OTOSTOP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
OTOSTOP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos, 2011

PARİS

PARİS
(Kasım 2004)




Az evvel haberlerde Mihri Belli’nin hayatını kaybettiğini duydum. Aklıma bundan 7 yıl önce Paris’te tanışmamız geldi.
Bu yazıda kendisini anmaya çalışacağım.






2004 yılının Kasım’ında Almanya’ya çok ucuz bir charter uçuşu bulunca Fransa’ya gitmeye karar verdik.



Uçuşumuzu İzmir-Stuttgart, Frankfurt- İzmir şeklinde planladık. Sabah 9 gibi Stuttgart Havaalanı'na indikten sonra otostopla Paris’e doğru yola koyulduk.





Önce hanımı Türk olan bir Alman aldı.









2-3 araba sonra Paris’te bir motor gösterisine giden Alman gençlerle dolu bir karavan durdu.



Karavanın içi top patlamış gibi darmadağınıktı. Bir köşede yerde bira kasası duruyordu. Bize de ikram ettiler, içe içe akşamüstü 18 gibi Paris’e vardık.



Metro ile merkeze gidip Montparnasse'da küçük bir otele yerleştik. (25 euro) Otel gerçekten küçük ve çok eskiydi.



Odada yatağın dışında kıpırdayacak çok az alan olmasının yanında asansörü de iki zayıf ya da bir şişman kişiden fazlasını almayacak büyüklükteydi.



Akşam yemeğini ara sokaklarda bulduğumuz bir Çin restoranında yedik.
Yemekten sonra hava çok soğuk olmasına rağmen Les amants du Pont-Neuf (Köprü üstü aşıkları) filminde defalarca izlediğim ve bir gün üzerinde şarap içmeye ahdettiğim Neuf (dokuz) köprüsüne gittik.



Filmdeki tadilat bitmiş , köprü yenilenip kullanıma açılmış.



Şarabın yanında peynirimiz yoktu ama Neşe’ye filmden bir replikle,


"Kadınlar bana peynir derler” dedim.



Ertesi sabah odada baton ekmekle kahvaltı ettikten sonra erkenden şehre çıktık.



Kasım ortasında gündüzleri hava sıcaklığı tam gezmelikti.



Montmarte’ı, parkları, Eiffel kulesini gezdik.
Eyfel’e çıkış için asansör paralı olduğundan merdivenden çıktık, daha zevkli oldu.



Yukardan Paris’i izledik.



Aşağıda geniş kışla gibi bir bina gördüm, inip oraya gittik.



İnvalides müzesiymiş. Eskiden yaralı askerler için tımarhane olarak kullanılan bu bina şimdi askeri müze olmuş.



İçinde Napolyon’un mezarı var, yeşil mermerli.



Şanzelize’de yürüdük, moda dükkanlarına baktık.


Arka sokaklar pek dokunulmamış, tarihi dokusunu koruyordu. Yüzyıllık evlerin arasında dolaşırken Emile Zola’nın, Victor Hugo’nun kahramanlarını hayal ettim. Nana’yı görecekmişim gibi geldi.



İzmir’den çıkmadan arkadaşım Harun istersem Paris’te, akrabası olan Belli’lere uğrayabileceğimi söyleyince Pediatrik Kalp Damar Cerrahı olan oğulları Emre Belli’nin iş telefonunu almıştım. Hastaneyi aradım. Kendisinin nöbeti olduğunu ancak anne ve babasının ziyaretimizden memnun olacaklarını söyledi, adresi verdi.


Akşamüzeri bir şişe şarap alarak 9. bölgeye giden metroya bindik, araya araya mütevazi bir apartmanın zemin katındaki evi bulduk. Kapıyı Sevim Hanım açtı, bizi çok sıcak karşıladılar.



Sevim Belli’nin anılarını (Boşuna mı Çiğnedik) daha önce okumuştum ama Mihri Belli’nin bizzat yazdığı hiçbir şey okumamıştım. Döner dönmez alıp okuduğum anılarının (İnsanlar Tanıdım) başında anlattığı gibi Mihri Belli ana rahmine düşmesi bile maceralı bir adam:


Evlendikten 1 hafta sonra askere alınan babası 1915 yılında cepheye sevk edilmeden önce verilen 36 saatlik dağıtım izninde kışlasının bulunduğu Terkos’tan kuş uçuşu 50 km uzaktaki Silivri’ye yürüyerek eşini birkaç saatliğine görmeye gidip hemen geri dönüyor ve bu sayede Mihri Belli’nin tohumları atılıyor
Mihri Bey önce beni bir yokladı, hangi gazeteyi okuduğumu, hangi yazarları sevdiğimi falan sordu, notumu verdi. (Politik açıdan bilinçsiz)



Sonra havadan sudan sohbet etmeye başladık.
Paris’e otostopla geldiğimizi öğrenince kendi başından geçen bir otostop macerasını anlattı: 1930’larda okumak için gittiği Amerika’da geceleri kaldıkları Oxford kasabasından Missisipi nehrinin kıyısında, derme çatma Tom Amca’nınki misali kulübelerde yaşayan zencilere komünizm propagandası yapmaya giderken daracık toprak yolda otostop çekerlermiş. Bir gün otostop çektikleri çok külüstür bir kamyonetin şöförü:
“Sizi alırım ama biriniz çamurluğun üzerine oturup karbüratöre benzin dökeceksiniz” demiş. Araba 1936’da bile o kadar eskiymiş ki benzin pompası çalışmıyormuş. Mihri Belli elinde galonluk bir bidon, sarsıntılı yolda, gece vakti, bir yandan çamurluktan kayıp düşmemeye çalışırken bir yandan da benzini yavaş yavaş karbüratöre akıtmış.


