20 Ağustos, 2005

TSUNAMİDEN ÖNCEKİ HAFTA

TSUNAMİDEN ÖNCEKİ HAFTA :
MALEZYA VE TAYLAND NOTLARI II

























11 ARALIK 2004 20:45(yeni saatime bakarak) 
Central markette Hameed’in yeri/ Kuala Lumpur.Madan söyledim, pork muş
Sabah perişan halde Chinatown hostel adlı mezbeleliğe yerleştim. Ancak Doğubeyazıtta bu kadar kötü bir handa kalmıştım. 28 Ringitt. Domestik hatlardan gelen Malay Hayri abiyle yavaş yavaş geldik havaalanından,belediye otobüsü + iki tren (70km. /iki saat)
Geldiğim Malezya Hava Yolları uçağı doluymuş , beni ‘’upgrade‘’ etmişler. Gece Business class da Adapazarı Yataş bayii Yusuf’la kokteyl denemenin bokunu çıkardık, tabii esas ben! Yemekler güzeldi, mangalda çöp şiş bile yaptılar(Malay satay), her yer koktu.
Çok içince tadı kaçtı, galiba sabah uçağın tuvaletinde kustum ama koltuklar gerçekten hoştu beş ayrı kumandayla her yerini oynatabiliyordun, ayaklarını falan kaldırıyordu, kolluktan video ekranı çıkıyordu.
KL (adı zor söylendiği için herkes Kuala Lumpur'a böyle diyor) Bangkok’u andırıyor. Biraz daha pahalı, biraz daha az Çinli. Türkçe kelime isim çok , nasıl oluyor anlamadım, herhalde arapçadan.
Ağaçlar etkileyici, büyük ve çok güzeller. Yol kenarındaki ağaçları çalı gibi traş etmişler . Malaylar Çinlilerden daha cana yakın geldi, din çekti herhalde...
İzmir’de unuttuğum (ve yeni aldığım) kamera ve fotoğraf makinamın yenisini almak için Sungai Wang plazaya giderken yağmura yakalandım. Tam da soya sütümü içiyordum. Bugün acılı madanlı pilavı saymazsam sadece yarım ananas yedim, o da dilimi uyuşturdu, Madan da kabarttı, en iyisi soya sütüydü, onda da yağmur yağdı.
Malezyalıların kendine has bir tipi var.
Kızlar başörtülü, arada mini etekliler de var.
Bazıları da çok uzun! Sungai Wang Plazada upuzun iki adam vardı, el sıkıştık elim avcunda bebek eli gibi kaldı.
Onbeşgünün ilk gününde olmak güzel, önümde bomboş uzun bir vakit var. Yarın bitpazarına gidip Melaka’ya geçmeyi planlıyorum.
Yağmurdan kaçarken Times Square diye bir alışveriş merkezine girdim, pek şenlikliydi. Defile bile vardı; batik defilesi. Mankenleri dünyanın her yerinde biraz durgun olanlardan seçiyorlar sanırım. Geçen hafta İzmir’den aldığım videoyu yarı fiyatına gördüğümden sıkıntı basmıştı, defileye bakamadım. Elektronik fiyatları Türkiyenin yarısı ile 2/3'ü arasında. Alışveriş merkezinin bir katında rollercoster vardı.
Yemek 4.20, şurup1R (1 US dolar 3.78 R)


12.12.04 Pazar Kameloon Hostel Balkonu
Saatin ayarı kaçmış. Gece oteli bulamadım yorgunluktan. Ararken iyice uyuz oldum Petaling caddesinde omzuma dokunup "hey mister" diyen agresif satıcılara, dokunma bana diye bağırdım. Biraz kitap okudum, küt diye uyudum: Cam açık , fan duvara dönük. Sabaha karşı üşüdüm battaniye diye verdikleri üstüpüye sarındım. 8:30 da kalktım ilk iş eşyaları toparlayıp o cenabet otelden çıktım , buraya Kameloon Hostel'e geldim. Resepsiyoncu hintli kız Kristanın dişleri bembeyaz.
















Burası hintli mahallesi, Puduraya istasyonunun karşısında ara sokak. Köşede Hint Tapınağı var, aralıksız tapınıyorlar. Öyle ki ben sabah buraya gelirken özel bir tören yapıyorlar sandım, Krista her sabah deyince şaşırdım, meğerse her saatmiş!
Girişte hindistancevizi katliamı var, herkes eline bir hindistan cevizi alıyor(1R) üzerinde yanan kesmeşeker gibi bir şey var. Onu başı seviyesinde tutup biraz dua ediyor, sonra ateşi küllüğe, hindistan cevizini de hırsla çinko kutuya atıp kırıyor.
Kırmak için sıra var , arada kürekle kutuyu boşaltıp çöpe atıyorlar, israfın daniskası . İçerde rahipler çıplak, yüzlerine vücutlarına boyalar sürülmüş . Dışardaki televizyondan canlı yayınlanan törende habire etrafa un atıyor, çiçek koklatıyor, ateş yakıyorlar. Herkes cins cins tapınıyor. Kimi secde ediyor, kimi boylu boyunca yere uzanıyor, kimi ortadaki odanın etrafında dönüp alnına iki kez vurarak ters elleriyle kulaklarını çekiyor. Biri bunu epeyce yaptı, tipi de aynı party filmindeki Peter Sellers’a benziyordu. Ayakkabı koruma parası 20 sent aldılar.
Hostelde çantayı dorma bıraktıktan sonra(10 R) son anda 338 nolu otobüsü yakaladım, bit pazarının yakınında olduğunu söyledikleri Şah Alam stadyumuna gittim 20 km. Otobüs beni otobanda bıraktı! Etrafta insan yok, ta uzaaaklarda stadyum gözüküyor. Neyse yürüdüm. Stadın otoparkında bitpazarı kurmuşlar. Pek ilginç bir şey yoktu.
Kafaya takılan Malezya şemsiyesi aldım. Durianlı dondurma yedim. Duriana aşık mıyım, nefret mi ediyorum yine karar veremedim, soğanla şeftali arası bir meyve.
En ilginç satıcı göz temizleme suyu satandı. Uzun saçlı Harvey Keitel kılıklı . Bütün üçkağıtçılarda aynı bakış oluyor. Şezlonga oturmuş garibim deneğin gözleri kıpkırmızı oldu, ama içi tertemiz oldu!
Üçkağıtçı gözü sildikçe pamuktaki siyah siyah kirleri halka gösteriyordu , ama göz temizleme suyu da siyah renkliydi o ayrı. Deneğin karısı çocukları da endişeyle bakıyorlardı işleme. Yılanlı üçkağıtçı vardı , o da hoştu. Yılanlar da bizimkiler gibi çayır yılanları değil bayağı kol gibi şeylerdi. Bunun da az sonra açılacak kutuda en korkunç yılanı vardı, aynı Türkiye’deki gibi.
Teypten çalınan vaaz kasetleri de tıpkı Fethullah Gülen ya da Şevki Yılmaz vaazlarının tonundaydı.
Dönüşte stada yakın Metro gibi büyük bir markete girdim, içersi serindi . Oradan çıkışta otostop yaptığım Muhammed Feyruz beni evine fazladan 10 km uzaktaki Müzeye kadar getirdi hatta beni indirmek için 2 R te otopark parası ödedi .

