31 Aralık, 2005

HİNDİSTAN (Bombay-Goa, Aralık 2005)























Hindistana gidişimiz Küba gibi oldu.Yıllardır en az iki aylık bir boşluk bulalım da kara yoluyla gidelim diye bekledik, ama baktık yıllar geçiyor , gidemeyeceğiz,uçakla da olsa bir gidelim, ilerde kara yoluyla yine gideriz diye düşündük. Kara yoluyla genelde Kuzey gezildiği için de biletimizi Delhi'ye değil,Bombay'a aldık.Amacımız Bombay'dan güneye inerek Goa eyaletinin plajlarında güneş depolamak.Bunu geç keşfettiğime yanıyorum,kışın ortasında 10 gün de olsa yazı yaşayınca kış çok rahat geçiyor.Yani bu bir seyyah yazısı değil,daha ziyade bir tatil yazısı.






10 Aralık 2005 Cumartesi 09:45 Doha havaalanı, Sterling Cafe

Yerler yapış yapış, tuvaletteyse her yer su içinde, tuvalet kağıdı yok, yeterli tuvalet de yok, sıra var. Musluklardan çok sıcak ve az sıcak su akıyor. Bir köşede inşaat tüm hızıyla devam ediyor. Beton kırma kompresörü sigara içme odası denen rüzgarlı gaz odasının üst katının betonunu kırıyor. Dumanı gözardı etsen bile sağır olmayan birinin içerde durması olanaksız.

Burası Katar'ın Doha havaalanı. Dün akşam saat 10 da yarım saat rötarla geldik. Aslında biletimiz sabah uçağınaydı ama yer hostesi Yasmeen hemen uçak var isterseniz uçabilirsiniz dedi. Sabahtan beri yolda olduğumuzdan planımızı değiştirmedik ve otelde kalmayı tercih ettik, etmez olaydık. Uçağa binsek Bombay’da olacağımız saatte hala havaalanı inşaatında bekliyorduk. Yasmeen bize önce yarım saat dedi,sonra bir daha ,bir daha… Rezervasyonumuz olduğu halde otelde yer yokmuş. Ben ki onu tavlamak için kızımın adı da Yasemin demiştim.
Katar pasaport polisi

En sonunda saat 01 de ben de sinirlendim. Şeflerine bağırıp çağırınca 15’ içinde Hotel El Mourouj’ a gönderildik. Biz lüks otel beklerken Urfa’da iki yıldız kalitesinde otel gibi bir şey çıktı. Gece ikide odadaydık. Havaalanından çıkarken çantadaki bir şişe viski ve votkaya el koydular. Fiş yazdılar, fişi gösterip sabah alacakmışız ,şehre içki sokmak yasakmış. Elimize verdikleri voucherde uçak saat 11 de yazıyor ama bilete göre uçak 10 da. İki defa deske gittim, biletiniz yanlış uçak 11 de dediler. Otele gittik,voucher yanlış, uçak 10 da sabah 8 de servise bineceksiniz dediler. Sabaha kadar huzursuz bir uyku uyudum-uyumadım. Sabah kahvaltısında ful (tahinli bakla ezmesi)dışında işe yarar bir şey çıkmadı.
Sabah otelden çıkıp şöyle bir dolaştım, şehir dışında yan yana birsürü otel ,geniş caddeler, lüks arabalar. Havaalanına geldik, uçağınızın saati değişmiş 11 de dediler. Dedim ki 'bilette 10 yazıyorsa bu değişmez, buna değişme değil gecikme denir'. 'Sistem böyle söylüyor' dediler. 'İyi ama' dedim 'sizin sistem bugünü 12 Ekim olarak gösteriyor'. İnanmadı atladı deskin üzerinden gitti ekrana baktı, döndü telefon etti, 'sistemimiz yanlış gösteriyor hemen düzeltin' diye, hala da düzelmiş değil. O zaman yeni biniş kartı verin dedim, verdiler, bir de kahve ikram ettiler(fiş ile Sterling Cafe’den) biraz moralimiz düzeldi.
Kesin 11 deyince bari deniz kıyısına gidelim dedik. Yol sorduğumuz adam bizi arabasıyla 3-4 km götürdü, Bostanlı sahili gibi bir yere geldik. Balık tutan, satan keyfiyeliler ,çarşaflılar ; güzeldi. Hava sıcak. Dönüşte otostop yaptık ,ilk araba aldı havaalanına kadar getirdi.
Havaalanında fişi verdim deskteki arap gitti, geri geldi,’burada bekle birisi getirecek içkileri, seni göremezse atar kırar dedi, fesuphanallah çektim,neyse sağsalim kavuştum şişelerime.

 




11 Aralık 2005 23:25 Bombay-Madgaon treni AS3 vagon

İsrailli Josef ve Mika (aynı kibutzdan 50 yaşlarında iki arkadaş, karılarını bırakıp gelmişler) ile muhabbet, viski, limonlu gazoz, blok buz. Biraz tedirgin oldum buzdan, ama nasıl olsa herkes bir kere ishal oluyormuş Hindistan’da, sıcak viski de içemiycem. Kahvaltı için garson geldi sipariş aldı, sabah için egg omlet, ekmek, butter için iki sipariş verdim. Tren sarsmıyor diye yazmaya başladım ama çok sarsıyormuş. Hindistan kendini Mazhar’ın şarkısındaki gibi yavaştan değil lank diye sevdiriyor! Neyse vardığımız yerde anlatırım Hindistan'a geliş maceramızı. Patatesli çapati (gözleme)15 rupi.


12 Aralık 2005 17:00 Palolem Beach

Katar havayollarının Bombay uçağı 1,5 saat geç kalktı, pilot özür falan da dilemedi. Yolda çapkın ortopedistin maceralarının anlatıldığı şarkılı danslı Hint filmi izledik. Katar hava yollarının yer hizmetleri berbat , ama uçakları hep yeni A321 , yemekleri lezetli, hizmeti güzel. Epeyce Türk hostes de var, Arap hostes ise yok! Türk hosteslerle konuştuk: Doha’da yaşıyorlarmış, işe gazete ilanına başvurarak kabul edilmişler.
Akşamüstü 5’te Bombay’a indik. Havaalanı siyah beyaz taşlarla yapılmış. Gümrükten çıkmak uzun sürdü,sırada öne geçenler yüzünden kavga çıktı. Taksiye binmemiz 7’yi buldu. Hava 6,5 da kararıyor. Pasaport kontrolünden çıkar çıkmaz iki tane döviz gişesi var, 43.5 ten 50 dolar bozdurdum 50 rupi de komisyon aldılar. Ben başka büfe yok sanmıştım, kapıdan çıkar çıkmaz bir tane daha varmış 44.5 a bozan.Şehirde bürolarda 44.5 -komisyon yok, turist çarşısında 45.5’e bozdurduk. Kabaca 100 rupi 3 YTL ediyor.
Prepaid taksi bürosunun ilki Colaba için 780 rupi istedi, yanındaki 380, sonra aynı büro dışarıya bakan penceresinden 350 deyince aldım. Gideceğin yeri ,kaç parça bagajın olduğunu söylüyorsun, parayı alıyor fiş kesiyor,fişin üzerinde yazan plakalı aracı bulup biniyorsun,taksiciye de hiç para vermiyorsun.
Taksiyi ararken İtalyan bir çift biz de ortak olalım dediler, beraber eski ufak bir Fiat’ a bindik. Taksiciye göre 35 yaşındaymış, ama LP’ye göre 1950 model. Sokaklardaki arabaların yarısını oluşturuyor,hepsi sarı-siyah.Dik oturunca sığmadığımdan kaykılarak oturuyorum.
Havaalanından daha çıkmadan taksinin farları köşede alenen işeyen birini aydınlattı, hepimiz neşeyle çığlık attık Hindistan’a geldik diye. Yol ayrı bir maceraydı, ben en kötü trafiği Kahire’de sanıyordum, Hintliler erişilemeyecek bir noktaya varmışlar. Arabalar birbirine 2-3 santim kalıncaya kadar yaklaşıyor (zaten taksilerin yan dikiz aynaları yok), hızlı gidiyor ,son anda frene basıyor, sürekli korna çalıyor. Kamyonların arkasında ‘blow horn’yazıyor, korna çalmak o kadar alışkanlık haline gelmiş ki kırmızı ışıkta beklerken sıkılıp kornaya basıyorlar.
Bu arada bisikletliler de bu çılgın trafiğin içinde slalom yapıyor. Havalalanından şehre yaklaşık 35 km.’yi 1,5 saatte geldik, ama bizim şöför en popüler hostel Salvation Army’i hiç duymamıştı.Yarım saat de onu aradı,baktık bulamayacak Gulf Otelin önünde indik. Gulf Otel iki kişi 450r.idi, biraz salaştı. Oradan çıkıp kapıdaki bekçinin bizi götürdüğü, hiçkimsenin tek başına bulamayacağı, kapısındaki A4 büyüklüğündeki plastik tabelasının yarısı kırık, merdiveni olmayan, sadece asansörle çıkılabilen 5. kattaki Delight Guesthouse’a götürdü.
Büyük bir katı kontraplakla küçük odalara bölmüşler ,tavana doğru 30 cm açık, orası da demir parmaklıkla kapalı, odada TV , fan var, yatak temiz, örtü yok, tuvalet dışarıda, temiz, 500 r. Nasıl olsa bir gece kalacağız diye fazla uğraşmadık kaldık. Genelde zenciler kalıyor, kapılar açık, odalardan marihuana kokusu yükseliyor. Resepsiyoncular Müslüman, deskin arkasında ayrıntılı olarak ezan saatleri belirtilmiş, ve bu saatlerde televizyon seyredilmemesi istenmiş. Kendileri lobide sabahın köründen gece ikiye kadar maç izleyip ,şamata yapıyorlar, o ayrı. Odaya eşyaları attık, saat 9 da Bombay sokaklarına kendimizi vurduk, 9:15 te Hindistan bizi içine çekti.
Birşeyler atıştırmadan önce taksiyle geçerken gördüğümüz denizin üzerindeki İzmir’deki eski Palet restoran gibi ışıklı iskeleye bakalım dedik. Büyük bir davete hazırlanıyorlar, belli. Bu sırada havai fişekler patlamaya ve uzaktan müzik sesi duyulmaya başladı, onlara bakmak için tekrar kordon yoluna çıktık.
Yaklaşık 100-150 kişilik kalabalık sürekli aynı ritmi çalan Afrika davulları eşliğinde dans etmeye başladı.Önce gelgeç bir şey zannettik, değilmiş.
İki Afrika davulu, kırmızı ama üzerlerinden dökülen bando kıyafetli 5-6 davul,trampet, 8-10 bakır üflemeli, klarnet, seyyar arabada klavye ve amplifikatör, etraflarında kafalarının üzerinde içinde yanan şamdanlar bulunan büyük fanuslar taşıyan garibanlar, ortalarında çok şık giyinmiş ,mağrur bakışlı kadın erkek Hintliler çılgınlar gibi dans etmeye başladılar.

