01 Ocak, 2008

SRİ LANKA - Dubai (Nisan,2007)


(Daha önce 4 bölüm halinde yayınlanan seyahatin kronolojik sıraya göre dizimiş halidir. Eski bölümler silinince fotoğrafların tamamı 4. defa uçmuş ve bazı değişiklikler ve video ekleriyle tekrar düzenlenmiştir)


Zanzibar’dan döndükten 3-4 ay sonra rüyalarımda tropik plajlar görmeye başladım. Biraz bilet aradık; özellikle Güney Amerika’ya, ancak en ucuz biletler 750 Eurodan başlıyor, Neşe de izin almasının zor olduğunu söyleyerek işi yokuşa sürüyordu.

Yine de gitme fikri bir defa insanın içine girdi mi çıkmıyor, sürekli tropik plajları ve yiyecekleri düşlüyor ve internette uçak bileti arıyordum.
En sonunda bir Pazar gecesi Airarabia’nın sitesini buldum. Doğuya doğru pek çok noktaya ucuz uçuşu vardı. Hindistan kentlerini vize nedeniyle eledikten sonra gözüm 314 Euroluk Colombo’ya takıldı. Araştırdım, Sri Lanka’nın başkentiymiş; Sri Lanka da Hindistan’ın güneyinde güzel bir adaymış, vize de yokmuş. Ertesi gün İzmir’deki acentelerinden yer ayırttık, izinlerimizi aldık, Salı günü bilet alıp Perşembe uçacaktık.
Son gün bileti almadan önce, aktarma yapacağımız Dubai’ye vize olabileceği aklıma geldi. Gerçekten de varmış, hem de Ayberk Turizm’den İlay hanım’ın dediğine göre vize almak 10 gün sürüyormuş! Gidiş ve dönüşte 16 şar saat havaalanında beklemek, hele o sırada Can’ı da götürmeye niyetli olduğumuzdan çok zor geldi vaz geçtik. Daha sonra anlaşıldı ki Dubai’de 12 saati aşan aktarmalarda 96 saatlik transit vize veriliyormuş. Bakakaldık giden uçağın ardından…

Tekrar izinleri ayarlamak neredeyse 2 ay sürdü, muson mevsimi geldi Gitmekten vazgeçmedik, fakat Can’ı götürmekten vazgeçtik.
Rezervasyonlu biletlerimizi almak için Airarabia’nın İzmir’deki iki temsilcisinden biri olan (Diğerinde telefonu açan kişi bilet kesenin hacca gittiğini, kendisinin de bu işlerden anlamadığını söyledi) Ayberk Turizm’e tekrar gittiğimizde bilet için adam başı 25 Euro komisyon aldıklarını ve koçanlı değil bilgisayar çıktısından ibaret elektronik bilet verdiklerini öğrenince eve dönüp bir ilki gerçekleştirip internetten yurt dışına bilet aldık.
Airarabia yeni bir charter şirketi, garip saatlerde garip havaalanlarından uçuyor, ve Ortadoğu’da fiyat konusunda rakipsiz. Fiyatları o kadar ucuz ki ben çekin yaptırana kadar şirketin sadece internet sitesinden ibaret olabileceğinden ciddi şekilde endişeliydim.

Uçak gece saat 2 de Sabiha Gökçen Havaalanından kalkacaktı. Dış hatlar terminaline girdiğimizde bagaj kontrolüyle görevli, işsizlikten sohbeti koyulamış 6-7 polis hareketlendi, sohbete ara verip bagajlarımızı hep birlikte incelediler.
Havalanı bomboş, sabaha kadar beş uçuş var, ilki bizimki.


Koltuklar rahatsız, sadece köşelerde kıvrılarak uyunabilecek mesafe var, onlar da kapılmış.

Camın önüne örtü serip yattım, Neşe de koltukta uyukladı, uçak saati gelince beni uyandırdı. Ortalık kalabalıklaşmış, uçakta Dubai’ye giden işçiler ve ucuz turcu emeklilerden oluşan iki grup var. Emekliler sürekli konuşuyorlar ve sabahın o saatinde hiç çekilmiyorlar.

Çekin yaptırıp bagajımızı verdikten sonra yeni uygulamaya göre 15’ er lira haracı da bayılıp dutyfree’ye geçtik. Hiçbir havaalanında Sabiha Gökçen'inki kadar perişan bir dutyfree görmemiştim. Pek az içki, sigara, ve parfüm vardı. Parfümlerin kutuları bile eskimişti. Hiçbirşey almadık.
Uyku ilaçlarının etkisiyle uçak kalkmadan uyuduk, sabah Sharjah havaalanına varana kadar da hiç uyanmadık.

Airarabia’da ücretsiz olarak sadece ufak bir bardak su veriyorlar, onun dışında bir daha su, çay, kahve, yemek, yastık, battaniye, kulaklık aklına ne gelirse parayla; ama fiyatlar makul. Çay kahve 1, yemek 2,5 euro. Bir nev’i belediye otobüsü denebilir, business gibi sınıf farkı da yok. Servis olmayınca uykun da bölünmüyor, süper bir uygulama!

Yanımda getirdiğim kulaklıkla biraz müzik kanallarını dinledim. Bir kanalda dua, birinde arapça pop, birinde arap klasik müziği, birinde batı pop müziği var. Klasik arap kanalında Ümmü Gülsüm, Abdülhalim Hafız çalıyordu, güzeldi. Ayrıca uçak kalkarken hoparlörlerden arapça dua okunuyor.

Dört saatlik uçuştan sonra yerel saatle sabah 7 de Sharjah havaalanına indik, işçiler alkışladı.

Sharjah Birleşik Arap Emirliklerinden biri. Dubai de başka biri. Aralarında 35 kilometre var, ama kuralları ve görünümleri çok farklı

Sharjah katı İslami kurallarla yönetiliyor, alkol ve kadınların denize mayoyla girmesi zinhar yasak, Dubai de ise ibadullah serbest.
Havaalanında transit vize deskine pasaportları bıraktık, tuvalette çay yapıp anne börekleriyle kahvaltı ettik.

Tuvaletlerde herkes elbisesini çıkarıp kocaman beyaz havlulara sarınıyor; sordum: Umreye gidiyorlarmış.


Pasaportlarımızı aldıktan sonra iris kaydımızı da yaptırıp, çarşaflı ve ağır makyajlı genç kızlara pasaportumuzu damgalatıp çıktık. Çıkışta 50 dolar bozdurdum, (1 USD = 3,67 dirhem, 1 dirhem yaklaşık 40 kuruş)
Saat 9 30 olmasına karşın hava çok sıcak. Havaalanı taksileri pazarlıkla Dubai şehir merkezine kadar 45 dirheme indiler. Taksilerin tümü büyük, klimalı Toyota Camry ve van gibi şeyler. Uçağımız gece yarısı olduğundan hiç acelemiz yoktu, havaalanının dışına kadar yürüyüp otostop çekmeye başladık

Önce havaalanında çalışan bir polis memuru aldı, üzerinde kefiyesi vardı. ‘Kusura bakmayın devemle ilgilendim de üstüm başım kokuyordur’ dedi, ama ben sabahın köründe ne devesi, herhalde yanlış anladım sigaradan bahsediyordur diye düşündüm. Sonradan okuduğuma göre havaalanı yakınlarında deve yarış pisti varmış, Cuma sabahları yarış yapılıyormuş. Bizi bıraktığı Sharjah merkezinde markete girdik, bir su alıp tekrar otostopla Dubai merkezine geldik. İkinci arabanın şahibi bindikten az sonra kartını verdi, dönüşte bizi havaalanından alıp gezdirebileceğini söyledi. Parayla mı dedim. Yok zevk için dedi; dönüşte aramadık tabi.
Bizi şehir merkezinde, City Center diye bir alışveriş merkezinde indirdi. Her köşe başında şappingmol var zaten.
Yelken şeklindeki meşhur oteli görmek istiyorduk ama 50 kilometre uzakmış merkeze, dönüşe bıraktık.

İçeri girdik, bir kitapçı bulup içindeki koltuklara kurulup Lonely Planet’in 30’ar dolarlık Sri Lanka ve Dubai kitaplarını okuduk, serinledik.
Bir süre sonra ben not almaya da başlayınca görevli çekik gözlü not almak yasak dedi.
Biz de zaten dinlenip bilgilenmiştik, hatta ben şehir merkezinin krokisini bile çizmiştim, çıktık taksiyle kitaptan öğrendiğimiz gold suk denen eski çarşıya gittik. (10 dirhem)
Cuma günü tatil olduğu için dükkanlar kapalıydı, namaz saati olduğundan ortalık da tenhaydı. Sokak arasında bir çayhaneye oturduk, sütlü çay(sallama), soğuk su ve elmalı nargile içtik.(hepsi 9 dh)
Neşe oturduğu yerde uyuyakaldı.

Fermuarı bozulan emektar bel çantamın aynısından bir tane daha (35 dedi 20'ye) aldık.
Çarşıyı dolaştık. İşportacılar kapalı dükkanların önünde satış yapıyorlardı.
Hint işi kızartma tatlı ve börek cinsleri vardı ama denemedik.
Banklarda oturup anne böreklerini bitirmeye çalıştık.
Dubai’nin ortasından geçen derenin kıyısına indik.



Dere boyunca eski takalar kıyıya mal indiriyorlar. Kumaş topları, araba lastikleri, buzdolapları;
hepsi her an batacakmış gibi duran Nuhu nebiden kalma ahşap teknelerle getirilmiş, çarşıya dağılıyor. Buzdolapları BEKO'ydu.
Karşılıklı ikişer iskeleden kalkan dolmuş motorlar büyük bir trafik yaratıyor. Neredeyse her dakika biri dolup kalıkıyor (1dh).

Biz de binip Venedik misali karşıya geçtik.

Çarşıda dolaştık, Dubai tişörtü aldık (3 tanesi 20), yemek yedik (pilav, veg köri, ayran: 5dh). Bizi aile salonu yerine geçen perdeli bölmeye oturttularEtrafta hemen hiç arap yok, sokaklar bütün işleri yapan ve tatil günü olduğu için çarşı iznine çıkan Hintli, Bangladeşli, Pakistanlı, Filipinli kaynıyor.

Araplar klimalı ortamın dışına pek çıkmıyor herhalde.
Büyük bir kuyumcu mağazasındaki kalabalık dikkatimiz çekti, içeri girdik.
İçersi işçi kılıklı Hintli erkeklerle dolu. Tezgahtara neden hiç kadın olmadığını ve üstleri başları dökülen bu işçilerin neden altın baktıklarını sordum.
Ertesi gün (Akshaye thritiya) Hint inancına göre altın alanın refaha kavuşacağına inanılan bir günmüş, onların mağazası da indirim kampanyası yapmış, kadınlar akşamüstü sokağa çıkıyormuş. Hepsi el işçiliği takılara biz de baktık, Neşe bir tane beğendi 1200 dolarmış.
Akşamüstü dere kıyısında bir sokaktan kalkan Sharjah dolmuşlarını bulduk. Sıraya girip işçilerle beraber dolmuşa bindik (2x5 dh).

Sharjah İstanbul’un Anadolu yakası gibi. Dubai’de çalışanlar orada oturuyor, ve yolda sabah akşam çok yoğun trafik oluyormuş. Yol bir saat sürdü, Sharjah merkezine varmadan şöför bizi Gift Market adlı bir mağazanın önünde indirdi, oradan bindiğimiz taksi ile 15 dakikada havaalanına ulaştık (24dh).
Duty free den 50'lik ufak plastik bir Gordon cin (8 USD) ve tonik (0,5 USD) aldım, cin tonik içerek uçak saatine kadar vakit geçirdik.
Colombo uçağına binerken iki türk çiftle karşılaştık, Maldivlere gidiyorlarmış. Çiftlerden birinin erkek olanı seyahat acentesi işletiyormuş, uçakları o ayarlamış. Colombo’dan Maldivler’e uçak 230 euroymuş. İlk defa böyle serbest gezen türkle karşılaştığımdan çok ilginç geldi , ama onlar da rezervasyonsuz bir yere gidilebileceğini düşünemiyorlardı. Biz de mi gitsek diye konuşunca ‘Ama rezervasyon gerekir’ dediler.
Colombo'ya kadar 4,5 saat deliksiz uyuduk, sabah yerel saatle 4 te indik. Bagajı alıp gümrüksüz alandan çıkmadan bulduğumuz kolçaksız
(havalanlarına neden kolçaksız koltuk koymadıklarını anlayamıyorum, yolcular evsiz değil uçak bekliyor) şahane koltuklara kendimizi atıp 9’a kadar uyuduk.

Colombo havalanı süper, tuvaletler temiz, tütsü kokuyor.
Pasaportları damgalatıp çıktık, para bozdurduk (1 USD= 110 rupi) sonra havaalanının hemen önünde bekleyen dolmuşlara bindik ( kişi başı 50, çanta da 50) . Hava çok sıcak. Araba külüstür ama klima derin dondurucu gibi çalışıyor, 40 km yol iki saat sürdü. Havaalanı turizm informasyonda çalışan, bize bir sürü harita kitap veren kızın, sakin temiz ve ucuz bir otel sorunca tavsiye ettiği Lake Lodge otelini sorduk, tuktukla gideceksiniz dediler.
Tuktukçu 150 rupiye bizi otele getirdi, oda güzel, bahçe içinde sakin, göl manzaralı, her köşede su dolu tabaklara koyulmuş yasemin benzeri çiçekler var.
Oda 2100 rupiymiş(25 lira), indirim yapmadılar, biz de iki günlük yol yüzünden sersem gibi olduğumuzdan fazla uğraşmadık yerleştik. Duş alıp dışarı çıktık.



14 Comments:

Ne enteresan yer yahu... Bir arkadas orada yasiyor, bazen fotograf yollamak istiyoruz kendisine ama acamiyor. Internette bazi seyler yasakli, tabii bilgisayar kafasi ne oldugunu bilmez, cocugunun resmini yollayamiyorsun!

Deve yarisi seyretmek isterdim ben. Biliyorum, kucuk cocuklari kullaniyorlar ama...

www.elifsavas.com/blog

By Elif, at

Pazar, Mayıs 06, 2007 4:07:00 AM


Bora bey, bir solukta okudum yine, ama sonra eee? dedim. TRT de iyi filmleri 2 ye 3 e bölüp yayınlarlardı ya eskiden, ona benzedi :) Devamını bekliyoruz.


By Aslı, at

Pazar, Mayıs 06, 2007 6:35:00 PM


Benzetme için teşekkür ederim, ama yazarken lafı o kadar uzatıyorum ki hepsini bitirip yayınlamam belki üç, belki altı ay sürer, okuması da herhalde sıkıcı olur.

Bugünlerde başım sıkışık değilken bir kısmını yazayım dedim.
Devamını yazacağım inşallah, ama ne zaman ben de tam bilemiyorum, fakat böyle güzel yorumlar çok motive ediyor; tekrar teşekkürler.


By ssbb, at

Pazar, Mayıs 06, 2007 10:59:00 PM


Bora Bey;

pazartesi sabahı bunları okuyup haftaya başllamak pek güzel oluyor.teşekkürler..

