korkusuna nescafe fincanında birer rakı koydu geldi.
“Yaa Boracım, belki de bu iskelede son oturuşumuz” dedi.



Belediye sahili kamulaştırıp yol geçirmeyi planlıyormuş, zorla terk ettirdikleri yerlere para da vermiyormuş, dava açmışlar ama yürütmeyi durdurma kararı çıkartamamışlar. Dalyan’da yaşayan İngilizler biz kendimizi zincirleriz bu yolu yaptırmayız diyorlarmış. Bana tam İzmir’de 1.Kordonun doldurulup yol geçirilmeye çalışılması olayını hatırlattı, bu asude sarmaşıklı, ağaçlı 50 yıllık bahçenin yıkılacak olmasından dehşete kapıldım.


Meğer bu mücadele yıllardır devam ediyormuş, Ali abiyle İlker’in verdikleri mahkeme avukat parası 10 milyarı bulmuş.
“Abi kusura bakma bahçenden yol geçerse arada sırada seni görmeye uğrarız ama biz artık burada kalmayız, Dalyan’a da gelmeyiz” dedim.



“Ben de pansiyonu dükkana çevireceğim o zaman, ne yapayım” dedi
Güzel olan herşeyin yıkılmasına, bozulmasına çok canım sıkıldı, inşallah mücadelenizde başarılı olursunuz dedim ve İzmir’e dönmeye karar verdim.
Bisikleti yükledim, saat 16 daki otobüse yetişmek üzere yola çıktım.
Yoldaki seralarda domatesler çok azgındı!


12 kilometre ötedeki Ortaca garajına erken varınca bisikleti yazıhaneye bırakıp Ortaca’da dahiliyecilik yapan asistanlık arkadaşım Kemal’i, aradım, hemen otogara geldi, otobüs gelene kadar 15 dakika da onunla hasret giderdik.



Kemal’in arkadaşı olduğumu gören yazıhaneci, otobüs şöförüyle konuşup bisikletten bagaj parası almamasını sağladı. Bileti de indirimli kesti (30Lira).



Gece vardığım İzmir’de, elbette otogar’da servis aramayıp bisiklete atladığım gibi 15 dakikada eve geldim, sağ salim aileme kavuştum, iki gün evden çıkmadım, bu arada da bu yazıyı yazdım.



Sonuç olarak ben bu seyahatten çok zevk aldım, bisiklet konusunda kendime güvenim arttı, çok daha uzun bir yolu bisikletle alabileceğime de kanaat getirdim.

Toplam km: 430
Ortalama sürat: 15 km/s
Max. sürat: 66,3 km/s
Bisiklet üstünde geçen süre: 29 saat
Bütçe: 5 gün/110 lira


View Larger Map

35 yorum:

Düygü dedi ki...

Bisikletle uzun yol yapmayı ben de çok istiyorum ama bir türlü cesaret edemiyorum :(

O çiftin yaptığı gibi bir kıtalar arası yolculuk yapmak en büyük hayalim, yapabilenleri görüp güç almak çok güzel ama :)

Çağlar dedi ki...

En büyük zorluk sanırım yola çıkmaya karar vermek. Daha sonraki, zorluklar bir şekilde aşılıyor sanırım. Umarım böyle bir yolculuğu beraberce yaparız birgün.

Caglar
http://caglar.ca

handan dedi ki...

çimçim ne bora bey?

ssbb dedi ki...

Duygu Çağlar'a katılıyorum.
Handan çim çim fakir karidesi oluyor.

şafak dedi ki...

of of of...
elllerinize sağlık sayın ssbb, şifa niyetine okuyorum yazılarınızı.
aynen devam, yeni yazılarda buluşmak üzere.

goksu dedi ki...

bora abi imrenerek okudum süper maceranı...benzer bir turu yine benzer bir coğrafyada ama ne yazık ki temmuzun kör sıcağında yapan biri olarak o kadar özendim ki sana, anlatamam :)
keşke haberim olsaydı koşa koşa gelirdim...

sezgihan dedi ki...

merhaba bora abi;

gezi yazını ve fotoğraflarını ilgi ile inceledim. bisiklet eldiveni korunma amaçlı kullanmanı tavsiye ediyorum. bunun faydasını düştüğünde görüyorsun. bisikletten düştüğünde yere refleks olarak ilk temas eden şey el oluyor. yaralanmış bir el içi ile bisiklet kullanmak zorlayıcı olabilir. aslında eleştirmek istediğim pek çok konu var fakat ; bokunu çıkarmak istemiyorum.

