31 Mayıs, 2011

SAKIZ ADASI (Mayıs 2011)










Yunanistan’ın yeşil pasaporta vizeyi kaldırması ve EgeBirlik acentesinin feribot fiyatlarını indirmesiyle bir hafta sonumuzu Sakız Adasında geçirmek şart oldu.
İlk kez bundan tam 10 yıl önce Atina Pire’den feribotla İzmir’e gelirken bir yılbaşı günü gelip bir gece kaldığımız bu adaya o zamanlar gıpta ile bakmış, “Olmaz ya, olsa da Yunanistan vizeyi kaldırsa, adeta bir Kilisli, bir İpsalalı, bir Sarplı vatandaşımız gibi biz de haftasonunu yurtdışında geçirsek” diye aklımızdan geçirmiştik.



Adaya ilk gelişimizde 31 Aralık 2002 sabahı feribottan saat 5 30 da inmiş, titreyerek sığınacak açık bir yer ararken kıyıdaki eski binalardan birisinin üst katından gelen sesleri takip ederek merdivenleri tırmanınca gördüğümüz manzara karşısında ağzımız bir karış açık kalmıştı:



Güneş doğmak üzere olmasına rağmen geniş salon hıncahınç dolu olduğu gibi, masalardaki şişeler ve boş bardaklar, yerlerdeki çöplere bakılırsa burada saatlerdir içiliyordu. Gerçi saatlerdir içildiğini görmek için hep birlikte sallanarak sirtaki yapan gençlere bakmak da yeterliydi. Ben Neşe’ye “Galiba biz tarihleri karıştırdık, bugün 1 Ocak olsa gerek, yoksa bunlar bu saate kadar ayakta kalıp aynı günün akşamı bir de yılbaşını kutlayacak olamazlar” dedim



Günleri tekrar saydık, hayır bugün 31 Aralık sabahıydı. Bir köşeye oturup gençlerin dansını seyrederek güneşin doğuşunu ve dükkanların açılmasını bekledik. İçkili uzun eğlencelerin sonundaki dağınık atmosfer sayesinde kimse bize “Bir şey içer misin?” diye sormadı. Saat 7 gibi salondaki kalabalık dağılınca biz de dışarı çıktık.



Bu kez Çeşme yönünden Sakız'a gitmek için sabah saat 9 da Çeşme Limanındaydık.
10 yıl önceki seyahatimize de buradan, Brindisi feribotu ile çıktığımızdan eski günleri anımsadık, hüzünlendik, hala gezebildiğimiz için şükrettik.
Bu hattı yıllardır külüstür feribotuyla tekelinde tutan Ertürk firması bu sene Ege Birlik’in seferlere başlaması ile büyük bir darbe yemiş. Sabah ege Birlik'in önünde kuyruk varken Ertürk gişesi sinek avlıyordu.




Gidiş dönüş 40 euro olan fiyatlarını 30 euro’ya çekmişler ama gemileri boş gidip geliyor zira rakip firma fiyatı 11 euro’ya kırmış.
Saat 9 30'da kalkması gereken tekne 40-50 yolcunun pasaport işlemleri nedeniyle ancak 10:10 da kalkabildi.



Kaptandan öğrendiğim kadarıyla gemiyi Yuınanlı'lardan almışlar ve Ertürk acentesinin iddia ettiği gibi çıkartma gemisi değil basbayağı bir feribotmuş.



Üstelik iyice bir bakımdan geçirmişler, tuvaletler, oturma salonları pırıl pırıl, Ajda bardakta çay 1,5 lira.



50 dk.lık yolculuktan sonra saat 11 gibi adaya yanaştık.



Pasaport kuyruğunda tecrübeli olduğumuzdan hiç utanmadan gemiden ilk fırlayıp en ön sırayı kaptık, sorunsuz girişimizi yaptık. Herhalde en sona kalanın girişi 1 saati bulmuştur.



Daha önceden bir iki acente ie yazışmış olmama rağmen fazla çanta taşımamak için limandan çıkışta ilk acente olan Sixt’e girdik, 2 yaşında bir Hyundai Atos için 25 euroya anlaştık. Araba kiraları 25-30 euro arasında.



Üstelik yarın dönüş feribotumuz 5 te olduğundan arabayı öğleden sonra getirmemize de ses çıkartmadılar. Arabayı teslim eden işe yeni başladığı belli olan kız kontrata dört köşedeki çizikleri işaretledikten sonra, benzin deposunun 3/4 dolu olduğunu yazdı. Ben de baktım, 3/4 ten daha az benzin olduğunu söyledim. Patron kadın "Tamam sorun olmaz" dedi



Cumartesi öğleden sonra 2 de tüm dükkanlar kapanacağı için önce arabayı merkeze park edip biraz dolaştık, ada pek değişmemiş. Her köşede balkonlar için çiçek fideleri satılıyor.



Neşe bir döner dürüm yedi (1,60 e)



Alışveriş için süpermarket sorduk. Spar şehir dışında, havalanının yakınındaymış. Keyfood diye bir tane bulduk.