National Müze perişandı. En çok ‘milli hazine’ ilan edilmiş olan bahçedeki ‘85 model lastiği inmiş , boyası gitmiş Malezya ‘da üretilen ilk Proton’a güldüm. Kelebekler ve gölge oyunu videosu ilginçti. Tapir’in de doldurulmuşunu gördüm. Çıkışta kendimi yürüyecek güçte hissetmediğimden taksiyle alışveriş merkezine gittim. Şişko şöför biraz dolaştırdı sanırım 7 R tuttu. Nikon 3700 e niyetlenmiştim ama garantisi yok diye vazgeçtim. O 800 R idi, ben 920 ye 128 MB ekstra kartlı Sony P 73 aldım. Daha içime sindi. Fiyat araştırıken çok sıkıldım , dışarı çıktım merdivenlerde bir sigara yaktım, balondan heykeller yapan yılbaşı palyaçosu kızı izleyerek kararımı verdim.
Makineyi aldıktan sonra Times Square’in önüne geldim. Endonezyalıların primitif dansini seyrettim, makineyle ilk fotoğraflarımı çektim.

Hostele döndüm. İsviçreli sörfçü Sam(konuşkan), burnu büyük parti adamı Kanadalı ve gay Stokholm'lüyle sohbet ettik. Kameranın kitabını okudum. Sonra acıktım , çıktım bir tur attım patatesli mücver gibi bir şeyler yedim, tapınakta fotograf çektim, döndüm. İsveçlilerle birlikte ananaslı votka içtim, Sam geldi, O'na da verdim. M.Belli’yi okuyorum.

.

14 12 2004 PENANG, Otel Olive Spring 01 :30İki gecedir uykum geliyor, 11 30 da yatıyorum,1 saat sonra uyanıyorum ve bir daha uyuyamıyorum. Dün gece alttaki odada pezevengin biri gürültü etti uyandım, iyi ki de uyanmışım.Tavan vantilatörü 1 saatte beni hasta etmiş.
Gittim balkona oturdum,Arif vardı (odanın kapısından ayakkabısını çalan hırsızı döverken elini kıran ve hastanede tedavi olamayan eli kırık uzun saçlı Malay çocuk), Sam, uzun dutch, daha önce otelde bir Türk kalıyor diye bahsettikleri Dilek ve kocası eski bilgisayarcı Amerikalı. Saat üç otuza kadar muhabbet ettik. Arif'in kırık parmağını atele aldım. Endonezya vapuru 100 dolarmış, ayrıca Dilek'ten öğrendiğime göre vize koymuşlar. Saat 4 te yattım 1-2 saat daha uyuyamadım. Endonezya vizesi aklıma takıldı. 5 te falan ancak daldım herhalde. 10 30 da zorla uyandım, hemen Endonezya konsolosluğunu aradım. Vizeyi ve şartlarını (160 R+3 gün+uçak bileti) duyunca gitmekten vazgeçip Penang’a bilet aldım. Penang karaya bağlantısı olan turistik bir ada.
Otobus uçak gibiydi 30 koltuklu klimali . Yolda 5 saat uyudum, kitap okudum, Harun’a kart attım, muz yapragında balıklı pilav yedim , sütlü çay içtim, bir de ananas yedim (hepsi 1 er R). Azcık içimi burdu pilav.
Georgetown’da otobüsten inince tanıştığım 70 yaşındaki çinli Mr. Kong beni Chulia caddesine kadar getirdi. Olive Spring oteline yerleştim(15R). Oda temiz, camı var, aşağıda kafesi mevcut. Tayland rehber kitabı baktım çok pahalı(35).

Mutfaktan buz istedim, odada buzlu viski içtim , havuca benzer dedikleri trüf mantarı gibi kavurmadan yedim. Tam sızmıştım ki yoldan geçen patlak bir egzoz beni uyandırdı. M.Belli’nin yeni kitabına geçtim. Xanax içtim bekliyorum.


14 12 2004 Georgetown; Lebuh Chulia saat 22:25
Otelin karşısındaki food court da oturdum. Midyeli istridyeli noodles yedim(2,5R) portakal suyu da 1,3. Yavaş yiyeyim diye yazarak yiyorum. Dur Atarax'ımı da içeyim. Bakalım bu gece uyuyabilecek miyim.
Sabah 9 da kalktım. Önce bisiklet kiralamak için bakındım. Bisiklet kiralayan entarili Sam çok konuştu , pahalıydı da(15R), ayrıca bisiklet de kötüydü, vazgeçtim.
İyi de yapmışım ada dağlıkmış, hiç rampa çıkacak halim yoktu valla. Sonra kitapçılara baktım ,guide fiyatları hep aynı 35-50, kızdım ondan da vazgeçtim. Akşam 15R e Tayland kitabı aldım yine de. Üzerimde bir salaklık var ama anlamıyorum, Bilokan içeceğim gidince, bari gaydla gezeyim. Bu sabah ta battaniyeyi yatakta unuttum sandım, yanıma almışım, Gerçi kırk defa yatağın altına üstüne baktım ama yine de unutabilirim! En büyük korkum da ezilmek, bir türlü anlayamadım soldan trafiği, ne yana bakacağımı şaşırıyorum, uzun uzun her yöne bakıyorum.
Neyse Batu Faringi'ye gittim bir faringi (yabancı) olarak. Milli orman müzesini gezdim ve Malezya'da bir daha müze gezmemeye karar verdim. Müzecilikte sıfırlar, ancak gülmek için gezilebilir. Orman müzesinde biraz kütük, üç beş parça eski ormancı kıyafeti, baltası falan, ve solmuş ağaç fotoğrafları vardı. İşin trajikomik yanı müzenin,(içinde bulunduğumuz müzenin) solmuş fotoğraflarının da ayrı bir seksiyonda Orman müzesi başlığı altında sergilenmesiydi. Müze içinde müze!

Bir de Batik fabrikasını gezdim, boyaması zevkli gözüküyor. Deniz kıyısına gittim dönüşte. Sahilde gecekondu denemeyecek barakaların önünde son model arabalar duruyordu, nasıl iş anlamadım.
Çin tapınaklarına, Buckingham! caddesindeki Camiye gittim. Cami güzeldi, heryer mermer ve havadar. Ezanı garip ve detone okuyorlardı. Otele geldim, pilleri koridorda şarja taktım inşallah çalınmaz. Hırsızlıktan da korkuyorum. Büyük çantaya da sigorta olsun diye 100 dolar sakladım.
Garip bir meyve suyu içtim,yeşil elma -erik karışımı bir şeydi, adını sordum üç defa ama yine de unuttum.
Muz yedim bol bol ince kabuklu tıknaz ufak muzlar,şahaneydi. Yolun karşısındaki barda votka kurantlı kolamı içerken yan masadaki danimarkalıyla tanıştım. 1 aydır buradaymış manyak.İşsizmiş.Hem işsizsin,hem laptopun var ooh. Danimarkalının Lebowski benzeri Amerikalı arkadaşı ve Malay karısı gelince kalktım. Seyyar lokantaya (food court)gelen süslü kız kulagında discman bulaşık yıkamaya başladı.