Daha önce gördüğüm hiçbirşey gibi değildi.Kadınlarla erkekler ortaya gelip sırayla dans ediyorlardı.Kalabalığı idare eden adamlar vardı. Dansları ne hint filmlerindeki gibi komikti,ne de batılı gibiydi. Çok içten gelen samimi bir danstı. Halinden tavrından asla dansetmez denecek kırmızı türbanlı çok şık ve mağruru balışlı bir Sih en güzel dansı yaptı.Klavye aralıksız aynı temayı çalıyor,nefesliler arada katılıyor,iki Afrika davulu sürekli aynı ritmi vuruyorlardı.Kalabalık 5-6 metre gidip duruyor,bir süre dansettikten sonra en önde Afrika davulları olarak yeniden 5-6 metre yürüyordu. Sokağın ortasında grubun önünde tekerlekli bir iskeleye çeşit çeşit uzun demirden havai fişek düzenekleri takıyorlar, sonra onlar ateşlenince etrafa kıvılcımlar saçarak çeşitli şekillerde dönüp yanıp biterken, uçlardaki havai fişekler gökyüzüne yükselip orada patlayıp üzerimize yağıyordu.
Neşe de ben de neye uğradığımızı şaşırmıştık,ikimizin de boğazımıza bir şeyler düğümlenmiş,gözlerimiz dolmuştu.Daha önce Hindistan’da tapınakları gezerken ağlayanların hikayelerini okumuş, nasıl ağladıklarına hayret etmiştim.Ama işte biz de daha geleli yarım saat olmadan ağlamaya başlamıştık.
Düğün alayı 50-60 metre yolu tam bir saatte aldı, iskelenin çiçeklerle süslenmiş girişine geldik. Kapıya yaklaşınca gelinle damadın adı yazılı olan büyük bir yazıyı ateşlediler .Biz de o sırada damadı gördük.
Alayın en arkasında üzerinde şemsiye takılı çok süslü bir atın üzerinde ,yüzü incilerden oluşan bir peçeyle kapalıydı. Kucağında bir kız çocuğu taşıyordu. Sık sık peçeyi aralayıp sağa sola selam veriyor, laf atıyor, ve sakız çiğniyordu! Çok gıcık oldum, biz dünyanın öbür ucundan gelelim, sen evleniyorsun diye gözyaşı akıtalım, sen sakız çiğne , sırıt! Neşe’ye ‘bırakalım bu pezevengi, biz girelim yiyelim’ dedim. ‘Ayıp olmaz mı’ dedi. Dedim ‘ne ayıp olacak, bu adamlar düğün işinin boyutunu o kadar büyütmüşler ki iki kişi eksik fazla fark etmez,kavgada yumruk sayılmaz!’ Yolda daha ağlamaya başlamamışken birisine sormuştum zaten, bu normal mi yoksa çok zengin bir düğün mü diye, ne bileyim ilk defa görüyordum.Adam gayet emin bir tavırla ve kesin bir dille ‘çok zengin’ demişti.
Çiçeklerle süslenmiş koridorda iki yanda şık giyimli garsonlar ve sariler içinde genç kızlar tepsilerle taze meyve sularıyla birlikte kuru köfte, patates köfte gibi aperatifler ikram ediyorlardı. Girişte soldan porselen tabaklarımızı aldıktan sonra iskeleyi çepeçevre saran açık büfelerden tadımlık yemeye başladık. Büfeler ülkelere göre düzenlenmişti.
En başta İndia 6 çeşit sulu yemek,iki çeşit pilavla temsil ediliyordu.Yanıda Tay mutfağı anında yapılan tay pad, fried rice ile yanında İtalyan mutfağı,taze hazırlanan soslarla makarna çeşitleri, pizzalar, salatalarla yer alıyordu. Çin mutfağının başında kimono giymiş Hintli bir kız hizmet ediyordu.Çeşitli Çin yemeklerini tattıktan sonra Arap mutfağı çöp şişler ızgaralar,lavaş ekmeklerle kendini gösteriyordu.İki kişi tüplü varil şeklindeki kuyu tandırda taze tandır ekmeği pişiriyor,iki kişi de yağda kızartıyordu. Daha adını ve mutfağını bilmediğim pek çok yemek yan yana sıralanmıştı.Yemeklerden sonra salat bar başlıyordu.Sağ tarafta ise içki büfesi sürekli taze meyve suları,lassi denen tatlı ayran ve soğuk su servisi yaparken, yanındaki büfede lokma şeklinde çıtır çıtır bir şeyin tepesini kırıp içine çeşitli soslar koyup ikram ediyorlardı.Bunun yanında dondurma büfesi vardı.En büyük boy döner gibi bir dondurmayı yatay yerleştirmişler,iki garson yavaş yavaş çevirip eriyip akmasına engel oluyorlardı.Dondurmalar sundae şeklinde plastik kaplarda üç çeşit sosla sunuluyordu. Dondurmanın yanıda meyveli çikolatalı parfeler yan yana sıralanmıştı, aralarında bir de karaorman pastası vardı.
Dondurmayla meyveler arasında espresso büfesi vardı.Espressoyu sütlü olarak makineyle yapıp strafor bardaklarla sunuyorlardı.
Meyve büfesinin süslemesi, çiçek şeklinde kesilmiş karpuzlarla etkileyici idi. Saat ondan onbire kadar bir saat boyunca hepsinden azar azar yedik,tören daha başlamamıştı, ama biz bitmiştik! Elimizde espressolarla kordona çıktık,duvara oturalım dedik ama sidik kokusundan durulmuyordu, (Hindistan’da çişinin geldiği yerde çıkartıp işiyorsun, prensip bu) otele döndük,iki günün yorgunluğu ile gürültüye aldırmadan uyuduk.

Sabah 7’de kalkıp Goa ‘ya bilet bakmak için yürüyerek CST adlı tren garına gittik.(aslında bu muhteşem saat kuleli binanın adı Victoria Terminus (VT) imiş, ama Bombay’ın MHP si seçimleri kazanınca Bombay’ın adını Mumbai yapmakla kalmayıp diğer sömürge günlerini hatırlatan isimleri de değiştirmiş.Halk daha çok VT diyor).
Garın ikinci katında sadece turistlere ayrılmış (pasaport gerekiyor) 52 numaralı gişeden, normalde hiç bilet kalmadığından adam başı 300 r ekstra ödeyerek tatkal servisinden 23 deki Goa (Madgaon) trenine iki kişi 2200 r.(66YTL)’ye 2.sleeper AC bilet aldık. Daha ucuzu tatkalda da kalmamış. Bu tatkal rezervasyonu yapılmış da alınmamış biletlerin son gün satılması anlamına geliyor sanırım ama dönüşte üç gün önce de bilet kalmadığından tatkal almak zorunda kaldık.Otele dönüp biraz daha uyuyup,çekout yapıp çantaları Müslüman kardeşlerimize bıraktık.
Kordondan yürüyerek Gate of İndia denen Paris’teki Zafer Takının benzerinin yanına gittik. Öğleden sonra buradan Elephant Adası’na gitmeye niyetliyiz, gidiş için son tekne 15:30 daymış.
Burası milletin toplanma yeri ,turistlerle fotoğraf çektirmek popüler bir aktivite.Seyyar bir fotoğrafçı bizim de bir grup gençle fotoğrafımızı çekmek istedi,’no çarc no çarc’ dedi, 'no corc' dedim.Bir spor takımı da iki kızı aralarına alıp fotoğraf çektirdiler.


Kendimizi sokaklara vurduk, bir pazar yerine geldik. Balık satan kadınlar ilginçti.Trende çantaları bağlamak için kilit,zincir aldık. Sokak satıcısından ananas aldık(burada da ananas deniyor,soyup da veriyorlar ,20r)Ben buradan alırım diye sandalet getirmediğimden sandalet arandım,iyi bir şey bulamadım.
Sokak berberleri,sokak bileycileri gördük.Biley taşını bisikletin pedalına bağlamış çalışıyorlardı,işleri de iyiydi.
O kadar kaybolmuşuz ki kuzeye gidiyoruz sanırken en güneydeki askeri bölgeye gelmişiz.Bir subay bize yolu tarif etti,otobüse bindik (2x4,5r).

Şehir merkezinde sinema Regal’in karşısında sabahtan beri aradığımız gömlek vs satan satıcıları görünce hemen otobüsten atladık. Nasıl olsa oradan alırız diye yola iki boş çantayı iç içe koyarak çıkmıştık. Kitap kamera vs dışında üzerimizdekilerden başka giyeceğimiz yok. Bir miktar gömlek ve pantolon aldık tanesi 70 r.
Aynı yerde lüks vejeteryan restoranın fiks menüsünden yedik.(Ufak bira dahil 99r.)Lezzetliydi, bir menüyle iki kişi doyduk.Restoranda liseli gençler toplanmış kızlı erkekli yemek yiyorlardı.Aralarında sadece İngilizce konuşuyorlardı. Neden kendi dilinizi konuşmuyorsunuz diye sordum, bu bizim ikinci anadilimiz dediler.
Gerçekten de Hindistan İngiltere ve Amerika dışında yerel dilde merhaba demeyi bile öğrenmediğim ilk yer oldu.Sokaktaki dilenci bile İngilizce biliyor, aksanları bozuk olsa da (hintli aksanıyla İngilizce konuşmak için ağzınıza bütün bir selpak mendil sokun) kelime hazineleri oldukça geniş. Yine de aralarında İngilizce konuşan başka kimse görmedik, gençlerinki biraz özentiydi sanırım.


Çarşıda her köşede sokak berberleri vardı.