Biraz Uzo, sakız reçeli, sakız falan aldık. Esas almak istediğimiz eti yarın almayı planlıyorduk ama Pazar günü kapalıymışlar. 70’lik Uzo fiyatları 8-10 euro arasında değişiyor. Genelde Xios (Hios) üretimi markalar var, Midilli markalarından sadece yeşil Barbayanni ile Plomari vardı.
Kasada bizim gibi alışveriş yapan Türklerden birisi uyanıklık edip sıramı kaptı, sesimi çıkartmadım. Kasiyer kız alışverişleri bittikten sonra nerelisiniz diye sordu. Gururla Türküz dediler. Bunun üzerine kız arkadan gelen bize, marketlerinin Türklere özel bir indirim uyguladığını, elimizde promosyon kuponumuz varsa tüm alışverişte %5 indirim yaptıkları gibi aldığımız uzolardan birinin de 1 euro indirimli olduğunu söyledi.



"Bizde nerden kupon olsun, daha şimdi geldik" dedim. Gitti, bir kupon buldu geldi kasaya okuttu. Ben bu işten hiçbir şey anlamadım: İndirim bir malı almaya teşvik etmek için yapılır, biz zaten alacağımızı almış, kasaya gelmişiz, yine de zorla indirim yaptılar. Yunanlıların durumu perişan, umutlarını bizden gelecek turistlere bağlamışlar, zira Sakız Adası Yunanistan’ın Hakkarisi sayılır, merkeze çok uzak!



Teknede çok güzel Türkçe haritalar, broşürler dağıttıkları gibi her köşede bedava Türkçe, Sakız rehber kitabı var, dükkanlarda hep Türkçe ilanlar asılı, kısacası Antalya'da Rus gibiyiz..



Gezeceğimiz rotayı tartışırken ben Kuzey’e gidelim dedim, Neşe Güney'i istedi, Güney'e gittik.



Şehir çıkışında aynı Midilli havaalanı gibi deniz kıyısındaki havaalanının yanında Spar’ı görünce durup Pazar günü açık olmadıklarını sordum. Kasiyer kız soruma çok şaşırdı, "Tabi ki kapalıyız" dedi. Bu Yunanlıların tembelliği, keyifçiliği biz İzmirlileri kat be kat aşmış.
Bütün gün paso kafelerde oturup frappe içiyor, geceleri de uzo içip yanında deli gibi yiyorlar. Herkes sofrayı tam donatıyor, 5-6 tabak meze, karides, ahtapot vs gırla gidiyor. Parayı nerden buldukları meçhul. En hırpani inşaat işçisi kılıklı adamlar bile sahilde oturup 3 euroluk nescafeyle sigara keyfi yapıyor.



Şahirden çıkınca ilk plaj Karfas. Merkezden buraya belediye otobüsü de varmış galiba. Gayet güzel hoş bir plaj. Uzman Tv’deki rehber kadın Chios’da kum plaj yok diyor ama burası kumsal.



Sezon daha açılmadığından tek tük insan var.
Niyetim daha sonra bu rotayı bisikletle yapmak olduğundan, hazır altımızda araba varken mümkün olduğunca bütün plajları görüp tanımak istiyorum, zira ana yol yukardan gidiyor. Plajlara iniş kolay da geri dönüş hep rampa! Yola devam edip biraz ilerden kıyıya doğru 2-3 km içeriye girince Aya Fotini plajı var.



Burası çakıllı, arkasında ufak bir köy ve birkaç mavi çerçeveli taverna mevcut. Ortalık süt liman, çok sakin, güzel bir ortam.
Tekrar yola çıkıp 3 km ilerden bir daha içeri giriyoruz, Agios Ioanis. Çakıllı, pek güzel bir plaj değil.



5 km sonra Kataraktis köyüne inen yoldayız. Köy terk edilmiş gibi ıssız.Plaj yok ama denizin rengi pırıl pırıl, harika bir yeşil.
Bizim Kaynarpınar’ı andırıyor.



Kataraktis çıkışında yol boyunca gördüğümüz sakız bahçelerinin birinin yanında durup ağaçları inceledik.



Daha önce hiç görmediğimizden sakız ağacın neresinden elde edilir bilmiyorduk ama ben ‘Daldan sakız akıyor, kız nişanlın bakıyor’ türküsünden mülhem, dallarından aktığını tahmin ettim. Nitekim daha sonra bedava dağıtılan rehber kitaptan okuduğumuza göre Mayıs’tan Eylül’e kadar ağaçları üç kez jiletliyor, yere akan sakız damlaları kirlenmesin diye de ağacın altına beyaz bir toprak seriyorlarmış. Henüz sezon başlamamış olacak ki ne ağaçlarda çizik, ne yerde beyaz toprak vardı.
Yine de dalların köşelerinden akan sakızlardan biraz topladık. Markette Neşe son anda Türklerin elindeki paket paket sakızları görüp aceleyle fiyatına bakmadan aldığından ufacık üç paket sakıza 6 euro vermiştik ve içime oturmuştu. Buradan bedava toplamak da mümkünmüş. (Bir gezi yazarının iddiasına göre turistlere azıcık toplamak serbestmiş) Beş altı damlayı birleştirince çiğneyecek kadar bir sakız oldu, benim çok hoşuma gitti. Dolgularımı sökme riskine rağmen uzun süre çiğnedim.
Buradan sonra Lilikas’a indik.



Burada ufak bir mendirekle küçük bir plaj var, pek ev yok.



Koyların hepsi birbirine benzediğinden buradan sonra fazla oyalanmadan en Güney’deki meşhur Emporios’a gittik.



flashvars="hostname=cowbell.grooveshark.com&songIDs=24120445&style=water&p=0" allowScriptAccess="always" wmode="window" />




Bu ufak köyün meydanında iki üç gösterişli taverna ile Mavra Volia adlı bir plajı var.