15 aralık 2004 Çrş. ;Hat Yai-Tayland 18 :00
15 aralık itibarıyla para durumu:
Yanımda kalan: 375 + 100 çantada = 475
Harcanan: 815-475 = 340
Büyük harcama:
250 kamera
10 çanta
5 kitap
340-265 = 75$ = 4 gün; fena değil.
Bugün 50 dolar daha bozduracağım (1$=39 baht .) Yarınki yolculuğun (Hat Yai-Koh Phi Phi 300 bht.) parasını ödedim. Günde $20 aşmamalıyım.


Gelelim hatırata. Gece önce yarım sonra bir yarım daha Atarax içtim ve iyi uyudum. Jetlag geçiyor galiba. Sabah 7 45 te koridorda sürekli çay içen adam uyandırdı. İngilizlerle dolmuşa bindik. Uyudum, Belli'yi okudum. Sağ arka güneşe oturmuşum normal olarak. Yolda yuvarlak hindistancevizli yumurtalı ekmek yedim. Hat yai’ye gelince daha fazla yolculuk kaldıramayacağımdan ve kitap okumak istediğimden gayddaki ilk otele yerleştim(200bht) Turizm bürosundan haritalar aldım. Sandalet baktım ama alamayacağım herhalde. Sol dış malleol kaşımaktan yara olmuş, eski sandalet vuruyor, ayrıca o kadar kokuyor ki geceleri torbaya koyup ağzını bağlıyorum.
Noodles içtim. Kilo almışım gibi geliyor, pek yemememe rağmen. Ucuz internet buldum 20bht/saat. Fotoğraflar kötü çıkmış ,moralim bozuldu. Acele çekiyorum ondan sanırım. Sınırda Tayland polisi eski vizeye takıldı gitti sordu, bişey çıkmadı.
Biraz tatsızım, biraz da halsizim. Ataraxtan mı bilmiyorum, bir sersemlik var kafamda. Burası bir saat geriymiş, para bozdururken öğrendim.





16 aralık 2004 21:50 Krabi-Golden Tower otelinin yanıdaki barSabah karpuz ve ananasla kahvaltıdan sonra 9 da minibüs geldi. Kolukısa muavin ve sinirli samuray şöför, heavy eating isveçli ve pençe elli kız arkadaşı 1 saat şehir içinde dolaştık. Tam doldu gideceğiz derken üç kişiyi indirdi, dolaşmaya devam etti. Sonunda yola çıktık. Bol bol okudum, M.Belli Amerikadan Japonya yoluyla Türkiyeye döndü.
Molayı 10 dk dedi, 20 dakika sigara içti samuray. Ben de karidesli sütlü ıspanakla pilav yedim, çok güzeldi(25), algida tropik dondurma yedim(15)beğenmedim. Yanımdaki isveçli molada yedikleri bittikten sonra benim gördüğüm, büyük dondurma yedi,üstüne puding, üstüne çilekli süt, üstüne yeşil sütiçti. Samuray deli deli sürünce otobanda polis çevirdi, tutukladı salağı. Merkezde polis karakoluna çekince ben de şikayete gittim, zaten edecektim, plakasını almıştım. Tayland plakası almak da zor; resim çizmek gerekiyor. O arada diğerleri başka minibüsle gitmişler. Ben de zaten Krabi’de kalacaktım. Krabi çok güzel. Golden Tower otel’in resepsiyoncusu kız koştu ,beni davet etti, çatı katına 100 bahta razı oldu, ben de 6 kat tırmanmaya. Sonra wat saen’e gittim(tapınak), songtaew + mobilete otostopla.


Rahiplerin inzivaya çekildiği kulübelerin arka tarafındaki ormanda kayboldum, biraz korktum çıkamayacağım diye, etrafta maymunlar dışında hiç kimse yoktu. Dönüşte de otostop + songtaew (kamyonet arkası 10 bht) ile döndüm. Phı phı teknesi biletim her zaman geçerliymiş, onu ögrendim,mektup yazdım açık kafeden,bir büyük bira içtim(40+40). Bütün gün 300 harcamışım.Para artınca bir oil masaj yaptırdım(200b).Çıkışta da otelin yanındaki Manuchao çalan bara girdim,şimdi de karşı masada viski içen İranlı biradere sarkacağım.







17Aralık.2004 Cuma AB raporu günü; Krabi

Akşam Christodonusla tanıştık nursuz yüzlü barmenin barı Old Westte. Ben biraderi İranlı diye tahmin etmiştim, Kıbrıs rumu çıktı. Fotoğrafçıymış,serbest çalışıyormuş, Zimbabwe'de doğmuş,Lefkoşa'lı olmuş, savaşı hatırlıyormuş, ninesi bombalar düşerken onu küvete saklayıp üzerini örtüyormuş. Boşanmış ,kız arkadaşı varmış vs. Viski içmenin bokunu çıkardık. En son sallanarak tuvalete gittim geldim.
Makinayı masada bıraktım sanıyordum, biraderi de göremeyince aha gitti makine dedim ama makine yanımdaymış, O da yan masaya geçmiş. Yürüyemeyecek hale gelince bardağımdaki viskiyi onunkine döktüm kalktım tek dişlinin yanından.(geçen hafta yemek yerken dişini kırmış)
Sabah canım kakmak istemedi, 10 da uyandım, 11e kadar kitap okudum (sol örgütlenme). 12 de Ao Nanga gittim, plaja.
Kamyonette Amerikalı bir gönüllü öğretmen çocukla gittik. Babası 1. körfez savaşında savaşmış.İstanbul'un yerini bilmiyordu, harita çizdim gösterdim.
Ao nangda İsveçli yaşlılara çantamı emanet ederek biraz yüzdüm. Acaba bir haber var mı diye internete girdim,ve kötü haberi aldım. Neşe'nin annesinin beynindeki damarlarda bir anevrizma çıkmış, acil ameliyat demişler. Hemen geri dönme yollarını araştırdım, en ucuz ve boş dönüş uçağı Bangkok'tan tek yön 580 USD. Hem de bir hafta sonra.En iyisi biletimin tarihini öne almak olacak ,ama bu Tayland taşrasında bunu yapabilecek bir acente yokmuş, KL ye dönmeniz gerekir dediler.Neşeye mesaj yazıp güvendiğim başka bir doktor arkadaşıma yönlendirdim. Keyfim kaçtı, geriye kasabaya döndüm. 15:30 a kadar hiçbirşey de yememiştim .Pilav üstü biftek + balık yedim(30b), muz aldım hevengi 10 baht. Duş yaptım ,uyudum.
Uyanınca 300 bahta telefon kartı aldım. Adalarda geçer dediler ama geçmiyormuş, sonradan elimde kaldı. İlk çevirdiğimde de düşmedi, soĞuk ter döktüm, meğer 90'dan önce 1 çevirmek gerekiyormuş.


Şimdi de iskeledeki yiyecek pazarındayım, İngilizlerle Pepsi + Votkakurant içiyorum. İçecek halim yok da içersem açılırım diye içiyorum. Her taraf İngiliz ve İsveçli kaynıyor. Güzel yer Krabi, Ao Nang'ı da sevdim, muzlu shake içtim(20b). Telefon kartıyla param bitti. Şu anda 600 baht var ,para bozdurmam gerekecek. AB nin kararını merak ediyorum, gidip internete gireyim.