çok güzel bir gezi olmuş. bizde düşünüyoruz. planlar dönmeye başladı , bol bol antrenman yapıyorum. belki seni ziyarete gelebiliriz.


hoşçakal .

Adsız dedi ki...

Gençlik böyle bir şey demek. Maceranın bir virüs gibi girip bedene sahip olması bu olmalı. Bu yüzden seni çok imrendiğimi söyleyebilirim. Hayatı, yaşamayı bu kadar basite indirip mutluluğun formülünü bulduğun için seni kutlarım.
Yeni maceralarını okumak dileğiyle
Hasan Çelikkol

Adsız dedi ki...

harika bir macera olmuş, selamlar!
:)
Barış@Istanbul

levent dedi ki...

Oğlum,yüzümde yine bir sürü gülümseme bıraktın.Bu kriz ortamında buna ihtiyacım varmış.
Keyfin bol olsun.

sabi aji dedi ki...

bora abicim, resimler ve yazilardaki sanatsal yaklaşımlar gözümden kaçmadı. sonuna kadar keyifle okudum.

ilknur dedi ki...

Yazilarinizi buyuk keyifle okuyorum. Bu yaziniz bana, cocukken okudugum, Muzaffer Izgu'nun "Okkes Denizde" kitabini hatirlatti. Yillar gecmesine ragmen hep hatirlarim o kitabi. Bir de merak ettigim, sormak istedigim bir sey var: Tek basiniza, issiz bir yolda giderken veya inin cinin top oynadığı bir yerdeyken, kendi fotografinizi -bu kadar muntazam- tam boy nasil cekiyorsunuz?

selma şevkli dedi ki...

Seyahat de yazı da fotoğraflar da süper olmuş. Ben de yapmak istiyorum, tek başına da güzel olur herhalde...Sabah Kabataş-Üsküdar motorunda iki Fransız bisikletçiyle tanıştım, Paris'ten Kudüs'e bisikletle gidiyorlarmış, 2 ay olmuş yola çıkalı, daha dört ayları varmış. Filistin' gidip gitmeyeceklerini sordum, gitmeyeceklerini öğrenince epey birşey anlattım. Gaza geldiler, gidecekler :)

ssbb dedi ki...

İlknur o da beni sırrım olsun:)
Selma, tek başına gitmek düşünmek için iyi bir yol ama arkadaşlı yolculuk elbette daha güvenli.
Ben arkadaş bulamadığımdan tek başıma gittim

Arzu Çur dedi ki...

Yine güzel, yine güzel:) Ellerinize sağlık, pedalınıza kuvvet.

sevi dedi ki...

Kah gülerek, kah ağlayarak okudum. Müthiş keyif aldım. Acayip özendim. benim gibi bir Bezgin Bekir'i bile özendirebildiğiniz için sizi tebrik ederim.

Gökhan dedi ki...

Bora Ağabey,
Bu seferki geziyi daha çok empati kurarak okudum. Marmaris yolunda çamların arasından yeni fark ettiğin gökova manzarası, asfaltın kalitesinin ellerde hissedilmesi, inişler-çıkışlar, ssbb'nin anlamı vs gibi ayrıntılar yola ancak arabasız (kafessiz) çıkınca fark edilebiliyor. Üstelik yola verilen emek artınca tatmini ve keyfi de katmerli oluyor.
Nice iki tekerli yollar dilerim.
Unutmadan bu iki tekerlerin motorlu olanları da var, verdiği keyfin ve yorgunluğun benzer olduğunu söyleyebilirim.

ful dedi ki...

Son gezi günlüğünüzü bir solukta ve çok zevk alarak okudum. Espirili anlatımınız keşke ben de yanında pedal çeviriyor olsam hayali kurdurdu bana. Sağlık ve neşeniz hiç eksik olmasın.Ailenizle beraber güzel bir ömür dilerim.Nice yeni gezilere.....

Basak dedi ki...

Sevgili Sandaletli Seyyah... Yazmıyordum ama uzundur okuyorum sizi. Sanırım benzer hayat görüşlerini paylaşıyoruz. Daha çok yeniyiz ama arada bizim bloga da uğrarsanız keşif maceralarımız hakkında ki tecrübelerimizi paylaşabiliriz:)
Sevgiler
Başak

Adsız dedi ki...

harika bir yazi... izmir'deyim, hep korktum cekindim bisiklete binmeye sehir icinde. Bu yazidan sonra kimse tutamaz beni.. :) Tesekkurler
SEvgimle kaliniz....
duygu

Niyobe dedi ki...

merhaba,

ben de bisiklet almak istiyorum.izmir'de hem ekonomik hem de kullanışlı bisiklet alınacak yerler hakkında önerileriz olabilir mi ?

sevgiler.

ssbb dedi ki...