Ben saçımı kestirmek istedim ama Neşe beklemeye üşendi.
Çarşının içinde bir düğün daha gördük.
Aynı şemsiyeli ata binmiş damat, kucağında yine kız çocuğu ile ,aynı davullarla yürüyorlardı.Fakat bunlar daha fakir olduklarından kortejin önünde sadece maytap patlatabiliyorlardı.Hindistanda havai fişek sektörü çok gelişmiş.Plajlarda bile hergece birileri havai fişek gösterisi yapıyor.
Çarşıda sadece havai fişek satandükkanlar var.Fişeklerin üzerinde Sibel Can gibi hanımların resimleri var.
Elephant adasına gidiş dönüş 150 r. vererek gittik.
Adaya çıkınca lunapark treni gibi şeye ya da tahtrevanlı taşıyıcılara takılmayarak 500 metrelik yolu yürüdük 5’er r. vererek parka girdik. Kıyıya çekilmiş tekneler,ya da gel-gitle karada kalanlarda çalışan işçiler güneş batarken güzel gözüküyordu.
Sağlı sollu satıcıların arasından merdivenleri tırmanarak adanın tepesindeki müzeye çıktık.
Giriş yabancılar için 5 USD imiş , girmedik tabii. Onun yerine tepedeki restoranda denizin üzerinde güneşin batışını izledik, zencefilli sütlü çay (8r) içtik. Çay deyince (Hintliler de çay diyor) sütlü çay anlaşılıyor, sütsüz çay için black tea demek gerekiyor.
Güzel bir restorandı, millet bira içiyordu, ama biz 18:30 daki son tekneye yetişmek zorunda olduğumuzda fazla oyalanamadık. Güneş batarken tekneye bindik.
Dönüşte teknede bir saat uyuduk .Şehre inince ufak bir lokantada tali yedik. Tepsinin ortasında bir tas pilav, etrafında ufak kaplarda mercimek çorbası ,sos ,lahana falan, beğenmedik.(en fazla çeşidi olan executive tali 70 r.)
Salvation army hostelin arkasındaki caddede kaldırım boyunca dizilmiş turist tezgahlarını bulduk, biraz daha para bozdurduk, kıyafet aldık. Türkiye’ye telefon ettik (18r/dk). Otelden çantaları alıp taksiyle (30r) gara geldik. Garda, yerde evinin salonundaymış gibi yatanlar ilginçti.
Hintlilerin kültüründe sokakta uyumak çok normal, yollar, duvarların üzerleri uyuyanlarla dolu.
Hatta kaldırıma paralel değil dikine yatıyorlar, üzerinden atlamak zorunda kalıyorsun. Tren eski Sovyet trenlerindeki gibi altışar kişilik kapısı olmayan kompartmanlardan oluşuyor.
Altı kişi uyuyacakları zaman üç katlı ranzayı açıp karşılıklı yatıyor, koridordaki iki kişi de karşılıklı oturup, üst üste yatıyorlar.
Trende durmaksızın garsonlar dolaşıyor. Başta çay (4r), sütlü kahve (6r) ,olmak üzere çeşitli yemekler, pakora (bir nevi mücver;10r), pilav(15r), tavuk budu (40r)gibi şeyler satıyorlar.
İçki satılmıyor ama yanında getirirsen serbest gözüküyor. 13 saatlik yolculuktan sonra son durak Madgaona vardık. Bu sefer biz Macar bir çifte gidip beraber taksi tutalım dedik.
Garın önündeki taksi durağından Palolem’e 37 kmlik yol için 550 rupi prepaid fişi aldık. Aslında otobüsle gitsek adam başı 30-40 rupi idi ama geceyi trende geçirdikten sonra uğraşmaya değer görmedik.Burada bitki örtüsü yoğunlaştı,köylerin arasından geçerek Palolem’e ulaştık. Ölüdeniz'i andıran bir giriş var plaja.
Üç beş coco hutı dolaştıktan sonra en pahalısını seçtim: The Pub 400 rupi(12YTL)/gece. Odaların plaja sıfır olması hoşuma gitti. Daha ucuza duşlular da vardı,bazal fiyat 200rupi. Denize dalıp çıktık,dalga var ama gel-git dalgası,sadece kıyıda .Rüzgar yok, hava çok sıcak, güneş yakıyor.Uzun bir kumsal,çok kalabalık sayılmaz, tamamı coco hutlarla ve çardak altı restoranlarla kaplı.
Kumsalın güney ucunda kayaların üzerindeki kafeye oturduk, buradan bütün plaj ve gün batımı nefis görünüyor. Deniz ürünlü pilav(110), bira(30) yedik içtik.
Çok güzel bir müzik çalıyordu, (yazının başında tavsiye ettiğim müzik) müzik eşliğinde kumsalda denizin çekildiği yerde aikido gibi bir şeyler yapan çift sanki duymadıkları müzikle hareket eder gibiydi.



Barmene müziği sordum,akşama gel çekeyim sana bir CD dedi, para da istemiyormuş Raj(Mihrace anlamına geliyormuş). Dönüşte plajın arkasındaki köy yoluna çıktık,internete girdik(40r./saat), bana deri terlik aldık(210r) ,sabahtan beri yalınayak geziyordum.
Yarın için motor ayarladık, Honda Activa (150r/gün). Döndük ,denize girdik. Odayı tutarken komşular yoktu, hesaba katmamışım ,pek burun burunaymışız. İsrail'li komşular paso esrar içiyorlardı aleni, pek de suratsızdılar.
Kumsalda İngiltere’den gelmiş iki Türk kızla rastlaştık, Adana’lıymışlar, Goa’ya direk çartırla 200 sterline gelmişler.

Gece Rainbow restoranda kumsaldaki masalarda Black snapper (1 kiloya yakın 250r), ve bira götürdük. Balığı şişe takıp kuyu tandırda pişiriyorlar.
13 Aralık 2005 10:15 Paradise rest.
Peynirli tostla kahvaltı: Yuvarlak ekmeği sobada kızartıp içine pizza peyniri doldurmuşlar, çok lezzetli(20r), black tea(5r). Dün yemekten sonra Raj’a gittik, CDyi getirmemiş .
Bizim otelci paso tekno çalıyor. Gittim yanına (adı Fernandez, -Ayhan Işık bıyıklı, burada bu bıyık da moda herhalde, burası eski Portekiz sömürgesi olduğundan isimler böyle, okulda Portekizce okumuşlar, Portekiz’e yerleşme izni de veriyorlarmış Goa ‘lılara)dedim ‘biz binlerce kilometreyi tekno dinlemek için gelmedik,dalga seslerini dinlemek istiyoruz.’
‘Şimdi busiess time’ dedi.
‘Hani business’ dedim boş restoranını göstererek,
‘E olabilir’ dedi.
‘Sen bu salak müziği çalarsan nah olur’ dedim, ertesi sabah otel değiştirmeye karar vererek döndüm.
Kalktık sessiz aydınlık bir restoran bulup bira söyleyip kitaplara gömüldük, az sonra bu da tekno çalmaya başladı, teknonun laneti ! Birayı aldım kumsala çıktım, Müslüman dümbelek satıcısı Hamit geldi. Onun da anasının adı Ayşe imiş.Hepimizin anası Ayşe’dir dedi. İçki içmeme şaşırdı, tatildeyim de ondan dedim.
Bira bardağını odaya götürecektim illa da ben bırakayım diye elimden aldı. Odaya dönerken yolda İsrail’lilerin Kelebek plajında düzenledikleri partiye gitmek isteyip istemediğimizi soran kayıkçılara ‘ben Müslümanım’ dedim.
Sabah ilk iş oteli değiştirdik, Sea view’e geçtik (250 rupi),odalar U harfi şeklinde plaja doğru dizilmiş, önden ikincideyiz. Şimdi motoru kiralamaya gideceğiz.

14 Aralık 2005 10:30 Paradise rest.

Bu adamlar tostu çok güzel yapıyorlar.
Dün sabah saat 11 de önceden anlaştığımız motorcuya gittik, ama bizden önce gelen birine kiralamış. Başka bir internet kafeden bir tane daha ayarladık,evden çağırdı. Akşam en geç 7 de geri getirecekmişiz.Ben 24 saat sanıyordum.O zaman yarım gün sayılır dedim 125’e anlaştık.
Motorun sahibi biraz şüpheyle baktı, daha önce kullandın mı dedi, yavaş yavaş gidin dedi. Sağlık Bakanlığı kimliğini bıraktım,bir de otelin adını söyledik,aldık motoru, iki de kask verdiler. 100 km de kaç lt yakar bu dedim,üç dedi ,60 km yapacağımızı hesaplayarak iki litre benzin aldım (45/lt). İlk acemilikle yavaş yavaş arka yollardan yandaki Agonda plajına gittik, tam aradığım yermiş. Palolemle aynı büyüklükte (yaklaşık 3km) bir plaj ama hiç kimse yok, oteller yan yana değil epey aralıklı, hepsinin restoranı da yok.

Kumsalda 200 metrede bir bir kişi var. En lüksü olan Simrose ile (lüks dediğim de duvarları oluşturan palmiye yapraklarının içini bezle kaplamışlar,bir de ikinci el bir aynalı etajer koymuşlar, restoranın tabanı da beton) anlaştık, kumsala sıfır 350/gece.
Ben hemen gelelim dedim ama Neşe biraz daha Palolem’de kalmak istedi. Pansiyoncu günlük 1200 rupiye Suzuki Maruti araba kiraladığını söyledi, yarın 100 km ötedeki Anjuna daki freak market’a gitmek için kiralamaya karar verdik.
Agonda'da bir de ilginç bir olay oldu. Bakmaya girdiğimiz otellerin birinde odaların kapısında Swastika(gamalı haç)vardı. Otelin sahibi gence niçin bunu kapılara koyduklarını sordum, 'güzel diye' dedi.
Acaba İsrail'liler burayı işgal etmişler diye onlara mı gıcıklar diye düşündüm. Öyle bir şey de yokmuş. Oğlan açıklayamayınca bir sinirlendim, attım tuttum, dedim 'Naziler senin gibi fakir, gariban insanları öldürdü, sen de kalkmış onların simgesini kapılara işlemişsin'. Çocuk korktu,fotoğrafını çekerken kapının yanına geçmesini istedim, geçmedi. Orada daha yaşlıca bir adam 'marangozun hoşuna gitmş yapmış' dedi.'İyi' dedim; 'ama ben kapısında gamalı haç olan bir otelde asla kalmam, niye ticaretinize ideoloji karıştırıyorsunuz'. Oradan çıktık gittik.
Daha sonra pek çok yerde aynı simgeyi görünce içime bir şüphe düştü. Bizim memlekette bile bu kadar Nazi meraklısı yok, acaba başka birşey olmasın dedim.Daha sonra öğretmen Marion'a sordum, meğerse bu sanskritçe bir harf gibi birşeymiş, budizmle ilgili ulvi anlamları varmış,kolları da ters tarafa bakıyormuş zaten.
( http://www.reclaimtheswastika.com/photos/ )
Hatta bir dönem Amerika'da bile şans getirmesi için yaygın kullanılmış! Utandım.

