10 Ekim, 2009

ATINA 1990









Son zamanlarda en severek okuduğum gezi yazılarının bulunduğu
Löplöpçüler sitesinde Kamboçya’yı okurken Semih Diken’in Angkor Wat’a taş toprak deyip, yeme içme faslına önem verdiğini açık yüreklilikle itiraf ettiği güzel yazısı aklıma eski bir anımı getirdi. Yorum yazsam çok uzun olacaktı, buraya yazdım:



1990 yılında Çekoslovakya'da 1 aylık Cerrahi stajından dönerken Aşık Avusturyalı Hans ile Selanik’e kadar gelişimizi daha önce anlatmıştım.
Eski ev arkadaşım Yücel Demiral ile Doğu Avrupa’da (Macaristan, Çekoslovakya ve transit Yugoslavya) 40 gün geçirdikten sonra otostopla Selanik'ten Atina’ya kadar inmiştik.
Selanik’ten sonra Platamonas ve adını hatırlayamadığım başka bir kıyı kasabasında deniz kıyılarında yattık, ama Atina’da yatacak uygun bir yer ya da ucuz bir otel bulamadık.



Koca sırt çantalarımızla sakin bir mahallede, sokak arasında kaldırıma oturmuş, litreyle aldığımız açık şarabı içip ayaklarımızı dinlendirerek nerde yatsak diye düşünüyorduk. Yanımızdan geçen, rahmetli dedeme benzeyen, onun gibi giyinmiş çok yaşlı (belki de değildi, eskiden 50 yaşındakiler bana çok yaşlı gelirken şimdi orta yaşlı diye düşünüyorum) bir amcaya “Merhaba” diye laf attım.
“Yasses” dedi geçti.
Ben ısrarla “Ben merhaba dedim” deyince elektrik çarpmış gibi döndü:
“Vre siz Türk müsünüz be yav! Ne işiniz var burda, bu gavur memleketinde” dedi
Türküz dedik, yanımıza oturdu, şaraptan ikram ettik.
Stelyo Amca Antalya’nın Demre ilçesinden 1922 mübadelesinde küçük bir çocukken ailesiyle göç etmiş. (Olay 20 yıl önce cereyan ettiğine göre demek ki o sırada 75 yaşlarındaymış)
Bize uzun uzun köyünü, nerden dönünce çeşme var falan hep anlatı.



Elindeki alışveriş torbasından gazete kağıdına sarılı, tütsülenmiş bir ringa balığı çıkarttı. Aynısı dedemde de olan eski bir çakı ile karın tarafından keserek bize ikram etti. İlk defa tattığım bu lezzete anında vuruldum, ama kokusu 2 gün elimden çıkmadı.
Şarap bitince gidip açık şarap satan mahzenden biraz daha doldurttum.

(Bardaki Yücel)




Stelyo Amca sürekli kendini Türk (ve hatta Müslüman) olarak görerek
“Ne işiniz var bu gavurların arasında, hep kahpe bunlar, eşyalarınıza dikkat edin” diye nasihat ediyordu.
Şarap bitince kalacak yerimiz olmadığını söyledik.
“Gelin bizim evde kalırsınız” dedi
İkiletmeden takip ettik.
Oğlunun merkeze yakın, güzel bir muhitteki evine vardığımızda evde kimse yoktu.
Stelyo Amca bize “Aç mısınız?” dedi, tavuklu bamya yemeği çıkardı.
1.5 aya yakındır Çekoslovakya’da et patates yemekten imanımız gevrediğinden midir nedir, o yemeğin ekşili lezzetini hiç unutamadım.



Bir süre sonra oğlu eve gelince bizim varlığımızdan haklı olarak hiç hoşlanmadı. Biz bahçede yatarız dedik, çantaları bırakıp biraz dolaştıktan sonra gece gelip bahçe duvarının dibine matlarımızı serip yattık.
Sabah Stelyo Amca oğlundan şiddetli bir azar yemiş olacak ki, bizim bu gavurların arasında çok tehlikede olduğumuza ve derhal Türkiye’ye dönememize dair yeni bir diskura başlayınca bu tatlı amcamızı daha fazla üzmemek için teşekkür edip evden (bahçeden) ayrıldık, yürüye yürüye merkeze gittik.
Yollarda grev nedeniyle çöp dağları yığılıydı. Yine grev nedeniyle bütün gece boyunca elektrikler de kesikti.



Yorulup kahve içmek için oturduğumuz bir ara sokak kahvesinde yan masada gazete okuyan komşumuzla sohbet ettik.
Ben şuursuz 80’ler gençliği olarak “Nasıl dayanıyorsunuz bu grevlere, ne kadar sinir bozucu di mi karanlıkta durmak” dedim.
Adam okuduğu gazetesinden başını kaldırıp, “Yoo, çok hoşumuza gidiyor, haklarını arayacaklar elbette” dedi.
İçimden “Sizde saça sürülecek akıl yok! Bizim memlekette olsa o işçileri iyice bir benzetirler, elektrik falan da kesilmez” diye geçirdim.
Yürü-sor, yürü-sor ucuz otel bulunur dedikleri Omonoia Meydanına geldik.