Önce ne için ve nasıl bir bisiklet alacağınıza karar vermeniz lazım.
Ben Gümrükteki Sarda'dan aldım, Karataş'ta sahilde Doruk bisiklette de değişik modeller var.
Daha ucuz modeller için Çankaya'daki bisikletçilere ya da hipermarketlere bakabilirsiniz, uzun yola gitmeyecekseniz en uygunu sonuncu şık bence.

alimerginoglu dedi ki...

Bu müthiş bir yol hikayesi... O parkuru hep Istanbul'dan çıkıp Ege kıyısı boyunca yapmayı hayal etmişimdir. Siz benim hayali gerçekleştirmişşiniz. Dökülen tere ve de o tatlı hicivli anlatıma bravo. Ve tekrar bravo!

Alim Erginoglu
www.alimrachel.blogspot.com

Blues dedi ki...

Yine müthiş bir seyahat yazısı.
Bir kaç ay sonra kendini yollara vuracak olan benim sabrımı fena taşırıyorsunuz. :)
Daha yazılarınızın bir kaçını okudum ve hepsi harika. Diğerlerini okuduktan sonra artık ne kadar sabrım kalır bilemem.
Birde bunlara Jack London hastalığı eklenince tamamdır.
Saygılar.

Adsız dedi ki...

Hocam merak ettim, bisikletle giderken hiç köpekler saldırmadımı. Olduysa bu gibi durumlarda ne yaptınız.

ssbb dedi ki...

İlk defa geçen hafta Bayraklı'da saldırdılar. Tekme attım.

marel dedi ki...

yazınızı soluksuz okudum, insan kendine neden ben de yapmıyorum diye soruyor...teşekkürler.

Adsız dedi ki...

izmir de oturuyorum bir bisiklet alıp kıyı şeridinden başlayarak ağır apır salınmak istiyordum tecrübeleriniz ilaç gibi geldi doğrusu ancak en bütük korkum köpekler başınıza hiç böyle bir olay geldi mi? cevabınızı dört gözle bekliyorum:D

ssbb dedi ki...

sizden önceki yorumları okumadınız herhalde:)

KIRMIZI FULAR dedi ki...

Blogunuzu Pınar Öğünç'ün kitabını okurken merak edip buldum. Yazı dilinin içtenliği ve sadeliği hoşuma gitti elinize sağlık.

Sizinki kadar zengin bir içerikte olmasa da, insan yol sever birini görünce kendi macerasını da paylaşmak istiyor. Bu küçük zaafımla yaşamaya alıştım :)

www.kalkgidelimhocam.blogspot.com

Divx Film indir Film indir dedi ki...

seyahat gercekten cok güzel ama zoruluklarıda bir hayli var benimde hayalimde dünya turu var inşallah birgün gerceklestircem..

Adsız dedi ki...

merhaba
dagcılık,yelken, bisiklet yapıyorum
siz harikasınız çok güzel gezmişsiniz kendi çapımda geziyor ve fotograf çekiyorum ama sizin gibi yazamıyorum((( ailenize ve size sevgiler.
pamir tunga

adnan barım dedi ki...

teprik ederim.bende bir yıldır bisiklet kullanıyorum. sizin gibi uzun yol gitmek istiyorum.bana bu yazıyı okuyunca cesarat geldi. inşallah bende böyle bir tur başarırım. yeni turlar düşünüyormusunuz.

Adsız dedi ki...

google amcaya "otobüs bisiklet" yazdım ve görsellerden sizin bu sayfaya ulaştım. daha önce diğer birkaç seyyahın sayfasını ziyaret etmiştim ama sizinki gerçekten bambaşka olmuş. aynı rotayı 2-3 aydır kafamda planlıyordum ve sizin bu turunuz kafamdaki birçok soru işaretine cevap oldu. pol pedallar dilerim...

Adsız dedi ki...

Ben de ikinci el temiz bir Atala Distance tur bisikleti satın aldım çok uygun bir fiyata. Şehir içinde kuş gibi uçuyor, hafif ve seri bir bisiklet. Ben de düşünüyordum acaba şehirlerarası turlara da kalkışabilir miyim diye. Sizin yazınızı da keyifle okuduktan sonra motivasyonum arttı. Zaten çok sevdiğim bisikletime daha da saygı duyuyorum ve gerekli ayar ve bakımlarını yapıp yola çıkmak için sabırsızlanıyorum. İyi gezmeler...