By Mustafa, at


Pazartesi, Mayıs 07, 2007 9:26:00 AM





bu arada 26 sında bekliyorum;)


By Mustafa, at

Pazartesi, Mayıs 07, 2007 9:27:00 AM


bende de hergün açıp bakıyordum bora bey anlatmaya başlamış mı diye

devamını bekliyoruz...

funda

By İsimsiz, at

Pazartesi, Mayıs 07, 2007 11:34:00 AM


Bora bey yine çok güzel anlatmışsınız, devamını sabırsızlıkla bekliyorum.


By seçil, at

Çarşamba, Mayıs 09, 2007 10:39:00 AM


Şükür kavuşturana.. Aklıma gelmişken,

Martta 2 arkadaş gitti sri lankaya. Antalyadan istanbul aktarmalı. Thy önce Atatürk havaalanına iniyor, oradan servisle Sabiha Gökçene. Çünkü uçakları AirArabia, oradan kalkıyor saat 2de. Ama ne oluyor? Thy bizimkilerin bagajlarını Atatürk havaa.da unutuyor.Saat 1.00.Bizim ev telefonu çalıyor. Eşim hasta uzanıyor, oğlum uyuyor. Nooolur diyolar, bagajları bize ulaştırın.Biz de Floryada oturuyoruz, AHL yakın da, Sabiha Gökçen nikahında yani.. Neyse eşimi uyandırıyorum, AHL den kayıp eşyadan bavulları alıyoruz, son gaz Sabihaya..Rekordur 01.30 da oradayız, bagajları vermemizle ortadan kaybolmaları bir oluyor. 2 de uçak kalkacak çünkü..
Şimdi sizi okuyunca bunları hatırladım..Biraz uzun oldu ama, hep ben mi okuycam canım:))
Hadi bakalım, ha gayret, devamını bekliyoruz..
egeden


By egeden, at

Çarşamba, Mayıs 09, 2007 3:05:00 PM


Bora bey merhaba; sayfanızı ilk ziyaretim ve ne yalan söyleyeyim kıskandım sizi doğrusu. Çünkü bende seyahat etmeyi, yeni yerleri keşfi çok ama çok seviyorum. Ama imkanlarımız sizinki kadar geniş olmadığından bu isteğimizi ülke içinde çözmeye çalışıyoruz.Birde oğlumuzun havuz ve herşey dahil sevdası zaten 15 gün olan yıllık iznimizi eritip götürüyor.sayfanız bende yepyeni bir tatil yapabilirim fikri yarattı. Bunun için size teşekkürler. Hemen eşimle konuşup sırt çantamızı takıp bu yaz bambaşka bir tatil yapalım mı diye soracağım. Bakalım bizim herşey dahilciler buna ne diyecek. Bende sizi bloguma beklerim. Yeme-İçme üzerine, umarım seversiniz.


By serpil, at

Pazartesi, Mayıs 14, 2007 12:31:00 PM

Serpil Hanım,

Size bu fikri verdiğim için çok sevindim.
Havuzlu, herşey dahil tatil kötüdür, bu iyidir denemez; herkes kendi meşrebince dinlenmek ister.
Ancak böyle de bir gezme şekli var ve ülkemizde ne yazık ki pek az insan bu zevki yaşıyor.
Maddi imkandan kastınız para ise son yıllardaki başarılı çalışmalar (Türkiye'deki pahalılık ve döviz fiyatının düşük kalması)
sayesinde pek çok ülke bizden bir hayli ucuz kaldı. Buralarda tatil yapmak evinizdeki çarşı pazar masrafından ucuza gelebilir.


By ssbb, at

Salı, Mayıs 15, 2007 10:49:00 PM


Selam Bora..


Sri Lanka ilk bölüm hakkaten güzel olmuş..Aklına eline sağlık..


By H.İbrahim Durak, at

Çarşamba, Mayıs 23, 2007 2:58:00 AM


Selam;blogunuza rastlanti sonucu girdim.Fotograflar ve anlatimlar cok sicak ve icten.izninizle ziyaretlerime devam edip seyyahliginizdan feyz alacagim.Bu arada birbirine cok yakisan bir cift oldugunuzu soylemek istedim.

sevgiler...


By anne ve cocuk, at

Pazartesi, Mayıs 28, 2007 11:43:00 PM


bora bey;

hergün girip bloğunuzu kontrol ede ede bir hal oldum. devamı ne zaman gelecek? merak içinde beklemekteyiz.....



By banu polat, at

Çarşamba, Haziran 13, 2007 12:06:00 PM



çok utandım, hemen yazıyorum.

By ssbb, at


Çarşamba, Haziran 13, 2007 3:42:00 PM


SRİ LANKA II
Colombo ve Kandy



Colombo’da ilk sabahımız Cumartesi gününe denk geldiğinden Dubai’deki Cuma tatilinin üzerine bu sefer de Colombo şehir merkezini yine tatil gününde gezmek zorunda kaldık.

Otelci her resepsiyona inişimde tur için araba kiralamaya çalışıyor, bunun Sri Lanka’yı gezmek için ne kadar mükemmel bir yol olduğunu anlatıyor. Şöförlü klimalı Toyota Corolla arabanın benzin dahil bir haftalık kirası 250 dolarmış, şöför bizi istediğimiz şehre götürecekmiş, şöförün konaklaması ve yeme içmesi de kendine aitmiş. Serbest gezmek istediğimizi bir türlü anlatamadım. Burada popüler bir şeymiş şöförlü araba kiralamak, gelmeden internetten okumuştum: Şöför rehberlik de yapıyor, günlük herşey dahil 25-35 dolar, artı istersen şöföre bahşiş. Benzinin litresi 1 dolar(yeni zam gelmiş). Resepsiyondan bir de istemeden Rough Guide verdiler, okuyalım da araba kiralamaya karar verelim diye herhalde.
Otel göl kıyısında, çok sakin. Yanında büyük bir kriket sahası ve okul var. Her köşesinde büyük çömlekler ya da küçük çanaklar içinde yasemine benzeyen ama biraz daha irice ve daha dolgun yapraklı beyaz çiçekler suya dizilmiş.
İçmek için resepsiyondan soğuk su istedim(lavaboda içilmez yazıyor), filtre edilmiş soğuk su verdiler para istemediler.
Otelden çıkarken 'merkezdeki dükkanlar kapalıdır buralarda dolaşın' dediler ama ertesi gün Colombo’dan ayrılmayı planladığımızdan dinlemedik, bir tuktuk çevirip şehir merkezi olan Fort (eski kale içi) bölgesine gittik (150rupi, 100 rupi=1,1 lira). İndiğimiz yerde İzmir'in Kemeraltı'sı muadili olduğunu öğrendiğimiz Pettah’ı sorduk, birisi götüreyim diye yanımıza takıldı, baktık bomboş caddelerden uzaklara götürüyor, onu bıraktık, hemen başka biri takıldı. Gayet kibarca nereli olduğumuzu, ne kadar zamandır Şiri Lanka’da (yerliler Şiri diyor) olduğumuzu soruyorlar sonra laf arasında şurada da ilginç bir şey var deyip oraya götürmeye çalışıyorlar. Aynı meydanın etrafında üç dört kez döndürüldükten sonra sohbet etme amacıyla yanaşanlara pas vermeyip kendi fikrimizle tren istasyonuna gidip bilet bakmaya karar verdik.

Sri Lanka’da öncelikle iç bölgeleri gezip sonra sahile çıkmak ve dönüş tarihine kadar orada kalmak niyetindeyiz. Böyle olunca da en güzel ve trenle ulaşımı en kolay olan kent Kandy’e gitmeye karar verdik. Kandy treni sabah 6:30 daymış. 1. sınıfta yer kalmamış, 2. sınıf numaralı aldık, kişi başı 150 rupi (1,5 lira). 3,5 saatlik tren yolculuğu ile 3,5 dakikalık tuktuk aynı para, nasıl iş anlamadım.
Tren istasyonun karşısındaki çarşı pazarı gezdik. Dükkanlar genelde kapalı, işportacılar yayılmış. İzmir Fuarında geçen sene 10 liraya satılan, manyetolu, led ampulü el fenerlerinden aldık (100 r=1 lira), turunç limonatası içtik (15 r).
Tarif: Ortasından kesilmiş turuncu, bardağın kenarına hızlı hızlı sürterek çekirdekli suyunu sık, iki kaşık şeker, bir tastan aldığı kadar soğuk su, iki tas arasında hızlı hızlı aktararak karıştır, hazır. Anahtar kelime: çekirdek, hız

Tişört satan tezgahları bulduk, beş tane filli tişört aldım (5x200r), Neşe de batik bir elbise aldı(400r).
Balık pazarını gezdik, hayatımda gördüğüm en pis balık pazarıydı, yerler çamur, balıklar perişan.
Bu satıcı da vücut şampiyonu olduğunu iddia etti.
Her yerde kurutulmuş balık satılıyor. Genelde papalina gibi küçük balıklar, çimçim karidesler temizlenmeden kurutulmuş, arada parçalar halinde kurutulmuş büyük balıklar da var. Ufak kurutulmuş balıkları salçalı baharatlı pişiriyorlar, ben beğendim, güzel oluyor, yerken kuru domates gibi bir kıvamı var.
Deniz kıyısına çıktık, rehber kitapta bahsedilen bir kiliseyi gezdik, çok uyduruktu. Yürü yürü Kemeraltı gibi yere (Pettah) geldik. Caddeler 1. kesen cadde, 5. kesen cadde gibi adlandırılmış. Her caddede bir esnaf sınıfı var; birinde ayurvedikçiler, birinde kumaşçılar vs.


Kuyumcuların tavsiyesiyle ikinci katta bir esnaf lokantasında deniz ürünlü kızarmış pilav yedik. Tayland’daki kadar güzel değildi. (200r) .Lokantanın yanında bir hindu tapınağı vardı ama kapalıydı. Dışındaki heykel süslemeler gösterişliydi.
Bir döviz bürosu bulduk, kuru da iyiydi(1 dolar=110 rupi) , büyük şehirden çıkınca aynı kuru bulamayacağımızı düşündüğümden bir haftada harcamayı düşündüğümüz miktarın (300 USD) hepsini bozdurdum, binlik rupileri belimdeki kemere istifledim.


Akşamüstü eski kitapçıda Lonely Planet için pazarlık ederken muson yağmuru indirdi. İlk Tayland’a gidişimiz de Mayıs ayında muson mevsimindeydi, aynı oradaki gibi her gün akşamüstü 4 gibi düzenli bir saat yağıyor, yağmak ne kelime kovadan dökülüyor, sonra hiç dökülmemiş gibi hava açıyor, her yer kuruyor. Kitapçı 1000 rupiden başladı ben 500 den yukarı çıkmadım, Neşe’nin pazarlığa karışmasıyla 570’e aldık, hemen kitapçının arkadaşı mütebessim tuktukçunun aracına atladık, otelin adını söyledik, 100 rupi dedik, tamam dedi, anlaştık. Meğer tuktukçunun mütebessim ifadesi, zekasının üzülmeye izin vermeyecek kapasitede olmasındanmış.
Oteli ararken güzel bir şehir turu attık, Neşe’nin görmek isteyip de göremediği lüks Galle caddesi dahil her yeri yağmur altında gezdik.

Biz haritadan takip ettik, şöföre uyarılarda bulunduk (İngilizce bilmiyor), sor dedik (onu da akıl edemiyor), en sonunda hava kararırken oteli buldu. Çantaları indirdikten sonra sırıtarak çok dolaştığını belli eden hareketlerle 200 rupi istedi, ben de kendisine gülümseyerek 100 rupisini verdim .
Tuktuklar’da gideceğin yeri söylüyorsun, genelde şehir içinde şehrine bağlı olarak bir indibindi ücreti var. Bu Colombo’da 150 , Kandy ‘de 100 iken, paradoksal olarak sahil şeridinde 50 rupiye kadar iniyor.

Yağmura karşı iki yanda perdeleri var, çantayı arka koltuğun arkasına yatırıyorsun, ikinci bir büyük çanta varsa onu da yolcuların arasına dik olarak koyuyorsun. Pratik ve rahat bir araç ama uzun yolda yoruyor.

Colombo güzel bir kent , her taraf yeşillik, kocaman ağaçlar, şehir merkezinde göller, göllerin üzerinde Budist tapınaklar Güney Hindistan’a benziyor ama çok daha temiz. Sokaklarda yatan, sıçan yok. Hindistan gibi garip, tuhaf, şaşırtıcı bir yer de değil . (olsa iyi olurdu, bu açıdan biraz sıkıcı)
Hemen hiç turist yok, bütün gün şehir merkezinde 2 yabancı ancak gördük. Bu Colombo’ya özgü sandık ama sonradan anladık ki terör Sri Lanka’da turizmi öldürmüş. Bütün bir hafta boyunca gezdiğimiz yerlerde en fazla 50 yabancı görmüşüzdür.Buna karşın her köşede askeri kontrol noktası var.

Otelde biraz dinlendik, çay içtik, Murat Belge’nin TKP anılarını, işkencelerini okudum.
Acıkınca resepsiyondan restoran sorduk, yürüme mesafesinde bir Çin restoranı tarif ettiler. Sora sora bulduk, Çin fast foodcusu gibi bir şeymiş. Fasulye soslu biftek ve yengeçli pilav yedik, üç büyük bira içtik (Lion ve Carlsberg yerel biralar, şişeler hep 70 lik, fiyatları da 100 ile 200 arasında değişiyor) 1000 tuttu, ama çok lezzetliydi.
Caddeler bomboş, gece 8'de hayat duruyor, restoranlar 10 da kapatıyor. Otelin yanındaki gölün üzerinde bir tapınak var. Gündüz uyku sersemi bizi biryerlere götürmek isteyenlerden biri tapınakta Cumartesi sabahı filli tören yapıldığını söylemişti ama geri dönmeye üşenmiştik. Geçerken tapınağa da girdik, sahiden tapınağın bahçesinde kocaman bir fil, ayağından zincirle bağlı, aheste geziyor, yere bırakılmış otları dalları hortumuyla kavrayıp sağa sola fırlatıyor.
Bekçisine sordum ne yapıyorsunuz bununla diye anlaşamadık. Filin yanında bir de balıklı havuz vardı.



Tapınakta o saatte ibadet edenler vardı.
Tapınaktan çıkıp ıssız sokaklardan otele döndük, biraz tırstık ama yapacak bir şey yoktu. Otelde İzmir’den beri bitiremediğimiz Doluca’yla Murat Belge’nin babasıyla gastronomik maceralarını okudum. 12 Mart döneminde hapishaneye gizlice çamaşırların arasında köri sokturması çok ilginç geldi.
Oğlu Can’la ilişkisi de duygulandırdı. Gece etkili sivrisinek vardı, bizim Esem matlar Türk sineklerine göre herhalde…
Sabah kendiliğimizden 5 45 te kalktık, yola çıktık ama hiç araç geçmiyordu. Tam treni kaçıracağız derken bir tuktuk geldi istasyona attı. Treni kaçırsak bilet parası hiçbirşey değil de uykuma yanarım
İstasyonda vagonumuzu bulduk, tren boş. Yer olmayan 1. sınıfa da girip baktım ne fark varmış diye:
Trenin en arka vagonunun arkasına cam takmışlargiderken geri geri rayları seyrediyorsun, olay buymuş!
Bizim bütün Ödemiş Bayındır raybüslerinde var bu sistem. Yeme içme Hindistan’a göre çok zayıf. İstasyonda hindistancevizciler geldi, yolcular içti, ben Colombo'da içip pek tatsız tuzsuz bulduğumdan içmedim (15 rupi)

Bir de yemelik ceviz başka, içmelik başka oluyor. Bu hindistancevizlerinin görüntüsü pek güzel olmakla birlikte suyu pek tatlı değil.