Bizimle birlikte bir otobüs Alman turist tavernaya indiğinden köy merkezinde oyalanmadan plaja geçtik. Burası adanın siyah çakıl taşlarından oluşmuş en meşhur plajı.



Sürekli reklamı yapılan iddiaya göre volkan patlamış da ondan taşlar siyahmış. Aynısından Karaburun’u geçtikten sonra Küçükbahçe yolunda da var ama kimse tenezzül edip durmuyor. Bu plajın girişinde Yunanistanda ilk kez burada nudizm yasaktır tabelası gördüm, ama paradoksal olarak Sakız’da gördüğümüz tek donsuzlar da bu plajdaydı.



Koyun bir ucundan çıkan merdivenlerle yandaki koya, ordan da deniz kıyısından bir sonraki koya geçiliyor. Yani yapı olarak kompartımanlardan oluşmuş, tam çıplaklar plajı olacak yermiş.



Deniz çivi gibi olmasına rağmen koyu boydan boya yüzdüm. Deniz berrak, balık seyrekti. 1 saat kadar yüzüp güneşlendikten sonra köyün merkezine döndük. Otobüsle gelen Almanlar hala yemeklerini bitirmemişlerdi. Restoranların menülerine baktık. Fiyatlar pek ucuz değildi. Zaten hep anlatılan ıssız koylardaki küçük tavernalardaki ucuzluğunu ben şimdiye kadar hiç görmedim. Nereye gitsen fiyatlar üç aşağı beş yukarı aynı, mezeler 4-5, ahtapot-kalamar 8-10, 20 lik uzo 5 euro. Öğlen yemeğini 8 km ilerdeki Pyrgi’de yemeğe karar verip yola düştük.
Pyrgi ev duvarlarının süslemeleriyle meşhur ufak bir köy.



Bu süslemeler ilk bakışta boyanarak yapılmış gibi görünse de yakından bakınca alta siyah kumlu bir sıva atılıp, üzerine beyaz badana çekilip, beyaz badananın mumlu kağıttaki çini mürekkebi gibi kazınarak yapıldığı anlaşılıyor.



Yunanlılar için belki basit bir yöntem ama bizim gibi yaptığı inşaatta tuğlaların üzerine tek kat sıva çekmeye üşenen bir millet için çok zor!



Hemen hemen bütün köyde bu yöntem uygulanınca pek fantastik bir görüntü ortaya çıkmış. Köyün bankası bile süslü.



Arabayı parkedip yürüyerek köyü dolaştık. Sokaklar yine bomboş, kemerli geçitler var.



Yürü yürü köyün meydanına çıktık. Bir köşesinde yine aynı şekilde süslenmiş kilise, ortada masalarda oturan bir iki yaşlı, meydanı çevreleyen dükkanlarda her nasılsa açık bir iki kafe ve bir dönerci.



Kapalı restoranların içine aç kurtlar gibi elimizi siper ederek baktığımızı gören yaşlılardan birisi Maria diye seslendi. Dönerciye bakan bıyıklı kız kafelerden birinden kalktı kendi dükkanına geldi.



Döner daha pişmemiş, sadece çöp şiş ve patates kızartması varmış. Biz de iki çöp şişli (souvlaki) dürüm ve bir patates söyledik, dolaptan da Midilli’den tanıdığımız bir şişe Malamatina retsina şarabı çekip meydana oturduk. Bu Malamatina güzel de soğuk ve hafif olduğundan her seferinde gazoz gibi içilip insanı fena çarpıyor. Şişesi de gazoz kapaklı, ufarak görünmekle birlikte yarım litrelik.



Dürümler cacık vs katkılar sayesinde fena değildi, hepsine toplam 9 euro ödedik. Malamatina’nın etkilerini azaltıp araba kullanabilecek hale gelmek için köyün içinde bir tur daha attık.



Kapılarının önüde sakin oturan yaşlı kadınlar dışında insan görmedik.



Görünürde kalacak otel vs de yoktu. Neşe kalacak yer bulamayacağız diye tedirgin oldu. Ben:
“Rabbim bize kalacak güzel bir yer gösterecektir mutlaka” dedim
Güneş alçalmaya başladığından bir sonraki köy olan 12 km ilerdeki Mesta’ya geçtik. Bu köyün dışına arabayı parkedip surlardan içeri girince hortladık.



Köy tamamen labirent gibi ortaçağdan kalma sokaklardan tünellerden, dehlizlerden oluşuyor.



Etrafta gömlek pantolonlu modern giyimli insanlar olmasa kendini rahatlıkla ortaçağda hissedebilirsin.



Fas’ın Fez kentinde de böyle bir ortaçağ ortamı vardı ama ordakilerin kıyafetleri de ortaçağdan kalma gibiydi. Pyrgi’deki bina süslemeleri de bana Fas’ın duvarlarını anımsattı.



Bir bakkalın sokağa attığı masanın etrafında oturup kahve içen aylak Yunanlılara otel aradığımızı söyleyince köyün tek oteli olan Medieval Castle'ı tarif ettiler. Daha önce buraya gelip oteli gören bir Türk de anılarında oteli çok beğendiğini ve bir dahaki sefer burada kalmayı planladığını yazdığından otele gittik. Kapalıydı. Geri dönüp bakkala kapalı dedik.