Yemekte getirdiğimiz şarabı açtılar, sade güzel bir yemekti. Mihri Bey yemekten sonra Camembert peyniri istedi, bize de ikram etti. İlk defa yediğimiz bu yumuşak peyniri ilk başta yadırgadık, sonra sevdik.
Mihri Bey’in İkinci Dünya Savaşından sonra Yunan İç Savaşına katıldığını ve yaralandığını biliyordum.
Nasıl yaralandığını sordum.
“İstanbul’dan hazırlıksız gittiğimden kıyafetim dağlarda gerilla savaşından çok Beyoğlu’nda dolaşmaya uygundu. Bizim komutan beni böyle iskarpinli, fötrlü, iki dirhem bir çekirdek -o zaman yakışıklıyım da, görünce ‘Seni başka bir görevde kullanacağım’ dedi. Köylere propaganda yapmaya giderken beni de yanında götürüyordu, kızlar etrafımıza toplansın diye. Elbiseler eskiyene kadar bir süre siyasi çalışma yaptık” dedi



Savaşta yüzünden büyük bir yara alınca tedavi için Moskova’ya gönderilmiş. Çenesini parçalayan ve yüzünün yarısını kaplayan enfekte bir yarası varmış, içinde beyaz kurtçuklar oynaşıyormuş. Rus doktorlar kurtçukların ölü dokuları yiyerek fayda gösterdiklerini söylemişler. Gerçekten de yarası zamanla iyileşmiş, ancak büyük bir iz kalmış.
“Hiç iz görünmüyor ya Abi” dedim
“Sakalımın altında” dedi
O dönemde, Stalin zamanında Sovyetler’deki hayatı sordum.

"Çok güzeldi, herkes gelecekten umutluydu, hastanelerde herkes zevkle çalışıyordu, insan gibi insanlardı " dedi.

Sevim Abla ile de Cezayir’deki hekimlik günlerinden, Stockholm’deki hayatlarından bahsettik.
Yemekten sonra izin isteyip kalktık. Ayakkabılarımızı giyerken Mihri Abi kaç yaşında olduğumu sordu.

"37 " dedim.
“Bende 45; çarpı 2; seneye” dedi.
Sevim Abla yolu biliyoruz dememize rağmen ısrarla bizi tren istasyonuna kadar geçirdi.



Eşiyle birlikte ikisi de çok mütevazi, disiplinli, çalışkan, hedeflerine kilitlenmiş insanlardı.






Mihri Belli çok taşaklı bir adamdı. Cephede yaralanmaktan suikastlere sayısız badireyi atlatıp 95 yaşına kadar yaşayan bu canlı tarihle tanışmak sohbet etmek Paris gezimizi taçlandırdı. Kendisini hiç unutmadım . Döndükten sonra Sevim Hanım ile bir süre yazıştık ama sonra bağlantımız koptu. Kendisine başsağlığı ve uzun ömürler diliyorum.

Ertesi gün sabahtan giriş bedava olan Notre Dame kilisesini gezdik,



Louvre'un bahçesine baktık, Seine Nehri kıyısındaki eski kitapçıların tezgahlarını karıştırdık.



Elbette koklayarak bit pazarını bulup gezdik.



Hazan yapraklarının döküldüğü parklarda oturduk. Paris sonbaharda gerçekten güzelmiş.



Bir gün daha kazanmak için otostoptan vazgeçip biraz pahalı olmasına rağmen trenle dönmeye karar verdik.



Öğleden sonra trene binerek Frankfurt’a vardık.


Şehir merkezinde şöyle bir dolaşıp havaalanına geçtik ve İzmir’e döndük.



Seyahatimiz toplam 4 gün sürdü, bunun 2.5 günü Paris’te geçti ve bize hiç yetmedi. Paris’i daha sıcak bir havada tekrar mutlaka ziyaret etmeliyiz diye kararlaştırdık ama henüz bunu gerçekleştiremedik.


10 Ekim, 2009

ATINA 1990













Son zamanlarda en severek okuduğum gezi yazılarının bulunduğu Löplöpçüler sitesinde Kamboçya’yı okurken Semih Diken’in Angkor Wat’a taş toprak deyip, yeme içme faslına önem verdiğini açık yüreklilikle itiraf ettiği güzel yazısı aklıma eski bir anımı getirdi. Yorum yazsam çok uzun olacaktı, buraya yazdım:



1990 yılında Çekoslovakya'da 1 aylık Cerrahi stajından dönerken Aşık Avusturyalı Hans ile Selanik’e kadar gelişimizi daha önce anlatmıştım.
Eski ev arkadaşım Yücel Demiral ile Doğu Avrupa’da (Macaristan, Çekoslovakya ve transit Yugoslavya) 40 gün geçirdikten sonra otostopla Selanik'ten Atina’ya kadar inmiştik.
Selanik’ten sonra Platamonas ve adını hatırlayamadığım başka bir kıyı kasabasında deniz kıyılarında yattık, ama Atina’da yatacak uygun bir yer ya da ucuz bir otel bulamadık.