Tren ve istasyon şefinin fotoğrafını çektim.
Tren bir süre sonra dağlara tırmanmaya başladı. Biz ters tarafa oturmuşuz tabii ki. Vadi manzarası giderken sağdaymış. Neyse ben de ayağa kalkıp kapıdan izledim, fotoğraf çektim.

Tren zaten birinci sınıfta bile Allahlık, kapılar pencereler hep açık, püfür püfür gidiyoruz Yolculuk üç saat sürdü, çay plantasyonlarının arasından tırmanıp Kandy kentine ulaştık.
İstasyon çıkışında tuktukçular etrafımızı sardı, istemiyoruz dedim sakin bir yere çıkmak için çantaları sırtlanıp yürümeye başladık. Tam çıkışta bir tuktukçu 50 rupiye sizi şehir merkezine götüreyim dedi. Hem çok ucuz olduğundan hem de illa da bir otele götürmek istemediğinden kabul ettim, bindik.
Gölün kıyısındaki yoldan dolaşıp yukarılara doğru tırmanmaya başladık.
Tuktukçu Nasrid nevi şahsına münhasır, National Geographic’e çıkan taksi şöförleri cinsinden bir arkadaş. Bir yandan hiç durmadan konuşup geçtiğimiz yerler hakkında bilgi verirken bir yandan da müşterilerinin yazdığı övgü dolu yazılardan oluş muş kaplı bir harita metod defterini uzattı, hakkında hep sitayişle bahsetmişler. İstersek bizi bir ev pansiyona götürebileceğini söyledi en sonunda , biz de defterin de yarattığı sempatiyle kabul ettik. Kandy sırtlarında güzel, bahçe içinde iki katlı bir eve geldik. Ev sahibesi kibar ve güzel İngilizce konuşan bir hanım, ev çok şık piyanosu bile var, ve basbayağı içinde yaşanan bir ev
Odaya 1300 rupi istedi, göl manzarası olmamasına rağmen yol yorgunluğumuzu hala atamadığımızdan fazla uğraşmadan 1200’e anlaştık.
Nasrid kapıda bekledi, yol boyunca bizi ertesi gün fil yetimhanesine (kimsesiz yavru fillerin litrelik yeni rakı şişesi büyüklüğünde biberonlarla beslendiği bir bakımhane) ve baharat turuna ve çay bahçelerine götürmek için dil döktü. Tüm yol 60-70 km varmış, sabahtan akşama kadar sürermiş, eğer gitmeye karar verirsek arayacağımızı söyledim ve tam günlük özel tur için 1000 rupiye (11lira) anlaştık. Kapının önünde bir de fotoğrafını çektim, elinde defteriyle.

Ev sahibesi hanımla sohbet ettik, eşinin görevi icabı Amerika Birleşik Devletleri'nde bir süre yaşamışlar , İngilizcesi bu nedenle iyiymiş. Şimdi de çocukları aynı ülkede okuyormuş, O'na para gönderebilmek için bu ev pansiyonculuğu işine başlamışlar.

Çantaları koyup bir duş aldıktan sonra çıktık. Ev sahibi akşam yapılacak yerel dans gösterisi için iki tane bileti kaldığını kabul edersek bize vereceğini, gitmek istemezsek akşama geri verebileceğimizi söyledi, aldım.
Yürüyerek gölün kıyısına indik.
Kandy çok güzel bir şehir, ortada Trabzon Uzungöl ya da Bolu Gölcük havasında sakin yeşil bir göl, çevresi çepeçevre yol, görkemli kocaman ağaçlar, eski binalar, tapınaklar vs.
Gölün çevresi herhalde 1 saatte dönülür yürüyerek. Hava Colombo’ya göre 4-5 derece daha serin(daha az sıcak mı demeli). Kıyıdaki banklar lise son çağında genç sevgililerle doluydu.


Neşe 'Şuna bak!' diye bir havyan gösterdi, sakin sakin kıyıda yatan dev bir kertenkele ya da yavru bir timsahtı, boyu 1 metreye yakındı, ben fotoğrafını çekmek için davranınca sakin hareketlerle kendini suya bıraktı, derinlerde kayboldu.
Çarşıya gittik, omlet ve çöreklerle kahvaltı ettik, meşhur Seylan çayı içtik(Sri Lanka'nın eski adı Seylan). Çayı nasıl yaptıklarını sordum. Sıcak suyu bizim kaçak çay dediğimiz tipteki yaprakların üstüne ekleyip 5 dakika sonra süzüp porselen demliğe alıyorlarmış. Demlik yanında mutlaka sütle servis ediliyor, sadece fincanda istersen sütlü geliyorÇayın bir olağanüstülüğü yoktu ama çay takımları her yerde çok kaliteli ve şık porselendi. Dönüş için karar veremedik, iki gece mi kalsak yarın sabah mı dönsek diye. Bir yandan Kandy’i çok beğendik daha vakit geçirmek , filleri falan görmek, bir yandan da bir an önce Güneydeki plajlara inmek istiyoruz. İstasyona ve otobüs garajına gittik. Otobüsler berbattı, tren yine sabahın köründe varmış. Colombo’ya uğramadan içerden sahile inmek harita üzerinde çok kestirme görünüyor ama sorduğumuz herkes yolun dağları aştığını ve çok zahmetli olduğunu, sahile varmanın özel arabyla bile 7 saat süreceğini söyleyince tekrar trene karar kıldık. İnformasyondaki İngilizcesi anlaşılmayan abi bilet almaya gerek olmadığını sabah bilet bulunabileceğini söyledi, sonradan çok yanıldığını anladık
Biz de belki fikrimiz değişir , 3 liramız yanmasın diye bilet almadık. İstasyonun arkasındaki pazar yerini gezdik, sawasap diye bir meyve yedik(70/tane), ilk defa yedim, tatlı ekşi güzel kokulu bir şeydi. Bir de çok süslü üzüm ve elmalar vardı ipe dizilmiş ama fiyatları Türkiye'den bile pahalıydı(yaklaşık 5'er lira) Bunları bu ucuz ve fakir memlekette kim alır da yer anlayamadım. Zaten satıcılar da sürekli salkımdaki bozulan taneleri makasla kesmekle meşguller.

Sivrisinek kovmak için yağ aradık hep baharat yağlarını gösterdiler, inceledik ikna olmadık. Çarşıdan muz(70/kg), bana şort ( Dubai’den aldığım bel çantasının deri boyası şortumu simsiyah yaptı, Neşe’ de kafayı taktı, 270r), kahvaltı için çedar peyniri(330r) ve sivrisinek kovucu krem (suni, 150r) aldık.
Tekrar börekçiye girdik, birer börek daha yedik. Börekler biraz bizim çarşı börekleri gibi , ama içlerinde envai çeşit sebze tavuk balık ve elbette baharat var, kimisi de yağda kızarmış. Bize bir tanesi fazla gelirken çöp gibi genç kızlar adam başı altışar taneyi ketçaba banarak lüp diye götürüyorlardı.
Göl kıyısındaki "Diş Tapınağı"nın etrafında gezdik. İnanışa göre, daha doğrusu rehber kitaptan okuduğuma göre burada bizim kutsal emanetler misali Buda’nın dişi saklanıyormuş. Buda öleli ve yakılalı 2500 yıl olduğu düşünülürse dişin başından epeyce de olay geçmiş. Bir Hintliler kaçırmış, bir Şirilankalılar geri almış.Arada Portekizliler ele geçirip kavgayı bitirmek için götürüp Goa’da yakmışlar ama Şirilankalılar hemen yeni bir tane çıkarıp 'o yaktığınız sahteydi aslı bu' demişler.
Tapınak da 400 yıl önce falan yapılmış, 1998de kapısının önünde bomba dolu kamyon patlamış, dış kapıda izleri varmış.
Şimdi güvenlik pek sert. Kapının dışı bitpazarında ayakkabı sergisi gibi.
Herkes ayakkabısını bahçe kapısının dışında çıkartıp içeri giriyor. Giriş için iki kez cinsiyetlere göre ayrılmış kabinlerde arama var. İlk teşebbüsümüzde benim dizlerimin altına kadar çekmeye çalıştığım şortuma rağmen bahçe kapısından geçemedik. Uzun pantolon şartmış. Askerin bizi yönlendirdiği, hemen oracıkta konuşlanmış olan satıcılar iki metre kefen bezi kılıklı bir parçayı 200 rupiye kiralamaya çalışınca tepem attı. Odaya yürüyüp pantolon giydim geri geldik. Bu sefer sorunsuz girdik, ama dişin saklandığı binaya girerken bir daha durdurulduk. Giriş kişi başı 500 rupiymiş, 'hııı' deyip döndük. Zaten kitaba göre diş, iç içe bir sürü altın kutunun içindeymiş. Rehber kitap insanı çok bilgili yapıyor!
Oradan çıkınca dans gösterisine gitmeye karar verdik. Göl kıyısındaki kültür merkezinde oyalanırken dişi ziyarete gelen hacıların konakladığı yatakhane gibi bir binayı gezdik. Bina en az 50-60 yıllıktı, çalışanlar da öyle. Memurların fotoğrafını çektim, pek memnun oldular, gönderip gönderemeyeceğimi sordular, e-mail adresleri varsa gönderebileceğimi söyledim.

Yokmuş.

Dans gösterisinin biletinin bize satılan fiyatla aynı, 300 rupi olduğuna ikna olduktan sonra içeri girdik. Yazlık sinema gibi bir yer, kim seyredecek acaba diye tenha salonu incelerken otobüslerle yüz kadar turist geldi, gösteri başladı.
Davullar çaldı, kadınlar erkekler ayrı ayrı dans etti.


Dans daha çok elleri çevirip, sağa sola sallalnmak şeklinde yapılıyor, ama etkileyici estetik bir gösteriydi.


Malezya'dakilere benzer maskelerle ejderhaları canlandırdılar,
deli deli sallanıp zıpladılar.


Ayrıca başlarının üzerinde çubuklarla tabak çevirdiler,


bir takım başka akrobatik hareketler yaptılar.

En sonunda da ortaya sedye büyüklüğünde bir tahta kutu içinde kor halinde ateş getirdiler. Onun üzerinde epeyce yürüyüp ellerindeki barutu ateşe atıp gürültü çıkardılar,

ağızlarına ateş soktular, kollarında meşale gezdirdiler, ağızlarına benzin doldurup havaya ateş püskürttüler.
Velhasılı ortalık epeyce ısındı. Gösteriyi izlerken Neşe’ye kömürleri daha sonra akşam yemeği için kullanıp kullanmadıkları konusundaki fikrini sordum, bunu salonda bir tek benim düşüneceğimi iddia etti. Şov bitince dansçılar çıkış kapısını geçip biraz metazori bahşiş topladılar, ben vermedim. Odaya gidip üzerimizi değişip yemeğe çıktık. Yağmur yağmaya başladığından ev sahibinin şemsiyesini de ödünç aldık. Ev sahipleri pek tatlı insanlar ama bir türlü oturup konuşamadık, eve gitrip çıkmamız bir oluyor.
Yürüyerek şehir merkezindeki the Pub adlı havalı balkonlu restorana gittik, şiş, pirzola yedik, biralar içtik, hepsi 1250 rupi tuttu.
Yemekten sonra içime kurt düştü, gidip tren biletini alalım dedim.
İstasyona gittik, o saatte bilet satılmıyormuş ama zaten biletler tükenmiş. Genç biletçi Attunaja'yla biraz sohbet edince ertesi sabah nöbeti bitmeden önce, saat 6 da istasyonda olursak bize iki tane ikinci sınıf bileti ayarlayabileceğini söyledi. 'Kesin di mi bak sabahın köründe çıkıp gelcez, sakın bizi bırakıp gitme' diye iyice tembiheledim, 'Tamam' dedi. Otele dönmek için bindiğimiz tuktukçuyla da sabah 5 30 da bizi bıraktığı otelden alması için sözleştik. Geç saatte odaya döndük, yatmışlar. Evin erkeği kapıyı açtı. Geç kaldığımız için özür dileyip, sabah çok erken çıkacağımızı söyledim.
Ev sahibi Adem de doktormuş, nükleer tıp uzmanıymış, 52 yaşındaymış. Biraz sohbet ettik, önceki gece Vietnam Hannoi'de konferans vermekten dönndüğü için yorgun olduğunu söyledi.
Maaşlarını sordum, ayda 600 dolar alıyorlarmış. Özel muayenehanede vizite de 3 dolarmış. Oğulları Penysylvania'da mühendislik tahsil ediyormuş. Pek mülayim bir meslektaştı, eşiyle beraber fotoğraflarını çekip yattık.
Sabah yine 5'te kalkıp tuktukla tren istasyonuna giderken göl kıyısında durup diş tapınağının son bir fotoğrafını çektim. (Geceden kesin gelcem diyen tuktukçu gelmedi, yoldan başkasını çevirdik)
İstasyonda Attunaja sözünü tuttu biletleri vardi. Kahvaltılık börek çörek kahve alıp güney sahilindeki plajlara doğru yola çıktık.


11 Comments:





banu polat said...



bora bey;
ricamı kırmadığınız için teşekkür ederim. pazartesi sendromumu hafiflettiniz. biz eşimle ağustos sonu barselona'ya gitmeyi düşünüyoruz, ne dersiniz?



Pazartesi, Haziran 18, 2007 1:29:00 PM




ssbb said...



çok güzel bir şehir, yolunuz açık olsun derim



Pazartesi, Haziran 18, 2007 4:03:00 PM




yusufun annesi said...



Banu hanım pazartesi sendromu konusunda çok haklı.Ağzınıza sağlık, bu sıcak ofis ortamında Sri Lankaya gittim geldim sayenizde:)



Pazartesi, Haziran 18, 2007 5:29:00 PM




Mutfakta Zen said...



böylesine bonkörce paylaştığınız için çok teşekkürler sevgili neşe ve bora!
tijen



Pazartesi, Haziran 18, 2007 10:26:00 PM




var git sende.. said...



sizin anlattıklarınıza eşlik eden fotoğraflarınızın yanında benimkilerin lafı bile edilmez.ama beğenmeniz,özellikle de ikincisi deyip seçici bir yorum katmanız beni onure etti teşekkür ederim.hiç üşenmeden ayrıntılı ayrıntılı anlatıyorsunuz ya hani fotoğraflarla da süsleyip,gel de hayran olma,özenme :)



Salı, Haziran 19, 2007 12:43:00 AM




İsimsiz said...



Borabilbey, vallahi komik yazmissiniz, pek begendim. Benim bey Turkce'yi sokunce ona da okutucam. Sri Lanka iyiymis; gitsek mi diye konustuktu zaten biz de.
Eee, simdi gerisini bekliyoruz. Hadi.

Gursel



Salı, Haziran 19, 2007 3:29:00 AM




İsimsiz said...



bora bey; Srilanka ve Dubai den sonra sabırsızlıkla bekliyordum.Bir solukta okudum.Teşekkürler.

ferhatcguter



Salı, Haziran 19, 2007 3:52:00 PM




Aslı said...



