28 Kasım, 2014

KENYA

Mombasa-Malindi-Lamu (Şubat 2013)



Lead Us Father by African Brothers on Grooveshark


Eskiden bir kışta iki kez sıcak tatil yaparken çocuğumuzun büyümesi ve derslerinin ciddileşmesiyle son yıllarda bu sayı bire düştü.



Üstelik öğrenci sahibi olan herkes sömestrede seyahat etmek istediğinden Şubat ayının biletlerini Ekim-Kasım gibi  almak gerekiyor.




Bu sene yine Güney Amerika’ya ucuz bilet bulamadığımızdan THY indirimlerine göz atarken Mombasa 299 euroyu görünce biraz araştırdık.




 Araştırma şöyle oluyor: Önce şehrin adını yazıp hangi ülkede olduğuna bakıyorsun. Eğer şehir deniz kıyısında ise ikinci aşamada görsellere bakıyorsun.


 

 Güzel plajları varsa bu sefer de pahalı bir yer mi, gidenler olmuşsa neler demişler gibi konulara geliyor sıra…




Mombasa tüm bu aşamaları başarıyla geçince 3 kişi toplam 800 euro’ya biletimizi aldık. Couchsurfing’den Mombasa’da kalacağımız bir de ev ayarlayınca ön hazırlığımızı tamamlayıp seyahat tarihini beklemeye başladık.




İlerki bir tarihte seyahate çıkacak olduğunu bilmek insana büyük bir mutluluk ve çalışma enerjisi veriyor. Bunu kardeşim Gökhan'ın gönderdiği bir yazıdan öğrendim:
"En güzel seyahatin mutluluğu bittikten sonra bir hafta daha sürer, ama erken planlarsanız o tarihe kadar bütün süreniz mutlu geçer" diyordu.

 

İstanbul Havalimanı'ndan çıkarken Can ile 'Kıl payı atlatılan olay (KPAO) bildirim kutusu'nu gördük. 
Bu tabir Can’ın çok hoşuna gitti, daha sonra atlattığımız ufak tefek her tehlikeden sonra bunu da yazıp kutuya atmalıyız diye geyiğini yaptık.

 

Polis memuru her nasılsa çıkış pullarımıza damga basmadı.  45 lira tasarruf etmenin sevinciyle gümrüksüz alana coşkulu bir geçiş yapıp doğru sevgili Yapı Kredi'ye gittik. .



 THY nin dağıttığı bedava gazetelerden aldık.



19:30 da İstanbul’dan kalkıp sabah 5:30 gibi Mombasa’ya indik.
 Pasaport sırasında bizden önceki uçakla gelmiş yığınla İtalyan vardı.

 

 Kuyruğun sonuna kalınca boşuna ayakta beklemeyip herkesin bitmesini bekledik.
Böylece havaalanından çıkışımız 1 saati buldu. 



 Ev sahibemiz Pauline bizi almak için tanıdık bir taksi şöförü göndereceğini söylediğinden çıkışta adamı 
(ya da adımı) aradık, bulamadık. 
Biraz bekleyip para bozdurdum. (USD 86, Euro 113 şilin) 
Saat yediyi geçince Paulin’e telefon edip uyandırdım. 
Şöförün bizi beklediğini hemen arayacağını söyledi.



 Şöförceğiz ayakta, elinde ismimi yazdığı koli kapağıyla epeyce bekledikten sonra umudunu kesip bir köşede arkadaşlarıyla lafa dalmış. 
İlk defa ismim tutularak karşılanacağımdan çok heyecanlıydım, hevesim kursağımda kaldı...
En azından adımı yazdığı kartonla bir fotoğrafını çektim.

 

 Taksici David bizi Pauline’nin evine götürdü, çantalarımızı üst kata taşıdı ve 18 kilometrelik yol için 1600   şilin(14 euro) aldı. Pauline sık sık CS misafiri ağırladığından taksici bu işe pek alışkındı. Nitekim evde Kegu adında Japon bir oğlan vardı.
Misafir misafiri sevmez atasözünü doğrularcasına birbirimizden hiç hazzetmedik.
 Allah'tan oğlanın tatili bitmiş, birkaç saat sonra gitti.