Koca sırt çantalarımızla sakin bir mahallede, sokak arasında kaldırıma oturmuş, litreyle aldığımız açık şarabı içip ayaklarımızı dinlendirerek nerde yatsak diye düşünüyorduk. Yanımızdan geçen, rahmetli dedeme benzeyen, onun gibi giyinmiş çok yaşlı (belki de değildi, eskiden 50 yaşındakiler bana çok yaşlı gelirken şimdi orta yaşlı diye düşünüyorum) bir amcaya “Merhaba” diye laf attım.
“Yasses” dedi geçti.
Ben ısrarla “Ben merhaba dedim” deyince elektrik çarpmış gibi döndü:
“Vre siz Türk müsünüz be yav! Ne işiniz var burda, bu gavur memleketinde” dedi
Türküz dedik, yanımıza oturdu, şaraptan ikram ettik.
Stelyo Amca Antalya’nın Demre ilçesinden 1922 mübadelesinde küçük bir çocukken ailesiyle göç etmiş. (Olay 20 yıl önce cereyan ettiğine göre demek ki o sırada 75 yaşlarındaymış)
Bize uzun uzun köyünü, nerden dönünce çeşme var falan hep anlatı.



Elindeki alışveriş torbasından gazete kağıdına sarılı, tütsülenmiş bir ringa balığı çıkarttı. Aynısı dedemde de olan eski bir çakı ile karın tarafından keserek bize ikram etti. İlk defa tattığım bu lezzete anında vuruldum, ama kokusu 2 gün elimden çıkmadı.
Şarap bitince gidip açık şarap satan mahzenden biraz daha doldurttum.

(Bardaki Yücel)




Stelyo Amca sürekli kendini Türk (ve hatta Müslüman) olarak görerek
“Ne işiniz var bu gavurların arasında, hep kahpe bunlar, eşyalarınıza dikkat edin” diye nasihat ediyordu.
Şarap bitince kalacak yerimiz olmadığını söyledik.
“Gelin bizim evde kalırsınız” dedi
İkiletmeden takip ettik.
Oğlunun merkeze yakın, güzel bir muhitteki evine vardığımızda evde kimse yoktu.
Stelyo Amca bize “Aç mısınız?” dedi, tavuklu bamya yemeği çıkardı.
1.5 aya yakındır Çekoslovakya’da et patates yemekten imanımız gevrediğinden midir nedir, o yemeğin ekşili lezzetini hiç unutamadım.



Bir süre sonra oğlu eve gelince bizim varlığımızdan haklı olarak hiç hoşlanmadı. Biz bahçede yatarız dedik, çantaları bırakıp biraz dolaştıktan sonra gece gelip bahçe duvarının dibine matlarımızı serip yattık.
Sabah Stelyo Amca oğlundan şiddetli bir azar yemiş olacak ki, bizim bu gavurların arasında çok tehlikede olduğumuza ve derhal Türkiye’ye dönememize dair yeni bir diskura başlayınca bu tatlı amcamızı daha fazla üzmemek için teşekkür edip evden (bahçeden) ayrıldık, yürüye yürüye merkeze gittik.
Yollarda grev nedeniyle çöp dağları yığılıydı. Yine grev nedeniyle bütün gece boyunca elektrikler de kesikti.



Yorulup kahve içmek için oturduğumuz bir ara sokak kahvesinde yan masada gazete okuyan komşumuzla sohbet ettik.
Ben şuursuz 80’ler gençliği olarak “Nasıl dayanıyorsunuz bu grevlere, ne kadar sinir bozucu di mi karanlıkta durmak” dedim.
Adam okuduğu gazetesinden başını kaldırıp, “Yoo, çok hoşumuza gidiyor, haklarını arayacaklar elbette” dedi.
İçimden “Sizde saça sürülecek akıl yok! Bizim memlekette olsa o işçileri iyice bir benzetirler, elektrik falan da kesilmez” diye geçirdim.
Yürü-sor, yürü-sor ucuz otel bulunur dedikleri Omonoia Meydanına geldik.



Birisinin tavsiyesiyle meydanın hemen köşesindeki eski bir iş hanının 5. katındaki Athens House Hostel’e (4, ARISTOTELOUS str )çıktık. İşhanının bir katını kapatmış otelin kapısı açıktı, kimse yoktu. Dolaştık, seslendik, sakallı 40-45 yaşlarında bir adam geldi.
Ben Türkçe olarak “Oda var mı?” diye sordum
Bıyık altından müstehzi gülerek “Var” dedi, bir oda açtı.
Mütevazi odaya çok bir para istemedi ama ben
“Daha ucuzu yok mu?” dedim.
“Var, çatıda” dedi
Hep beraber asansörle binanın çatısına çıktık. Kenarları duvarla çevrili teras uyumaya gayet müsait olduğu gibi yağmur yağarsa (Eylül sonuydu) bir kişinin yatay, iki kişinin dikey olarak uyuyabileceği ufak bir çamaşırlık da vardı.
“Burası çok güzel, ne kadar?” dedim
Gülerek “Bedava” dedi ve böylece Vasiliu ile tanışmış olduk.
Çantalarımızı otelin lobisine indirdik, sohbete başladık, birbirimizi sevdik.