Bora bey, yine tadı damağımızda kaldı, tam sahili beklerken... :)



Pazartesi, Temmuz 02, 2007 10:06:00 AM




İsimsiz said...



bora bey,

keşke bingöl'ü de yazsanız...
inşallah dönmeden önce munzur'a ovacık'a gitmişsinizdir

selamlar kolay gelsin

mevlut



Perşembe, Eylül 27, 2007 8:03:00 PM




ssbb said...



Hayır , ne yazık ki Munzur'a gidemedim, bir başka sefere inşallah.
Bingöl'ü yazmayı düşündüm, ama zorla gönderildiğimden pek hoş günler değildi.
Şimdilik hatırlamak istemiyorum, belki soğuduktan sonra...



Perşembe, Eylül 27, 2007 10:32:00 PM




İlhan said...



kar bora fırtına bey....
netsen neylesen zaittir ki, en uzak neresidir diye bak bakalım içine...kendi ücrasındaki şair...nereye ve niye gitsin...di mi


portologos



Pazar, Ekim 14, 2007 4:49:00 PM






Yorum Gönder


SRİ LANKA III
(Mirissa plajı ve Galle)


(Yazının bütün resimleri üç defa uçtu. Tamamını okuyunca göreceğiniz gibi bu Sri Lanka'da bir cenabetlik var!)

Çıkan kısmın özeti: Sri Lanka'ya geldik. Önce dağdaki Kandy şehrine gittik. Şimdi tekrar başkent Colombo'ya dönüp, güneydeki plajlara gidiyoruz.




23. Nisan 2007
Kandy’den Colombo’ya kadar tren boştu, rahat bir seyahat oldu. Colombo’da güneye giden treni 1,5 saat bekledik.
Önce çantaları emanete bırakıp dolaşmayı düşündük, ama emanetçi hem 150 rupi istedi hem de dolaplar üst kattaymış, taşımaya değmez deyip perona indik.



Neşe çantaların başında bekledi, ben biraz daha para bozdurmak için çarşıya çıktım. Yakınlarda döviz bürosu yokmuş, esnaf bir dolara 105 verdi, bir banka buldum, kuru 109 du ama o da 100 dolara 400 rupi komisyon istedi bozdurmadan döndüm. Peron gittikçe kalabalıklaşmaya başladı.
Biletlerimiz bu kez numarasız olduğundan tetikte bekledik. Bir adama sordum 2. sınıf vagonlar nereye yanaşıyor diye, arka tarafta dedi.
Tren geldi, 2. sınıf öndeymiş. İnenler , binenler ortalık mahşer yerine döndü. Sağa sola sırtımızda çantalar kaplumbağa gibi koştururken Neşe’yle birbirimizi kaybettik. Sonra bir pencereden yer buldum diye bana seslendi, vagona girince gördüm ki tek kişilik bir yer bulmuş ( aslında bulamamış).
Ben de bir sonraki vagoda tek kişilik bir yer buldum. Yanımdaki adama karımın öbür vagonda olduğunu yer değişip değişemeyeceğini sordum. Cama konunu dayamış, sırıtarak olmaz dedi.

Çantamı koyup öbür vagona geri döndüm, Neşe’nin yanında oturan 15 yaşlarındaki çocuğa benim yerime geçmesini teklif ettim. Arka koltuktan babası biz birlikteyiz olmaz deyince asvalyalarım attı, epey bir söylendim. Adam istifini bozmadı.
Neşe de başka bir adamın yerinde hak iddia ettiğini söyledi. Kim ne derse desin yerinden kalkmamasını tembihledikten sonra yerime dönerken başka birisi kolumu tuttu,
vatandaşlarının yaptıklarının çok ayıp olduğunu, kısa bir süre sonra eşiyle beraber ineceklerini, onların yerine oturabileceğimizi söyledi.
‘Peki’ dedim, döndüm yerime, çantayı yukarı koymaya çalıştım, sığmadı. İçinden ufak çantayı çıkartıp ikiye böldüm, yerleştirdim, şırıl şırıl terleyerek kitap okumaya çalıştım. (tepedeki vantilatör de bozuktu)
Tren çevirme korkusu olmayan minibüs gibi doldu, kalktı.
Her istasyonda gidip baktım bize yer verceğini söyleyen adam daha değil daha değil dedi. En sonunda 1,5 saat sonra inecekleri istasyona geldik. Ben de yerimi yerliye gitmesin diye tepemde dikilen bir Avustralya’lıya verdim. Zaten inecekler yerlerini mutlaka birine miras bırakıyorlar, rasgele ‘kalktı oturayım’ olmuyor.

Neşe bir araya gelince benim yerim diye başında dikilen adamın ısrar ettiğini, hiç dinlemediğini sonra ikazlarla adamın Burhan Altıntop çantasının üzerine oturduğunun anlaşıldığını, pek utandığını ama çantayı geri verip ‘Ben memleketinize gelmiş misafir bir hanımım’ diyerek yine de kalkmadığını anlattı.

Trenin de gittikçe tenhalaşmasıyla yolculuk zevkli hale geldi. Bu sefer yiyecek içecek de çoktu. Çaycı yakaladım, termosunun sonuymuş, ancak yarım bardak çıktı, para almadı.Kuru köfte(10),
erimiş dondurma (20) yedik, büyük su(30), ginger beer ( alkolsüz90), wood apple nectar (dışı hindistan cevizi gibi sert, içi muşmula gibi yumuşak ve çekirdekli bir meyvenin suyu) içtik.
Demiryolu sürekli deniz kıyısından, bazen neredeyse plajdan gidiyor.

Palmiyeler dalgalar derken gitmeyi planladığımız Mirissa köyüne en yakın istasyon olan Weligama’ya varmamıza 15 ‘ kala 30 ‘ bekledik, ama en sonunda vardık. İstasyon çıkışında efendi bir tuktukçuyla Mirissa ‘ya kadar 6 km için 200 rupiye anlaştık, ben kendimi 400’e hazırladığımdan hiç pazarlık etmedim. Yola çıkmadan Weligama plajını da görmek ve bir iki otele bakmak istediğimi söyledim.

Plaj bomboştu, oteller de bizim hayal ettiğimiz sahilde kulübeden çok uzak bayağı betonarme villalardı. Bu evlerin geceliği 3600 rupiymiş. (33 USD)

Aslında bizim istediğimiz şekilde coco hutlar varmış , ama tsunamide hepsi yerle yeksan olunca bütün işletmeler betonarmeye dönmüşler. Sri Lanka’nın güney sahili tsunaminin en ağır vurduğu bölge. Ben bunu gelmeden önce de biliyordum, ama bilmek başka görmek başkaymış. Sadece Weligama’da 800 kişi ölmüş pek çok da kayıp varmış. Sahile paralel giden yol boyunca tsunaminin yıktığı binaların kalıntıları hala duruyordu, moralimiz bozuldu.
Tren istasyonunda da tsunamide hurdaya çıkmış trenler kullanılmayan bir yola çekilmiş dehşetin boyutunu anlatıyorlardı.


Tuktukçu türk olduğumuzu öğrenince bir şeyler anlatmaya çalıştı, sonunda anladık. Türk Kızılay’ı orada 500 kişilik bir afet köyü kurmuş, Tuktukçunun demesi; bizim kralın kızı gelmiş açılışını yapmış.
Mirissa’ya varınca elimizdeki 2003 tarihli kitaptan beğendiğimiz .Raja’s Guesthouse’a gidelim dedik. ‘Tabi gidelim ama orası 2005 te tsunamide yok oldu, bir daha yapmadılar’ dedi efendi şöför.

Kalan otellerin hepsini dolaştık, en sonunda Neşe’nin tsunami korkusuyla tek üç katlı bina olan Mirissa Beach İnn’de karar kıldık. Odamız o kadar yüksek ki yakında ağaç olsa hindistan cevizi toplayabiliriz.
Otelin sahibi Nalaka dalga geçti, ‘Artık korkulacak bir şey yok erken uyarı sistemi kuruldu telefonla haber veriyorlar’ dedi. Odaya yerleşip plaja çıktık.
Plaj bomboş, hava sıcak ama Kandy’den aldığımız güneş koruyucusu sayesinde kapalı, etrafta tek Allah’ın kulu yok.

Otelin kayıt defterine göre en son 11 Nisan’da, ve 20 Nisan’da birer Avustralya’lı kalmış, sezon kapanmak üzere, Dubai’ye vize var diye bizi iki ay geciktiren Ayberk Turizm'den İlay Hanım’ın alacağı olsun! Deniz mayo çıkartan cinsten deli dalgalı.


Neşe yüzmedi, ben biraz yüzdüm ama tedirgin oldum. Dalgalar hep tsunamiyi anımsatıyor.

Plajda bira patates yaptık, kitap okuyarak akşamı ettik.

Çılgın Türkler’e geçtim.Yanıma alırken ağırlığı nedeniyle tereddütlüydüm; biraz başlayayım diye düşündüm ama fırsat olmadı. Güvendiğim yazarlardan pek sitayişkar yorumlar okumuştum, ama kitabın Türkçe’si berbat, dili de pek hamasiymiş, taşıdım diye okumaya çalışacağım. Dramaturg olmuş bir adamın ‘Sırplı’ yazmasını anlayamadım. Sahildeki Sea fresh ‘de çay içtik, Biskrem yedik.


Akşama barakuda yiyelim diye niyetimiz vardı ama tıkandık. Odaya dönüp üçüncü kattaki güvenli terasımızda yayılıp kitap okuduk.


Sabah 7 ‘de sağanak yağmurla uyandım, saatini şaşırmış muson yağmuru, 9 gibi kesildi.
Yağmura neden olduğunu düşündüğüm güneş yağıyla birlikte yağmur fotoğrafı çektim.

Kitaba biraz daha devam ettim ama okunabilecek gibi gelmedi, bıraktım Aydın Boysan’ın anılarına geçtim.
Bir de ödünç olduğu için geri taşıyacağız. Kahvaltı sofrasını hazırlamışlar (oda ücretine dahil değil) . Biraz yüzmeye çalıştıktan sonra oturduk, ben Sri Lanka omleti ( Domatesli soğanlı biberli, 120 rupi) yedim, Neşe Kandy peyniriyle reçel, yağ, ekmek yedi.
İki demlik de çay içtik(2x70). Çayı nasıl yapıyorsunuz diye sordum. Sıcak suyla 4-5 dakika beklettikten sonra süzüp porselen demliğe alıyorlarmış. Çay takımları her yerde çok şık ama. Seylan çayı böyle kısa süre demlenince bizdeki gibi sert olmuyor, ama yine de güzel. Biraz güneşlenip kıyıda yürüdük. Kıyının en ucunda İngiliz olduğunu iddia eden bir kızla Kanadalı kocası ve 3,5 aylık bebekleri vardı.

Kız, biz ‘Aa ne yapmışsınız bu bebek buraya gelir mi’ falan diye sormadan bize bebeğin insanın zevklerine engel olmaması gerektiği, onunla da bak işte pekala tatil yapılabildiğini havalı havalı anlattı. Ben de karşılık olarak bebeği anneye bırakarak daha büyük zevk almanın da mümkün olabileceğini söyledim, sustu.


Neyse gölgede oturan bu aileyi görünce biraz moralim düzeldi, tamamen kapanmamış sezon. Onların dışında sadece dalgaların içinde köpekleriyle oynayan iki yerli

ve kriket oynayan köylü gençler vardı sahilde.


Bir grup yerli işçi de deniz kıyısında şamata yapıyorlardı.




Biraz daha güneşlenip mango nektarlarını götürdükten sonra bu kez sahilin soluna doğru yürüdüm.
Kıyıya çekilmiş kayıkların üstünde oturan ağabeyin fotoğrafını çekerken oradaki evde oturan köylü kadın geldi.


Adamın karısıymış, hem de İngilizce biliyormuş. Nereli olduğumu öğrenince ‘A ben İstanbul’u Bursa’yı gördüm’ dedi.

Pes dedim yani bu uzak adanın ücra plajındaki köylü kadın… Meğer Dubai’de yanında çalıştığı Araplarla beraber hizmetçi olarak gelmiş Türkiye’ye. Nasıl bulduğunu sordum. ‘Çok beğendim, gece herkes dışarılarda yürüyor’ dedi. Colombo’nun geceki ıssızlığını gördüğümden ne dediğini çok iyi anladım.


Bizi evine çaya davet etti, eşime söyleyeyim fırsat olursa geliriz dedim. Dönüşte içerden yürüdüm, yoldaki bir tabelayı takip ederk ayurvedik masaj merkezini buldum. Etrafta çocuklardan başka kimse yoktu.


Masaj masası bir çardağın altında açık havadaydı.


Masadaki kağıtlardan anladığım kadarıyla 1 saati 1650 rupiymiş (15 USD). Çok pahalı geldi bana.
Otele döndüm, duş akıp tekrar çıktık. Otelin bisikletine binelim dedim, lastiği patlamış. Otelci Nalaka parayı aldıktan sonra g.tün teki oldu, zaten top sakallıya temkinli yaklaşmak lazım.


Köyün içine doğru yürüdük. Bu tip köylerde bulunan her şey satan marketlerden beedie ( 20 rupi, ufak okaliptüs yaprağına sarılmış hint gariban sigarası, burada da içen var ama sigara alamayacak adam gözüyle bakılıyor. Benim içtiğimi görenler hep çok şaşırıyor, sonra bir tane içip ikinciyi de istiyorlar. Beedie sayesinde yine sigaraya başladım.), parafinli kibrit (4 rupi; bu da ilginç bir şey, krapon kağıdı akordeon gibi katlanıp kibrit çöpü formuna sokulup parafine kaplanarak sertleştirilmiş, ucunu çaktın mı yanmaması mümkün değil), muz(2 / adet), mango 10/ adet , Lavaşkiri peyniri(160) aldık.

Bir internet kafeden mektup attık. İnternet kafe dediysem bir köylünün salonundaki bilgisayar, kadın da öbür köşede uzanmış dizi seyrediyor.

Köyün içinde dolaşmaya devam ettik.

Bir amca konuşmadan pembe ufak elmalardan bolca ikram etti.

Bunları Zanzibar'da da görmüştük ama daha büyüktü. Tadı pek bir şeye benzemiyor.

Okulda çocuklar ders yapıyorlar, okulun bahçesinde bambulardan bir şeyler yapıyorlar,
aralarında bir de turunculu öğrenci rahip var.

Evlerin arasından geçerken güzel bir duvarın önünde ufak bir bebeği besleyen iki nine gördüm,

bahçelerine girip fotoğraf çekmek için izin istedim, evdekiler de dışarı çıktılar.

Evin kızı İngilizce biliyormuş, bizi içeri davet etti. Amcasının doğumgünü yemeği için toplanmışlar. Kabul ettik içeri girdik, çok yoksullardı.

Gelişimiz kalabalık ailede bir heyecan yarattı, hemen sofrayı tazelediler, çeşitli körili yemekler ve bulgur pilavı vardı.

Pek aç olmadığımızdan her şeyin tadına bakmakla yetindik. Bu arada kızın adı Ishara Sewwandi imiş. İngilizce pratiği yapmak amacıyla sürekli konuştu, annenin adı ne, babanın adı ne, ne iş yapıyorsun?