Pauline bize çay kahve yaptı, tost ekmeği, çırpılmış yumurta ve reçel çıkarttı.
Kızı Jülyet ile yaşıyormuş. Babası nerde onu bilemiyoruz, böyle şeyler sorulmuyor.

 

 Jülyet, Can’dan bir yaş küçük ama canavar gibi İngilizce konuşuyor. Mombasa Amerikan Kolejine gidiyormuş. Okulun ücretini sordum. İzmir Amerikan Koleji düzeyinde, yani fahişmiş. 
Göründüğü kadarıyla Pauline’nin bir mesleği ve CS misafiri ağırlamaktan başka mesaisi yok ama nasıl geçiniyorsun diye de sorulmuyor.
Herhalde Jülyet’in babası masrafları karşılıyor diye düşündük. (Yaşlı dedikoducu kadınlar gibiyiz)
Jülyet çok iyi huylu bir kız, Can ile de çok iyi anlaştılar.

 

 Çocuğun saçlarının yoluk yoluk olmasını ilk gördüğümde yataktan yeni kalkmış olmasına bağlamıştım.

 

 Neşe daha sonra çocukla sohbet ederken öğrendi, meğer bu Can geleceği için yapılan saç bakımının sonucuymuş.

 

 İşte Couchsurfing’in faydası:
Ben daha önce kaç defa zencilerin memleketine gittim ama düz saç meselesinin bu kadar önemsendiğini hiç fark etmemiştim. Hatta; 'Zenciler neden hep kafayı kazıtıyor acaba?' diye de düşünürdüm.



Pauline'nin saçları örgü gibi görünüyordu, sonradan öğrendik onlar da saç değil parlak ipmiş.
Jülyet Neşe’yi de çok sevdi ve çekingenliğini attıktan sonra "Ne güzel yumuşacık saçların var" diyerek sürekli saçlarını okşadı.



Anladığım kadarıyla zencilerde saç uzattın mı Fener'de oynayan futbolcu gibi bonus kafadan başka opsiyon yok. Milyonlarca dolar kazanan Drogba bile saçımı düzelteceğim diye kimbilir ne kozmetikler kullanıyor ama görüntü fecaat.
(Konuyla ilgili fotoğraf ararken Drogbanın saç jeli nikini kullanan bir kişi olduğunu keşfettim.)
















Bu konuda herhalde tek istisna Michael Jackson. Kendini bembeyaz yapmayı başardı ama onun bile saçları pek lepiska sayılmazdı.

Birkaç lokma yedikten sonra Japon vedalaşıp ayrıldı, biz de evin üst katında bize gösterilen odaya yerleşip biraz dinlendik.



Bina yazlık apartmanlara benziyor.



Merdiven ve koridorları açık havada.

 

Balkon, komşuların oturduğu bahçeye ve plaja bakıyor.

 

 Ev dubleks ve son derece sade döşenmiş.
Sadece koltuk, yatak ve elektronik eşyalar var
 (Aypod ve Ayped dahil)



Evde bir tencere, bir tava, dörder tabak, çatal, bardak var. Her yemekten sonra yıkayıp koyuyorsun.



 Neşe mutfaktaki bu minimalizme çok özendi.
Balkondan plajı görünce, uyuyan Neşe ve Can’ı bırakıp sahile çıkmaya karar verdim. Toprak bir patika ile arsaların arasından döne döne bir otelin içinden geçerek sahile çıktım. 
Deniz 500 metre çekilmişti .

 

 Uzakta futbol oynayan yerliler dışında etrafta hiç insan görünmüyordu 



Ben sahile çıkınca birkaç zenci saklandıkları gölgelerden çıkıp yanıma geldiler.
 Yunus seyretmek ve dalmak için National Parka gitmek isteyip istemediğimi sordular. (Kişi başı 15 dolarmış)
Henüz Afrika’ya zencilerden korkmayacak kadar alışamadığımdan tamamen reddetmedim de;
"Tabi, neden olmasın, değerlendirelim abi" gibi muğlak ifadelerle yanlarından ayrılıp eve geri döndüm. 