(fotografını çekmeme izin vermediğinden yaşlı bir komşusu ile çektirdiği bu fotografını hatıra diye almıştım)

Eskiden sık sık ticaret ve gezme amaçlı İstanbula gider gelirmiş, Türkçe'yi ordan biliyormuş. 70’lerde Atina-İstanbul arasında taksi dolmuşlar çalışıyormuş.
Bize uzo ikram etti, dolaptan taze fasulye çıkardı. Böyle güzel ortamı bulunca Atina'daki bu şahane otelde (çatıda) bir haftadan fazla kaldık, ancak Atina’yı pek göremedik:
Bütün gün otelin lobisinde Vasiliu’nun içkilerini içtik, dolabını boşalttık, siyah beyaz televizyonunda anlamadığımız programlar, yarışmalar seyrettik, FM kanallarına hayran olup radyo dinledik
( O sırada Türkiye’de FM kanalında sadece 88 bandında de TRT 3 vardı, gerisi sessizlik) Otelde bizden başka Sergei adında bir Rus tıp öğrencisi ve iki de Rus kız çalışan vardı.
Kızlarla Vasiliu’nun arası iyiydi.
Sergei mert bir çocuktu. Para ödeyerek odada kalmasına rağmen bizim odada (çatıda) yağlıboya Akropol resimleri yapıp bunları turistik hediyelik dükanlarına satarak seyahatini finanse ediyordu. Bir gece Sergei'yi bizim odaya davet edip uzo içmesini öğrettik
(hep votka içiyordu).



Atina’da 1 hafta kalmamıza karşın Akropol’ü sadece Sergei’nin resimlerinde gördük. Bir gün (radyosunun antenini kazayla kırınca) Vasiliu bizi “Siz ne biçim turistsiniz, burda oturup duruyorsunuz. Şuracıkta yürüme mesafesinde dünyaca meşhur Akropol var, millet görmeye nerelerden geliyor, gidip gezin” diye kovaladı.



Gerçekten de yakınmış.
Yürüye yürüye Akropole çıkan yokuşun altına kadar geldik, ama ikimizde de öylesine bir bezginlik vardı ki kısa yokuşu çıkmayı gözümüz yemedi, oralarda kurulmuş olan bit pazarını dolaşıp, açık şarap alıp otelin lobisindeki koltuklarımıza döndük.



Sergei’in bir takıntısı vardı: Yengeç yakalayıp yemek!
Ancak bunu gerçekleştirecek ekipmanı olmadığı gibi yengeçin İngilizce'sini de bilmiyordu!
Biz de bilmiyorduk.
Sürekli ellerini kıskaç gibi açıp kapatarak ve yan yan yürüyerek bize yengeç taklidi yapıyor, bir zıpkınımız olsa bu taklidini yaptığım hayvandan vurur yeriz diyordu.



Bir gün bize de bir enerji geldi, zıpkın almak için çarşıya çıktık.
Sergei av malzemesi satan dükkaların yerini sormak için durdurduğu insanlara kibar bir Rus olarak “Dobri den” in tam tercümesi olan “Good day sir” diye yanaşıp yengeç taklidi yapıyor, biz de onu izleyip gülüyorduk.
Azimli çocuk sonunda bir dükkan buldu.
Dükkancı Sergei’in taklidini görünce “Haa Pavurya” dedi, ve Sergei’ye uzun şiş gibi, ucu keskin basit bir metal çubuk verdi.
Doğruca trenle Pire’ye gittik.
Biz yüzdük , Sergei heyecanla dalıp yengeç aradı. Hava kapalı, deniz bulanıktı ve su pis görünüyordu. Kısa sürede sudan çıktık, kıyıda Sergei’i beklemeye başladık.
Bu arada ben bir büfeden bir ilk defa gördüğüm tetrapakta çikolatalı süt aldım ve Yunanistan’ın gelişmişliğine hayret ettim.
Bizim ısrarlarımıza ve bir yengeç bile bulamamış olmasına rağmen Sergei sudan çıkmamakta direniyordu.
Hava kararmaya başlayınca onu suda bırakıp Atina’ya döndük.
Dışarda birşeyler yedik içtik, saat 9 gibi otele döndük ki bir de ne görelim: Sergei koca bir torba yengeç avlamış, hem de koca koca yengeçler tencerede kaynıyor.



Rus kızlar ve Vasiliu ile boş bir odanın balkonundaki masanın etrafında toplandık, Rus kızların votkaları ve Vasiliu’nun uzo ve beyaz şarapları ile patlayana kadar yengeç yedik, bayıldım.
Sergei’in o güne kadar dalga geçtiğim (taklidi dalga geçilmeyecek gibi de değildi ya...) yengeç takıntısına hak verdim.
Bir yıl önce Berlin Duvarı yıkılana dek yurt dışına çıkmaları yasak olan bu Rus gençlerle Atina’da, Vasiliu’nun otelinde geçirdiğimiz bu gece, sohbetin kıvamı ve ilk defa yediğim yengeçler çok hoşuma gitti.
Atina’daki bu yeme içme ve yayılma haftasının sonunda THY ofisinin önünden geçerken farkettiğimiz bir imkanla öğrenci kimliklerimizi göstererek (o zaman sadece Türk öğrencilerine sağlanan bir ayrıcalık) kişi başı 50 dolara yarım saatlik bir uçuşla İzmir’mize kestirmeden döndük.