Doktor olduğumu öğrenince epilepsi hastası olan küçük erkek kardeşini danıştı, okul karnelerini gösterdi, O da doktor olmak istiyormuş. Odasının duvarları kimya formülü yazılı kağıtlarla doluydu.
Ailesi de belli ki Ishara ile çok gurur duyuyorlardı. Çok yoksul bir halk ama okumaya çok önem verdikleri belli. Her taraf pırıl pırıl giyinmiş okullu öğrencilerle dolu.

Biraz daha sohbet edip çıktık, 100 metre yürümemiştik ki ana caddede başka bir kız çocuğu bizi ısrarla evine davet etti. Buyrun çay kahve için muz yiyin dedi. E peki olur deyip girdik.

Ablaları eniştesi, babası, anası herkes evde pinekliyor, herkes işsiz, evin önünde plastik sandalyelerde sigara içip duruyorlar.

Biz de oturduk sütlü çay içtik, biraz daha İngilizce pratiği yaptık. Bu kız da büyüyünce dansçı olmak istiyormuş, hatta Colombo’ya gidip TV’ de canlı yayınlanan bir yetenek şovuna çıkıp dansetmiş. Seyretmek ister miyiz diye sordular, olur dedik.
Bahçeden içeri girdik hep beraber, CD’den programı izledik,
'Çok güzel dansetmişsin aferin’ dedik.
Biraz daha sohbet ettik. Tsunami sırasında herkes dağdaki tapınağa kaçmış. Evleri oldukça içerde olmasına karşın bel seviyesine kadar su dolmuş, çok zor temizlemişler.
Çocuklara kalem sakız hediye ettik, yanımızda şeker taşısak çok iyi olacak ama unutuyoruz.

Köyden çıkıp kıyıya döndük, bir balıkçı barınağı bulduk, deniz çok şahane değildi ama dalga yoktu.

Balıkçılar ağ tamir ediyorlardı.
Güneş batmadan sahildeki Sea Fresh restorana oturduk.


Pintilik etmemek için kendimize akşam yemeğinde en az 1600 rupi ( 18 lira) harcama sözü verdik.

Jumbo karides (3 tanesi 650r ) kızarmış pilav, pomfrit söyledik,



bolca bira (happy hour 100 – normal 125 r) içtik,



en sonunda 1584 rupiyle hedefi kaçırıyorduk, bahşiş bıraktık yakaladık, odaya döndük.

25 Nisan 2007
Sabah Altınbaşak , mango, üçgen peynirle kahvaltıdan sonra yüzmeye indim. Hava iyice açıktı, dalga fazla yoktu. Yandaki müşterisiz barda oturan baba oğulla selamlaştık.

Denize girdim, dalgaların kırılma hattını geçtim, güzelce yüzdüm, dalgalarla oynayarak geri dönüyordum. Büyük bir dalga gelsin diye bakıyordum ki aniden 1,5- 2 metre boynunda kahverengi bir dalganın hızla üzerime geldiğini gördüm.

Hemen Ilıca plajı usulü dalganın içine atladım, ama dalga beni savurdu, kafamı kumluk dibe çarptım,”Çat!” dedi. Ellerim kollarım elektrik çarpmış gibi oldu.

İlk anda ölmediğime sevindim, kalktım baktım boynum da kırılmamış, bir daha sevindim, arkadan gelen dalgaları kollayarak sudan çıktım.

Baba oğul sırıtıyorlardı. “Rough” dedim.
Neşe “Yüzün kanıyor” dedi, havluya sildim. Biraz şezlonga uzandım, sonra odaya çıktım.

İlaç içip 2 saat kadar kalkmadan yattım. Boyunluk almam lazım, en yakın merkez Galle’e gitmeye karar verdik. 11 gibi daha iyiydim, kalktım, toparlanıp otelden çıktık. Bir tuktuk çevirdik, 34 kilometrelik yola 900 rupi istedi, olmaz deyince tamam Şiri Lanka’lı fiyatı 800 dedi.
Biz Şiri Lankalı değiliz dedim, 700’e anlaştık. Yolda tuktukun sarsıntısından epey kötüleştim, boyun yastığı koydum. Unawatuna adlı plajda bir mola verdik,
1000-1500 rupi civarı güzel oteller vardı, deniz daha az dalgalıydı ama benim deniz görecek halim yoktu devam ettik.

Sahilde direk üstünde balık tutan balıkçılar vardı. Şöförün söylediğine göre bu yöntem sadece burada varmış ve pek meşhurmuş.


Welligama'da tuktuku durdurup Türk Köyü'nün tabelasının fotoğrafını çektim.

Galle’e gelince tuktuktan inmeden kale içindeki kalabileceğimiz türden 5-6 otelin hepsini dolaştık, Halid’s de karar kıldık.


Oteli garip, Zebercet kılıklı bir oğlan işletiyor , sürekli dış kapıyı kilitliyor ve anahtarı yanında gezdiriyor. İlk önce annem yıkanıyordu da falan dedi, ama annesi suyun altından hiç çıkmıyor herhalde. Ev olarak da kullanılan güzel temiz otantik bir bina, süper geniş bir balkonumuz ve iki kolonyal şezlongumuz var.

Oğlanın annesi Madam Halid rehber kitaplara Fas yemeklerinin lezzeti ve disiplini ile geçmiş. Turistler gelip sadece mutfakta yemek yiyip kalmadan gidiyorlar. Yemeğin yanında içki satmıyor, odalarda da içmeyin bütün kötülüklerin anasıdır diye sağa sola yazmış. Biz pek hoşlanmadık kadından, çok suratsızdı.
Çantaları odaya bıraktıktan sonra önce boyunluk nereden alabiliriz diye sorduk, kimse bilemedi. Kale dışındaki turizm bürosuna gidip soralım dedik. Galle çok çok güzel bir kent. Fas’taki Essaouira’yı anımsatıyor.

Küçük bir yarımadanın üzerinde yer alan eski şehir yüksek kale duvarlarının içinde eski, otantik havası bozulmamış evlerden, ve dar sokaklardan oluşuyor, halkının büyük çoğunluğu Müslüman.


Kale kapısından çıkınca otobüs durakları, büyük bir kriket sahası ve yeni şehir, çarşı pazar var.
Yeni şehirde tren istasyonunun karşısındaki koruluğun içinde Turizm İnformasyonu bulduk, mesai saati (saat 15:30’du. Rehber kitaba göre 17’ye kadar açık olması gerekiyordu) olmasına karşın kapısında asma kilit vardı. Kapının karşısında ayakta piiz yapan üç beş kişiden biri hemen yanımıza geldi, “İnformasyona mı geldiniz?” dedi, “Evet” dedik.

“Memur benim, buyurun girelim” diye cebinden çıkardığı anahtarla asma kilidi açacakmış gibi yaptı, sonra “Ne soracaktınız?” dedi.
“Kolar( Boyunluk)alabileceğimiz bir yer ve tren saatlerini soracağız” dedim
“ A kolay, açmaya gerek yok o zaman” dedi , cebinden fotokopi bir Galle broşürü çıkarıp verdi “Ben sizi eczaneye götüreyim de bir yanlışlık olmasın” dedi. Yol boyu da bütün tren saatlerini, sınıflarını, ve fiyatlarını ezberden anlattı, not aldım.
Eczaneye geldiğimizde içerde eczacı ve kalfası bir genç kız vardı, kendimi tanıtıp kolar istedim. Tek tip varmış, 1250 rupiymiş, madem doktorsunuz size 1100 olsun dedi. Turizm memuru da “Burası devletin eczanesi yanlış olmaz” diye destekledi. Fiyat biraz pahalı geldi ama ağrım çok olduğundan fazla düşünmeden aldım. Eczacı “Torba da aslında parayla ama sizden almıycaz tabi” deyip torbaya koydu.
Memur dışarı çıkınca da peşimizi bırakmadı, bizi ısrarla uygun fiyatlı turlara götürmek istedi, tipini hiç beğenmediğimden, zaten canım burnumda olduğundan, ısrarlarını sertçe reddettim, ayrılıp çarşıya girdik
Food city adlı fast foodçuda yemek yedik,( Pilav, körili devilled chilli bişey, kola, su 200r )

Hafıza kartı dolduğundan bir bilgisayarcıda DVD’ye yazdırdım (100). Dükkanda bir sürü program vs CD’si vardı, (tanesi 80 r ), önce alacaktım, sonra virüs mirüs çıkar neme lazım deyip vazgeçtim. Kale içine dönerken koların fiyatı içime sinmedi, başka bir eczaneye girip sordum. Aynısına 500 rupi dediler, kan beynime çıktı.
Aldığımız yere gittim, eczacı yoktu, kalfa kız beni görünce korktu, “Eczacı su doldurmaya gitti” dedi. Biraz bekledik, eczacı geldi ama bambaşka biri! Adama olan biteni anlattım, dolandırıcıların kendi dükkanını kullandıklarını, kalfasının İngilizce bildiği halde bütün alışverişi izleyip hiç müdahele etmediğini söyledim, ve 600 rupimi geri istedim. Düşündü, düşündü, kasadan 600 rupiyi ağır hareketlerle sayarak verdi. Teşekkür edip çıktık, polis karakoluna gittik. Meseleyi anlattım, isterlerse adamları gösterebileceğimi söyledim. Bizim karakollar gibi işi iyice yavaştan aldılar, herkes tek tek anlattırdı. Neşe dolandırıcılar bizi mimler bir kötülük yapalar diye iyice tedirgin oldu, gidelim diye beni çekiştirmeye başladı. En sonunda kızdım, “Ben paramı geri aldım başkasının canı yanmasın diye size yardım etmeye çalışıyorum, hemen gidiyorsak gidelim” dedim Tamam dediler, beş kişilik bir tim üzerlerine fosforlu polis yelekleri giyip bisikletlerle rahvan rahvan peşimizden geldiler. Eczaneye götürdüm, kızı gösterdim, eczacının dürüst bir insan olduğunu, olaydan haberdar olmadığını ve paramı geri verdiğini söyledim, koruluğu da uzaktan şöyle bir gösterip kolumdan çekiştiren Neşe’nin peşinden tuktuka atlayıp otele döndük.

Otelin yanındaki kale surlarında dolaştık denizi seyrettik.


Dikkatli bakınca surların mercanlardan yapılmış olduğu görülüyor.


Surların üzeri özellikle gün batımında çok kalabalık oluyor.

Motorlarıyla gelmiş çiftler çoğunlukta.

Burada da aşıkların buluşma yeri burası herhalde.


Hava kararırken çok şiddetli bir yağmur indirdi, balkondaki şezlonglarda uzanıp cin tonik içtik.
Balkondan şimşek fotoğrafları çekmeye çalıştım.

Sekiz gibi baktık dinmeyecek Zebercet’ten aldığımız şemsiyeyle dışarı çıktık , gece gerçekten sokaklarda kimse yürümüyor, açık restoran da yok. Bir tuktuka binip Çin restoranına götür dedik. Kahvehane gibi bir restorana götürdü.
Herkes kriket maçı seyrediyor. Buranın en büyük atraksiyonu bu, dünya kupası varmış, Sri Lanka takımı da çok iddialıymış.(Daha sonra final de oynadılar, ama neler geldi başımıza bu yüzden)

Heryerde afişler var, maçları burada izleyebilirsiniz falan yazıyor. Biraz et ve balık yedik , tatsızdı, çıktık tuktukla sağanak altında otele döndük. Bozuk para kalmamış , 50 rupi için tuktukçuya 500 bozar mısın?” dedim “500 rupim olsa eve giderdim” dedi.
“Yeni evli misin?” diye sordum, bekarmış.

Otelde Mme Halid "Kahvaltıyı kaçta alırsınız?” dedi.
"Uyanınca” dedim.
“O zaman bana 15 dakika vereceksiniz” dedi.
Beni görünce başını örtüyor, çalışan kızlara da çok sert davranıyor. Restorandan aldığımız birayı balkonda içerken Zebercet yandaki boş odadan balkona çıktı bizi bir kontrol etti. Neşe birayı saklamaya kalktı, kızdım.
Gece rahatsız uyudum. Rüyamda tsunamiden kurtulanlara yardım ettim, bir de ehliyet raporu vermedim diye silahlı adamlar peşime düştü onlarla uğraştım. Neşe de rüyasında öğrenme konusunda büyük bir gruba konferans vermiş.

Kahvaltı güzeldi, turunç suyu, ananas, demlik çay, omlet, yağ, reçel( 200 r). mutfağa hazırlamışlar, balkonda etmek istediğimiz söyledim.
Zebercet çıkaracak adam yok dedi, kendim çıkardım
Kahvaltıdan sonra dolaşmaya çıktık.

Burası İngilizcede gem denen kıymetli taşlarıyla meşhurmuş. Küçük bir dükkanda müslüman bir kızla babası leblebi kadar incili altın bir yüzüğe 30 dolar dediler, 28'e indiler.

Galle Sağlık Müdürlüğü'nü gördük, kendine faydası yoktu.
>

Historical museum yazan özel bir müzeye girdik. Gaffar adlı eski bir taş tüccarının yıllardır biriktirdiği kişisel kolleksiyonuymuş. Ortasında avlusu bahçesi olan güzel bir binaydı, Gaffar Bey de avlunun köşesinde arkadaşlarıyla kahve içiyordu.

Sergilenenler eski püskü hurda şeylerdi. Forsepsler, tıbbi malzemelerin yanı sıra böcek yiyenler için böceğin kabuğunu kırma aletleri vardı.
Kadınlar bir köşede tığ kullanmadan ipleri iğnelerle bir yastığa batırararak, çevirip düğümleyerek değişik bir tığ oyası yapıyorlardı.


Müzeyi bizim ayniyat saymanı Şerafettin Bey’e ikizi kadar benzeyen Muhammed gezdirdi.
İnsanlar gerçekten çift yaratılmış, ama çiftin çok uzakta olabiliyor, arayıp bulmak lazım.

Müze kısmı bitince alışveriş kısmına geçtik. Muhammed bize taşları anlattı, gösterdi. En kıymetli taş mavi safirmiş, onun da ne koyu ne açık orta tonu makbulmüş. 3 karatlık bir taş 3000 dolarmış. Biz en çok star ruby safir denen taşı beğendik. Üstü parlatılmış, altı mat bırakılmış, ışıkta bakınca içince güzel bir yıldız gözüküyor.
Alışveriş yapalım diye hiç ısrar olmadı. Güzel bir kitap gördüm, Moor Müslümanları’nın (Buradakilere öyle deniyormuş) adaya geliş tarihleriyle ilgili bir inceleme, ama çok pahalı ve ağırdı, almadım. Bize kartpostal hediye ettiler, biz de Muhammed’e bahşiş verdik.
Yeni şehre doğru yürüdük, Adliyeyi gördük.

Davacılar avukatlar kocaman bir ağacın altında bekliyorlardı.

Dar sokaklardan giderken müzik sesini takip ederek bir dans kursunu bulduk.
Ara vermişler kızlar dışarda oturuyorlardı.

Öğretmenleriyle sohbet ettik, aynı bizim halkoyunu öğretmenleri gibiydi.

Bizim için özel bir gösteri yaptılar.
Kızlar Kandy'deki gibi davulun her vuruşuyla adımları atıp ellerini kıvırıyorlardı.