Agonda’dan yine arka yolları kullanarak Capo de Rama denen üzerinde yıkık kaleye geldik. Kalenin içindeki 450 yıllık kilise ve önündeki begonvil ağacı dışında ilginç bir şey yoktu.
Dik ağaçlık bir yamaçtan maymunların arasından sahile indik yüzelim diye, ama kayalık ve kötü bir yerdi; kayık tamirhanesi vardı.Yola kuzeye doğru devam ettik, köylerin içinden geçtik.Köylüler sarileri ,geniş alçak damlı evleriyle çok hoş ve dingindi.Biber, buğday ve balık kurutuyorlardı.
Bir köyün içinden geçerken arka taraftan cenaze müziği duyduk, sesi takip edip evi bulduk. Gerçekten de cenaze eviymiş. Bahçede bir davul, bir trampet, üç bakır üflemeli ciddi bir tavırla güzel bir müzik çalıyorlar, köylüler de eve taziyeye geliyorlardı. Yolda kocaman bir tapınak gördük, içi yeni boyanmıştı, tiner kokuyordu. Bahçedeki çardakaltı kafeyi işleten kadın ve iki üç köylüden başka kimsecikler yoktu. Biraz daha gidince Betul adlı köye geldik.
Köyün bakkalından bisküvi (10), dondurma (25), hindistancevizi yağı(18) ve yol bilgisi aldık. Köylerde market ve restoran bol, bazen benzin dahil her şey satıyorlar. Oturduk dinlendik. Özellikle ilk bir saat acemilikten kendimi kasmaktan çok yorulmuştum ,soldan trafiğe alışmak ise imkansız.
Düz yolda neyse de yola girip çıkınca gayri ihtiyari sağa geçiyor insan. Neşe’ye tembihledim, her yola çıkışta soldan dedi, bol bol da korna çaldım. Motor çok güzel, Tayland’dakiyle alakası yok, şıkır şıkır.Ana caddeye benzin alma dışında hiç çıkmadık,orası pek tehlikeli, kalabalık. Kornaya sürekli, frene nadiren basıyorlar.
Bizim geçtiğimiz yollar hemen hep orman içinde, tenha, limon ve ıtırlı başka çiçekler kokuluydu. Köylüler hindistancevizi topluyorlardı.
Saat 3’te karnımız acıktı, bir plajda yiyelim dedik ama en yakın plaj, Assolna’dan feribotla geçilen Mabor’daydı. Feribot girişini geçmişiz, çünkü tabelası çok küçükmüş. Neyse döndük yola girdik, kanal boyunca giderken önce canlı müziği duyduk, sonra da 'Reception center' yazan bir bahçeden iyi giyinmiş insanların dağıldığını gördük. Hemen biz de motoru park edip girdik. Davetin sahibi bizi kapıda karşladı, oğlu Arien’in 1. yaşgünü kutlamasıymış.
’Evime geldiniz benim konuğumsunuz,buyrun bir şeyler yiyip için,Goa’da biz böyleyizdir ’dedi. ’Oluur’dedik, bir bira söyledik, iki tane açmak için çok ısrar ettiler, motor kullanıyorum dedim.
Açık büfeden karnımızı güzelce doyurduk, sigaramızı tellendirdik. Büfe Bombay’a göre ebette zayıftı ,ama 5 çeşit yemek, pilav, makarna,3 çeşit salata (ananaslı rus, lahana, balık salatası), dil söğüş, dana söğüş, kızarmış tavuk, tatlı olarak da jöle vardı. Yola devam ettik feribotu yine geçmişiz, dönüşte gördük ,yüzen kamyon hurdası gibi bir şeydi . Limanda her yere balık sermişlerdi kurutmak için. Karanlığa kalmamak için geri dönmeye karar verdik.
Yolda köylerine yürüyerek giden öğrenciler gördük. 50 km yolu 1 saatte aldık, toplamda 100 km’yi geçtiğimiz için 1 lt benzin daha almak zorunda kaldım. Agonda ‘ya LP de çok methedilen Forget me not adlı oteli görmek için tekrar girdik. İlhan İrem kılıklı Jackie sahilde Hutlar ve çamurdan kulübeler yapmış. 500 dedi geceliğine,çok dedim.

'Benim için para önemli değil, ben sizleri burada ağırlamak istiyorum, burayı yaşamalısınız, benim restoranım, barım ,müzik sistemim yok,günde üç öğün veg food pişiriyorum, full stomach öğün başı 50 rupi' dedi. Köşedeki ağaç olmuş Diffenbahyayı işaret ederek 'siz buna ne diyorsunuz' dedim. 'Adını bilmiyorum, bunlar benim çocuklarım, her sabah yapraklarını yıkarım, onlarla konuşurum' dedi.Süzme salaksın sen dedim içimden, iğrenç bir herifti yıvış yıvış…
Agonda’nın arka yolu çok sakin olduğundan kaskı aynaya takılı bıraktım, ilk kasiste düştü, tepesi kırıldı.Seferihisar’dan aldığımız Japon yapıştırıcısı kamera çantasındaydı, onunla iyi kötü yapıştırdık,hava kararmadan saat 6:30 da motoru teslim ettik.
Kaskı söyleyecektim ama Zafer ağabeyin (yeri gelmişken yola çıkmadan önce her türlü bilgisini (tatkal vs) ve haritalarını bizimle paylaşan http://www.hindistangezi.com/ sitesinin sahibi ve Hindistan Gezi Rehberi adlı kitabın müellifi Zafer abi’ye bir teşekkür edeyim!)
anlattıkları aklıma geldi, çok cayırtı olacak,deli paralar isteyecekler diye söylemedim.Eğer yazdıklarımı oralarda okuyan varsa uzakdoğuda kimse bana motor kiralamayacak bundan sonra.Dönüşte çok yorulmuştuk. Sırtımız ,boynumuz ağrıyordu.
Kumsaldaki masalara oturduk, birer sütlü kahve içtik.Elektrikler kesikti,odanın balkonunda mum ışığında dalgaların sesini dinledik,sonra mum da söndü daha iyi oldu.
Biz de tütsü yakmaya alıştık burada. Yemeğe çıktık, kalamar,(60),patates(25),brown steak(100)yedik. Garson Babu Nepal’liymiş.Raz’a gittik,yine unutmuş CD yi.Barmen şovu yaptı.İnternet kafede fotoğraf makinasındakileri CD ye çektim(50),MSN de konuştuk, Can iyiymiş.
14.12 200523:20 Cool Breeze rest.
Mushroom paneer tikka (mantar ve peynir şiş) ve garlic bread (sarımsaklı pide) söyledik. Sitelere yeni postlar ekledim, böylece yurtdışından bildiren Türklere katıldım.
Sabah yine peynirli tostla kahvaltıdan sonra Anjuna’ya gitmekten vazgeçtik. Çok kalabalık oluyormuş,biz de yayılma havasındaydık.Kahvaltıdan sonra plajda şezlonglara geçtik,çay kahve ile öğlene kadar yattık.
Öğleden sonra saçımı kestirdim(50r),plajda gezen satıcılardan alışveriş yaptık, bol bol yüzdük, hindistancevizi yağı ile güneşlendik.

Bu dilenci çocuğun defterini gece sahildeki kayığın içinde bulmuş incelemiştim, sabah kendisi geldi elindeki kağıtta sağır dilsiz olduğu , kardeşlerinin de kör olduğu, ve yapılan bağışların kayda geçirilmesi gerektiği yazıyor.
Altı saf turist de yaptıkları yüklü bağışları bir güzel işlemişler,hatta birisi imzasını da atmış!


Akşamüstü yine plajda birayla pizza (80r) ve tavuk masala (yoğurtlu güveç 60r ) yedik. Hava kararınca odaya geçtik. Güneş sabah bir çıkıyor tepeye ,akşama kadar orada duruyor, sonra saat altıda yarım saatte birden aşağı düşüyor.

16.12.2005 11:30 Simrose otel.
Sabah restorandan çay söyleyip kahvaltıyı odada ettik. Dün bütün gün yattıkan sonra bugün eski Goa’yı gezmeye karar verdik. Gelir gelmez gardan almayı akıl edemediğimizden Margaon’dan bilet de alacağız.
Saat 10:30 da otobüse bindik. Her yarım saatte bir Margaon’a (Margaon kentin ,Madgaon istasyonun adı ) otobüs var (18r). 1 saatte vardık. Otobüs gara 1,5 km mesafede bırakıyor. Gara yürürken terlik ayağımı vurdu, ben de yalınayak yürümeye başladım. Bu sefer non AC(klimasız) sleeper 2.sınıfta yer varmış ( 2x443r ).Ben bu tren tarifesi işini hiç anlamadım. Yol 443 rupi klimalı istersen 650 daha vereceksin!Yine tatkal aldık, bu sefer adam başı 150 kestiler,yani bilet aslında 293r.Gişedeki kız 10 rupi eksik verdi,sayıp da bekleyince 'bozuğum yok bekleyin' dedi.
Paranın üstünü aldıktan sonra süpervizörüne şikayet ettim, numarasını aldı , hiç hoş bir davranış olmadığını, ilgileneceğini söyledi. Gardaki information bürosundan haritalar aldık, kayıt defterinde Kasım ayında gelen bir Türkün adını gördüm, haritanın üzerine yazmıştım ,ama gardan otobüs garajı Kadamba’ya giderken bindiğimiz rikşov (50r) da unuttum haritaları. Otobüsle Old Goa’ya geldik.
Yeşillik temiz bir yer, bahçelerin içinde çok eski kiliseler var. Bir tanesini gezdik, ahşap kapısı sahiden 500 yıllık gözüküyordu. Karşısındaki başka bir kilise ise 500 yılından kalmış.

Onun yanıda müze vardı, orayı da gezelim dedik (5r, kapıdaki 10 aldı tek bilet kesti ama sesimi çıkarmadım artık).Çok ilginç bir sergi vardı içerde 1580 den itibaren Goa’ya atanan tüm Portekiz’li valiler bir gelenek olarak aynı boyda yağlıboya tablolarını yaptırmışlar.1580 den 1962’ye kadar yüzlerce tablo!En son Salazar’ın resmi vardı.
İlk resimler tahta üzerine acemice yapılmıştı. İnsanların 500 yılda tiplerinin hiç değişmemiş olması ilginç geliyor bana. Mesela 1700'lerdeki bir valiyle ben aynı berberde saç kestirdim geçen gün. İçerde resim çekmek yasaktı ama dayanamadım, bir tane çektim. Tekrar dolmuşa binip sahil yolundan Panaji’ye gittik (3r). Garajdan merkeze gitmek için market market diye bağırdıkları kırmızı otobüslere bindik.
(3r)Panaji (Panciin diyorlar)güzel bir kent ağaçlıklı sahil yolu,limanda tekneler le sanki bir Portekiz kenti gibi. Çarşısı da Kemeraltı’na benziyordu, ama fiyatlar şaşılacak kadar pahalıydı.
Yalınayak yürümekten sıkıldığımdan (50 r) naylon terlik aldım, ama onu da bu sabah otelde unuttum. Bu yazı yalınayak seyyahın notları oldu! Dönüşte ilk defa Volvo otobüs denk geldi;20 rupiye bir saatte hint filmi izleyerek Margaon’a geldik.Ben Hindistan'da ilk defa otobüse bineceğimden Allah Allah otobüsün tek kapısı var diye şöför kapısını açmaları için yumrukladım,ama Neşe gülmekten katılarak beni otobüsün öbür tarafına götürdü.
Margaon'dan Palolem otobüsü bittiğinden Canacona(Kankuun diyorlar)otobüsüne bindik, köşede indirdi ,30 rupi de rikşova bayıldık.Çok yorulduk. Sabah ne varmış bu TATA otobüslerde gayet rahat diye düşünmüştüm, ama uzun süre gidince epey bel ağrısı yapıyor. Otobüslerin konforu ve kalabalığı bizim Magirus dolmuşlarla aynı.
Gece yine Babu’nun restorana oturduk, iki Tiger prawn(jumbo karides)ve yarım Kingfish filetoyu(1 kilo vardı yarısı) sadece tereyağ-sarımsak sosuyla fırında pişirttik. Kendi hallerine bırakınca aynı baharatlı sosu sürüyorlar, ne yersen ye aynı masala tadı oluyor.
Üç birayla birlikte 500 rupi verdik,10 da Babu‘ya. Gece tuvalet sırası beklerken otelin resmini çektim.
Geceleri sabaha karşı çok soğuk oluyor, elimizdeki bütün kazakları (adam başı 1,5 tane) giyiyoruz, battaniye diye verdikleri çarşaflara sarınıyoruz ama nafile.
Hava soğuyunca sahilde yürürken dalgaların ıslattığı yerler sıcacık oluyor, insanın çok hoşuna gidiyor. Dün gece Raj'dan CDyi aldım en sonunda. Sabah otelci yılbaşı sezonunun başladığını,kalmaya devam edeceksek fiyatın 350 rupi olacağını söyledi. Zaten ayrılacaktık,3x250 verip çıktık.
Otel sahibesi ve çalışan oğlanla fotoğraf çekildik.
Arka yola çıkarken köylülerin evlerinin arasından geçiliyor, etrafta bol bol domuz yavrusu ve köpek var.
Çarşıdan bir hamak aldım(150), rikşovla Agonda plajına geldik(100), Simrose’a yerleştik.Kumsala sıfır oda (350 r),odanın önündeki palmiyeye hamağı bağladım.Ortam süper!
Hindistan’a kara yoluyla gelişin kültürler arası geçişleri yumuşattığı söylenir hep.Biz de İzmir’den Bombay,Palolem yoluyla Agonda’ya gelerek bir nev’i yumuşak geçiş yapmış olduk.Yoksa direkt gelsen, maazallah insan mutluluktan ölebilir burada. Hamakta Altan Öymen’i okuyorum. İkinci dünya savaşı bitti. Deniz kıyısında yürürken dalgalar savaşı ,büyük devletleri çağrıştırdı. Agonda’da biteviye dalga ve kuş sesi dışında ses duyulmuyor. Deniz gece kulübelere kadar geliyor, sabah çekiliyor.
Bu gece dolunay var. Dalgalar çıldırmış gibi kıyıyı dövüyor, sesleri bir süre sonra alışkanlık yapıyor.Buradan ayrılınca bir süre daha dalga sesi duyacakmışım gibi geliyor.Hamakta keyif süper;çay, kahve, bira servisi de var; insan daha ne ister.