50 günlük seyahatte kişi başı her şey dahil harcama 300 dolar
Alınan kilo 12

18 Ağustos, 2008

GÜRCİSTAN

OTOSTOPLA GÜRCİSTAN
Batum, Tiflis (Mart 2000)






Geçmişe dair düzenli yazı yazan, ve sağlam arşivi olan insanlarda bir süre sonra gündemi yakalama konusunda bir heves gelişiyor. Örneğin sauna çetesi mi yakalandı, Murat Bardakçı hemen o hafta tarihimizdeki hamam çeteleri diye bir yazı attırıyor, ya da ilk defa bir orgeneral mi tutuklandı, ertesi gün Soner Yalçın 'Hayır efendim daha önce şunlar da tutuklanmıştı' diyerek ziyayı üzerimize çeviriyor.
Bende de sanırım bu heves gelişti ki, Kerala seyahatinin son bölümünü yazmaya üşenirken Saakaşvili’nin Deve Dilaver'e bulaşan Avanak Avni misali savaşı patlatmasıyla, geçen hafta Gürcistan, olimpiyatları da sollayarak gündemin ilk sırasına oturunca, bundan sekiz yıl önce bir Kurban Bayramı tatilini geçirdiğim Gürcistanı yazmaya karar verdim.


Değerli dostum ve Tıp Fakültesinden sınıf arkadaşım Yakup’la komşularımızı ziyaret babında otostopla pek çok seyahat gerçekleştirdik. Gitmediğimiz bir Irak bir de Gürcistan kalmıştı.
2000 yılının soğuk bir Mart günü Gürcistan’a gitmek amacıyla İzmir’den Ankara otobüsüne (bayram kalabalığı nedeniyle daha uzak bir noktaya bilet bulamadığımızdan) bindik.
Akşamüstü vardığımız Ankara otogarından Kuzey'e giden otobüslerde ayakta dahi yer bulamadık, otostop çekmeye başladık. Gece yarısı önümüzde duran külüstür ve ağzına kadar dolu bir Pejo minibüs 5 er milyon lira karşılığında bizi Samsun’a kadar götürmeyi önerince soğuktan donduğumuzdan hemen atladık. Genelde askerlerden oluşan yolcuların kolileri üzerinde, askerlerin barsak gazlarıyla ısınarak sabah 5’te Samsun’a vardık.
Oradan da Trabzon-Artvin yönüne bilet yokmuş.
Naapalım dedik, güneş doğunca otostopa başladık, bütün gün aralıksız otostop yaparak gece Hopa’ya vardık. Sınırı gece geçmemek için bir otele yerleşmeye karar verdik.
Hopa’da epeyce otel vardı ama bizi parkalı ve sırt çantalı gören her otel katibi ağzımızı açmadan “Yer yok!” dedi. 6-7 otel gezdikten sonra meseleyi anladık:
Bu oteller bütün gece yatılıp uyunan cinsten değil, bir iki saatlik kiralanan cinstenmiş.
Bir iki otelden daha refüze olduktan sonra ben iki günün, soğuğun ve saatlerdir sırt çantasıyla dolaşmanın yorgunluğu ile son otel katibine
“Allahaşkına bu Hopa’da kalabileceğimiz şöyle namuslu bir aile oteli yok mu yani” diye bağırdım. (Böyle bir istekte bulunacağımı hiç ummazdım, hayatta insanın başına her şey geliyor).
Utanıp bir otel tarif ettiler, gittik yattık.

Sabah erkenden otelden çıkıp sınır kapısına doğru otostopa devam ettik. Mesaiye giden bir gümrük memuru Tempra’sıyla bizi aldı.
Sınır kapısı Hopa’ya epey uzak ama yol çok manzaralı, bir taraf Karadeniz, karşı tarafta sarp kayalardan şelaleler akıyor.

Sınırdan sorunsuzca geçtik. Vizeyi İstanbul'dan kardeşim Tayfun'a aldırmıştık, ama sınırdan da veriliyormuş. Gürcistan tarafına geçince Batum’a giden bir dolmuşa atladık.
Batum’a girer girmez kovadan boşalırcasına bir sağanak indirdi. İlk bulduğumuz restoran-bara girdik ve uzun süredir hasret kaldığımız Doğu Bloğu yemek ve içkilerine kavuştuk.
(Bunlar tümü ucuz olmak üzere lezzetli ızgaralar ve sulu yemekler, kaliteli votka, konyak, şarap ve kalitesiz biradan oluşmaktadır) Restoranı işleten ablalar bize iyi baktılar.

Konyaklarla ısınıp sulu köfteyle karnımızı doyurduktan sonra ben her yurtdışına çıkışımda eninde sonunda memlekette bırakmış olduğum sigaraya başladığımdan Yakup’a ”Ben hiç kastırmadan şuradan iki paket sigara kapıp geleyim” dedim, bir mentollü, bir filtresiz sigara aldım, içmeye başladım, Yakup içmedi (şimdi içiyor).
Akşama kadar Batum’da dolaştık, kapalı Pazar yerini gezdik, tüysüz haşlanmış domuzlara hayret ettik.
Gürcü pazarcı kadınlar bize çok yakınlık gösterdi, seyyar satıcıdan Türk kahvesi ikram ettiler.
En son ,Bulgaristanda içtiğim Kırcaali gazozlarından içtik.
(Bir bardağa kalitesiz, suni aromalı, boyalı şuruptan bir ölçek koyulup üzerine ev yapımı soda basılıyor)