Neşeleri uyandırdım.
Pauline bize şehri gezdirmek istedi , hep beraber dışarı çıktık.

 

 Evin yanındaki benzincide oluşmuş birkaç restoran, büfe, berberden ibaret alışveriş merkezinde para bozdurduk. Havaalanına göre daha iyi bir kur verdiler.

 

 Safariye gitmek isteyip istemediğimizi sordular. 
"Kaç para?" dedik, gün sayısına göre değişiyormuş ama en ucuz fiyat kişi başı günlük 100 eurodan başlıyormuş. Can’a da yarım ücret alacaklarmış. Yani bir gece konaklamalı iki günlük en kısa turu alsak üçümüz için 500 euro ödememiz gerekiyormuş. 
Bu nasıl fahiş bir fiyat anlamıyorum. Allah'tan bizde hiç safari merakı oluşmamış, varsa yoksa plaj.
Daha önce Tanzanya’da da Serengeti’nin fiyatını bile sormamıştık.
Oysaki lise ve tıp fakültesinden arkadaşım Cantay sırf Safari fotoğrafı çekmek için zırt pırt Afrika’nın olmayacak ülkelerine gidiyor.


Fotoğraf:Cantay GÖK

Yoldan geçen matutalara (dolmuş) binerek şehir merkezine, Old town’a gittik. 
Evden merkeze dolmuş 20-30 dakika sürüyor 50 şilin. Kısa mesafede indi bindi 10 şilin.



Bir de tuktuklar var ama daha pahalı,

 

Kısa mesafeye bile 100 şilin istiyorlar. 



Old town köprülerle bağlantısı olan ufak bir adanın üzerinde kurulu.



 Matutadan deniz kıyısındaki son durakta indik. 
Hareketli bir pazar yeri var.
Yolun kıyısında kocaman gövdeli boabap ağaçlarının altında Kenyalılar yayılmış tembellik ediyorlar.

 

 Seyyar tezgahlarda ucuz hediyelik eşya ve yiyecekler satılıyor .
 Kömür yanan tenekelerin üzerinde kasawa ve patates cipsi kızartıyorlar.

 

 İkisinden de birer torba aldık, kasawa daha hoşumuza gitti.
Ayrıca mangalda pişmiş kasawa ve darı da aldık.

 

 Üzerine limon sıkıp acı biber tozu attılar.
 Çocuklar hindistan cevizi suyu içti.

 

 Kıyı boyunca yürüyerek Fort Jesus denen kaleye geldik.
Giriş 800 şilinmiş, 

 

Girişindeki toplarla fotoğraf çekilip, önündeki terastan denizi seyretmeyi yeterli gördük.

 

 Bu arada çocuklar Jülyetin sıcakkanlılığı sayesinde iyice kaynaştı.

 

Tanıştıktan 2 saat sonra kovalamaca oynamaya başladılar



 Keşke büyüyünce de kızlar insanın peşinden böyle  koşsa...

 

 Şehir merkezindeki bir parkta epey oyalandık.

 

 Çocuklar ağaçlardan sarkan sarmaşıklarla Tarzancılık oynadılar.

 

Jülyet faunaya alışkın olduğundan elbette daha antremanlıydı



 Arka sokaklara Müslüman Mahallesine girdik.



Ne yazık ki dünyanın her yerinde şahit olduğumuz gibi burada da Müslümanların yaşadığı sokaklar bakımsız, perişan, çöpler içindeydi.

 

Bu duruma cidden çok üzülüyorum

 

Seyyar satıcılardan biraz Mango aldık.



Mango fiyatları aldığın yere göre 10 ile 40 şilin arasında değişiyor.
 Bu fakir mahalledekiler 10 şilindi.



Yemek yemek için bir alışveriş merkezinin altındaki süpermarkete gittik. 

 

Kilo ile satılan yemeklerden plastik kaplarda tarttırıp marketin arkasındaki kafede yedik. 