Birisinin tavsiyesiyle meydanın hemen köşesindeki eski bir iş hanının 5. katındaki Athens House Hostel’e (4, ARISTOTELOUS str )çıktık. İşhanının bir katını kapatmış otelin kapısı açıktı, kimse yoktu. Dolaştık, seslendik, sakallı 40-45 yaşlarında bir adam geldi.
Ben Türkçe olarak “Oda var mı?” diye sordum
Bıyık altından müstehzi gülerek “Var” dedi, bir oda açtı.
Mütevazi odaya çok bir para istemedi ama ben
“Daha ucuzu yok mu?” dedim.
“Var, çatıda” dedi
Hep beraber asansörle binanın çatısına çıktık. Kenarları duvarla çevrili teras uyumaya gayet müsait olduğu gibi yağmur yağarsa (Eylül sonuydu) bir kişinin yatay, iki kişinin dikey olarak uyuyabileceği ufak bir çamaşırlık da vardı.
“Burası çok güzel, ne kadar?” dedim
Gülerek “Bedava” dedi ve böylece Vasiliu ile tanışmış olduk.
Çantalarımızı otelin lobisine indirdik, sohbete başladık, birbirimizi sevdik.


(fotografını çekmeme izin vermediğinden yaşlı bir komşusu ile çektirdiği bu fotografını hatıra diye almıştım)

Eskiden sık sık ticaret ve gezme amaçlı İstanbula gider gelirmiş, Türkçe'yi ordan biliyormuş. 70’lerde Atina-İstanbul arasında taksi dolmuşlar çalışıyormuş.
Bize uzo ikram etti, dolaptan taze fasulye çıkardı. Böyle güzel ortamı bulunca Atina'daki bu şahane otelde (çatıda) bir haftadan fazla kaldık, ancak Atina’yı pek göremedik:
Bütün gün otelin lobisinde Vasiliu’nun içkilerini içtik, dolabını boşalttık, siyah beyaz televizyonunda anlamadığımız programlar, yarışmalar seyrettik, FM kanallarına hayran olup radyo dinledik
( O sırada Türkiye’de FM kanalında sadece 88 bandında de TRT 3 vardı, gerisi sessizlik) Otelde bizden başka Sergei adında bir Rus tıp öğrencisi ve iki de Rus kız çalışan vardı.
Kızlarla Vasiliu’nun arası iyiydi.
Sergei mert bir çocuktu. Para ödeyerek odada kalmasına rağmen bizim odada (çatıda) yağlıboya Akropol resimleri yapıp bunları turistik hediyelik dükanlarına satarak seyahatini finanse ediyordu. Bir gece Sergei'yi bizim odaya davet edip uzo içmesini öğrettik
(hep votka içiyordu).



Atina’da 1 hafta kalmamıza karşın Akropol’ü sadece Sergei’nin resimlerinde gördük. Bir gün (radyosunun antenini kazayla kırınca) Vasiliu bizi “Siz ne biçim turistsiniz, burda oturup duruyorsunuz. Şuracıkta yürüme mesafesinde dünyaca meşhur Akropol var, millet görmeye nerelerden geliyor, gidip gezin” diye kovaladı.



Gerçekten de yakınmış.
Yürüye yürüye Akropole çıkan yokuşun altına kadar geldik, ama ikimizde de öylesine bir bezginlik vardı ki kısa yokuşu çıkmayı gözümüz yemedi, oralarda kurulmuş olan bit pazarını dolaşıp, açık şarap alıp otelin lobisindeki koltuklarımıza döndük.



Sergei’in bir takıntısı vardı: Yengeç yakalayıp yemek!
Ancak bunu gerçekleştirecek ekipmanı olmadığı gibi yengeçin İngilizce'sini de bilmiyordu!
Biz de bilmiyorduk.
Sürekli ellerini kıskaç gibi açıp kapatarak ve yan yan yürüyerek bize yengeç taklidi yapıyor, bir zıpkınımız olsa bu taklidini yaptığım hayvandan vurur yeriz diyordu.



Bir gün bize de bir enerji geldi, zıpkın almak için çarşıya çıktık.
Sergei av malzemesi satan dükkaların yerini sormak için durdurduğu insanlara kibar bir Rus olarak “Dobri den” in tam tercümesi olan “Good day sir” diye yanaşıp yengeç taklidi yapıyor, biz de onu izleyip gülüyorduk.
Azimli çocuk sonunda bir dükkan buldu.
Dükkancı Sergei’in taklidini görünce “Haa Pavurya” dedi, ve Sergei’ye uzun şiş gibi, ucu keskin basit bir metal çubuk verdi.
Doğruca trenle Pire’ye gittik.
Biz yüzdük , Sergei heyecanla dalıp yengeç aradı. Hava kapalı, deniz bulanıktı ve su pis görünüyordu. Kısa sürede sudan çıktık, kıyıda Sergei’i beklemeye başladık.
Bu arada ben bir büfeden bir ilk defa gördüğüm tetrapakta çikolatalı süt aldım ve Yunanistan’ın gelişmişliğine hayret ettim.
Bizim ısrarlarımıza ve bir yengeç bile bulamamış olmasına rağmen Sergei sudan çıkmamakta direniyordu.
Hava kararmaya başlayınca onu suda bırakıp Atina’ya döndük.
Dışarda birşeyler yedik içtik, saat 9 gibi otele döndük ki bir de ne görelim: Sergei koca bir torba yengeç avlamış, hem de koca koca yengeçler tencerede kaynıyor.