Yeni şehire varınca para bozdurduk. Western Union acentesi Amirsar pek muhabbetli bir abi çıktı. Biz ne kadar bozdurmamız gerektiğini anlamak için Colombo’ya taksi ne kadar tutar diye sorduk. Boynum hala çok ağrıdığından treni göze alamıyordum. Bize "Siz deli misiniz, trafik çok kötü trenle gidin hem ucuz hem daha çabuk varırsınız” dedi. Kalabalık oluyor” dedim. “Yok olmaz ben hep gidiyorum, oturacak yer her zaman bulunur” dedi

Turistlerle maceralarını anlattı. Bir Japon çift mercan gezisinde tekneleri alabora olunca para pasaport kamera neleri varsa kaybetmişler.

Yardım istemek için daha önce para bozurdukları ağabeye gelmişler. Onları öyle sırılsılklam perişan görünce otelden çıkmak için gereksinim duydukları 42000 rupiyi ödünç vermiş. Memleketlerine dönünce hemen 75 000 rupi göndermişler hesabına , ayrıca israrla Japonya’ya davet ediyorlarmış. Bize Hikkaduwa’ya gitmemizi önerdi, oradaki acenteye selamımı söyleyin sizinle ilgilenir dedi.
Şehirde eski güzel bir dükkandan bolca hediyelik çay, beedie, puro, tütsü aldık1750 rupi tuttu. Dükkanın sahibinin oğlu hizmet etti, her isteğimizi sabırla ve çok saygılı yanıtladı. Kasadaki babasına iyi bir tüccar yetiştirmişsiniz diye tebrik ettim, beraber fotoğraflarını çektim.
Dükkan sahibi 30 yıl önce akrabalarının karavanıyla kara yoluyla İngiltere’ye gitmiş. Yol 45 gün sürmüş, Türkiye’den de geçmişler. Van ve İstanbul’u hatırlıyormuş. Turistik bir manavda muz baktık. Meğer muzun çok çeşidi varmış, Lemon banana, Gold banana, Sweet banana, en ucuzu ordinary bananaya 120 rupi dedi, biz seyyarlardan 60/ kg aldık. Adam da o kadar emek çekti diye ondan da wood apple denen meyveyi aldık, bizim için sert kabuğunu kırdı, komşusundan bir avuç şeker alıp içine koydu (şekersiz yenecek gibi bir şey değil, hatta şekerle yenecek gibi de değil, 20 r/adet),

tuktukta satılan böreklerden alıp odaya dönmek üzere kale içine girdik.
Yine özel bir antika galerisini gezdik, motorla çalışan çay makinasını gördük. Bize makineyı anlatan Hamit abi tsunami gününü de anlattı.

Tsunami sabahi dukkanin on kapisini acmis, arkadaki kapiyi acmaya giderken buyuk bir gurultu ve kadinlarin feryatlarini duymus. Arka kapiyi acinca karsidaki sokaga buyuk bir su kitlesinin girdigini gormus. Su sokagin sonundaki duvara carpip dukkana dogru donunce iceri kacmis, su hizla dukkana dolmus. Bel seviyesine kadar yukselmis , sonra bir iki dakika icinde durulmus. Butun antikalar berbat olmus ama can veren olmamis, cunku eski kentin cevresini saran sur duvarlari suyun onunu bir miktar kesmis.Ancak sehir merkezindeki bizim de dün oturup yemek yediğimiz Food city`nin icine kacan 30 kisi sularin surukledigi bir otobusun girisi kapatmasi uzerine iceride can vermis. Daha once tsunami diye birsey duymadiklarından ust katlara dogru kacmayi akillarina getirmemisler, hepsi zemin katin dibine kacmis, iclerinden kurtulan olmamış.

Otele döndüğümüzde balkonumuzda Fransız bir kız bulduk, kusura bakmayın ben zemindeki balkonsuz odada kalıyorum, ama biraz oturayım dedi.

Otur dedik, börek ikram ettik. Zemindeki kötü odaya tek başına 1000 veriyormuş, biz en güzel odaya iki kişi 2000 veriyoruz. 22 yaşındaymış, uluslar arası ilişkiler okuyormuş. Önce gururla burada çalışıyorum dedi; sizin gibi turist değilim hesabına. “Ne alıyorsun?” dedim. Günlük Matara’ya kadar (40 km) 30 rupi otobüs parası veriyorlarmış, yemek, yatak, maaş yokmuş. “Buna pek çalışıyorum denemez, daha ziyade staj galiba bu” dedim, onayladı.
Biraz dinlenip tekrar dışarı çıktık. Kale duvarlarının üzerinde gezdik.
Gün batımı gerçekten etkileyici.
Güneş tam batmadan Rampart hotelde akşam yemeğine oturduk. Masadan önümdeki kule ve surların fotoğrafını çektim.

Ben köpek balığı ızgara, Neşe tavuk şiş yedi, 3 bira patates 1700 tuttu.
Yan masadakilere fotoğraf çekmelerini rica ettim. Türk olduğumuzu öğrenince birisi “Ben de geçen hafta Diyarbakır’daydım” dedi. AB nin Güneydoğudaki köylere okul yaptığı bir projesinde mühendis olarak çalışıyormuş . Sri Lanka’lı bir mühendisin AB de nasıl iş bulabildiğini sordum, İngiliz vatandaşıymış. Kebapları beğenmiş ama yemekten biraz bıkmış.
Restoranın peçete katlama şeklini çok beğendik,
çözüp katlayarak nasıl yapıldığını öğrendik.

Otele dönüşte Zebercetle hesabı kestim, sabah erkenden yola çıkıp trenle Hikkaduwa plajına gideceğiz.
Son gecemizi orada geçirip daha sonra dönüş yolu: Colombo ve tekrar Dubai…




Colombo Havaalanı'ndaki Tamil Gerillaları'nın saldırısından kurtulabildik mi?
Yakında burada!




9 Comments:








Çook güzel gezdim yine süperdi..




By bitterbitmez, at

Pazartesi, Temmuz 16, 2007 9:24:00 PM








sürekli baktığımdan bu benim de dikkatimi çekti ama dert edilecek bir durum yok, gayet keyifli, yeni macerayı bekliyorum :)




By bitterbitmez, at

Salı, Temmuz 17, 2007 5:51:00 PM








aaohacBora bey,

Bizi heyecanlı bir son bekliyor sanırım. Yazınızı okumaya ancak fırsat bulabildim ama fotoğrafların çoğu açılmadı, daha sonra tekrar deneyeceğim.

Neşe hanımın Burhan bey çantası macerasına çok güldüm, anlattığınız bir çok konuda ben de onun gibi davranırdım sanırım.

Geçirdiğiniz kazaya üzüldüm, ucuz atlatmışsınız, bizim Çeşme'nin dalgalarına benzemiyor anlaşılan.

Şu bizim kralın kızı kimmiş çok merak ettim, malum gittikçe padişahlığa doğru ilerliyoruz :)




By Aslı, at

Pazartesi, Temmuz 23, 2007 1:50:00 PM








Macera, heyecan hiç eksik olmuyor.
Yazının başındaki fotoğrafların çoğu açılmıyor.
Acaba Sri Lanka'nın mı yoksa bloggerın mı azizliği?




By ekmekcikiz, at

Perşembe, Temmuz 26, 2007 4:30:00 PM








Ben de anlayamadım ama peşini bıraktım artık. Arada bir iki yüklüyorum, kayboluyor.
Bu yazı da az resimli oluversin.
Kadere karşı koyulmuyor:)




By ssbb, at

Cuma, Temmuz 27, 2007 12:20:00 AM








Bora'cım seninle gurur duyuyorum.

Keyfin bol olsun




By Levent, at

Cuma, Temmuz 27, 2007 4:32:00 PM








Her görüntü birer ayrıntı.Ama en çok peçete adamı sevdim.
Kutluyorum.bookxmw




By etki alanı, at

Çarşamba, Ağustos 01, 2007 12:22:00 AM








Cesaretinize hayranım dogrusu,biz Türkiye'de,tanımadıgımız memleketlerde bile bazen korku yasıyoruz ve yabancılık cekiyoruz!Ne muhtesem bir duyguki dünyayı tanımaya çalışmak...Tebrik ederim efendim,saglıcakla kalın lütfen...Almanya'dan Melda Acar.




By Melda, at

Cumartesi, Ağustos 04, 2007 9:42:00 PM








fona bir müzik çektik; elimize de biralarımızı aldık, malum can çekme olayı..:),ve keyifle okuduk yazınızı..
gitmiş kadar olduk, elinize, ayaklarınıza, deklanşörünüze sağlık...




By karamelize, at

Cuma, Ağustos 10, 2007 11:58:00 PM




SRİ LANKA IV
(Hikkaduwa,Colombo,Dubai)




Galle’den Hikkaduwa’ya tren yolculuğu yarım saat kadar sürdü. Sabah 7:30 da bindik, 8 gibi vardık.

Trende sadece elindeki tefle ritm tutarak çok içli bir sesle şakı söyleyen, ama bir dilenci vardı. Yaptığı müzikten o kadar etkilendim ki vagonlar boyu peşinden gittim, dinledim.
Hikkaduwa denize paralel dar bir asfalt ve iki yanına sıralanmış dükkanlardan oluşuyor, elbette ki tsunamiden de ağır şekilde etkilenmiş. Önce Narigama denen plaja gittik, çok dalgalıydı, gözüm korktu.
Neresi en dalgasız diye sorduk, Coral Sands Otel'in önü dediler. Orası da pahalıymış. (50 USD=5000 rupi) Bu aynı zamanda Galle'deki döviz gişesi sahibi Amrisar'ın bahsettiği denize düşüp paralarını kaybeden Japonların kaldığı otelmiş.
İstasyondan bindiğimiz tuktukla epeyce otel dolaştık. Tuktukçu Çitiri Kudari ile ahbap olduk. Çitiri durup durup “Benim eve gidelim, ben sizi tuktukla plaja indiririm, üç çocuğum var, ikisi kız falan diyor, ama İngilizce sıfır; sayıları bile bilmiyor.

Beraberce beedie (Hint sigarillosu) içtik, Neşe tuktukta çantaların başında beklerken otellerde odaları beraber teftiş ettik, bu arada sürekli benim eve gidelim diyor. En sonunda dayanamadım, Neşe’nin itirazlarına rağmen “İyi hadi gidelim görelim senin şu evi” dedim. Aldı bizi tekrar Coral Sands Otel’e getirdi bıraktı. “E sen de İngilizce öğrenseydin bilader” deyip çantaları indirdim, hala “Hikkaduwa, tuktuk” diyor.
Resepsiyoncu Kuda değişik havalı bir tip, zırt pırt ellerini bitiştirip selam veriyor. Kendini James Bond gibi tanıttı:
“My name is Kuda, like Baraccuda”

48 + %10 vergi 52.8 dolar dedi, epey pazarlıktan sonra yarım pansiyon vergi dahil 45’e anlaştık. Serinleyelim diye ıslak soğuk havlu ikram ettiler. Oda hazırlanana kadar kahvaltı ettik. Kahvaltının günü değiştirilemiyormuş, alakart yedik. Neşe peynirli sandviç(375), ben Baconlu omlet(150) söyledim.60 ekmek, 150 çay; 800 hesap geldi.

Kayıt yaptırıken kalemimi resepsiyonda unuttuğumu fark ettim, baktım Kuda hemen cebine takmış, geri verdi.
Neşe denize , havuza girdi, ben denize karşı fobi geliştirdiğimden balkonda Minkari’nin anılarını okudum, çay içtim.
50’lerin cerrahisi, 50’lerin Amerikan arabaları kadar etkileyici!
Minkari’nin asistanlığı boyunca her hafta sonu vitrindeki elini kolunu oynatan Michelin bebeğini dakikalarca izlemesi ilginç.
Biraz havuzda yüzdükten sonra çarşıya çıktık, içerdeki yolda yürüdük, internet kafeye gittik, mail attım.
Musluklardan eski Bodrum’un suyu gibi yavan bir su akmasına karşın havuzun suyu tatlıydı.
Yolda tam ‘güneş yüzümdeki deniz kazasının izlerinde leke yapacak , keşke siperlikli bir şapkam olsaydı’ dediğim anda sadece hasır Sait Faik şapkası satan bir satıcının önünde olduğumu fark ettim. Bunu ilahi bir işaret sayarak şapkayı nasıl taşıyacağımı düşünmeden bir tane aldım( 300 dedi, 200’e). Yüzüm çok acıyor ve beni tedirgin ediyor.

3 mayo şort (400/adet), Sri Lanka’nın milli içkisi arrack, (Hindistancevizinden yapılan bir çeşit rom, 165rps/180 ml), taharet hortumu (ucunda tabancası olan bir hortum, gözümüze çok kaliteli geldi, olmayan yazlığımızda bahçede ayak yıkamak için kullanılabilir diye düşündük, 370), muz (60/kg) aldık.
Asfalt yolda lise çağındaki çocukların maraton gibi bir yarışı vardı.
Yalınayak koşan çocukların yanında tuktuk ile takip edip kafalarından aşağı su boşaltıyorlardı.

Biz de bir tuktuk çevirip bizi biraz götür dedik, oradan geri yürümek niyeti ile. Tuktukun bizi bıraktığı yerde sahilde büyük bir kalabalık gördük, meğer bir çeşit festivalin içine düşmüşüz.

Anladığımıza göre 30 Nisan Budist yılbaşı mı ne imiş. Yağlı kalas üzerinden birbirini düşürme,
sandalye etrafında dönüp oturma, yağlı direkten bayrak alma gibi yarışmalar vardı. Epeyce denemeden sonra direkteki bayrağı alan adam, artık ne kazandıysa direğin dibine kapandı şükretti.
Kocaman bir sahne kuruluydu, gece 9 dan sabah kadar müzik var dediler, ama hava çok kapandı, akşamüstü feci bir muson indirdi, konser iptal oldu.
Bir markete sığındık, bolca baharat, köri , çay, soya vs. yemeklik malzeme aldık. Yarım saat kadar market sahibinin verdiği taburelerde oturup yağmurun dinmesini bekledik ama baktık dineceği yok, Neşe ufak şemsiye ile paketleri alıp koşarak çıktı, ben de gözlüklerimi çıkardım, aheste duş yaparak otele geldim.

Oda servisinden buz ve diyet kola istedik, balkonda musondan sonra oluşan süper sarı ışık altında arrack kola içtik.


Biraz deniz palmiye fotoğrafı çektim.

Oteldeki akşam yemeği kötüydü. King fish ya da pork chops dediler. Chopsu diş kesmiyordu, krem karamel ise patetikti.
Yemeğin sonunda 1700 hesap getirdiler.

“Bu ne hesabı, biz yarım pansiyon kalıyoruz” dedim. Burada öyle yazmıyor, sabah resepsiyonla görüşürsünüz dediler.
Sabah kahvaltıdan sonra bulduğum Kuda “Sir, you’re making a big mistake” dedi.
“Ben ilk pazarlık ederken yemeksiz de olur demiştim, ama teklif ettiğim 30 dolardı. Şimdi 45 oda + 17 yemek =62 tutuyor, zaten ilk söylediğin fiyat yemekli 52 dolardı, ne anladım ben bundan” dedim.
Fatura kesildi vs. diye epey çingenelik ettiler, en sonunda ilk söylediği 52.8 dolara razı oldum. Buyrun muhasebeye dediler. Geçtik, sınıfın birincisi kılıklı gözlüklü inek bir genç, önce 53 doları yüksek kurdan rupiye çevirdi, içkileri ekledi. Rupim yok dolar var deyince , bu sefer hepsini düşük kurdan dolara çevirdi, 63 çıkardı.
“59 o” dedim.
Bir daha hesapladı tutturdu. Bu sefer de 100 doların üstünü kendi düşük kurundan rupi olarak vermeye kalkınca asvalyalarım attı. “Madem dolarınız yok ne bok yemeye odalarınızı dolarla satıyorsunuz, ben bugün gidiyorum ne yapayım bu kadar rupiyi” diye epey söylendim.