18 Aralık 2004Cts. Koh Phi Phi; Cine kafe.

Supersize me! supersize me!
Erken yattım, erken kalktım. 6:30 da güneşin doğuşunu fotoğrafladım ,yine uyudum. Saat 8 de hello its 8 o’clock diye kapıya kız geldi. Ben altı kat çıkacaklarını ummuyordum. Tamam dedikçe gitmiyor, en sonunda OK dedim de gitti.

Teknede üç çocuklu Yunus Günçe vardı. Garip bir tur grubuydu,aile gibiydiler.Ufak bebek Sammy yenecek her şeye saldırıyordu,ama bana biraz sağlıksız göründü.Hiç ilgilenmiyorlardı çocukla. Yaşli alman ve tay sevgilisi ilgilendiler,herkes ilgilendi ailesi dışında. Garip bir gruptu.
Stefano ile taniştik. Cenevizli ,şarap reprezantiymiş, karisindan boşanmiş,İtalyadan 1000 euroya gelmiş. Beraber kalalim dedim oteller pahaliymiş, istemedi, ama sevdik birbirimizi. Görüşürüz ada küçük diye ayrildik.

En ucuz diye gittiğim Gypsy2 600 bahttı ve yer yoktu! Umutsuzluğa kapıldım, hamak sormaya başladım,hatta hamağın taycasını öğrendim. Sonra Banana pansiyonda Mrs.Ni ‘nin himayesine girdim. Geceliği 500 bht. Mrs Ni beni sevdi de bu fiyata verdi. Zaten bütün yaşlı kadınlar beni seviyor. Makul süre beklersem bütün kadınlar beni sevebilir. Odaya yerleşip önce ters taraftaki plaja gittim. Çantamı emanet ettiğim shakeciden papaya shake içtim plajda. Oradan viewpoint denen Allaha yakın noktaya tırmandım, adanın kuşbakışı fotoğrafını çektim.
Oradaki yerli çocuklarla da başarmanın sevinciyle fotoğraf çektirdik. Tam çilem bitti derken meğerse yeni başlıyormuş.Yola devam ettim,maymunlu azgın bir ormanın içinden sivrisineklerle boğuşarak Ratlii plajına inene kadar canım çıktı. Üzerimde şortum dahil kuru hiçbir nokta kalamadı. İnince hemen oradaki ilk ingiliz centilmenine çantayı emanet edip denize koştum kaşınan yerlerimin acısını hafifletmek için.
Su hiç de söylendiği gibi berrak değildi. Limonlu gazoz içtim, buza ekstra para aldılar (20+5b). Yokuş aşağı inerken yol zorlaştıkça tekneyle dönme fikri gelişti.İndikçe verebileceğim parayı 20 bahttan 50 bahta kadar çıkardım. İlk giden dolmuş tekneye 30 teklif ettim(400 istiyorlardı), adam güldü gitti. Sonra bir sonrakine tebessüm ederek selamınaleyküm dedim(bu ada hep müslüman) ve elimi de onlar gibi beş yaparak(avuç içi karşıya, parmak uçlarını aniden birleştir) elli teklif ettim kabul etti. İngiliz centilmene benzettiğim alman çift çok hayret etti, bunu başarabilen ilk kişiymişim.
Nasıl yaptın dediler, natural talent dedim. Biraz da onların gözlüğüyle daldım ,mercanlara baktım, iki akvaryum balığı ,mavi kanatlı bir balık ve iğneleri çok uzun değişik deniz kestaneleri gördüm. Sonra teknede NY lu japon çiftle geri döndük. Merkeze vardığımızda hava limonata gibiydi. Sahildeki restoranda yengeçli pilavla ve Singha beer içtim(100b), TKP nin içişlerini okudum. Üzerimdeki herşey su gibi ve pimpisti, otele gittim duş aldım, çamaşır yıkadım. Tam saat 7 de Supersize me filmine yetiştim. Adada bütün bar ve kafeler korsan DVD den flm gösteriyorlar ve günlük programlarını (seanslarını)kapıda ilan ediyorlar. Giriş bedava ,hatta bir şey içmesen bile bir şey demezler kibar Taylar. Ben bir kola söyledim zuladan votka kurant ekledim . Filmden sonra (film fast food hakkındaydı )keşke diyet kola isteseymişim dedim. Ben dahil herkes de supesize dı.
Pıh Pıh yi hiç sevmedim. İki günlük oda parasını peşin verdiğimden yarın tekne gezisine gideceğim öbür gün de başka adaya geçeceğim.




19 aralık.2004 Pazar; Phi Phi iskelesi


Önce dünkü komik hikaye: Pi pi ye gelirken yine teknede mahut gruba etiket yapıştırdılar.Daha önce başka adalarda da rastladığımdan hemen anladım o etiket milli parka giriş bileti yerine geçiyor. Etiketi olmayandan para alıyorlar. Yaşlı almana sordum kaç para bu etiket diye,750 baht dedi. Sıçtık dedim, tam o sırada önümde yerde bir tane yere yapışık etiket gördüm. Teknedeki güneşin altında montla oturan haydut kılıklı Malayın ayağının yanından etiketi dikkatlice söktüm ,kırışıklarını düzelttim ,bel çantama yapıştırdım. Malaya da selam verdim. Meğerse 750 onların tüm tura ödediği paraymış ada milli park değilmiş, kimseden para istemediler.

Filmden sonra gece aylak aylak dolaştım,sahile baktım, çekilen denizde tekneciler futbol oynuyorlardı. Dövme yaptıranların, restoranların önündeki balıkların fotoğraflarını çektim, Stefanoya bakındım göremedim. Barlar sokağına gittim, Rolling Stoned barda Pink Floyd çalan Made in Thailand adlı grubu dinledim, bir bira içtim, onlar da Pinkten sonra hep boktan şeyler çaldılar. Çekik gözlülerin rock yapması da gülünç oluyor. Kaldırımda oturup kitap okudum. 11 de yattım.Gece kalkıp vantilatörü kapattım, çünkü hızı azaltılamıyordu, hatta odanın içinden kapatılamıyordu. Cimri Bn.Ni dışarıya şalterler yaptırmış, ışıgı vantilatörü açık bırakıp çıkarsan hemen yavaş yavaş yürüyerek gidip elindeki süpürgeyle şalteri indiriyor.

Sabah 8 de kalktım, önce iskeleye gidip pazarlık edeyim dedim, indirim yapmadılar. Sonra iskelede otururken kendi kendime bırak şu çapulculuğu dedim,pahalı dediğin gezi 20 milyon lira,gittim bilet aldım. İskelede tekneye binerken Stefanoyla karşılaştık,O da bana bakınmış akşam. Vay diye sevindik, kucaklaştık. Teknelere binince ayrı teknelerde olduğumuz anlaşıldı. Ben bilet değiştirmeye gittim, ama bu arada onun teknesi kalkmış.
Tayfa Çin’le bindik bizim tekneye: Norveçli doktor aile Bettina , Erik ve kızları Silia, Alman ve Sri lankalı kızlar, Koreli kimyacı Oh Jo ve kompozitör eşi Hey song, Singapurda çalışan fransız bankacı Sean Penn ve Singapurlu sevgilisi, büyük memeli şişman kızlar ve yaşlı aile ,iki de Alman sap.
Güzel bir gün oldu. Norveçli'ler çok iyiydi, Bettina Münihliymiş, psikiyatristmiş, eşi Erik de infeksiyoncuymuş. Bettina 3 yaşında Venediğe yaptığı yolculuğu hatırlıyormuş. Kızlarıyla llk defa 7 yaşındayken Malezya'ya gelmişler. Koreliler Türkiye'ye gelmek istiyorlardı, dünya kupasından konuştuk. Hep beraber gezdik eğlendik, kanoya bindik. Maymun plajına gittik, millet maymun fotoğrafı çekecem diye maymun oldu.