Telefon ettiler, ulaşamadılar. Bir kadın kalktı labirente daldı otele bakan kızı buldu geldi. Bir hayli şişman olan kız kan ter içinde gelip resepsiyonu açtı, fiyatları 90 eurodan başlayıp 250 euroya kadar çıkıyormuş. Merakımızdan bir odayı görmek istedik. Kız oflaya puflaya resepsiyon olan binayı kapattı, önümüze düştü , sokaklarda epeyce yürüdükten sonra bir evin kapısını açtı.



Anladığımız kadarıyla bu otel birkaç sokaktaki bütün evler restore edilerek yapılmış ve odaların hiçbir birbirine benzemiyor. Açtığı kapıdan geçip merdivenlerden tırmandık, küçük bir sahanlığa açılan iki kapı vardı, birini açtı. Butik otel havasında şık döşenmiş küçücük bir oda, camı penceresi yok, içerisi rutubet kokuyor.



Çift kişilk bir yatak TV, bilgisayar falan var. Suratsız şişman kıza teşekkür edip çıktık. Yeniden sokaklarda kaybolup köyün meydanına çıktık. Meydanda boş oda yazan bir binanın önünde bir aile oturuyordu. Bizimle hiç ilgilenmediler, oda var mı diye sorduk. 50 euro dediler.



Bir iki ev pansiyonuna daha fiyat sorup surların dışındaki evlerde bile en ucuz fiyatın 45 euro olduğunu ve bütün pansiyon sahiplerinin suratsız olduğunu görünce Neşe’ye “Sanırım kalacağımız yer burası değil” dedim. O da zaten burayı görmek için çok ilginç ama kalmak için çok klostrofobik bulduğunu söyledi.



İlk girdiğimiz 100 euroluk oteldeki ziyaretçi defterinde otelde bir hafta kalıp çok memnun olan turistlerin yazılarını okumuştum. Ne yapmışlar burada bir hafta boyunca anlamadım. Muhtemelen ya balayındalardı, ya da karanlık odada kitap okudular. Mesta’nın 5 km aşağısındaki limanına da indik. Burası ticari teknelerle dolu kirli, turistik olmayan bir yermiş.
Adanın Batı kıyısındaki Lithi limanına gitmek üzere yola çıktık. Hesapta kestirme dağ yollarından gidecektik ama ova yollarında bile doğru düzgün insan bulunmadığından ıssız yollarda, tabelasız kavşaklarda güvercin hislerimizi kullanmak zorunda kaldık. Vessa diye bir köye girmek gafletinde bulunduk. Altımızdaki araba çok ufak olmasa köyün sokaklarında sıkışıp kalacaktık. Geri dönmek de söz konusu değil. Köyün dar yollarından tırmanıp tepedeki ufacık köy meydanına ulaştık ama giremedik. Meydandaki 3 kafenin önüne atılan sandalyelerin yolu tıkaması yüzünden yokuşta kaldık. Oturanlar yerlerinden kalkmadan sandalyelerini oynattılar da meydandan geçebildik.



Bu köy meydanındaki sosyal hayat benim çok ilgimi çekti: Kahvelerin modern olan ikisinde gençler, çınar altı otantik olanında yaşlılar oturuyor, ama o kadar ücra ve küçük bir dağ köyü ki, olsun olsun 500 kişi yaşar, bunların hepsi de birbirini tanır. Yaşlılar kahvesindeki babalar oğulları hangi kıza asılıyor, kızları kimin elini tutuyor hep seyrediyorlar, gizli hiç bir şey olamaz!



Git git limana gelmiş olmamız lazım derken bir de baktık geri dönmüş, Emporios’a yaklaşmışız. Hava da kararmaya başlayınca Neşe’ye “Rabbim bize Sakız Merkez’de kalın diyor” dedim, direksiyonu Kuzey’e kırdım. Merkezde kalmaya karar verince henüz kapanmamış olan Spar’a girip otelin buzdolabına koymak üzere 2-3 kilo pirzola paketlettik. (5 euro/kg)
Merkezde önce yine gezi yazılarından methini okuduğumuz Kyma Otel’e girdim. Resepsiyondaki hanım Karşıyakalı’ymış.
“Biz de Bornova’danız” dedim.
“Benim hayatım Bornova’da geçti” dedi.
Buralı bir adamla evlenmiş, Otel de kayınpederine ait eski bir konakmış, tadilatla yanına bir bina daha eklemişler. Oda, kahvaltı fiyatı 65 euro imiş. Güzel havası olan bir oteldi ama ne söylediysem fiyatı indirmedi. İnsana sanki yurtdışında memleketlinle karşılaşınca ekstra bir muamele görecekmisin gibi geliyor ama burası da tam yurtdışı gibi değil. Belki kadıncağız da haklı, Türkten başka turist yok ki...
Neyse hiç indirim yapmayınca ben de odayı tutmadım.
Şehir merkezinde bir pansiyon gördüm, resepsiyoncusu yoktu (Ne oteller gördüm resepsiyoncusu yoktu, ne resepsiyoncular gördüm oteli yoktu) Duvara kocaman numarasını yazıp oteli açık bırakıp gitmiş. Seslenince bir kadın müşteri dışarı çıktı, beni görünce konuşmadan odasına döndü. İlerde Diana otelin tabelasını görünce oraya yürüdüm, oda kahvaltı 55 euro dedi, pazarlıkla 50 ye indi. Yarın feribot saatine kadar etlerimizi buzdolabında saklamayı da kabul edince gidip Neşe’yi ve çantaları aldım. Oda güzel, temiz, TV, buzdolabı var, balkonu yok. Televizyonda TRT karlı çıkıyor. Neşe ile Can hazırlanırken ben dışarı çıkıp bir tur attım. Otelin altında çok güzel Doğu Avrupa işi bir tabldot salonu vardı.