16.12.2005 21:10 Simrose rest.

Kalamar (bu sefer tarif ettim baharatsız, sadece una bulayarak kızarttılar)ve pomfrit (akvaryumlardaki melek balığının 1 kilo olanı) balığı yedik. Fenni denen yerel votkadan içtik. Plajda Marion adında bir öğretmenle tanıştık. Öğretmenim falan dedi ama ben başta anlamadım, tatilde zannettim.
MEĞER AGONDA PLAJINDA ÖĞRETMENLİK YAPIYORMUŞ! Hayatımda bu kadar fantastik bir şey duymadım: Yürüyen okul diye bişey varmış Fransa’da( www.perso.wanadoo.fr/ecol-ambule ).
Öğrenciler 9 ay boyunca çeşitli ülkelerde gezerek derslerini gittikleri yerde yapıyorlarmış. Önce İtalya ve İspanya’ya gitmişler, şimdi de Hindistan’ı dolaşıyorlarmış. Avrupa’da iken 3 haftada bir ailelerinin yanına gidiyorlarmış, ama burada geri dönmek söz konusu değilmiş. Her gün 6 saat ders yapıyorlarmış,ama kendi kendilerine, başlarındaki 3 öğretmen ve bir idareci sadece yönlendiriyorlarmış. Akşamları kumsalda hava kararırken toplanıyorlar, çember şeklinde oturup ders yapıyorlar.
Öğrenciler 14 ile 20 yaş arasındaymış (doktora yapanlar da varmış iki tane).Sene sonunda Fransa’da sınava sınava giriyor ,eğitimleri tanınıyormuş. Yıllık ücret 3850 Euro imiş.Buna her şey dahil:Üç öğün yemek, uçaklar, konaklama,eğitim. Öğretmenler para almıyormuş,ama uçak paraları ve fatura karşılığı masrafları ödeniyormuş.Uçak paraları çıkınca 14 kişi geçinmek için ayda 2500 euro kalıyormuş Hindistan için makul.
Öğrenciler hintli gibi giyinmiş, kızlar bezlere sarınmış, plajda ders çalışıyorlar ,denize giriyorlar. Genelde 14 -15 yaşındalar. Marion kendiyle ‘I’m not teaching ,I’m beaching’ diye dalga geçiyordu. Sabah öğrencilerinin yanında ‘günaydın beacher’ dedim ayıp oldu galiba, ne bileyim derste bikinili öğretmen olur mu.Çok etkilendim ben bu okuldan, keşke ben de böyle okuyabilseydim, insanın 15 yaşında böyle bir deneyim yaşaması (hem dünyayı görmek, hem de bir komün olarak yaşamak) muhteşem bir şey.
Akşamüstü köye gittik.

Köyün içinden güzel bir dere geçiyor. Köy meydanı üç bakkal, bir lokanta, bir kilise ,bir motor tamircisinden oluşuyor.
Bakkallardan birinde telefon, birinde de internet var, ama sahibi çok nazlı, saat 16 da açıyor 18 de kapatıyor, tek bilgisayar var, o da dial-up, tabii ki sıra var, üstüne üstlük voltaj dalgalanınca –ki burada sürekli dalgalanıyor, kilitleniyor. Eğer bütün engelleri aşmayı başarırsan saati de 60 rupi.Uğraşmadık tabi,bir telefon ettik,geçtik. Sürekli içtiğim Beedies’ten 1 rupi kazandığımı belirten kupon çıktı,yeni paketi alırken kullanacakmışım.
Paketi 4 rupi zaten , minik cigarillo denebilir, buranın gariban sigarası. Korkarım iş gücünün ucuzluğundan tek tek elde iple bağlanıyor. Dışındaki yaprak da okaliptüsmüş.
17.12.2005 10:30 Simrose Balkon


Sabah uyanır uyanmaz önce deniz sonra duş.Sonra Gülin Aköz’ün kitabını okudum. Sahile yürüyüşe çıktım. Millet yogaya sarmış,ikişer ikişer yoga yapıyorlar. Bizim oteldeki iki premenapoz kadın da sabah bizim balkonun önünde yapmaya çalıştılar, ama otelin oyuncu köpeği yüzünden başladıklarından daha gergin bitirdiler.
Bunlar tam 'ommm' derken köpek geliyor, kuyruğunu sallayarak altlarındaki bezi çekiştiriyor, ayakkabısını kapıp ilerde dişliyor,kadın namazı bozar edasında biraz ilgilenmeyeyim diyor, en sonunda dayanamayıp alıp gelip saklıyor,bu sefer çorabını kapıp kaçıyor,ayağını dişliyor.



En sonunda birbirleriyle kavga ettiler, bağırdılar. Halbuki illa da yoga yapcam diye kastırmasalar, köpekle oynasalar daha sakinleşecekler. Ama hayır illa da eller birleştirilcek ,amuda kalkılacak, ruh dinginliğine kavuşulacak.
Duştan sonra güneye doğru yürüdüm kumsaldan. İki kız deli gibi plajı süpürüyorlar, oteller de çok bakımlı. Sürekli palmiyelerden düşenleri, sigara izmaritlerini vs topluyorlar.
Bütün plajda iki üç kişi gördüm,onlar da yoga yapıyorlardı.


Bir de simetrik çift vardı
En sonda karavan kampingi varmış.15-20 karavan vardı tüm dünyadan. Ferdinand ağabeyle tanıştık.Almanya’dan Sovyetler, Sibirya yoluyla Çin’e gitmek üzere yola çıkmışlar.Ancak Kazakistan ve Türkmenistan sınırından iki kez denemelerine rağmen Çin arabayla sokmamış.
Türkmenistan çok ucuzmuş, maaşlar 5 dolar civarındaymış, feci faşizm varmış. Türkmenbaşı’nın ayların , günlerin adını değiştirdiğini biliyordum da sokak tabelalarını kaldırdığını bilmiyordum. 'Biz sokakların adını zaten biliyoruz düşmanlarımıza kolaylık olmasın' demiş. 40.000 kişiyi öldürtmüş. Başkalarının duyacağı şekilde müzik dinlemek yasaklanmış, arabaların radyoları sökükmüş. On gün önce İzmir’de tanıştığım bir Türkmen kız ‘Saparmurat’u nasıl bilirsiniz ‘diye sorunca, ’çok sever sayarız, O bütün Türkmenlerin atasıdır’demişti, hem de bunu ciddi ciddi söylemişti. Neyse Ferdinand ağabeyler mazot pahalı olduğu için Türkiye’den geçememişler.
Almanya’da kitapçısı varmış, satmış, onun parasıyla geziyorlarmış. VW Caravelle ’81 modelmiş. Üç defa motoru dağıtıp toplamış kendi başına. Sosyoloji ve pedagoji okumuş. BM adına göçmen kampları kurma işinde uzmanlaşmış; Afrika’da G. Amerika’da pek çok kamp kurmuş, ama bir kampı kurmak bir yıl alıyormuş ve çok yorucuymuş. Karısı da Fransız Edebiyatı ve politika okumuş. Kuzeydoğu Rusya’da sabah 4’te silahlı adamlar arabalarının çıkış yolunu kapatıp camları kırıp bütün paralarını almışlar, buna rağmen demir çubuklarla arabaya vurmaya devam ediyorlarmış. Geri vitese takıp arabalara çarparak kaçmışlar. Kırık arka camın yerine teneke perçinlemiş, arka stop lambasını da arkadaşları Almanya’da bit pazarından alıp göndermişler.
Ateş yakmışlar;ekmek kızartıp,soğan domatesle yiyorlardı.Biraz pistiler yalnız.Kampın günlüğü 40 rupi imiş.(su,tuvalet ve güvenlik)Günde 500 rupi harcıyorlarmış. Bana kuzeyde Diu diye bir yer tarif ettiler, aynı Agonda gibi sakinmiş.
Dönüşte diğer coco hutlara da baktım, fiyatlar 150-200 arası ama iyice iptidai. Bütün gün karısına deli gibi sürekli masaj yapan, yeni gelen adamı seyrettik.