Gece treni ile Tiflis’e geçtik.
Trende içtiğimiz votka ve Jack Daniels’lardan sonrasını pek hatırlamadığımdan burada geçenlerde izlediğim bir videomuzdan bahsetmek istiyorum: 4 yataklı lüks kompartımanımızda yemiş içmişiz ve oda arkadaşımız olan 50 yaşlarındaki Gürcü’yle birlikte ‘Sorma bana kimim, nerden geldim buraya’ adlı Yeni Türkü şarkısını söylüyoruz. Kompartman arkadaşımız sözleri yazdığı kağıttan okuma çalışıyor, biraz ürkmüş, ama hoşuna da gidiyor gibi.
Daha ziyade ben pazularımı gösterip gösterip ”I’m doktor! Türk doktor!” diye horozlandıkça ürküyor.
Sabah uyanınca karşımdaki yerdeki boş şişeden ve daha sonra video kayıtlarından anlaşıldığı üzere ben sızdıktan sonra Yakup yan kompartmandaki kızlı erkekli gençlerin eğlencesine katılmış, şarkılar türkülerle bizim Jack'i iyi etmişler.
Doğu bloğunda trenlerde sigara içmek zinhar yasak ama içki içmek serbest
(O zaman bizim trenlerde tam tersi geçerliydi)
Kompartmanlarda genellikle gençler trenin hareketi ile içmeye başlayıp gece dağıtana kadar içip çok şamata yapıyorlar. Bir tarihte Sovyetler’de 4 kişilik bir grubun altı şişe votka içtiğini gözümle gördüm.

(Eskiden Rus votka şişelerinin kapakları hem fakirlikten, hem de yarım bırakıp da kapatma ihtiyacı duyan olmadığından, vidalı değil bizim şişe suları gibi yırtılarak açılan alüminyum folyodandı)
Sabah kafamız kazan gibi indiğimiz Tiflis tren garında kafamızı toparladıktan sonra kalacak yer sormaya başladık, ama yabancı dil bilen kimse yoktu. En sonunda bir öğrenci bize bir öğrenci yurdunun bulunduğu metro istasyonunun adını yazdı. Sırt çantalarını yüklenip metroya bindik, bir saat kadar gittikten sonra son durak olan istasyonda indik. Etrafta değil öğrenci yurdu doğru düzgün bina bile yoktu, tren bakım istasyonu gibi bir yerdeydik.
Biraz dinlenip, bizi merakla izleyenlere derdimizi anlatınca bizi 1,5 km kadar uzaktaki yurda yönlendirdiler. İzmir’den beri sırtımızda yer etmiş çantalarla o mesafeyi de yürüyüp yurda vardığımızda buranın uzun süreli kalan öğrenciler için pansiyon gibi bir yer olduğunu gördük.
Türkiye’de Polis Akademisine devam eden genç irisi, mafya tetikçisi kılıklı bir arkadaş kırık türkçesiyle iletişim kurmamıza yardımcı oldu, silahını da gösterdi.
Gürcüler sert mizaçlı bir Kafkas ırkı

Özellikle gençler pek şaka kaldıracak gibi durmuyorlar. Ayrıca şimdi durum nedir bilemiyorum ama o zaman Tiflis oldukça tekinsiz bir yerdi, 50 dolar için cinayet işlenildiğini pek çok kişiden duydum.
Bizim üstümüz başımız çok döküldüğünden pek bir tehlike ile karşılaşmadık.
Yurtta kalmamızı binbir nazla kabul edip 40 Lari (1 dolar=1.7 Lari) gibi olmayacak bir fiyat söylediler. Merkeze gitmek için sabah akşam 1 saatlik metro yolculuğunu da düşününce kös kös çantaları sırtlanıp geri döndük. Metro istasyonuna geldiğimizde benim askerlikten kalma botum 3 gündür ayağımda olmanın da etkisi ile ayağımı feci vurmuştu. Merkezde bir taksiye binip bizi ucuz bir otele götürmesini söyledik. Şehir merkezinde zamanında lüks otel olarak yapıldığı belli olan ancak şimdi mültecilerin yerleştirildiği, sanki bombalanmış gibi duran çok karakteristik bir binaya götürdü.Otelin içi, asansörleri dışından beterdi, yayları fırlamış koltuklu kat sahanlıklarında çamaşır kurutuluyordu. Mültecilerle biraz sohbet ettik, orada kalmamıza imkan yokmuş, bunu öğrendik. Ben botumu çıkartıp ayağımı yıkadım, ilaç sürdüm, çorabımı değiştirdim.
Aşağıda bekleyen taksicinin götürdüğü ikinci otel sokak arasındaydı, parasına bakmadan sanıyorum 50 Lari gibi bir fiyata yerleştik.
Güzelce yıkanıp, uyuyup, dinlenip, şehri gezdikten sonra akşam yemeğinde koca bir tabak ızgara et ile karnımızı doyurduk. Etlerin üzerine nar taneleri ve kıyılmış taze kişniş serpilmişti, yanında salatalık turşusuyla çok lezzetliydi.