Ben en çok Bambu Adasını beğendim. Adada üç üstsüz kadından ve bir erkekten oluşan ilginç bir türk aile vardı.
Şimdi de iskelede Stefanonun teknesini dönmesini bekliyorum, iskele inşaatını yapan ustaları seyrederek...


20 Aralık 2004 Koh Lanta; Emerald bungalowları,Travel so far bar 18:00
Stefan benden 45' sonra uyuyarak geldi. Ben de iskele proleterlerini izledim. Beraber çıktık, meydanda ben bir tavuk budu (20) ve pilav(5) aldım, salata olsun diye de noodlecıya oturunca (20), bir de yumurta yiyince(10) astarı yüzünden pahalıya geldi.
İkimiz de çok yorgunduk , saat 18:30 da Bridget Jones filminde buluşmak üzere ayrıldık. Giyinmiş, süslenmiş gelmiş komik herif. Film fena değildi, Tayland’da geçiyordu. Dünkü filmin etkisiyle diyet kola + votka kurant içtim zuladan. O da içi taze zencefil dolu çorba içti. Stefano'ya benim bara gidecek halim yok dedim, 7/11 den Chang birası aldık, plajda ,kaldırımda içtik. Annesiyle yaşıyormuş, çiftlik evleri restore edilince oraya geçecekmiş. Bu Tayland'a 5. gelişiymiş. İki yıldır Taylandlı kız arkadaşı varmış ,ama şimdi boşandığından, kızın (31) da İsrailli bir başka talibi olduğundan bu sefer aramamış. Sinemayla ilgiliyim dedi ama F.Özpeteği tanımadı. Caz dinlermiş.
Ben çok ama çok keyifsizdim. Onun da uykusu geldi. Onu oteline bıraktım .Ayrılırken sokaktan yine türkçe konuşmalar duydum. İki tane steward Alper ve Kaan, seks bakıyorlardı ama siftahları yokmuş. Üç milyar maaş alıyorlarmış, pek şikayetçiydiler. Bana saygı gösterdiler içmeye davet ettiler ama tadım yok deyip geri çevirdim. Mektup yazdım 2bht/dk, sonra da telefon ettim (30b/dk). Ameliyat için 2 hafta sonrasına gün vermişler, biraz erken dönsem yetecek. Telefon ederken eline kronometre veriyorlar, kendin açıp kapatıyorsun, telefon 1,06 dakikada kesildi, kronometreye geç bastım diye çamura yattım, bir daha aradım bu sefer de ulaşılamıyor dedi, bu da para dediler. Neyse 50 baht verdim çıktım. Xanax içtim yattım, uyudum. Vantilatörü açmadım.

Sabah muz aldım (15b), plaja çıktım ,dün gece gençlerin top oynadığı yerde kitap okudum. Çok güzeldi sabah sessizliği.
11:30 da 200 bahta tekneyle Lanta adasına geldim. Bettina'ları iskelede gördüm el arabasıyla çantalarını taşıtıyorlardı ama bizim teknede değillerdi. Klimalı alt salonda kitap okudum, bir an önce bitirmeye çalışıyorum kitabı. Teknede bir sürü bungalow mümeessili vardı.
İlk başta müşteri bulmak için çok çırpındılar, sonra işi koyverip gölgede kumar oynamaya başladılar. Adanın güneyine kamyonet bedava olduğundan 200 bahta biriyle anlaştım. Cem Durdu’ya benziyordu, sevimliydi. Bungalow güzel, sahibi suratsız çıktı .Gece uyuyamam diye uyumadım. İç taraftaki yola çıktım .Teksas gibi, tozlu ıssız bir yol, arada bir kamyonet tozu dumana katarak geçiyor, yol kıyısında market benzinci gibi barakalar var. İnternete girdim belki içaçıcı bir haber vardır diye ,bir şey yoktu. Pilav yedim ,plaja döndüm, kitap okudum ,denize daldım.
Ao Nangda gördüğüm süslü tipi gördüm ,bütün gün güneşin altında yatan vücutçu; Amerikalıymış Kolarado'danmış, çantamı ona emanet ettim dalarken.
Ada sakin gözüküyor. Hiç gezecek halim de yok.
Odaya geldim, duş aldım. Swiss kadın ve Nepal'li çocuğu (mutsuz) yandaki odaya bakmak için anahtarı istediler, getirmeye üşenen Cem Durdu’ya bir sürü laf ettiler, gelin benimkine bakın (da susun) dedim, baktılar beğenmediler. Plajın üzerindeki bara gittim , güneşin batışını izledim, fotoğraf çektim, kitap okudum. D.Kola + zuladan viski. Çok güzel müzik çalıyorlar. Beatles, Bohemian Rhapsody, şimdi de Santana(Smooth). Buranın mercanları daha güzel, oyuk oyuk. Şimdi sahilde dolaşacağım.

23:00 Travel so far barEvet yedim içtim,ucuza (50b) otel buldum. Önce sahilden yürüdüm. 60-80 baht arası açık büfeler vardı ama ben açık büfe konusunda sabıkalı olduğumdan yemedim. Teksas yoluna çıktım, büyük bir bira aldım (Rai,35b)
Sonra Sonja restoranı buldum. 35 bahta şrimpli tay pad yedim. Üstüne yer fıstığı ekmişler. Sahibi de pek tatlı güleryüzlüydü, nerede kaldığımı sordu, ben de sizin homestay kaça demeyi akıl ettim. 50 imiş , 50! Yarın gelirim dedim. Daha önce sahildeki restoranlarda balık bakınırken(150-200b/porsiyon)isviçreli Ursulla'yı gördüm, heyecanla el sallıyordu, el sallayıp kaçtım, ama birayı içince dur bir muhabbet edeyim diye gittim, ama yoklardı.
Sahilde bir lambanın altında sandalın üstünde kitap okudum, deniz çekildi. Relax Baya yürüdüm, esrar içiyorlardı, ne o içtiğiniz dedim korktular benden. Burası anakaradan daha rahat, motora da kasksız biniyorlar. Yanımdaki hamaktaki orta yaşlı kadın dut gibi içti sızdı.