Rus kızlar ve Vasiliu ile boş bir odanın balkonundaki masanın etrafında toplandık, Rus kızların votkaları ve Vasiliu’nun uzo ve beyaz şarapları ile patlayana kadar yengeç yedik, bayıldım.
Sergei’in o güne kadar dalga geçtiğim (taklidi dalga geçilmeyecek gibi de değildi ya...) yengeç takıntısına hak verdim.
Bir yıl önce Berlin Duvarı yıkılana dek yurt dışına çıkmaları yasak olan bu Rus gençlerle Atina’da, Vasiliu’nun otelinde geçirdiğimiz bu gece, sohbetin kıvamı ve ilk defa yediğim yengeçler çok hoşuma gitti.
Atina’daki bu yeme içme ve yayılma haftasının sonunda THY ofisinin önünden geçerken farkettiğimiz bir imkanla öğrenci kimliklerimizi göstererek (o zaman sadece Türk öğrencilerine sağlanan bir ayrıcalık) kişi başı 50 dolara yarım saatlik bir uçuşla İzmir’mize kestirmeden döndük.



50 günlük seyahatte kişi başı her şey dahil harcama 300 dolar
Alınan kilo 12

12 yorum:

ozlem dedi ki...

ne guzeldir gorebilecekken gormemeyi secebilmek ozgurlugu:)

tilki dedi ki...

bu yengeç yeme hikayesi bana çok duygusal geldi yengeç taklidi yapma ,sergei, 80ler, göç duygusal bişe yokdu da banamı duygusal geldi yok yok ben efkarlandım ne güzel anlatmışsınız.

Demet dedi ki...

HEY GİDİ GÜNLER HEY!

alimerginoglu dedi ki...

Yazini okurken, 96'da cocukluk arkadasim Emre Ulker ile yaptigim Rodos - Simi seyahati aklima geldi. Biz de senin gibi Anadolu'dan goc etmis yasli Rumlarin iyiligini cok gorduk. Hatta Rodos sokoklarinda dolanirken tanistigimiz Kasimpasali Yorgo Amca'nin, gozu yasli bir bicimde "Kac para oldu bir somon ekmek memlekette?" sorusunu unutmam!

Löplöpcü dedi ki...

Dostum benim Kamboçya yazısıyla senin anı arasında bağlantıyı kuramadım ama (Yengeçler mi? o vietnamdaydı) bloğumu severek okumana sevindim.
Yeni bir yazımız yayınlandı geçen gün. Bosna-Hırvatistan-Karadağ
Selamlar & sevgiler
Bol geziler
SEMIH DIKEN

ssbb dedi ki...

Bağlantı Angkor Wat ile Akropol arasındaydı,
aç aç okudun herhalde Semih :)

Kültür Mantarı dedi ki...

2 yıl önce gittim atinaya. herkes türkçe konuşuyor desem yeri. bir antep kebabçısına gitmiştik, garsoz bizim türkçe konuştuğumuzu görünce aşçı yı çağırdı.

aşçı türkçe ben pierre, hoş geldiniz dedi antep lehçesi ile. şaka yapmıyorum. aynen böyle oldu. dedesi antep göçmeni bir rum kendisi. türkçeyi dedesinden öğrenmiş. ismi biraz tuhaf geldi bir yunan için. dedesinin fransız subay arkadaşı varmış (muhtemelen antepi işgal eden fransız askerlesinden di), adını o yüzden pierre koymuşlar.

Adsız dedi ki...

halinizi karikaturize edip bu guzel yazi ile pek eglendim ama

_Bir gün bize de bir enerji geldi,....._

buna nedense (nedense diil aslinda benim de o yaslardan bildigim, geyiklerin alasinin yasanmasina ortam yaratan bir tur miskinlik oldugu icin sanirim) ekstra guldum. :)))))))))

b.commonsense

:)))))))))))))))))

..........Ayşe'nin Gazetesi.......... dedi ki...

İnanamadım blogu gezince. Bence bunları sadece blog olarak tutmayıp kitap yapmalısınız. Müthis deneyimler. Sanki doktor değil de gezginmişsiniz gibi. Hepsini okumak ve deneyimlerinizi paylaşmak ve gezi planı yaparken blogdan faydalanmak için sabırsızlanıyorum.

Teşekkürler bunları paylaşıma açtığınız için.

ssbb dedi ki...

ben teşekkür ederim
doktorluk gezginliğe engel değil ki:)

Ozlemaki dedi ki...

mahvoldum sabahtan beri, butun blogu bir seferde okumaya calismak gibi bir takintim olustu!
bayildim :)

alleskleber dedi ki...

Yücel abinin saçları sonradan gürleşmiş demek ki :)