18.12.2005 08:00 Balkon
Dün bütün gün kah plajda , kah balkonda, hamakta aylaklık edip kitap okuyarak geçti.Plajın kuzeyine doğru yürüdük.Ölüdeniz'dekine benzer bir boğaz var.
Nudistler çadır kurmuş bu taraf tenha diye.
Serpme ağ ile balık tutan amcayı seyrettim.
Tekniği iyi idi ama tuttuğu balıklar akvaryum balığı büyüklüğündeydi. Dönüşte plajın arkasında Neşe ayurvedik baş- boyun masajı yaptırdı,boynu çok ağrıyordu Türkiye’deyken, iyi gelmiş. Hamakta Gülin Aköz’ün Avcumda Patikalar’ını da bitirdim.Restoranın kütüphanesine bıraktım,içine mail adresimi de yazdım ,Agonda plajında bu kitabı okuyan Türk olursa herhalde bir mail atar.
Palolem’deki restorandan aldığım soykırımdan kurtulan bir yahudinin anılarını okumaya başladım: Louis de Wijze.Geceyarısına kadar balkonda okudum, bitiremedim, adamın anlattıklarından uykum kaçtı.Okurken oyuncu köpek geldi kuyruğunu sallayarak, ‘abi bi sen uyanık kaldın ,biraz oynayalım mı’ havasında. İyi otur orda dedim,epeyce de sarhoştum, baktım bunlar bu gece Nazilerden kurtulamayacaklar,kitabın sonunu okudum da içim rahat etti.
Yatarken karanlıkta oyuncunun kuyruğuna basmışım, 'kayii kayii' kaçtı. Gece üşüdüm yerden kazağı alayım dedim,sert bir kazak geldi,ışığı açtım bir de ne göreyim: Oyuncu benim yatağın altına yatmış,yerde bıraktığım yarım paket bisküviyi de götürmüş mışıl mışıl uyuyor,ben de ayağını yakalamışım. Hesapta kapıyı kilitliyoruz yatarken ama Nasrettin Hocanın türbesi gibi, kapının çerçevesi tahta, ortası palmiye yaprağı ,ittirip girmiş.Ellemedim ,sabaha kadar bizle yattı. Bana Can’ı hatırlatıyor,kuyruk sürekli havada!



18.12.2005 17:30 Madgaon istasyonu

Son günümüz diye çok üzüntülüydüm.Neşe güneşi batırmamaya uğraştı ama battı.
Bütün sabah aylaklıktan sonra otelle hesabı kesip ayrıldık.Bu da garson Dicey, O da clark bıyıklı,yogacı premenapozlara asılıyor günlerdir.
Arkamıza baka baka saat 15:30 otobüsü ile Agonda’dan ayrıldık. Tren bileti olmasa bir gün daha kalırdık. Biraz şehri turladık, Pazar günü her yer kapalı,istasyona geldik,internet kafe varmış istasyonda, biraz yazıştık.
Tren geldi, berbat! Klimalı vagondan daha eski ve pis.
Kompartmanı kalabalık bir Hintli aile ile paylaşıyoruz, tuvalet pis ve çok kokuyor.
Bir de sürekli bağıran dazlak kafalı kız çocuklu bir aile var koridordaki koltuklarda. Zor geçecek bu gece.
19.12.2005 Sea Lord Otel/Bombay
Gece korktuğumuz kadar kötü geçmedi.
40 rupi verdik battaniye yastık aldık. İkinci istasyonda tren doldu,biz de en üstteki yataklarımıza geçtik.Bir sürü aburcubur yedik:Egg pakora, onion pakora, noodles, şekerli yoğurt, çay,kahve.
Yan kompartmana 4 müslüman genç geldi.Önce yanımdaki ranzada namaz kıldılar,( iki kompartman üstte demir parmaklıklarla ayrılmış)sonra şamataya başladılar.
Aradaki parmaklıktan ‘Ben de müslümanım’ dedim. ‘Niye namaz kılmıyorsun’ dediler ‘E seferiyiz’ dedim. ‘Vayy saferii’ diye hayret edip aşağıdakilere de söylediler, saferiymiş diye.Gece 10:30 da vagonda bunlardan başka gürültü yapan kalmamıştı,iki üç kez uyardım,dinlemediler.En sonunda sinirlendim,bir islami diskur çektim, ‘bu mu İslam, bu mu İslam gençliği, sarhoş musunuz yoksa, rezil ettiniz bizi, ayıp ayıp’ şeklinde sakinleştiler,sustular. İslam gençliği dediysem ikisi gençti, ikisi ise taliban kılıklıydı ve niyetleri de kötüye benziyordu.

Bombay’a sabah 6’da indik. Karanlıkta taksi bakınırken Sealord otelin kahyası 'illa da götüreyim sizi benim otele beğenmezseniz geri getiririm' dedi. Makul gözüktü, kalacağımız otele de karar vermemiştik, gittik. Banyolu odaya 700 istedi, 600’e anlaştık. İkinci gece kalsak mı havaalanında mı beklesek karar veremedik,çıkış saatini sordum, ‘sizin için 24 saat’ dedi, yani yarın sabah 6 daymış. ‘Hayatta olmaz , ya memnun kalmazsam otelinizden sabah 5’te mi çıkacağım,ver paramı geri’ dedim. Saat 9 a anlaştık.Biraz uyuduk, çıktık. Otelden çıkınca büyük bir şok yaşadık: Otelin karşı kaldırımı tamamen kümes büyüklüğünde evlerle doluydu.
İnsanlar içerde yaşamaları mümkün olmadığından sokakta yaşıyorlardı. Büyük bir hareketlilik vardı ,herkes sabah temizliğini yapıyor ,yıkanıyor, ateşler yakılıyor (işlek bir caddedeyiz hatırlatırım, ve bütün bunlar ortasında duvar olan gidiş geliş 4 şeritli caddenin yarım şeridinde oluyor),çorbalar kaynıyor,saçlar taranıyor...
Tuvalet için büyükler yolun kıyısındaki genel tuvalette, küçükler ise yolun karşı şeridine geçip oradaki kaldırımda hacet gideriyorlar. Karşı kaldırımdan yürürken epey atlayıp zıplamak gerekiyor.
İlginç olan ise herkesin uzun uzun dişlerini fırçalaması.Ben Hintlilerin dişleri yapısal olarak beyaz ya da tenleri koyu olduğu için beyaz görünüyor sanıyordum, meğer ciddi bir çabanın ürünü imiş bu beyazlık.
Erkekler grup halinde bir köşeye çömelmiş dişlerini fırçalıyorlar, bu ufaklık da hem büyük tuvaletini yapıyor, hem de dişlerini ihmal etmiyor.Herhalde dini bir anlamı var bunun, yoksa bu pisliğin içinde diş fırçalamaya gelene kadar...

Sokakta taze pişirilen krep ,şekersiz lokma, ve muhtelif adını bilmediğimiz çorba ,sos gibi şeylerle ayaküstü kahvaltı ettik .Dönüşte aynı hengameden geçmeyi göze alamadığımızdan taksiyle döndük .Kafamız kazan gibi, bizim odanın yanındaki odada inşaat var. Şikayet ettim, ‘odayı değiştirelim’ dediler, ama açılmış çantaları toplayıp sırtlayacak hal ikimizde de yoktu. ‘Akşamüstü bitecek’ dediler. ‘Kesin mi’ dedim ‘kesin’ dediler ,iyi o zaman dedik dolaşmaya çıktık.


Kuruyemiş ,muz,hindistancevizi vs satılan Crawford,ve bez vs satılan Mangaldas çarşılarına gittik.Anacık babacık günüydü,arabalarla insanların oluşturduğu büyük ve gürültülü kalabalık dalgalanıyordu. Kına ,soya sosu aldık.
Neşe bez baktı ama hep sarilik bezler vardı.
Taksiyle turist pazarına Colaba’ya geçtik.
Taksiciye sordum bu insanlar niye sokakta yaşıyorlar diye’,aslında bunlar fakir değillermiş( gerçekten de tabanı toprak ya da asfalt olan o derme çatma kulübelerin içinde TV’ler ,buzdolapları gözüküyor).

İşsiz de değillermiş,ama işleri yasal değilmiş o ayrı...Bombay’da emlak fiyatları ve kiralar çok yüksek olduğundan eve çıkmıyorlarmış. 'Belediye neden engel olmuyor' dedim. Uzun yıllardır bu durum sürüyormuş, şimdi yeni binalar yapıyorlarmış sokakta yaşayanları aktarmak için, ama daha bitmemiş.
Yani, belediye kendi caddesini istimlak edecekmiş.Yolda bir nevi ilkel rulet oynayanları gördük.Büyük bir kartonun üst tarafında üzerleri kapalı simgeler var,alttaki simgelerin üstüne para koyuyorsun,sıradaki çıkartma kaldırılınca senin para yatırdığın simge çıkarsa parsayı topluyorsun.

Colaba’da epey alışveriş yaptık,t-şört, bez vs. Mc Donalds’ta yerel şeyler vardı (çıtır çin tavuğu gibi),biraz yedim. Hamburger 1 dolardı.
Duvarda ‘ÜRÜNLERİMİZDE HİÇ BİR ŞEKİLDE DANA ETİ BULUNMAMAKTADIR’ tabelası vardı. Acıkınca turist rehberlerinin pek methettiği Leopold restorana oturalım dedik.İçersi sadece yabancı turist doluydu, Avrupa gibiydi. Fiyatları da pahalıydı.Uzun süre garson da gelmeyince kalktık.

Otele döndük inşaat bitmemişti,az daha sabır dediler, dayanamadık çıktık(canavarla fayans kesiyorlar).Yolda kulübelerde yaşayanlara ilkyardım,pansuman vs yapan bir hemşire gördük.
Sivil toplum örgütleri için çalışıyormuş.Hastalar fotoğraf çekmemizi istemedi. Doktor olduğumu ve bunun bana ilginç geldiğini söylediğimde kendilerini kareye dahil etmemek kaydıyla fotoğraf çekebileceğimi, gayet temiz bir ingilizceyle bildirdiler. Akşam yemeğinde kebap yedik.
Görüntü bizim adana kebabın aynısı ama baharatlarla yine standart tat olmuş, masala mı yiyorsun kebap mı belli değil. Ama ekmek yapanlar etkileyici idi,dakikada dört ekmek açıp pişiriyorlardı.
Biraz daha dolandık,Gate of İndia'nın karşısında oturduk.
Arkadaki otel meşhur Tac Mahal(biz de Tac Mahal'i görmemiş sayılmayız). Hintli bir zengin-sanırım Tata,kendisi lüks bir otele alınmayınca sinirlenip bu oteli yaptırmış.
Yorgunluktan bitap halde otele döndük. Dönerken otelin kartını odada unuttuğumdan taksici bize epey bir Bombay turu attırdı .İki tane Sealord diye otel varmış,ne bileyim. Ama daha yola çıkar çıkmaz ters yöne gidiyorsun dedim, sürekli uyardım, baktım bana salak turist muamelesi yapıyor(İngilizce de bilmiyor) koyverdim dolaştı durdu.En sonunda oteli bulunca 30r.'lik yola 50 rupi istedi, 'hadi len' dedim kartı unutan ben olduğumdan,ama sözümü dinlemeyen de O olduğundan 40 verdim.
İnşaat bitmemiş. İlla da odanızı değiştirelim diyorlar ama biz o kadar dağıldık ve yorgunuz ki toplanmamız imkansız. Neşe’nin boğazı da ağrımaya başladı .'Siz niye baştan bizi inşaatın yanına verdiniz' dedim çıkmadım. Epey bir sinirlendim uykusuzluğun da etkisiyle attım tuttum.Tamam deyip işçileri odadan çıkardılar.Yattık uyuduk, saat 23’te kalabalık iki aileyi yanımızdaki odalara yerleştirdiler.
Epeyce bir gürültü ürettiler, kalktım dışarı çıktım yan odada kapı açık bağırararak sohbet eden iki aile babasına sus işareti yaptım, anlamış göründüler, döndüm yattım.Saat gece yarısını geçmişti, bunlar hala kapılar açık bağıra çağıra kavga ediyorlar, odadan odaya sesleniyorlardı. Çocuklar da koridorda frizbi oynuyordu. Frizbi bizim kapıya tok diye çarpınca fırladım koridora çıkıp ağzıma geleni bağırarak ifade ettim, bu daha etkili oldu,ya da uykuları geldi ses kesildi.
Sabah erkenden kalktım,(kordorda frizbi oynayan çocuklar sayesinde) ,otel aramaya çıkıyordum, resepsiyoncu yolumu kesti, yarın sabah için havaalanına taksi için kapora verip vermeyeceğimi sordu. Daha önce otele girerken bu servisi kullanacağımızı ama önceden arabayı görmeden para vermeyeceğimi söylemiştim. Bu nedense otel için çok önemli bir konu(epi topu 375 r) iki defa da telefon edip uykumdan uyandırıp da sormuşlardı. Başka otel bakmaya gittiğimi söyledim,'aman efendim olur mu dedi başka oda verelim' dedi. Artık dinlendiğimizden kabul ettim, odayı değiştirdik, taksiyi gösterip tekrar sorunca artık sussun diye 100 rupi verdim. Bu odanın balkonu yok ama çocuklardan ve inşaattan uzak!