21 Aralık 2004 Salı ,Plajdaki şezlong19:15

Gece iki büyük bira artı 200 cc viskiyle kütük gibi uyudum. Sabah odada bir kahve yapıp sahilde kitap okudum, ama sahil doğuya baktığından çok güneş vardı. Topladığım kabukları taşları eledim, çantayı sırtlandım.
Sonja restoran'a ya gittim. Güleryüzlü kadın Sofya beni 9 aylık bebeği, ve iki yaşındaki kızı Sonja ile karşıladı. Motor kiralamak için teksas yolundaki rent a bikea yarım güne 100 B verdim 150 den aşağı olmaz dedi. Sofya’ya motor var mı dedim hemen koştu anahtarları getirdi. Ne vereceğim dedim, sen bilirsin dedi. 60 B verdim. Oda + 2 gün motor 110 baht(yaklaşık 3 dolar). Cennete düştüm. Bir de tatlı kadın ,hep gülüyor, bana da müslümanım diye çok iyi davranıyor sanırım; komşularına müslüman diye tanıttı hayret bir şey gibi. Kocası ingilizceyi iyi konuşuyormuş, el yazısı da çok düzgün. Karısına yemek karşılığı ingilizce ögretecek gönüllü arıyormuş, ilan yazmış restorana. Restoran çok güzel ama hiç müşteri yok benden başka. Kütüphanede hep self esteem kitapları var, misafir defteri koymuş, ilk ben yazdım. Sofyadan iğne iplik aldım çantayı tamir ettim, bir de buz dolu bardak istedim, şimdi sahilde viski içiyorum. Bu Tayland’da son gecem, hava kararırken biraz üzüldüm, ne olursa olsun insan buradan ayrılmak istemiyor.

Motoru alınca bir süre çayırda talim yaptım, ilk defa motor kullanıyorum, Sofya’nın da motoru anlatacak kelime hazinesi olmadığından deneme yanılma yoluyla freni vitesi buldum. Yine de yolda kasklı bir adama tarif ettirdim. Adam kaskı bir çıkardı, altından bonus kafa çıktı, singapurluymuş,f otoğrafını çektirmedi, rastaydı. Motoru denedi , frenleri kötüymüş , güneydeki tepelik yerlere gitmememi söyledi.Ben de önce kuzeye gittim. Long Beach çok güzelmiş, ben uyduruk plajda kalmışım. Ara yolardan sahile çıkarak merkeze kadar gittim. En iyi bungalow Long City Beachti.
Kostarika'lı Sofya ve Arjantinli Giselle ile tanıştım, tıp öğrencileriymiş, ellerinde tay akrobat meşalesi çeviriyorlardı. Ben de çevirdim.
Yaşlı bilge tay gitar çalıyordu. Kukuriku! Oradan plajlara gire çıka fotoğraf çeke çeke merkeze vardım. Bambulu balık, biftekli pilav yedim, üzerine de az tavuklu pilav. Merkezdeki ufak dükkanları dolaştım,Neşe’ye batik elbise ,kendime t şört aldım.Dönünce Sonjanın karşısından Trang’a bilet aldım(170)Bir anda param bitti.Elbiseler güzel ama.Oradan döndüm odaya geldim,Sonjanın fotoğrafını çektim güneye doğru gittim.
En son koyda teraslı bir yere oturdum.Dönüşte epey günbatımı fotoğrafı çektim,kayıklı mayıklı.Duş aldım çıktım,şimdi viski içip M.Belli’yi bitirdim.Çok ilginç geldi bana ,etkilendim.Lisede matematikten geçseydim burada olmazdım bir işim olurdu diyen koğuş arkadaşına ben lisede matematikten sınıf birincisiydim ama buradayım demesi dokundu bana.Hiç eğilip bükülmeyen bir hayat.,hep aynı çizgide ,komünist devrime adanmış.Komünizm bana öcü gibi gelirdi,daha sıcak bakmaya başladım.Bir de onun gibi konuşmaya düşünmeye başladım.


23 Aralık 2004 21:00, Komüter tren; Nilai
Evet,epeydir yazamadım.Sahilde viski içerken amerikalı David ile tanıştık.Mum ışığında kumsaldaki sehpalarda Ekonomist okumaya çalışıyorduaynı benim gibi. Emeklilik planlamacısıymış. ,
6 ay çalışıp 6 ay geziyormuş.42 yaşındaymış, 5 yıl önce boşanmış, eski karısı depresifmiş, endometriosisi varmış ama doğurmak istemiyormuş. Babası anestezistmiş, ama işi sevmiyormuş.İstifa etmiş, sonra da erken yaşta kalpten ölmüş. Dedim madem öyle sen niye puro içiyorsun, bu Myanmar purosu dedi hafifmiş, kalın ucundan içiliyormuş, sahiden de yeni harman gibi bir şey. Laosta garson kız buna aniden restoranın ortasında yumulmuş dudağını dişlemiş, ortalıkta yiyişmeye başlamışlar, ama kız 16-17 yaşındaymış. 21 diyormuş ama 15 gösteriyormuş. O yüzden bir hafta sonra kızı terketmiş , bu iş bana göre değil diye. Şimdi turistlere takılıyormuş. Myanmar çok güzelmiş. David bu tatilde sohbeti en hoşuma giden adam oldu sanırım. Birbirimizin dilinden anladık.
Yahudi misin diye sordum, çok şaşırdı kafasına takıldı, nasıl anladın diye sordu adından dedim. Saf!Türkiye'ye gelsem yahudiliğim sorun olur mu dedi, olmaz dedim. Esrar içen gençlerden birine fotoğraf çektirdik, onun fotoğrafını çekmek istediğimizi sanıp poz verdi. Bu ikinci kez oldu bu tatilde, insanlar kendilerinin çok fotojenik olduğunu düşünüyorlar sanırım.