İçeri girdim, Etli patates ve muhallebi vardı
“Kaç para yemek ?” diye sordum
“Sen burada yiyemezsin ki, burası öğrenci yurdunun yemekhanesi” dedi gençler.
“Hımm” deyip çıktım, zaten yemeyecektim, fiyatını merak etmiştim.
Sahildeki hamburgercide 13-14 yaşlarında onlarca çocuk süslenmiş, fast fofod yiyerek piyasa yapıyorlardı.



İnternet kafeler de gençlerle doluydu, bilgisayar ekranları devasaydı.



Otele döndüm, resepsiyonda Neşe ile Can’ın inmesini beklerken parayı sonradan bulmuşa benzeyen, kafayı kazıtmış bir Türk, kız arkadaşı ile içeri girdi. Resepsiyoncu kıza:
“We want to eat sea products. Where is the best place?” diye sordu.
Kız da harita üzerinden Çeşme iskelesinin ordaki restoranları tarif etti.
Onlar gidince ben de kıza yanaşıp “Normal halk da oraya mı gidiyor, yoksa turistik mi?” diye sordum. Taze deniz mahsülü yemek istiyorsak Langada veya Kardamila limanına gitmemiz lazımmış ama merkezde yemek için herkes oraya gidiyormuş. En sondaki restoran en eskileriymiş ve biraz daha iyiymiş.
Özellikle yurtdışına Türklerle aynı mekanda yemek yemek kimi zaman asap bozucu olabiliyorsa da biz de çıkıp oraya yürümeye başladık. Bizim saçsız hemşeri Allah’tan limana yürümeye üşenip koyun ortasındaki bir restorana oturmuş, masayı da ‘deniz ürünleriyle’ doldurmuş. Biz kızın tavsiye ettiği restorana oturduk.



Saat sekiz gibi masaların henüz yarısı doluydu ama yarım saat içinde boş masa kalmadı. Bizden başka turist de yoktu. Genelde aileleriyle birlikte yemek yiyen 60 larında, ekabir tavırlı, pos bıyıklı, sigara içen adamlar ve fönlü, süslü ama çirkin karıları vardı.



Kalabalık masalar da az değildi. Menü basit bir A4 çıktısıydı, sanırım günlük değiştiriyorlar. Menüyü adisyon fişiyle berber getirip masaya bırakıyorlar, istediklerini kendin yazıyorsun. Pek sebze yoktu, biz de kendimize cacık, kızarmış Sakız peyniri, ahtapot , (elbette) Greek salat, Can’a da sosis ve patates söyledik.



Herhalde restorandaki en mütevazi masa bizimkiydi. Yunanlılar Şahika misali menüyü getir şeklinde yiyorlar. Birader bu ne iştah!.



Karidesler gidiyor, salyangozlar geliyor, ahtapot gidiyor, kalamar geliyor, patlıcan kabak kızartmaları, salatalar, dolmalar, hepsi aynı iki kişilik masada, hespsini de yiyorlar.



Dışarıdaki bütün masalar dolu olduğu gibi tuvalete giderken baktım, içerde de yer kalmamış. Hani bunlarda kriz vardı?



Aslında menüde yazmayan zeytinyağlılar, kızartmalar da varmış sonradan başka masalarda gördük ama biz tıkandık başka bir şey söyleyemedik. İki 20’ lik uzo ile 37 euro hesap geldi.
Gece saat geç olmasına karşın sahil yolu oldukça kalabalıktı.



Sabah otelin kahvaltısı açık büfeydi ve fena değildi.



Bol bol kahve içtik. Yunanistan fiyatlarıyla hesaplasan içtiğimiz kahve parası oda ücretini aşar!



Saat 10 gibi odayı boşalttık, eşyaları arabaya yükleyip Ada’nın Kuzeyine doğru yola koyulduk. Merkezin çıkışında denizin üzerinde yan yana dört yel değirmeni vardı, pek fotojeniktiler.



Biz de durup fotoğraf çektik.
Pantoukios adlı küçük bir koya yukardan baktık.



Bisikletçiler için yol bu koya kadar fena değil ama sonra zigzaglar çizerek oldukça dik bir eğimle tırmanmaya başlıyor. Tepeye kadar 2 km ölçtüm ama rampa o kadar dik ki bisikletin üzerinde çıkmak insanı epey hırpalar.



Yol boyu kayalıklar denize dimdik inmekle birlikte yolun virajlı yerlerinde Kaputaş benzeri bir iki ufak plaj oluşmuş.



Tepeden inerken sağda çamların arasından Langada köyünü görünce durup seyrettik. Etraftaki çamların ve katır tırnaklarının kokusu ile birlikte çok hoş bir manzaraydı.



Köyün köşesinden akan dereyi takip ederek merkeze indik sahile arabayı parkettik. Sahilde sıra sıra restoranlar hazırlık yapıyorlardı ama etraf pek kalabalık değildi.



Deniz sakin, dibi görünüyor, iri kefal sürüleri net seçiliyordu.