Odada çay içip çıktık. Yukardaki kazıklı otoyolun altından Müslüman mahallesinden geçerek Chor pazarına gittik (hırsız çarşısıymış, Neşe Niğde’de de bir şeyin üstüne yatmaya çorlamak dendiğini söyledi ).Berbat bir yerdi,hemen otobüse atladık .

Müslüman mahallesinde bir kınacıya nerede ele kına yaktırabileceğimizi sordum.
Shehnaz Beauty Parlor’un kartını verdi.
Yıkılmak üzere bir apartmanın ikinci katında salonu bulduk.Aynı zamanda ev olarak da kullanılan salonun ortasında çamaşır makinesi çalışıyordu.350 r istedi,100 verdik, ki bu bile çılgın bir para, anlaştık.
35-40 yaş arası kuaför kadınların dünyanın neresinde olursa olsun birbirine benzerliği şaşırtıcı. Eline bulaşan kınaları saçına sürüyordu.
Şehnaz çalışırken biz de eşiyle balkonda kahve içtik. Müslüman olduğumu öğrenince pek memnun oldu abi. İki saat elini bir yere değdirmeyecek,bir gün de yıkamayacakmış.Parayı ödeyip çıktık.Bir fırının önünde sıralı bir şekilde oturmuş bekleşen insanlar gördük.
Sorunca anlattılar: Bunlar garibanlarmış.Yoldan geçenler sevap olsun diye bunlara yemek ısmarlıyorlarmış.Bir kişi 10 rupiymiş.100 rupi(3YTL) verirsen 10 kişi sıradan kalkıp yemek yemeye içeri girecekmiş. Yemek de taze pişmiş ekmekle bir tas ıspanak gibi bir şey.
Cebimizde çok az rupi kaldığından ve bu bölgede para bozmaya kimse yanaşmadığından iki üç kişiye ısmarladık.Kapıdaki görevli sıranın başındakilere işaret etti, ısmarladıklarımız suratımıza bakmadan içeri fırladılar,kalanlar da daha fazla ısmarlamamız için bağrıştılar.

Otobüsle Grant road’da bir pazara geldik, daha sakin bir pazar yeriydi, balık haline girdik.
Sadece kadınlar ve kargalar vardı. Bir satıcı kadın aynı Semra hanım gibiydi,Neşe’ye sarıldı,bir takım atraksiyonlar yaptı.Tezgahlarda köpek ve kedi balıkları vardı. Oradan tekrar otobüsle Hanging Gardens’a gittik.
Bombay’da bir türlü düzgün bir park bulamamıştık,iyi oldu,yeşilliklerin içinde dolaştık.
Daha önce Gate of İndia'nın orada gelip Neşe'nin bileğine dualar okuyarak GS bileziği gibi bir ip bağlayıp, 'bunu çıkarma ,uğur getirir' diyen, alnına kırmızı çizgi çizen ve elimize kutsal leblebi şekerleri tutuşturmaya çalışan amcayla yine karşılaştık.Yine boya sürdü,yine leblebi almadık.
Oradan yürüyerek Malabar Hill denen Bombay’ın Bebek sırtları gibi yerleşim yerine geldik, bakımlı, bahçeli,aşağıdaki Chowpatty plajını kuşbakışı seyreden apartmanların arasından geçerek aşağıdaki Jain tapınağına geldik.
Tapınakta bir nişan vardı, Jain inancına göre çok sıkı vejeteryan oldukları için törendekiler,aman bakteri yutarız diye ağızlarını bağlıyorlarmış.
Yerlere oturmuşlar,bir köşede kız tarafı,bir köşede erkek tarfı,bir köşede orkestra,çalıp söylüyor (detone).
Dışarıda yine açık büfe yemek hazırlığı vardı,ama biz aç değildik, beklemedik törenin sonunu.
Geri döndük bahçelerin arasından Chowpatty plajına indik,pis bir plajdı,yüzülmüyormuş zaten, geceleri mesire yeri oluyormuş.
Fazla oyalanmadık,Neşe illa da Nariman point denen yere gitmek istedi. Betul’e gittik, Neriman'a niye gitmeyelim, eksik kalmasın diye otobüse atladık,sahil yolundan geçerek oraya da gittik.
Wall street gibi bir şeymiş, bankalar falan. Bir kitapçıya girdik,yeni çıkan bir kitabın kokteyli varmış.
Yazar aynı Mehmet Yaşin’e benziyordu, göbeğini uzun entariyle örtmüş,edebiyat meraklısı hanımları kafalamaya çalışıyordu. Çay kahve içtik, kaliteli bisküvi yedik.Kitapların hepsi İngilizceydi,fiyatları da fena değildi.Clinton’un anılarını okudum: Ecevit’ten şöyle bir bahsetmiş, Çiller’le Benazir Butto’yu çok entelektüel bulmuş, hepsinden uzun da depremzede bebeği anlatmış.
Yolda soğanlı fıstık,leblebi yedik.Satıcı önce külahın içine biraz el mangalıyla ısıttığı fıstık,leblebi tel şehriye koyuyor,sonra üzerinde maydonozlu soğan ekleyip,limon sıkıp karıştırıyor.Külahın içine ufak bir parça karton da koydun mu kaşığın da hazır(5 rupi). Cebimizde akşama kadar harcamamız gereken 1000 rupi var,Regal sinemasının karşısına gittik, yani yarımadayı bir kıyıdan öbürüne geçtik.Hediyelik alarak ve Mc donalds’ın karşısındaki Majestik otelin restoranında Mançuryan sea food fried rice (60) ile parayı hızla tükettik.
Çok güzel bir restorandı,fiyatları da pek makuldü.Kalmaya devam etsek hergün burada yerdim. Mutfağı da teşkilatlıydı.
Parayı o kadar tüketmişiz ki evdekilere kaju fıstığı almak için 27 rupi kaldı,50 gram alabildim, herkese birer tane.

22.12.2005 14:15 İstanbul İç hatlar terminali.
Gece 10 da resepsiyona uyandırmayı,taksiyi tekrar tekrar hatırlatıp iyi kötü uykuya daldık.11 de salağın teki gelip kapıyı zorlamaya başladı.Hışt kışt dedim gitmedi,si.tirgiit diye bağırınca gitti,ama uykum tamamen kaçtı. Zaten çok stresliyim,bir cenabetlik var,kesin İstanbul’a varamayacağız diye endişeliyim.3:45 te uyandık,araba 4’te hazır olacaktı,indik yok, 4:25 te geldi, sonra tüp doldurmaya girdik (20/lt),neyse yollar boş olduğundan en sonunda sabah 5’te havaalanına vardık.
Uçak tam vaktinde kalktı(7:15),boştu. Katar’daki havaalanı inşaatında sadece 15 dakika kaldık.
Dış hatlar terminaline girdiğimizde kalabalık dikkatimi çekti, gittim baktım, Japon bir turist üst kattan kendini kafa üstü bırakmış, ortalık kan revan içinde , başında arap sağlık görevlileri var damar yolu açmışlar, ama başını gazlı bezle saracağız diye uğraşıyorlar. Dayanamadım, ‘ben doktorum, boşver gazlı bezi bu adam beyin kanaması geçiriyor acil hastaneye götürün’ dedim .Doktora söyle dediler,meğer serumu tutan andaval doktormuş, aynı şeyleri O’na da söyledim,hıhı dedi, kapılar kapanmak üzere olduğundan koşup uçağa bindim ama aklım Japon’da kaldı.(tam resimdeki Mercedesin arkasına düşmüştü Japon)Katar'dan yanıma geçen seferki gibi yine Bangkok'tan dönen bir Bingöl'lü oturdu,yine Türk'ün gücünü gösterdiği gecelerin uykusuzluğundan yol boyunca ölü gibi uyudu.
Çantalarımıza kırmızı Rapid Transfer etiketleri yapıştırmışlardı.İstanbul’da çantalar banttan çıkınca Katar havayollarına olan kızgınlığımı unuttum.Hindistan seferi de böylece sona erdi.Biz Hindistan'ı sevdik,gerçekten nev'i şahsına münhasır bir ülke. İkinci kez Bombay'a geldiğimizde uyuyamamak,insanların kaba davranışları biraz canımızı sıktı,ama yola çıkarkenki amacımıza(güzel bir kumsalda soğuk kış günleri için güneş depolamak,kitap okuyup kafa dinlemek)ulaştık ancak doyamadık. Yine de eğer amaç bizimki gibiyse Tayland'ın adalarının daha iyi olduğunu düşünüyorum.Oradaki insanlar daha güleryüzlü,yemekler daha ilginç ve lezzetli, plajlar ise daha da güzel.Ulaşım (fiyat ve zorluk açısından)ikisi içinde aynı sayılır.İlerde belki Kuzey Hindistan'a gideriz ama güneye tekrar gideceğimi sanmıyorum.

Süre 9-21 Aralık:11 Gün
Uçak bileti: 460x2 Euro(2x750 YTL)
Vize ve hediyeler dahil tüm masraflar:500 USD
TOTAL:2150 YTL
İshal:Olmadık

15 yorum:

UMUT ERKÖK dedi ki...

merhaba adım umut.ben de ankara'da tıp öğrencisiyim sabah gündoğuşunu izlemek için kalktım ve maillerime bakayım dedim bu arada daha sonra incelemek için ayrı bir yere attaığım maille tekrar gezi yazılarınızı topladığınız siteya baktım.kendimi size mail atmak için zorunlu hisstetim adeta.gerçekten çok güzel bir site hazırlamışsınız.ben de gezmeyi çok seviyorum.gezdiğim yerler Türkiye sınırlı kalsa da daha çok gezilcek yerler var Türkiye'de..şuna kadar ayvalık ,alanya, diyarbakır,kayseri'yi gezme imkanı bulabildim.
otostopla gezmeyi çok denemedim ama bisikletle gezmek ise hep aklımın bir ucunda..
şuana kadar gezdiğiniz yeler sayesinde birçok tecrübe kazandığınıza eminim.benimle keşke yapmış olsaydım daha önce diyipte yapaamadığınız şeyleri paylaşırsanız sevinirim.bu bana yol gösterecek daha bu erken gezmeye başladığım dönemlerde..
iyi günler..

ssbb dedi ki...