Gece fazla ara sokaklara girmeden şehri dolaşmaya çıktık, sokaklar tenhaydı, bar mar yoktu.
Bir köşeden gelen sesi takip ederek yer altında kırmızı ışıklı bir bar bulduk, tırsarak içeri girdik, fiyatını sorup birer votka kola söyledik.
Masa komşularımız Türk olduğumuzu öğrenince bizi bardaki diğer Türklerle tanıştırdılar. Zaten barın sahibi de Kürtmüş. Aslında Kürt de değilmiş de Yezidiymiş, güneşe mi ne tapıyorlarmış, o gürültüde o kadar anlayabildim.
Ortamda yüksek volümlü müzik, pek çok kadın, ve bunları bir araya getirecek bir de dans pisti vardı. Masamızdaki Türkler bize çok ilgi gösterdiler, hemen hepsi oraya çalışmaya gelmiş arkadaşlardı, bir sürü içki ısmarladılar, çok içtik, çok dans ettik, çok güldük. Bizden sonra masaya gelip karşımıza oturan upuzun saçlı-sakallı, sarışın bir Gürcü aniden Türkçe konuşmaya başlayıp divan edebiyatından beyitler okuyunca Titrek Peygamber Hüdaver ile tanışmış olduk.
Yüksek müziğin elverdiği ölçüde sohbeti koyultup birbirimizden hoşlanınca, ertesi gün onun evinde kalmak üzere anlaştık.
Hep beraber bardan çıktığımızda içtiğimiz içkilerin etkisiyle iyice acıkmıştık. Hüdaver’den bize yiyecek bir şeyler bulmasını istedik, ancak saat gece yarısını çoktan geçmiş her yer kapanmıştı.
Hüdaver “Ben böyle durumlarda Türklerin işlettiği kumarhaneye gidiyorum, geceyarısından sonra güzel çorba çıkarıyorlar” dedi, üçümüz hep beraber kumarhaneye yollandık.
Kapıdaki Gürcü badigard arkadaşlara Türk olduğumuzu ve müdürle görüşmek istediğimizi belirttik. İçeriye telefon açtılar, müdür geldi, kendimizi tanıtıp şehirde misafir olduğumuzu ve yiyecek bir şey bulamadığımız söyledik.
“Buyrun” dedi, bize izzet ikramda bulunmalarını söyledi.
İçersi sıcacık, ve tenhaydı.
Güzel halıların üzerinden çorba tenceresinin bulunduğu köşeye yürüdük, kana kana sıcak domates çorbası içtik, ekmek de istedik bandık, bandık, bandık!
Karnımız doyunca Hüdaver rahat bir havada, etrafta dolaşan mikro etekli Gürcü garson kızlardan viski istedi,
“Siz de içer misiniz?” diye bize de sordu.
Biz de içtik. Sigaramı yakmak için çakmak istedim, kumarhanenin adı yazılı çakmaklardan verdiler. Uykumuz gelinceye kadar içip sonra tekrar buz gibi soğuğa çıkıp otele yollandık.
Şimdi bu yazıyı yazarken eski kamera çantamın içinde o zamandan beri sakladığım çakmağı buldum, üzerinde 'CASINO ASTORIA, 14 Rustaveli Ave. Tiblisi' yazıyor. Demek adı buymuş, o zamanki Türk müdürü tanıyan varsa konukseverliği için teşekkür etmek isterim.

Sabah otelle hesabı kesip Hüdaver’le sözleştiğimiz yerde buluştuk, çantaları evine götürdük.
Evi mültecilerin kaldığı otelin karşısındaki sokaktaymış, gide gele otelin görüntüsü beynimize kazındı. Bina o kadar karakteristikti ki yıllar sonra TV’de zap yaparken bir anda CNBC-e’de binayı görüp çakıldım kaldım, üstelik gördüğüm sahnede kızla erkek Hüdaver’in evinden otele doğru sabah akşam geçtiğimiz Arnavut kaldırımı sokaktan iniyorlardı. Güzel bir Gürcü filmiydi.
Hüdaver Ordu’lu, bizim yaşlarda bir kardeşimiz. Türkiye’de gazetecilik tahsil etmiş, bir baltaya sap olamamış (aslında böyle dememek lazım, Hüdaver’in olayı bambaşka) , gelmiş 2-3 yıl önce nedense Tiflis’e yerleşmiş.
Anadili olan Lazca’ya çok benzeyen Gürcüce’yi şıkır şıkır konuşuyor ama geçimi için bir işte çalışmıyor, prensip olarak çalışmıyor.
(Benim bildiğim orada yaşadığı yıllar içinde sadece Ali Özgentürk'ün Balalayka filminin setinde tercümanlık yaptı, bir de otobüslü bir sahnede Gürcü rahip figürasyonuna çıktı, 300 dolar vermişler)
Ucuz bir gecekonduda oturuyor, para Türkiye’den gelirse ne ala, gelmezse borç arıyor. Gecekondu dedim ama evde faal bir duvar piyanosu var, (burada her evde standart olarak bulunurmuş) başka da pek bir şey yok: İki koltuk, bir yatak, girişteki mutfak olarak kullanılan masanın üzerinde kirli iki tencere, bir bardak ve kolilerce kitap.
Ha bir de satranç takımı. Hüdaver iyi bir satranççı, en son İzmir’de turnuvaya geldiğinde görüştük.

Hüdaver hiç susmuyor, sürekli konuşuyor, biraz fikir uçuşması da var. İlk gün gece yarısına kadar sohbet ettik satranç oynadık, hayali olan Trans-sibirya ekspresi ile Sibirya’ya gitme konusunda ilke birliğine vardık ama ben Sibirya’ya kadar ne kadar çok konuşacağını düşündükçe zamanla olaydan soğudum.
Gece yarısı biz çantalarımızdaki matları uyku tulumlarını çıkartıp aynı odada yattık, O "Ben biraz daha okuyacağım" dedi. Sabaha karşı uyandığımda hala gaz lambasının ışığında okuyordu- O tarihte Tiflis’te elektrik ve su sadece belli saatlerde veriliyordu ve geceyarısından sonra ikisi de kesikti. Sonuçta sabah biz kalktık o uyudu. Sabah temizliği sırasında Yakup’la burunlarımızın içinin gaz lambasının isinden simsiyah olduğunu görüp şaşırdık.
Tiflis’te iki gün daha kaldık, genelde kendi başımıza gezdik, lokal barlara takıldık, Gürcülerle ahbap olduk kadeh tokuşturduk, birbirimizin resmini çizdik.
Hüdaver de bizi gezdirdi; eskiden kiracı olduğu eve götürdü,
platonik aşık olduğu ev sahibinin kızı ile tanıştırdı; pek tanıştırdı da denemez aslında çünkü kızı görünce eli ayağına dolaştı. Kızın ablası Sofi İngiliz dili edebiyatı okuyormuş, çok hanım bir kızdı, bize Tiflis’i tanıttı, tepedeki kiliseye çıktık, bir ayine katıldık. Tiflis güzel bir şehir.