Bu kadar güzel bir köyün mutlaka plajı vardır diyerek koyun sonuna kadar yürüyünce ufak çakıllı bir plaj bulduk. Yazlık evler bakımlı ve bol çiçekliydi.



Sardunya ve sakızların üzerleri iri yapraklı çiçeklerle doluydu. Sanırım suni gübre veriyorlar, zira bizim balkondaki musluk suyuyla beslenen sardunyalar bunların köyden gelmiş kavruk akrabaları gibi.



Evinin önünde kahve içen bir hanımdan bir iki dal kopartıp balkonumuzda mundar etmek için işaret diliyle izin istedik.
Kendi eliyle koparttı, ıslak peçetelere sarıp verdi.



Sahilde yaşlı bir adam tuttuğu ahtapotu dövüyordu ama tam dövmek de denemez. İple boynundan bağlamış bir sağa bir sola gezdirerek köpürtüyordu.



Bu koyu ve sakin havasını çok sevdik ama daha Kuzey'deki Kardamila ve Marmaro'yu da bir görelim diye yola devam ettik.
Marmaro köyü ıssız daracık sokaklarıyla terk edilmiş gibiydi.



Sokaklarda kimsecikler olmadığı gibi evlerden de hiç ses gelmiyordu. Köyün meydanına vardığımızda Pazar tatilini burada geçiren birkaç aile ve motorcuları gördük.




Buraya Kardamila Limanı da deniyormuş. Köyün meydanında şöyle bir tur attık, sıkıcı bir havası vardı, hiç sevmedik.



Yola devam edip Tam kuzey'deki Nagos adlı koya indik. Doğru düzgün yolu bile yoktu ama plaj hoşumuza gitti. Kıyıda açık bir taverna da vardı, önünde yüzmeye karar verdik.



Can ile ben yüzerken Neşe de hep heves ettiği frappeden ısmarladı. Tatsız tuzsuz bir bardak kahveye 2 euro verdikten sonra O da artık bir daha bunu denememeye karar verdi. 1 saat kadar yüzüp dinlendikten sonra Langada’ya döndük. Gidip geldiğimiz iki üç saat içinde koy kalabalıklaşmış, park yeri araba dolmuş. Anlaşılan Yunanlı aileler Pazar yemekleri için burayı seçmiş.



İki saat önce hazırlık yapan, masa örtülerini seren garsonlar vızır vızır tepsi taşıyorlar. Biz de fiyatların hepsinde aynı olduğunu bildiğimizden menülerine bakmadan en kalabalık bir tanesine oturduk. Garson yine aynı usul menü ile adisyon fişini getirdi, menüden istediklerimizi yazmamızı söyledi.



Biz de bu sefer dünkü sebze açlığımızın sonucu patlıcan-kabak kızartma, cacık, peynir kızartması, kalamar tava ve uzo söyledik. Can da yine sosis istedi. Burada sosislerin tadı sositen çok köfteye benziyor.



Cacıkları da kuru cacık gibi kıvamlı ama sanki Danone yoğurttan yapmışsın gibi hafif tatlımsı. Bebek kalamarları neredeyse hiç ayıklamadan olduğu gibi bütün kızartmışlar, naylon şerite benzeyen omurgaları, hatta gagaları içlerindeydi.



Özellikle patlıcan kabak kızartmalarının porsiyonları o kadar büyüktü ki yemekleri bitiremedik, yazık oldu. Sebzeleri sanırım biralı ve unlu bir karışıma batırıp kızartmışlar, biraz tempura havasında ve güzeldi. Neşe döner dönmez aynısını yapmayı denedi, daha da güzel oldu.
Sonuçta deniz kıyısında çok güzel bir yemek yedik. Adada en beğendiğimiz yer burası, yani Langada oldu.



Arabayı teslim etme saatimiz geldiği ve epeyce de yolumuz olduğu için sofrayı fazla uzatmadan bir ufak uzo ile iktifa edip hesabı istedik, yine 37 euro geldi. Bu yemek için Türkiye’de de hemen hemen aynı parayı öderdik.
Dönüş yolunda Sakız merkeze kadar açık benzinlik aradık. Benzinci çok, ama günlerden Pazar olduğu için açık olan yoktu! Arabayı kiralayan kadın da adada çok benzinci olduğunu ancak Pazar günleri genelde kapandıklarını, otomatlı istasyonlardan banknot atarak benzini kendimiz doldurabileceğimizi söylemişti.



Dün 10 euroluk benzin almıştım. Hesabıma göre 7 euroluk daha alsam yetecekti ama 7 euroluk banknot icat edilmediğinden, ayrıca makinelere hiç güvenmediğimden insani bir ilişki araya araya merkeze kadar geldik. Merkezdeki istasyonda da otomat yokmuş, mecburen havaalanı yoluna doğru devam ettik. Otomat tek 10’luk banknotumu kaç defa denediysem kabul etmedi. En sonunda ceplerden iki 5’lik buldum da depoyu aldığımız seviyeye getirmeyi başardım. Bizden sonra Sakız'a gidip muhtemelen aynı Atos'u kiralayan bir başka tanıdık da depoyu aldığı seviyeye getireceğim diye uğraşırken benzin göstergesi analog olup hemen reaksiyon vermediğinden depoyu fulleyivermiş.