Sevgili Umut,
Sana genç bir meslektaşım olarak derslerinde başarı ve iyi bir hekim olmanı dilerim.İyi bir hekim olmanın ilk koşulunun da yaptığın işi ve insanları sevmek, onları sıkılmadan dinlemek olduğunu hatırlatmak isterim. Herkesin bir hikayesi var, ama herkes kendininkini anlatmak istiyor, kimse başkasını dinlemek istemiyor. Oysa ki sadece dinleyerek bile hastanın acılarını dindirebilirsin. Mesleğin ilk basamaklarında bunları sana söylemek istedim, çünkü pek çok meslektaşımda bunun eksikliğini görüyorum. Bu merak ve dinleme sabrı olmazsa hekim hasta ilişkisi iki tarafı da tatmin etmeyen ve hatta mutsuz eden bir şekilde sonuçlanıyor. Meslektaşlarımız arasında sık görülen tükenmişlik sendromunda bu iletişim eksikliğinin yattığını düşünüyorum. İnsanın sabahları işe sevinerek hastaları iyileştirmeye susamış olarak gitmesi hayatta başına gelebilecek en güzel şeylerden birisi. İyi çalışmayı bilmeyen iyi gezmeyi de bilemez. Çok ama çok güzel bir mesleğe adım atmışsın, bunu zamanla daha iyi anlayacaksın.Hakkıyla yapıldığında bu mesleğin vereceği tatmini , sosyal statüyü ve maddi kazancı başka hiçbir meslek sağlayamaz.Dünyanın neresine gidersen git,doktor olduğunu öğrendiklerinde insanlar ‘ooo’ çekerler. Mesleğinden zevk almanın bir diğer koşulu da bilginin sağlam ve kendinden emin olmandır. Eğer gelen hastalarda bilgi eksikliği nedeniyle hata yapma anksiyetesi yaşıyorsan mutlu olamazsın.
Sana önce bu konularda öğrendiklerimi aktarmak istedim, çünkü insanın hayatına yön verecek iki önemli unsur var:İşin ve eşin! Bunlarda mutlu ve huzurluysan gezmek çok kolay.
Ben esas olarak senin yaşından bu yana bunları öğrendim. İnsanın yaşamadan öğrenmesi çok zor ama sende anladığım kadarıyla bu beceri ve heves var.
Gezme konusuna gelince :
İçinde gitme arzusu varsa hiçbir güç seni durduramaz zaten. Ben önce konut fonu nedeniyle 5. sınıfa kadar yurt içinde gezdim. Biriktirdiğim para konut fonuna ancak yetiyordu.Şimdi düşünüp geri baktığımda bunun daha iyi olduğunu görüyorum.Önce memleketini tanımalı ve sevmeyi öğrenmelisin.Otostopun avantajı budur. Rasgele bir örneklemeyle her seyahatte halktan en az 5-10 kişiyle tanışır onların nasıl yaşadıklarını neler düşündüklerini anlamaya çalışırsın. Eğer bunu yapmazsan tanıdığın ve halk sandığın insanlar senin çevrendeki kentli gençlik olacaktır.Yıllar önce Londra’da eroinmanlara sormuşlar,sizce Londra halkının % kaçı eroin kullanıyordur diye.Yanıtlar % 50 nin üzerinde çıkmış.Yani insan kendi çevresi neyse herkesi öyle sanıyor. Otostop yapmak için acelen olmayacak, sabrın olacak, ve en iyisi yanında bir kız arkadaşın olacak(erkek olduğunu varsayıyorum). Her yere bedava hem de hiç binemeyeceğin arabalarla (bu lüks bir araba olabildiği gibi,cezaevi nakil aracı da olabilir) seyahat etmenin zevkini alınca bunu bırakamazsın.
Bisikletle gezme konusunda söyleyebileceğim bunun çok zevkli olduğu, insanın kendine güvenini arttırdığıdır. Bir arkadaşım dünyayı bisikletle dolaştı.( http://www.stevesbikeride.org/ ) Seyahatinin sonundaki, ‘ben sadece bacaklarımın gücüyle dünyanın çevresini dönmeyi başardım ve istersem her şeyi başarabilirim’ duygusunun eşi benzeri olmadığını düşünüyorum.Bu konuda önerim hemen başla, ben de ortaokuldan beri düşünürdüm ama şehir dışına 35’imden sonra başladım. Okula bisikletle git gel (ben öyle yapardım, hala da işe bisikletle gidiyorum) Fırsat bulduğunda da düz yollardan gücünün yettiğince açıl (kaskı unutma).
Bir de benim hep özendiğim bir şey var:Yurtdışındaki hostellerde tüm dünya gençleri buluşur,çok şenlikli dostça bir ortam olur. Ben bunu ancak 23 yaşımda yaşayabildim.Özellikle Avrupa ve Amerikalı gençler liseyi bitirir bitirmez bir Avrupa turu yapıyorlar,O yaşlarda ben de o ortamda olmak isterdim. Bunun da aynı otostopta olduğu gibi insanları tanımak açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Böyle ortamlarda anlıyorsun ki Nijeryalı da olsa, Teksas’lı da olsa herkes birbirine çok benziyor ve umutları heyecanları aynı.
Sana mutlu ve huzurlu bir hayat ve heyecanının hiç tükenmemesini dilerim
Sevgiler
bora

infanta dedi ki...

cok hos bir anlatim. Calismak zorunda oldugum bir cumartesi gunu, hindistana yolculuk yapmis gibi oldum. Hemen esime mesaj attim, iik firsata hindistana gitmeliyiz diye. Dubai'nin arka sokaklarinda gordugum hintliler orayi kucuk bir hindistana donusturduklerinden, az cok tahmin ediyordum nasil bir yer oldugunu. Ama sizin fotograflariniz ve anlatiminizla gidersem hic zorluk cekmeyecegim sanirim, ceksem bile keyif almayi bilecegim. Benim seyehatlarim hep is amacli oldugu icin boyle keyifli anlatabilir miyim bilmiyorum, ama ben de deniyecegim. Ilk seyahat subatta milano ondan sonra nisanda berlin. Umarim ben de sizin gibi faydali olurum birilerine. Nese hanima da sevgiler.

Adsız dedi ki...

merhaba Bora Bilgin
Hindistan gezi notlarınızı okudum.. (tabi diğerlerini de) ancak tahminimce nazi ablemi konusunda bir yanılgı söz konusu, hem sizin resimlerinizde, hem linkini verdiğiniz resimlerde, hem de alman nazilerinin gamalı haçları aynı yönde. Yani kollar saat dönüşü yönünde. Biryerlerde hitler neden bu amblemi seçmiş diye bir belgesel hatılıyorum, ama nedenini hatırlamıyorum.. neyse önemli de değil zaten.

zevkli gezmeler.. belki biryerde denk geliriz :)
Ali Akyol

ssbb dedi ki...

Aslında ben de bunu farkettim. Kollar hep aynı yöne bakıyor, ama pek çok kiş ısrarla aynı şeyi söyleyince ben de yazdım. Belki bir bilen bizi aydınlatır.

Adsız dedi ki...

Selam,

Bugun gazeteden aldim linki ve isi gucu birakip okumaya daldim, kitap yapsaniza bunlari, usluba dokunmadan ama, belge-hikaye karisimi, ne guzel olur.

Ege

Birsen Şahin dedi ki...

Sevgili doktor,

Zannedersem küçüğümsün, ondan böyle diyorum, kusuruma bakma ne olur. Harika bir blog hazırlamışsın. Son sayfan hariç, her yerini büyük bir keyifle dolaştım. Hatta bu uğurda sabahı ettim ama hiç üzülmüyorum uykusuzluğuma; çünkü, öncelikle öyle güzel anlatmışsın ki, incelerken tadına doyulmuyor.

Yıllar önce gitmiştim Bombay'a. Ama senin kadar şanslı olarak değildi gidişim; ben emekli bir dış ticaret uzmanıyım. Bizim gidişlerimiz bir nefeslik kadardır genelde. Çok az zamanımız kalır, paldır küldür gider, geliriz. Ama sen öyle güzel, iliklerine kadar gezmişsin ki, imrendim.


Daha nice keyifli geziler diliyorum ve bu gezilerini yine buraya aktarmanı umuyorum. Artık ara sıra bloğunu izleyeceğim.

Eşine de selamlarımı ilet lütfen.

Sağlıcakla kalın
www.birsen.blogspot.com

Yağız TAŞÇI dedi ki...

" Cok okuyan mi bilir yoksa cok gezen mi?" sorusunun cevabi: BORA BILGIN

umut erkök dedi ki...

merhaba ne zamadır görüşemedik.nasılsınız diye soraayım dedim.en son nereler gezildi bakalım:)
iyi günler

alp dedi ki...

ssbb'nin seyahatlerinde değişmeyen iki tema : ölücülük ve piiz

filanca memlekette bedava mezar varmış deseler, hemen ucuz bilet charter var mı diye internete dalacak yani..

Adsız dedi ki...

Merhaba Bora Abi,

Evet, swastika doğu diyarlarında yaşam,doğum vs. gibi pozitif anlamlarda kullanılıyormuş,ilginç. Herhalde onlar da bilmiyorlardı ki sana ''güzel'' demişler:-)

ali

Arif YILDIRIM dedi ki...

Bora bey, ya da Saygıdeğer doktorum..
Blogun stilini yatay olarak daha güzel okuyabilecegimiz boyuta getirebilir misin :) ?
Zira sol kenardaki harfler ya da kelimeler okunmuyor.
Anılarınızı keyifle okuyorum ..
Nice seyahatler..
Arif

Adsız dedi ki...

merak ettiğim konu seyahatlar tamamen plansız mı gerçekleşiyor yoksa ön araştırma yapıyormusunuz? demek istediğim, hindistan ok, güney hindistan ok, ama oraya gittikten sonra rotalar tamamen rastgele gibi anlatmışsınız, yoksa lp falan mı okuyorsunuz???

ssbb dedi ki...

Genelde rasgele oluyor.
LP okuduğumuzdan yazıda bahsediliyor.

Dilhan Akcay dedi ki...

Harika..harika ..harikasınız...Blog adresinizi tesadüfen buldum.Paris gezinizi bir solukta okudum Ve adresinizi hemen kızımla (yaşı 26) paylaştım...''Yaşa sen anne yaaa...tam aradığım şeydi...diyen telefondaki sesini duymalıydınız..Hindistana da götürdünüz beni..çok teşekkürler..Analı kızlı takipciniziz artık..Eşinize ve sizi sevgiler..Nice sağlıklı..mutlu..huzurlu seyahatler dilerim..Darısı başımıza:))