Sofya akşamüstünden itibaren ben odada yokken sinek kovucu yakmış,çakmak ve yedek spiral de koymuş,çok duygulandım,uçaktan aldığım parfümü hediye ettim,yemeği de onda yedim,biftekli pilav(25)
Kaldığım odada bebeklerin resimleri, bir televizyon ve raket şeklinde elektrikli sinek öldürücü vardı. Bütün gün musluk suyuyla muz yedim.(1,5kilosu 10 baht)Sofyanın şampuanıyla yıkandım
Sabah uyanınca sahile gittim, kitap okudum. İsviçreli kadın Ursula ve Kinni gibi adı olan nepalli , sinirli oğluyla konuştum, daha doğrusu kadın konuştu.’70 lerde Swissair'de hostesmiş ,sonra rehberlik falan yapmış, şimdi de uzun yıllardır Nepal'de oturuyormuş.
Çocuğu üç yaşındayken evlat edinmiş, şimdi 17 yaşındaymış. Kadın dayanılır gibi değildi, çocuğa hayret ettim. Günahları boynuna biraz da ensest gibiydi, kadın sürekli ayrı yataklarda yattıklarından dem vuruyordu. Zorla Elif’in adını aldı, yabancı kolonileri varmış orada. Uçağım kaçacak diye güç bela ayrıldım yanından. Birine David diye seslendim o değilmiş,karanlıkta konuştuğumuzdan tipini pek bilmiyordum. Sonra başka birine seslendim bu sefer oymuş. Aklına takılmış, 'Suriye'ye gitsem bana yahudiyim diye fenalık yaparlar mı' dedi,'yapmazlar' dedim. Birlikte gündüz gözüyle fotoğraf çektirdik.
Motorla adanın karşı kıyısına gidecektim, ön lastik patlamış. 2-3 km gittikten sonra farkettim, geri döndüm farketmemiş gibi yerine bıraktım. Minibüs yine ilk beni aldı adanın bütün kampinglerini dolaştık. Yanıma sarışın bir tay kadın çocuğuyla oturdu, avrupalı kocası da onları uğurladı. Trang’a vardık, bizim acente 900 baht istedi, yanındakinden 650 ye bilet aldım KL ye. Servis gelmedi tuktuk la gönderdiler.
Trang-Hat yai dolmuşunda G. Afrikalı iki aktörle gittim,Bin ve Jack. Lanta’da Miami beachte denize sıfır 500 bahta kalmışlar, skeçler yazıyorlar karşılıklı oynuyorlarmış. Malezya sınırına vize yenilemeye gidiyorlardı, çıkıp gireceklermiş. Cenk Erdem gibiydiler. Hat yai de istasyonun karşısındaki acenteye çantayı bıraktım, zencefilli pilav yedim. Kartta kalan kontörü harcamak için sarı telefon aradım epey uzakta buldum, az daha 200 baht yanacaktı. Neşe'yle annesiyle ve annemle konuştum yine de 120 baht kaldı kartta. Bunu adalarda telefon var diye satanı bir yakalasam...Sonra servis yine gelmedi, beni bu sefer kamyonetle yolladılar. Kaç gündür sürekli muz + musluk suyuyla yaşıyorum. Yani bedavaya denebilir.
Neyse KL otobüsü geldi,bir tay çift,bir ingiliz çift(adam kamyon şöförüymüş,istediği zaman çalışıyormuş,karısı şişman ve mutsuzdu)ve bir tay kızdan başka yolcu yoktu koca otobüste.
Otobüsler klimalı, bir sırada üç koltuk var 2+1, ve koltuklar hem enine hem boyuna çok geniş, ayak koyacak yerler var, ve çok süslü kadife kaplı. Mola yerinde bir pepsiyle viski içtim uyudum. Gece idrar zoruyla uyandım, baktım otobandayız yağmur da yağıyor, bizim emektar turkuaz şişesini doldurdum yarım litre, uykuya devam ettim. İki saat sonra yine uyanınca yapacak birşey kalmadı, yağmura otobana boşverdim gittim şöförün yanına, önümü işaret ettim, durdu kenarda, işedim. Sabah 2:30 da (3:30)KL’ye vardık. Yine Kameloon guesthouse a gittim, Arif televizyon seyrediyordu, depresif bir çocuk.
Yukarıya dorma çıktım yattım ama nasıl pis kokuyor, baharat kir nem gibi bir koku. Dönünce nefes alamıyordum, sanki koku hareket edince artıyordu, hiç kıpırdamadan yattım.
Rüyamda: Sabah olmuş, Malezya airlines'a gitmişim, hemen uçak varmış, eve varmışım kahvaltı etmişiz, ben aniden büyük sırt çantamı hostelde unuttuğumu hatırlıyorum. Olmaz böyle bir salaklık bu bir kabus noolur uyanayım diye evin içinde dolandığımı çok net hatırlıyorum. Uyanamadım, çaresiz bunun gerçek olduğunu kabullendim, hostele telefon edip Arif’e ulaşmaya çalışıyorum, çantamı göndersin diye. O arada uyandım allahtan. Sabah rüyanın salaklığı içindeydim. Bir çay içtim, açtım ama dışarıya çıkmaya üşendim, dolaptan iki dilim ekmek çaldım ,kızartıp nutella sürüp yedim. Bu nutella da koka kola gibi olmuş, Paris'te nutella, KL de nutela! Çıktım taksiye bindim, parayı otelde unutmuşum taksiyi durdurdum geri koştum parayı aldım geldim, ben bu salaklıkla tek parça Türkiye'ye varabilirsem bravo bana! Malezya havayollarının merkez bürosuna gittim, başörtülü hostes kıza selamınaleyküm dedim ,hemen yaptı işimi, bileti Cuma günkü uçağa değiştirdi, para da istemediler.
Ben 70 dolara kadar hazırlamıştım kendimi. O sevinçle ama uykusuz belalım Sungai Wang plazaya gittim. Bu Sungai wang o kadar karışık ki,hangi katta ne var asla anlayamadim, planını çiz desen beceremem, halbuki saatler geçirdim içinde. Yanyana her katta fotoğrafçı dükkanları, telefoncular var, rasgele dolasiyorum, ama birine donmek istersem bulmam imkansiz. Doğubank işhanınının radyasyona maruz kalmış hali... Telefon aldım 70 dolara, bilgisayar parçaları %20 ucuzdu vazgeçtim almaktan.
Petronas kulelerine gittim, sahiden bu malaylar ufak tefekler ama güzel bina yapıyorlar. Kulelerin altındaki alışveriş merkezinde baktım bir kalabalık,yanaşınca bir sürü uzun boylu göğüslerinde ülke adları yazan kız ve korumaları gördüm
Hemen Türkiye yazanı buldum, Turizm güzeli yarışmasıymış. Şimdi adını unuttuğum kız pek sevindi, poz verdi. Klavyesi silik yerde internete girdim, bilgisayar kiltlendi, türbanlı görevli kız tepeme dikilip yandaki bilgisayarda ayakta çet yapmaya başladı, oyunlardan sinemadaki gibi yüksek silah sesleri geliyordu, iyice sinirlendim, çıktım Neşenin ısmarladığı mangosteeni alayım diye Petaling caddesine gitim. Üçkağıtçı satıcıyla tartıştık, 600 gramı 3 ringitmiş ama kartonun 600gr yazan kısmını meyvelerin arasına sokmuş. Sahtekarsın sen dedim, o da ikram ettiği meyvenin parasını istedi karşılıklı küfrederek ayrıldık. Döndüm gevşeyeyim diye bir duş aldım ,havlu da ıslak kalmış çantada küflü küflü kurulandım . Tekrar çıktım, Merdeka meydanına gittim, bir numara yoktu. Can'a kıyafet, hediyelik magnet aldım. Dönüşte yağmur indirdi. Mangosteen ve Dekolansa denen küçük üzüm görüntüsünde greyfurt gibi bir meyve aldım. 1,5 kg 5 R.
Otele döndüm, iki çay bir kahve içip Arif'le birlikte aslen Pakistanlı ama kendini Meksikalı diye tanıtan saçlarını sarıya boyamış pis bir herifin politik görüşlerini dinledim. Çözmüş olayı birader! 19:30 da anksiyete ile kalktım çıktım. Komutter trinle Nilai ye oradan belediye otobüsüyle havaalanına 22 de vardım. Otobüste radyoda sesi sonuna kadar açık kuran okunuyordu .Çantayı boşalttım, tekrar yerleştirdim, kışlıkları çıkardım İstanbul'a hazırlık. Bir restorandan buz istedim cam bardakta verdi,
dışardaki bankta votka portakal içerken içerden bir adam kulağında telefonla çıktı,yürüyüşü aynı türk gibi ,bak insan yanılıyormuş işte dedim,ama adam telefonda türkçe konuşmaya başladı yanıma oturdu, yarım saat kadar aralıksız konuştu ,sonra sigarası bitince konuşmayı kesmeden içeri girdi. Tanışamadık.