Tekrar merkeze döndük, aracı bize söylendiği şekilde Sixt'in karşısında boş bulduğumuz yere park ettik, anahtarı paspasın altına koyup kapıları açık bırakarak terk ettik. Ben otele gidip etleri aldım, Neşe çantaları yerleştirdi, merkezdeki tek açık dükkan olan limanın karşısındaki hediyelikçiden reçeller falan aldı. Bu dükkan turistik görünmesine karşın market fiyatından, hatta daha bile ucuza uzo da satıyor.
Saat 16 30’da, feribot’un kalkışına yarım saat kala gümrükten geçip yerimizi aldık. Yolcular bu sefer vakitlice bindiğinden tekne de vaktinde kalkabildi.



Hemen yanımızdan kalkan Ertürk feribotunda sadece bir karavan ve onun iki yolcusu vardı. Onlar da muhtemelen Ertürk’e para ödemeyen tanıdıklarıydı zira Ege Birlik araba fiyatlarında da dampinge gidip fiyatı gidiş dönüş 40 euro’ya indirmiş. (Şöför için ayrıca bilet de alınması gerekiyormuş, sordum) Bizi bunca yıldır bafileyen Ertürk’ün bomboş feribotuna bakıp oh olsun diyemedim, içim acıdı.



Sonuçta boş feribot bizim milli serveti, hadi serveti de bırak uğrunda dünyanın birbirini kırdığı petrolü heba ederek gidip geliyordu. 50 dakika sonra Çeşme limanında Roro gemilerinin arasına park ettik.Sakız'a inişin aksine bu sefer kimse giriş için acele etmedi, zira herkes polis kontrolünden geçmeden önce uzun uzun Duty Free de oyalanmak niyetindeydi.



Ben daha giderken gözüme kestirdiğim iki tane litrelik Uzo Meandros şişesini (5 euro) kapıp ilk alışverişi yaptım, sıra beklemeden polis kontrolünden geçip ülkemize ve kapının önündeki arabamıza kavuştuk. 50 dakikalık deniz yolculuğu sonrasında ülke değiştirmek yine garip geldi.



Çeşme merkezde arabayı önüne park ettiğimiz restoranın fiyat listesini inceleyip burası daha ucuz diye konuşurken konuşmalarımıza kulak misafiri olan garson da merakla karşı taraftaki restorandaki salata fiyatlarını sordu.
Hiddetle, "Grek salat diye bir şey uydurmuşlar, 5 euro" dedim.



“Ooo, bizde salata 4 lira” dedi
Sakız Adası bizim açımızdan ulaşım kolaylığı ve ucuzluğu açısından paha biçilmez, ama Midilli’ye göre hem turistik ambiyansı, hem uzolarının kalitesi daha zayıf.



Döndükten sonra Sixt'in kredi kartımızdan 25+7 euro çektiğini görünce kendilerine bir mail atıp daha arabayı alırken benzin seviyesinin yanlış işaretlendiğini söylediğimi anımsattım. Özür dileyip parayı iade edeceklerini söylediler. İki ay ve üç mail sonra iade ettiler. Diyeceğim o ki hemen limanın karşısındaki Sixt kredi kartını emanet etmek için pek iyi bir yere benzemiyor.

Kitap: Temeşvarlı Osman Ağa Bir Osmanlı Türk Sipahisi ve Esirlik Hayatı
Müzik:
Vicky Mosholiou
Bütçe: 3 kişi herşey dahil iki gün bir gece 400 lira
(Bu yazıyı yazarken bir de baktım, son yazıyı yayınlayalı neredeyse altı ay olmuş. İleri demokrasi insanda hiç durmayayım hep gideyim isteği uyandırıyor. Hazır Blogsport da epeydir kapalı olduğundan yazma işini tavsattım.
Değerli dostum Çağlar Tükel'in armağanı olan Sandaletliseyyah.com adresine taşınınca herhalde daha sık yazacağım)

25 yorum:

Adsız dedi ki...

nedense bana karaburunu hatırlattı sakız adası :)

A-H dedi ki...

sanirim yunanlilar bunca yeme, icme ve zevk-i sefa yuzunden krizdeler :)))
bende oyle bir izlenim birakti :)

papillon dedi ki...

Doktorum uzun zamandır yazın yoktu. gece vakti tesadüfen benim siteden linkine tıklayınca hoş bir sürpriz oldu. Yazın biz de cümbür cemaat Rodos planlıyoruz. Şimdiden iştahım kabardı:)

endiseliperi dedi ki...

yine zevkle, zaman zaman gülümseyerek okudum. elinize sağlık.

sevgiler, selamlar.

sezgihan dedi ki...

bizde hanımla avrupadan yeni döndük . pariste deniz yok .. beğenmedik . venedik güzel ama . .

Engin Kaban dedi ki...

Eline sağlık Bora abi. Okuması son derece keyifli ve de bilgilendirici bir yazı olmuş. Ben de daha önce 2 kez Atina'ya gidip gelirken birkaç saat uğramıştım. Şimdi birkaç gün içinde gideceğiz Sakız'a 2-3 gün kalacak şekilde. Tavsiyelerinden notlar aldım...

Engin Kaban

levent dedi ki...

Bora Bey, Sakız'a gidiş-dönüş fiyatı 8.-€'ya düştü...Ayrıca Çeşme Marina'da bir arkadaşımızın teknesi var onlar ücrette almıyor:)

Margot dedi ki...