Kuda “Dolarları Western Union’a bozdur, hemen şuracıkta” diye akıl verdi.
Yakın diye tuktuka binmedim, hemen şuracıkta dediği yer cehennemin dibiymiş. Sabah olduğundan döviz büfesinde sadece 50 dolarlık tek bir banknot varmış. Galle’deki ortağının selamını söyleyince 40 tane de 1’ lik buldu, 10 dolar bozdurdum, geldim 59’u ödedim. Resepsiyona yalınayak inmiştim, kızgın asfalttan koşarak gittim geldim, ayağımı da acıttım. O sinirle buz tabağı ve kaşığını hatıra olarak alıp bu kazıkçı otelden çıktık. Lüks otel bize göre değil!

İstasyona erkenden geldik, 11 trenine Colombo’ya bilet aldık (2 x 90).
İstasyon şefiyle sohbet ettim, tsunamide onun evini de su basmış, trenler devrilmiş, ölen çok olmuş.

Tren bir geldi, salkım saçak!
Oysa ki bu kez çok hazırlıklıydık, plan yapmıştık. Üç ayrı kişiye 2. sınıf nereye yanaşıyor diye sormuştum. Neşe tren durur durmaz küçük çanta ile koşup yer kapacak, ben de arkadan büyük çantaları taşıyacaktım.

Tren boş diyen Galle’deki Western Unioncu Amirsar’ı bir elime geçirirsem… Saat 3 teki tren bize daha uygundu ama bu tren kesin boş oluyor dediler diye erken çıktık.

Çaresiz bindik belediye otobüsü gibi kalabalık trene. Ben tuvalet sahanlığında yere oturdum, bir süre sonra Neşe de koridorda ayakta dikilmekten yoruldu, yanıma geldi.

Kıdemlenince kapıdan dışarı ayaklarımı sarkıttım. Bu en rahat yer, hem de deniz manzaralı ama her kapıda en az iki kişi oturuyor, onların arkasına konuşlanıp inmelerini beklemek gerek.
Boynum çok ağrıyordu, vagona sesleneyim iki koltuğa 1000 rupi vereyim kesin biri kalkar diye düşündüm ama ayıp olur diye yapamadım.
Neşe’nin gözlemine göre zaten koltuktan kalkan mutlaka halefini belirleyip kalkıyormuş. Rasgele kapıp oturan hiç olmuyormuş.

Colombo’ya varınca Neşe’yi çantaların başında bırakıp istasyonun karşısındaki otellere baktım.

Yaklaşık 12 saatimiz var geçirilecek, uçak sabaha karşı saat 5 te. Pek kötü odalara 650 rupi istediler, vazgeçip geri döndüm. Çantaları emanet dolaplarına bıraktık (150) .
Çarşıda dolaştık, annelere batik bluz(5x 300), filli tişört(2000/11 adet) aldık, Bombay tatlıları yedik, paramızı bitirdik.
Dinlenmek için KFC ye girdik, kredi karıyla Çin tavuğu ve Basmatili tavuk menü (2x200) , pomfrit(90) aldık. Neşe ilk defa KFC yiyormuş , ben de bir kez Amerika’da yemiştim. Tabi bu aldıklarımızın oradakiler ile tavuk dışında hiç ilgisi yoktu, bayağı sulu soyalı yemeklerdi. Fast food sektörü bu baharatlı soslu yemekleri bile vasat, tatsız yapmayı başarmış, ama masaları, tuvaletleri güzeldi, yorgunluk attık.

Çarşı pazar her yerde bayrak satılıyor, arabaların tuktukların üzerine bayrak sermişler korna çalarak dolaşıyorlar.

Neşe batik seçerken ben de kaldırımda gençlerle sohbet ettim. Bu akşam 18:45 te Sri Lanka, Dünya Kriket Şampiyonası finalinde Avustralya ile oynayacakmış, bütün tezahürat , bayraklar o sebeptenmiş.


“Gönlüm sizinle ben de Müslümanım” dedim, çok hoşlarına gitti.
Havaalanına giden otobüslerin durağına gidip soruşturduk, 187 numara sabaha kadar çalışıyormuş, iyi.
Parka gidip yayılalım bari vakit geçsin diye bir tuktuka bindik, bir dolar verip bizi bir parka götürmesini söyledik ama tam o anda bir muson indirdi, boşver parkı kapalı bir Çin lokantasına gidelim dedik.
Karanlık sokaklarda epey dolaştıktan sonra bir avluya getirip indirdi tuktukçu. 3 sınıf bir otel ve lobisinde boş masalar. Lobi maç izlemeye çalışan erkeklerle dolu ama maç da yağmur nedeniye başlayamamış. Hevesimiz kaçtığından dolar da bozdurmak istemediğimizden bir şey yiyip içmeden yağmurun dinmesini bekledik. Hafifleyince çıkıp yürüyelim dedik ama hemen tekrar hızlandı, yine tuktuka atlayıp istasyona geldik, sıcak yağlı katmer yedik (3x10), yolluk da iki veg börek(20), büyük su (50) aldık, emanetçiden çantaları yüklendik. Otobüs garajına gitmek için bir tuktuka bindik ama tuktukçu ne ısrarcı bir adammış , tutturdu ‘sizi havaalanına ben götüreyim, orada otobüs gelmez saatlerce beklersiniz rezil olursunuz, 15 dolar verin götüreyim’, bir susmadı.
En sonunda sabahtan beri sürünmenin, yorgunluğun siniriyle bir patladım, "Bizi otobüs garajına götür, 150 rupini al, ve sus" dedim.
Garaja vardığımızda hala ‘otobüs gelmez, 15 dolar’ diyordu ki, daha çantaları indirmeden muavini “Erbor, erbor” diye bağıran 187 yanımızda durdu.
Hemen çantaları aktardık, 50 şer rupi bilet parasını ödeyip sızdık. Havalanına (erbor) geldik diye uyandırıp bir mahallenin içinde indirdiler.
Nerede dedik, şöyle yürüyün dediler. Sırtımızda çantalarla sora sora epeyce yürüyüp havaalanının girişine geldik, askerlerin kontrol noktasını geçip epeyce daha yürüyüp dış hatlar terminalini bulduk. Çekin henüz başlamadığından gecikmeli olarak başlayan kriket maçını izleyip rahatsız koltuklarda uyuduk.
Sri Lanka feci yeniliyordu.


Saat 2 gibi çekin açılınca kalkıp sıraya girdik. Gelirken tanıştığımız Maldiv’lere devam eden türkler de hemen arkamızda sıraya girdiler. Tatilleri güzel geçmiş, yanılmıyorsam adam başı 1700 euro gibi bir şeye mal olmuş, ama epey lüks takılmışlar.
Hatta bugün uçağı beklemek için Colombo Hilton’da oda tutmuşlar. Bize de Hilton’un üzerinde H2O yazan sularından verdiler.
Sırada dikilirken aniden bir karışıklık oldu, giriş kontrolü sırasında bekleyenler ve dışarıdaki herkes hurra diye koşarak havaalanının içine doluştu, hatta Japon olanlar hızlarını alamayıp çekin kontuarlarının, bagaj bantlarının üzerinden atlayıp sırtlarını duvara verip çömeştiler. Biz nooluyor acaba diye bakınırken askerler bağırmaya başladı, herkesin yere kapanmasından ‘yat’dedikleri anlamını çıkartıp biz de hedef küçülttük.
Ben ortalıkta bir şey görünmediğinden lüzumsuz bir heyecan olduğunu düşünüp pek ırgalanmazken Neşe ve diğer türk kızlar epey panik yaptılar.
Bir süre öyle yerde bagajlarımızla yattıktan sonra kalkın dediler, sonra tekrar yatın dediler, askerler birini arıyor gibi aramızda dolaştılar.
Kızlardan biri ilk anın paniği geçince kocasına epey takaza etti, “Beni koruyacağına arkama saklanıyorsun” diye.
Kocası da güzel bir manevra ile “Ben arkandan saldırı olursa seni korumak için öyle yaptım” dedi, biraz kavga ettiler.

Stres altında, ‘acaba nooluyor’ konulu normal türk konuşmaları yaptık. Sonra ‘asayiş berkemal’ dediler, Japonlar kontuarın arkasından çıktı. Çekini yaptırıp pasaport kontrolüne geldik. Tam bizim pasaportları damgaladılar, yeni bir haber geldi, sırada bekleyenleri tekrar gerisin geri salona gönderdiler.
Dutyfree alanında bütün çalışanlar alt katta toplanmış heyecanla bekleşiyorlardı. Ben içkilerin olduğu üst kata çıktım, hiç kimse yoktu, sonra birisi gelip camlara fazla yaklaşmamamı, alanda patlama olursa yaralanacağımı, hatta alt kata inmemin hakkımda daha hayırlı olacağını söyledi.
Restorandan bir kola alıp viskiyle götürdüm. Kasiyer genç kaşlarını almıştı, "A sen ne kadar yakışıklısın,neden mankenlik yapmıyorsun" dedim, çok sevindi.
Hadi hayırlısı deyip indim, uçak bugün kalkarsa iyi diye düşünürken inanılmaz bir şekilde her şey tekrar normale döndü ve rötarsız havalandık. En sakin görünen ben bile o kadar gerilmişim ki aslanım Airarabia’nın uçağı pistten tekerlek kestiğinde derin bir nefes aldım ve Colombo’dan kazasız belasız kurtulduğumuza şükrettim.


Türkiye’ye döndükten sonra olayı öğrendik: Tamil gerillaları herkesin milli maç izlemesi nedeniyle oluşan güvenlik zaafından yararlanıp havaalanının yanındaki askeri bir havaalanına uçakla intihar saldırısı yapmışlar, bizim bulunduğumuz sivil havaalanına da yapacaklarmış (Zaten 6 ay önce bir kez daha yapmışlar) ama nasılsa engellenmiş. Herhalde havaalanından son ayrılan uçaklardan biri bizimki idi, zira ertesi gün havaalanı uluslararası uçuşlara kapandığını (Daha doğrusu şirketlerin uçmayı reddettiklerini) okudum. Başımıza gelenlerin sorumlusu diyebileceğimiz Sri Lanka Kriket Milli Takımı da günlerce memleketlerine dönemeyip yurtdışında süründü.

Sabah saat 7 de Sharjah’a indik, İstanbul uçağımız gece 10’da kalkacak.
Havaalanındaki gazetelerin manşetlerinde Türkiye ve army kelimelerini yan yana görünce yüreğim güp etti, ama sadece karşılıklı atışmalar olmuş.

Saat 11’e kadar transit yolcu deskinde çalışan genç, jöleli saçlı, şişman, kendilerini çok önemli ve eğlenceli sanan iki arap dümbüğün bir sayfaya adımızı yazmasını bekledikten sonra 30 dolar bozdurup havaalanından çıktık. (10 dirhem = 4 YTL)
Otopark çıkışında otostop yaptığımız bir bankacı bizi Sharjah merkezine kadar attı. Oradan otostop yapmaya devam ettik. Önce bir hintli aldı, para istedi, vermeyince indirdi, sonra bir pakistanlı aldı, o da para vermeyince, nispeten iyi bir insanmış ki otobüs durağında indirdi. Bunlar hep 90’lı yıllardan kalma eski külüstür Japon arabaları kullanıyorlardı. Otobüs durağında bekledik, gelen otobüse atladık.
Otobüste bilet ücreti 2 dirhem, şöför bir çekirdek!


Dolaşa dolaşa şehir merkezi Bar (Bur) Dubai’ye geldik. Giderken eski Dubai çarşısını gezdiğimizden bu kez niyetimiz Dubai merkezden 30 km kadar uzak olan yelken şeklindeki Burj al Arap otelinin bulunduğu bölgeyi gezmek. Otobüs garajının yanında bir lokantaya girdik, nohut, körili koyun yahni , pilav, pide, salata yedik 16 dirhem(6YTL) tuttu.
Nohut çok lezzetliydi, kemikli et ve taze kişnişle pişirilmişti. Yemeğin üzerine bir de zerdeçallı, tatlı bir pilav ikram ettiler.
Merkezde 50 dolar daha bozdurup 12 numaralı otobüsle bankacının bahsettiği, yolumuz üstündeki Mall of Emirates denen alışveriş merkezine gittik.
Neşe otobüslere ve otobüs sitemine hasta oldu, kadınlar önce ve öne biniyor.
Ben kadın bölümünde Neşe’nin yanına oturunca takkeli sakallı şöför uyardı, arkadaki cenabet erkek bölümüne geçtim. Otobüs göçmen inşaat işçileri ile doluydu. Zaten Dubai’nin bu sahil kesimi bahçe içinde saray yavrusu villalar dışında şantiye alanı gibiydi. Her tarafta büyük şık gösterişli bina inşaatları sürüyordu.
İşçilere gitmek istediğimiz alışveriş merkezini sordum, hiçbiri adını duymamış, oysa ki tümünün indiği işçi yurtlarının hemen yakınındaymış.
Kaldıkları yurtlar aynı öğrenci yurtları gibi çok düzenli bir sürü bloktan oluşuyor.
İndiğimiz duraktan Mall of Emirates’in kayak pistini oluşturan çıkıntısını seçince oraya doğru yürümeye başladık. Çok büyük bir alışveriş merkezi yapmışlar, ama esas özelliği içinde telesiyejleriyle falan gerçek bir kayak pisti barındırması.

İnsanın, hele 40 derece sıcakta yürüyerek girdiğin bir binanın içinde kayak pisti olacağına inanası gelmiyor, ama gerçekten var. Bu Araplar parayı bol bulunca nerelerine süreceklerini şaşırmışlar. Binanın dışı koca koca soğutucu kompresörlerle dolu. İçerde camekanlı büyük bir hacimde kayak pistinin yanı sıra kızak pisti, buzdan yapılmış masa sandalyeleri ile bir de kafe var.
Camekanın dışında da normal klimatize ortamda bir kafe daha mevcut, burada oturup kayanları izleyebiliyorsun. Biz de biraz izledikten sonra molun içindeki Carefour (Sa’sı yok) dan ekmek (2,5), salam(5), peynir(5) su (4) aldık. Market devasa boyutlarda ve 72 milletten Ayşe Arman tipinde kadınlar dünyanın dört bir köşesinden gelmiş mallar arasında alışveriş ediyor.