24 Aralık 2004 ;Arap denizi üzerinde.

Havaalanının dışında içerken sıcaktan çıplak olduğumdan otobüsten inen türbanlı suudi arap hostesler bana yaratıkmışım gibi baktılar,ben de onlara...Takke arkası eşarp gibi bir şey giymişler.
Saat 1:30 da uykum geldi.
5. katta yer kalmamış, üçüncü kata indim, arrival katına, 2 saat kadar uyudum ama bir tamir arabasının sinyal sesi, bir de yanı başımda oturup gargar konuşan herifin teki yüzünden uyandım. Kalktım dolaşmaya başladım, 5.kata çıkarken asansörde serseri mayın Ayşe Anatolia ile karşılaştık. 3:30 dan 7:30 a kadar hiç susmadı kadın, bir de ben insanları dinlemeyi seviyorum demez mi! Neyse benim de konuşmaya ne halim ne hevesim vardı ,beni oyaladı, radyo gibi dinledim:

Kayseriye yerleşmeye gidiyormuş. Ortatepe köyünde 40000 pounda 600 m2 köyevi alacakmış, turizm yapacakmış. 21 yaşından beri müslümanmış.(iddiasına göre 45 yaşında ama en az 55!) Anası babası zenginmiş ,boşanmışlar, bu da sapıtmış ondan sonra. Babası Hindistanda doğmuş büyümüş, Arabistan'da casusluk gibi bir şeyler yapmış,
müslümanlardan nefret edermiş, şimdi Y. Zellanda’da irlandalı 2. eşi ve aborjinlerden nefret eden kızıyla birlikte yaşıyormuş, full ırkçıymışlar. 20 yıl tekneyle gezmiş, kızının müslüman olmasını hiç affetmemiş. (bunu gururla söylüyordu)Hergün içki domuz ikram ediyormuş, bizimki de sabırla reddediyormuş. Bu gençken tek başına gezmeye başlamış. Vietnam'da mülteci kamplarında kalmış, tek beyazmış. Sonra Malezya'da taksi şöferi olan kocasıyla tanışmış. Aslında esas oğlanın ailesini çok sevmiş, çok fakirlermiş, köylülermiş.Z engin çiftlik ağasının kızı Malay köyünde yaşamış yıllarca. Üç çocuğu olmuş kayınvalidesi ölünce boşanmış, Türkiye'ye yerleşmeye karar vermiş.
İsviçreli Ursulla'nın ingiliz versiyonuydu. Ortalıkta ne çok böyle kadın var yarabbi. Salaktı; paylaşmayı seviyorum diye iki saat anlattı sonra kendisi termostan kahve içti, bana ikram etmedi .Halbuki nasıl ihtiyacım vardı sabahın köründe. Ciddi ciddi müslüman geçiniyor, ama ezan okunurken( tv de ,hem de karaokeli) dinlemek istediğimi belirtmeme rağmen üç kez konuşmaya çalıştı. En komiği de dün bir mail almış, Lübnanlı dul bir kadın kocasından kalan serveti bağışlayacak yer arıyormuş da bunun yeni aldığı ayşeanatolia adresine mektup yazmış. Rastlantıya bak diyor inanmış saf!Astrolojiyle ilgileniyormuş tabii ki, tahsil de etmiş, sabahlara kadar çalışıyormuş astroloji, psikoloji ve felsefeyi birleştirmeye. Çok da çirkindi45 numara ayakları vardı. 'Sen' dedim 'bir psikiyatra görünsen de şu babanla çözemediğin sorunlarını halletsen' ,asla gitmezmiş, antibiyotik bile kullanmazmış, kızı 17 yaşına gelene dek antibiyotik vermemiş, anca ölmek üzereyken vermiş vs vs... Pek hevesliydi, Kapadokya'ya gidince mağarada ateş yakcam, dua etcem diye. Hiç sevmedim kadını, ama hasta dinler gibi dinledim ,iyi oldu vakit geçti.

Uçak boştur zannediyordum. Bir yaysat bayii yanıma düştü. Arkadaşları dalaga geçtiler iyi muhabbet edersin turistle diye. Koştu yanlarına türk ya valla dedi. Sonra uçak daha kalkmadan uyudu(Bangkok’da yorulmuş). 1,5 koltuğa yayılması ve horlaması bir yana çok feci ağzı kokuyordu. Kahvaltı edince geçer dedim ama yemedi de. Kalktım tek boş yere geçtim, yağmurdan kaçarken doluya tutuldum.
Ukraynalı mühendis Valentin burnumun içine girdi anlattıkça anlatıyor, almanca rusça karışık. Sonra içmeye de başladı, almancayı bıraktı direk rusça lafa giriyor. Beş defa susmasını söyledikten sonra beni bıraktı koridorun öbür tarafındakine sardı.
Bu yolculuk zaten gözümde büyüyordu daha yarısına varmadık nasıl bitecek bilmiyorum!


Döndükten sonra:
Döndükten iki gün sonra Endonezya depremi ve tsunami oldu. Biletimi değiştirmeseydim tam deprem olduğu sabah uçacaktım, belki yollarda kalırdım, ama deprem 3-4 gün önce adadayken olsaydı sağ kalacağımı sanmıyorum, çünkü tsunaminin geldiği saat tam benim sabahları sahildeki şezlonglarda kitap okuduğum saatti. Kafamı kitaptan kaldırıp denizin çekildiğini farketsem bile normal bir türk olarak çekilen denizin içine girip fotoğraf çekmeye çalışırdım. Daha yaşayacak günümüz varmış. Kayınvalidem döndükten üç gün sonra ameliyat oldu ve sağlğına tamamen kavuştu. Ulaşabildiklerimden Cenevizli Stefano, Amerikalı David ve Restorancı Sofya'nın kocasıyla kendisi sağdı. David ve Sofya Tsunamiyi Lanta adasında yaşamışlar. Dalga adanın benim kaldığım ve yüzdüğüm köşesine vurmuş. Sonja restorana kadar gelmiş ( kıyıdan 200 m). David'i Amerika'ya dönüşünde gazeteci ordusu karşılamış,TV'lere çıkmış. Diğerlerinden haber alamadım. Kostarika'lı tıp öğrencileri sahildeki bungalowlarda daha yılbaşına kadar kalacaklardı, Güney Afrika'lı tiyatrocular yine sahile sıfır bir yere yerleştilerse kurtlmuş olmaları zayıf bir ihtimal.
İsviçre'li aşçı-sörfçü Sam bütün gün KL deki hostelde Srilankaya gidebilmek için acenteden haber bekliyordu, en sonunda gitti ama korkarım ölümüne gitti. İsviçre'li Ursulla ise kurtulmuşsa mutlaka Elifi arar!

Bütçe:
UÇAK: 500 USD
14 GÜNLÜK HARCAMA: 250 USD
TOPLAM: 750 USD

4 yorum:

aslı dedi ki...

Bütün bayram boyunca zevkle,ve önerdiğiniz müzikler eşliğinde seyahatlerinizi okudum.Ama artık burada ara verceğim,okuduklarımı biraz sindirmem lazım :)

Bizim düşündüğümüz seyahatler için iyi bir rehber olacak bu arada.

Butejoy dedi ki...

mucizelere inanmamak imkansız....

alp dedi ki...

bbss, bu seyahatte fazla kafa çekemedi..

gerçi yine buldukça içti..ama nedense seyahatin ana teması alkollü içkiler değil gibi geldi bana..

ne karaciğer varmış birader !!

Adsız dedi ki...

yok böyle bir gezi