Yeni siteniz hayırlı olsun Bora bey, özletmiştiniz kendinizi. Yazıyı okurken yeme içme bölümüne geldiğimde "işte meşhur greek salata" ısmarlama kısmına geldik dedim :))
çok yaşayın, çok gezin e mi?
sevgiler & selamlar!

elegimsagma dedi ki...

eski yazıları okumuş olmak, yenilerini okumayı daha keyifli hale getiriyor. greek salad'daki vurguda kocaman bir kahkaha patlattım :)
sevgiler..

Mavi Balon dedi ki...

Yine elimde nutella şu saatte sizi okudum, eğer olur da kilo alırsam sebebi nutella değil sizin şu tatlı güzel yazılarınız olucaktır eminim..
Ha bide bide, Bunca zaman sonra Yunanistanı yazmanıza bayıldım nedense bir İZmir'li olarak pek severim bazen onları..

Löplöpcü dedi ki...

Dibimizdeki adalardan bir Sakız kalmıştı gidemediğim. Middili yazısındaki heyecanı nedense burada hissetmedim. Sanırım "Yunanistanın Hakkarisi" ifadesi kısaca Sakız adasını özetledi. Yine de haftasonu için gidip görmeğe değer.

Adsız dedi ki...

Bora Bey,

Çok değerli ve gerekli bilgileri son derece ayrıntılı yazıyorsunuz, okumakta ayrıca keyif verici.. Elinize sağlık.

Tesekkürler,
Basak Cansun

gmnydn dedi ki...

cok iyi be...
Imrendim abi. Ekim sonunda bir ziyaret de biz mi yapsak acaba...

Sivas dedi ki...

Yazılarınıza genel anlamda göz attım ve oldukça bilgilendim. Paylaşımlarınız için teşekkür ederim. Saygılar

Yurttan Sesler Korosu dedi ki...

domain hayırlı olsun.
desenize, dizidahasıkokuyacağiz.com :)

Eeyore dedi ki...

Bu yazınızı okuduktan sonra tesadüfe bakın ki evimize bir kavanoz sakız reçeli geldi, gerçekten muhteşem bir tat.
Çok akıcı ve eğlenceli yazıyorsunuz, gözlerim sulandı okurken :) Ben de gezmiş görmüş kadar oldum.
Sevgiler

Yusuf dedi ki...

Nedense artık tasarrruf modunun en keskin olduğu yazılarınızın daha bir keyifli olduğunu düşünmeye başladım, tabi bu benim okuyucu görüşüm ama. Yeni ve bir o kadarda keyifli gezilerinizi merakla bekliyorum. İyi eğlenceler.

ssbb dedi ki...

Haklısın Yusuf,
Bu yazılar bloğun adına da uymuyor ama ne yapalım durum bu. Belli bir yaştan sonra ve ailecek sefillik olmuyor. Yine de senin için eski maceralardan bir şeyler yazmaya çalışacağım.

gezipusulam dedi ki...

Bora Bey,

Emeğinize sağlık, çok seviyorum blogunuzu.
Biz de bu haftasonu Sakız yolcusuyuz. Ben de niye herkes araba kiralıyor, kendi arabasıyla geçmiyor diyordum. Meğer sigortası, incik mıncık ne çok prosedürü varmış. Bakalım Sakızı sevecek miyiz.

Seda Meşeli dedi ki...

Sakız Adasını da seyahat planlarımıza ekleyeceğiz demek ki...
sevgiler,
seda
http//blog.dunyakazanbizkepce.com

Carpe Diem dedi ki...

çok güzel bir yazı olmuş. bu da benim sakız adası izlenimlerim :)

http://gezdimgordumyazdim.blogspot.com/2011/12/sakz-adas-chios_26.html

Gülüm Altaca dedi ki...

Doktor Bey yazılarınız çok yararlı, çok güzel yeteri kadar ayrıntılı ve hoş yazıyorsunuz. Ben de doktorum. Zevkle okudum. Ben de önümüzdeki günlerde ailemle Sakız'a gitmeyi planlıyorum ve planlama aşamasında sizin anılarınızdan çok yararlandım. Bu et meselesi nedir? Sakız'ın etleri meşhur mu? Gittiğimizde biz de almalı mıyız? Nice seyahatlere.

Adsız dedi ki...

Geçen ay sakızda idim merkezde belediye binasının yanında bir taverna (lokanta) var çok hesaplı ve güzel tavsye ederim..

Orçun Başlak dedi ki...

Geçtiğimiz günlerde keyifli bir tatil geçirdiğim Sakız Adası (Chios) seyahatim ile ilgili bir blog yazısı yazdım. Ekte paylaşmak istiyorum. Chios'un tavernalarında keyifli sohbetler etmek isteyen, kumsallarında (biraz taşlıklar gerçi ama) dinlenmek isteyen ve sakin bir Yunanistan adasında kendinden geçmek isteyenler için faydalı olacağını düşünüyorum.

http://orcun.baslak.com/yunanistanda-bir-ada-chios-chiosda-bir-kedi-bucuruk/

http://orcun.baslak.com/yunanistanda-bir-ada-chios-chiosda-bir-kedi-bucuruk/

alimerginoglu dedi ki...

Sevgili Bora,

Senin bu guzel yazilarini, ailece maceralarinizi, okuyorum okuyorum hic bitmesin istiyorum. Oyle ki, sanki Oxford'da degilim de sizlerle Sakiz Adasi'ni arsinlamis, uzolardan caktirmadan bir yudum almis, iyot kokusunu icime cekmis gibiyim. Cok yasa, bin yasa! Sevgiler.

Alim Erginoglu
www.uckuruslukdunya.com