Son gün Tren saatine yarım saat kala Hüdaverin evinden birlikte çıktık, çantaları bir taksiye yükleyip gara doğru yola koyulduk ki ben aniden video kameramı evde unuttuğumu fark ettim. Panik içinde taksiciye geri dönmesini söylerken Hüdaver gayet sakin, kendisinin kamerayı bana dayılarının otobüs firması ile göndereceğini söyledi.
Şimdi; Titrek Peygamber Hüdaver’i anlatabilmek çok zor ama bu örnekten yararlanmaya çalışacağım:
Hüdaver kamerayı göndereceğini söylerken buna gerçekten inanıyordu, ama adım gibi biliyorum ki asla göndermeyecek , evden para gelmediği bir ay satıp kirayı ödeyecek, ve bunun için de en ufak bir suçluluk duygusu duymayacaktı.
Tren garında ayrılırken de “Abi 5 Lari varsa versenize” dedi, gülerek verdik.
Hüdaver benim hayatım boyunca tanıdığım en saf, en temiz, gerçekten peygamber gibi dünyevi meselelerle ilgisi sınırlı bir insandır (kolunun altında hep bir gazete olur o ayrı).
Daha sonraki yıllarda memlekete döndü, en son birlikte Tepekule’deki satranç turnuvası çıkışında Bayraklı’da uykuluk yedik, rakı içtik .
Her görüşmemizde ben kendimi onun yanında çok kirli, dünyevi meselelere gark olmuş, onulmaz derecede hesapçı, çıkarcı, bencil hissediyorum. O ise hiç şaşmadan:
“Bora yaa, abi bi ellilik çıksana, dün otobüsü kaçırdım verdiğinin hepsi taksiye gitti “ diyor.
Neyse hikayeye dönüyorum; unuttuğum kamerayı almak için eve döndük, ama kapının kilidi bozuldu. Tren kaçmak üzere, günde tek tren var, biz Pazartesi hastanede olmak zorundayız, kamera içerde kilitli. Ben can havliyle tuvaletin vasistasını açtım, tırmanıp içeri girdim, kameramı alıp kapıdan çıktım.

Kilitlenemeyen kapıyı olay yerine toplanan komşulara emanet edip taksiciye ekstra bahşiş vaat ederek son sürat gara gittik ama tren gözümüzün önünde kaçtı. Taksiciye 20 Lari daha vererek bir sonraki istasyonda treni yakaladık, Batum’a vardık.
Sabah Batum Limanı’na bakan bir çay bahçesinde alttan ısıtılan kumda pişirilmiş birer Türk kahvesi içtikten sonra sınıra vardık.
Gümrük görevlisi KGB kılıklı Gürcü, video kameramı görünce çektiğim kasetleri izlemek istedi, ancak kameranın pilinin şarjı bitmişti ve yanımda şarj aleti yoktu.
"O zaman kasedi bırakacaksın" dedi Putin .
Aklım gitti, “Bırakamam içinde kız arkadaşımın görüntüleri var, bizim meşrebimizce siz namahrem sayılırsınız” anlamında bir şeyler uydurdum. Karakoldan bir kamera buldular , biraz seyrettiler, baktılar hep yeme içme; rüşvet istemeden saldılar geçtik.
Otostop ve kısa otobüs yolculukları ile Ankara’ya kadar vardık ama bu kez de Bayramın son günü olduğundan İzmir’e otobüs yoktu.

Mecburen Eskişehir yoluna çıkıp otostop yapmaya başladık. Sabahın köründen akşama kadar ancak Uşak-Banaz’a gelebildik.
Sırtımızda külçe gibi ağır çantalar (içleri Gürcü votkaları, kılıç şeklindeki süslü şişelerde Ermeni konyakları dolu) sürekli yağan sulu sepkenin altında perişan olduk.
Banaz'da üç saat bekleyip kimse durmayınca Yakup isyan etti, “Bu son abicim ben artık otostop yapmıyorum” dedi, garaja doğru yürümeye başladı. Ben de ne yapayım peşinden gittim, bir dolmuş bulduk kendimizi İzmir’e getirdik.

Tiflis'ten İzmir'e ulaşmamız, hiç durmadan tam 51 saat sürdü.
Yakup’un anlattığına göre kapıyı açıp da kendisini o halde gören annesi içeriye girmeden kapının önünde soyunmasını istemiş.

Yakup: O günden sonra bir daha otostop yapmadı, kürsü başkanı oldu.

Hüdaver: İstanbul'da satranç kulüplerine takılıyor, çok projesi var. En son bir gazetede köşe yazacağını düşünüyordu.
Bora: Hala arada sırada otostop yapıyor ama sadece sıcak havalarda.