Yelken otele gitmek üzere dışarı çıktık, ama bina o kadar büyük ki gezerken ayrı, çıkarken ayrı yorulduk. Çıkışta otostop yaptık, Filipinli, İmelda Marcos havasında bir kadın kocaman beyaz jipiyle durdu. Buradaki jipler de bir garip; Türkiye’dekilerden 1,5 misli büyük, en azından İzmir’dekilerden. İmelda bir arapla 20 yıldır evliymiş, hala Dubai’nin sıcağına alışamamış: “Şimdi Nisan, yazın iyice dayanılmaz oluyor, o zaman Avrupa’ya gidiyoruz” dedi.
Ortamdan bıkmış görünüyordu, Arapça bile öğrenmemiş.
Otele gittiğimiz öğrenince ‘Gidemezsiniz siz şimdi, ben bırakayım’ dedi, kapısına kadar bıraktı. Girelim diye giriş kulubesine yöneldik, kapıdaki bekçi bize otele girmek istiyorsak bir gün önceden telefonla restoranlara rezervasyon yaptırmamız gerektiğini söyleyerek bir broşür verdi, broşürdeki önemli noktaların altını da açıklayarak çizdi: Kot pantolon yasak, şort yasak, sandalet yasak!
“Traş olmasam olur mu?”dedim.
“Olur, yakışıyo sana sakal” dedi zenci abi.

Otelin önünde bir iki fotoğraf çekilip sahilden plaja doğru yürüdük. Hayatımda ilk defa kapalı, klimalı otobüs durağı gördüm, içi de kasap dolabı gibi soğuktu.

Büyük, güzel uzunca bir plaja vardık. Kumlar bembeyaz, deniz dalgalıydı, ama uzaktan sakin görünüyordu. Sahildeki bakkaldan aldığımız ayranları içip biraz dinlendik, uçağa geç kalma kaygımız olduğundan yüzmedik. Plajın karşısından 8A otobüsüne binip tekrar merkeze döndük.
Belediye otobüsleri iyi de çok dolaşıyor. Biraz gidiyor, hop dönüp geri gidiyor, biraz daha gidiyor, hop dönüp yine geri.
Merkezden bir Dubai'li tişört aldık( 5) yine işçilerle dolu Sharjah otobüsüne bindik (2x5).
Yolda bir otobüs bizim otobüsü sıkıştırdı. Bizim şöför ağırbaşlı bir şekilde sıkıştıran otobüsün önüne geçti, beş şeritli otobanın orta şeridinde durdu!
Kemerini çözdü indi, arkadaki otobüse gitti, biraz konuştu, sonra geldi sakin sakin hiçbirşey olmamış gibi kemerini taktı yürüdü, kimse de garipsemedi.
Bu kez otobüsün son durağı olan Rollo denilen meydana kadar gittik. Akşamın serinliğinde etraf işçi kaynıyor, hepsi temiz kıyafetlerini giyip çayırlara yayılmışlar. Biz de çayırda sarımsaklı yoğurtlu dürüm döner (2,5) yedik, Pepsi(1) içtik. Süper lezzetliydi.
Havaalanına taksi bu kez 23 dirhem tuttu. Havalanına gitmek için bu yol geçen sefer aktarma yaptığımız Gift Market'ten 17,5 dirhem daha az ve 1 saat daha kısa sürüyor.
Havaalanında yine Maldiv tatilcileriyle buluştuk. Araba kiralayıp bir başka emirlik olan Abu Dabi’ye gitmişler ama trafikten çok yorulmuşlar.
Viskilerimizi fiyatları makul olan Dubai duty freeden aldık, dış hatlların kafesinde vakit öldürdük.
Bir adam kilolarca süt tozu konserve gibi şeylerle alışveriş sepetini doldurmuştu, sanki evine erzak götürüyor gibiydi, ama oldukça pahalı bir erzak.
Alışverişi Dubai’den yaptığımız iyi olmuş, zira Sabiha Gökçen giriş duty free’si çıkıştan da berbattı. Eski Sovyet devlet marketleri gibiydi, az sayıdaki mal da eskimişti. Yeni Rakı bile yoktu, mecburen Yeşil Efe aldık.
...
Sri Lanka seyahatimiz acentenin vize konusunda bizi yanıltması nedeniyle sezon dışına (muson mevsimine) kaldı, pek çok sorunla gölgelendi. Özlediğimiz plaj keyfini de pek gerçekleştiremedik,ancak yine de güzeldi.

Sri Lanka, gitmeyi düşünenler için Güney Hindistan’dan farksız (biraz daha ucuz) güzel, yoksul bir ülke. Halkı sıcakkanlı, tabiatı güzel, ve aynı Türkiye gibi terörden çok çekiyor, turist çok az.
Kuzeydeki tamiller kendi kültürel hakları, ve dilleri tanınmayınca ayrılıkçı bir hareket başlatmışlar. Adanın kuzey ve batısında etkililer, bir nevi kurtarılmış bölge oluşturmuşlar.
Biz o bölgeye hiç yaklaşmadık, ama sonradan Van’da tanıştığım İngilizler Kuzeyin daha güzel olduğunu ve hiç sorun yaşamadıklarını söylediler.
Yine de o bölgede daha önce turist kaçırma olayları olduğundan temkinli yaklaşmakta fayda var.

Bütçe
Uçak: 2x350 dolar
Harcama: 400 dolar
İki kişi 9 gün total: 1100 dolar





11 Comments:








Günlerdir sayfayı açıpta domatesleri görünce "off hala yeni bir hikaye eklenmemiş" deyip üzülerek kapatıyordum .Bu gün açtım ve yine bir solukta okudum Sri Lanka gezinizi.1995 lerden sonra Antalya ya gelen turistler pazarlık etmeyi öğrendi.Şimdi her gelen turist herşey için pazarlık eder hale geldi ve pazarlık ettiklerinde de söylenenin neredeyse yarı fiyatına bile alabildikleri bir gerçek.Gezdiğiniz ve pazarlıklar neticesinde daha ucuza alışveriş yapabildiğiniz ülkeler ile bu konuda ne kadar benzeştiğimizi her seferinde görmek çok üzücü.Size otobüsün gelmeyeceğini söyleyen tuktuk çu yu,"buradan dolmuş geçmez" diyen Side li taksicilere benzettim.blog unuzu tavsiye ettiğim hemen hemen 50 kadar tanıdığım,yeni birşey eklenmediğini gördüklerinde beni arayıp neden eklemediğinizi soruyorlar :) (Ben ssbb nin Side şubesiymişim gibi) Şimdi hepsine mail atıyorum ve eklendiğini haber veriyorum.Sevgilerle... ferhat c. guter




By İsimsiz, at

Pazar, Ekim 14, 2007 10:47:00 PM








Nihayet Bora bey.


Bu sefer arayı çok açmıştınız ama öyle keyifli bir yazıydı ki unutturdu.

Cenabet erkek bölümü demenize ve bazı benzetmelerinize çok güldüm. Siz orada biraz sinirlenmişsiniz ama... :)))




By Aslı, at

Pazartesi, Ekim 15, 2007 9:53:00 AM








Evet ara biraz açıldı bu sefer.
Bir atasözünde de belirtildiği gibi, afedersiniz orjinalini yazacağım; "Hızlı giden atın boku seyrek düşermiş" :)




By ssbb, at

Pazartesi, Ekim 15, 2007 11:29:00 AM








Valla ben cenabet erkek bölümü lafına yaklaşık 10 dakikadır gülüyorum..Ama sondaki hızlı at olayı tuz biber oldu. Nerden bulursunuz bu lafları...
Bu arada be de domatesleri görmekten sıkılmıştım:)) Yine mi eşek adası diye.. Ohh yani..
egeden




By egeden, at

Pazartesi, Ekim 15, 2007 1:57:00 PM








Ha ha haaaa! Süper...

Sevdim bu sözü.




By Aslı, at

Salı, Ekim 16, 2007 11:46:00 AM








Sri Lanka'ya ben de Şubat ayında gideceğimden bir solukta okudum herşeyi.İnsanlar bayağı keyifli galiba oralarda :) Hoşgelmişsiniz..




By Aysegul, at

Perşembe, Ekim 18, 2007 5:20:00 PM








Çok cesursunuz.
Tümüyle ne kadar yorucu bir yolculuk olmuş.
Yine de, tüm zorluklar, eminim yakında benzer bir yolculuğa çıkmaktan alıkoymayacak sizi.
:)

Ben en çok Ayşe Arman tipli kadınlar tanımlamasına güldüm; tam isabet.




By ekmekcikiz, at

Cumartesi, Ekim 20, 2007 11:33:00 PM








Evet gercekten nihayet!!!

Ben domatesli fotografi cok begenmistim ama bir ay hergun gorunce gercekten guzel olup olmadigini sorgulamis ve en sonunda insanin ne kadar hemen cabucak sikilan bir yaratik olduguna karar vermistim.

Uzun sozun kisasi: ozletmeyin kendinizi...

Cansu




By İsimsiz, at

Cuma, Ekim 26, 2007 12:49:00 PM








ben de bi 10 gündür açıp açıp, yeni gezi hikayesi var diyip, fotolara göz gezdirip kapatmak zorunda kalıyordum, malum hep diyorum ya, gerine gerine okumak lazım sizi.. bugün, hem de bu iş saatinde bıraktım herşeyi ve keyifle okudum gezinizi.. gezgin olmak başka bişey, başına gelebileceklerden, tatsız sürprizlerden korkmamak gerekiyor, bir de haşerelerden.. çok merak ediyorum, cok garip ve çirkin haşerelerle karşılaşmıyormusunuz?
karşılaşınca korkmuyormusunuz? ben bu sene bodrumda kullanılmayan bir yazlıkda avuç içim kadar siyah ve cok hızlı yürüyen ve hatta koşan böcekler gördüm ve fııııyyyy doğruca otele yerleştim... bunu niye anlatıyorum, size ve eşinize olan hayranlığımdan ve kendi sıradanlığımdan dem vurmak için..:)




By karamelize, at

Çarşamba, Ekim 31, 2007 5:20:00 PM








Haşerelere hiç dikkat etmedik Mehtap, biz en çok sivrisineklerden çekiniyoruz.
Amazon Ormanlarında aylar geçirdikten sonra Tristan Jones'a "Sizce cangıldaki en korkunç hayvan hangisiydi?" diye soruyorlar, hiç düşünmeden "Sivrisinek!" diyor.

Bu arada yorumların motivasyonu ile bir ilki gerçekleştirip Likya Yolu yazısını seyahatten döndüğümüz akşam (dün) yazdım, bugün de yayınladım.




By ssbb, at

Perşembe, Kasım 01, 2007 1:22:00 AM








yazılar da fotoğraflar da yine çok keyifliydi. "Otobüste bilet ücreti 2 dirhem, şöför bir çekirdek!" komik, “Traş olmasam olur mu?” zekice, filli tişörtler de çok güzeldi..:)




By bitterbitmez, at

Pazar, Kasım 04, 2007 11:38:00 PM


11 yorum:

Adsız dedi ki...

merhabalar yazınızı bir solukta okudum gerçekten harikaydı.beni bu kadar ilgilendirmesinin ve heyecanlandırmasının nedeniyse bu yılın sonunda sri lankaya yerleşmeyi düşünüyor olmam.erkek arkadaşım avusturalyalı colombo da çalışacak birlikte oraya yerleşmeyi düşünüyoruz.o yüzden internette deli gibi sri lankayla ilgili araştıma yapıyorum sitenize de bole ulaştım zaten.maalesef sri lankayla ilgili çok fazla bilgiye ulaşamadım sanırım sizinkisi gördüklerim içinde en detaylısıydı.teşekkürler......

Erdem MENGEŞ dedi ki...

Merhaba!

Gezmeyi çok seven bir İzmirli olarak Sri Lanka yazınızı keyifle okudum.

Diğer gezi yazılarınızı da okumak için sabırsılanıyorum.

en de kız arkadaşımla Aralık ayında Sri Lanka'ya gitmeyi düşünüyorum.

Gezi tecrübeniz ve doktor olmanız, bende gezi öncesinde olmamız gereken aşıları ve gezi esnasında sağlıkla ilgili dikkat etmemiz gerekecek noktaları sizden öğrenebileceğimiz fikrini oluşturdu. Bu konuda yardımcı olabilirseniz çok sevinirim.
Aynı zamanda yola çıkmadan mutlaka almamız ve almamamız gereken şeyler konusunda da önerileriniz olursa çok sevinirim.

Bu kadar güzel anıları bizlerle paylaştığınız için teşekkürler...
Yeni yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyoruz...

ssbb dedi ki...

Merhaba Erdem,
Sorularını yanıtlamaya çalışayım:
Genelde tropik ülkelere giderken sarı humma aşısı olunur, ancak bu endemik (hastalığın yaygın olarak görüldüğü )bölgeler dışında zorunlu değildir, yani kapıdan girerken aşı kartınızı sormazlar.
Biz Tanzanya'ya giderken sarı humma için aşılandık, kartları da hep yanımızda taşıyoruz.
Aşıyı Pasaportta sahil güvenliğin doktoru yapıyor, isterseniz yaptırın, mecbur değilsiniz ama bir zararı da olmaz.
(10 liraydı)
Sri Lanka'da her şey var, özellikle kıyafet götürmenize gerek yok oradan alırsınız.
Kandy gibi yüksek yerlere gidecekseniz kalın giysiler ve yağmurluk alın, geceleri serin oluyor.
Aralık musonlar açısından güzel bir mevsim, kazasız belasız, iyi yolculuklar dilerim.

Erdem MENGEŞ dedi ki...

Merhaba,
Yanıtınız için teşekkür ederim.
Sanırım sarı humma aşısını olmamız yeterli olacaktır.
Görüşmek üzere...

aysu dedi ki...

sayın bora bey bizde eşimle gezmeyi çok seviyoruz.ve yazınızı hayranlıkla okudum.büyük cesaret.biz genelde turlarla gidiyoruz.yanlız başımıza gidemiyoruz daha.ayrıntılarınız çok güzeldi.inanın sizinle gezmiş kadar oldum turunuzu.diğer gezilerinizi ve yazılarınızı merakla bekliyoruz.bu arada singapur taraflarına gitmişmiydiniz.bizde uzakdoğu turu yapmak istiyoruz.bangok,hongkong,singapur gibi.

Adsız dedi ki...

Merhaba,
Sri Lanka'ya gideceğim için bu ülke ile ilgili her şeyi internetten okumaya çalışıyorum.Yazınızı çok beğendim.Sadece sağlık konusunda endişelerim var.Umarım başıma bir şey gelmez:)Her türlü aşıyı oldum:))
Elvan Doruk

hüseyin dedi ki...

merhaba,
yazınızı keyifle okudum.Ancak biraz rakamlarla ilgili biri olarak en son hesapladığınız bütçede hata olduğunu çıkardım.daha fazla para harcamışsınız toplamda

Adsız dedi ki...

bora bey süpersiniz,anlatım dilinizde çok güzel. bende eşimle fırsat buldukça geziyorum. Sadece haddime değil biliyorum ama haddi içki içiyosunuz(umarım onuda bırakırsınız) bari domuz yemeyin yahu. kendinize iyi bakın

Adsız dedi ki...

paraya kıy azıcık be abi :)kefenin cebi yok..yengeyi de perişan etmişin yollarda ..

Adsız dedi ki...

Çok komiksiniz, yazdıklarınızı okurken çok eğlendim. Bu Temmuz biz de eşimle bir haftalığına Sri Lanka'ya gideceğiz. Bakalım neler olacak? Meltem

kemal dedi ki...

dubai transit vizesi hala aynımı acaba.? 12 saatden fazla bir uçuş olursa vize ücreti ödemeden dubaiye gierbiliyormuyuz.?