Yorgunluk bastırınca eve döndük, akşamüstüne kadar uyuyup tekrar çıktık. 
Günlerden Cumartesi olduğundan sahildeki otelde parti varmış. Sabah geçtiğim otelin girişini tutmuşlar, deniz kıyısına geçiş için kişi başı 200’er şilin istediler. 
Pauline’nin söylediğine göre bu partilere Kenyalı kızlarla birlikte olmak isteyen beyazlar geliyor ve gecenin ilerleyen saatlerinde pek kepaze bir ortam oluyormuş. 

 

Zaten plaja giden toprak yolda, ortamla uyumsuz, topuklu ayakkabılı, süslü kızlar dikkat çekiyordu. 

 

Elbette bu giriş parasını vermedik, fakat Mombasa sahili parsellenmiş. En yakındaki geçiş 1 kilometre ilerdeymiş. Pauline’in önerisiyle caddeye çıkıp bir tuktuk çevirerek diğer girişe gittik.

 

Bu işe en çok çocuklar sevindi

 

Burası kafelerin arasında kalmış daracık bir yol.

   

Kumsal haftasonu tatilinden yararlanan yerlilerle dolu. 



Güneş batmasına rağmen koca plaj ana baba günü ve bizden başka yabancı (beyaz) yok

 

Ben şahsen biraz tedirgin oldum.
Deniz de dalgalı ve bulanık olduğundan yüzmekten vaz geçtim.
Aramızda bir tek Can soyunup dalgaların kucağına atladı.
(Aşağıdaki fotograftaki tek beyaz)

   

Burası Mombasa’nın halk plajı havasında,
şamrelle ve elbiseyle yüzenlerle dolu. 

 

Aynı zamanda binmek için deve gezdiriyorlar. 

 

Kıyıdaki kafelere oturduk.
Neşe ile ben bira (200 ş) Pauline kadehte şarap (125 ş) söyledi. 

 

Karanlık iyice çökene kadar çocuklar top oynadı , biz de havadan sudan sohbet ettik. 

 

 Dönüşte ben yürüyelim dedim ama Pauline’nin isteğiyle matutaya bindik.
Bu matutalar bizim  Çiçek Abbas tarzı eski minibüslere benziyor. Şöförler deli deli sürüyor, bıçkın genç muavinler parmaklarının arasına banknotları katlayıp sıkıştırıp kapıdan sarkarak müşteri kapmaya çalışıyorlar.

   

Günün sonunda Pauline’nin dolmuş parası vereceği tuttu, onda da bozukluğu çıkışmadı, 1000 şilin verdi. 
Para üstü gelince büyük bir tartışma çıktı. 
Pauline 200 şilin eksik verdiklerini iddia ederken muavin tam verdim diyordu. Bu arada zaten bir kilometre için bindiğimizden ineceğimiz yeri bir kilometre geçmiştik. 
İndikten sonra da Pauline şöför ve muavin ile epey atıştı, en sonunda şöför muavine 100 şilin vermesini söyleyerek topukladı.
Karanlıkta yolun kıyısından eve doğru geriye yürürken hırsından ağlamaklı olan Pauline’i teselli ettik. 

 

Evde Pauline makarna pişirdi, çocuklar beraber yediler, oyun oynadılar. 

 

Biz duş alıp erkenden yattık.
Kenya’nın bazı bölgelerinde sıtma oldukça yaygın. Bu nedenle yataklar hep cibinlikli. Cibinlikler bizdeki gibi yukardan sarkan tarzda değil de çadır çubukları gibi ince plastik borularla yapılmış küp şeklinde. Sistemi çok beğendik, alıp İzmir’de kurmayı planladık ama çarşıda denk getiremedik.
Gerçi Can bunu da devirmeyi başardı

   

Bir de tenis raketi şeklinde, pille çalışan elektrikli sinek avlama araçları var. Bunlar da sineğe denk getirince çaat diye çarparak oldukça eğlenceli ve sportif bir sinek avı sunuyor ama fiyatları hiç ucuz değil.



Kenya’da hiç anofel (sıtma bulaştıran irikıyım sivrisinek çeşidi) görmediğimden İzmir’de içtiğimizi birer dozun dışında kinin içmedik.




Sabah kahvaltıda Pauline bu sefer sosis ve yumurta pişirdi. Biz de kahvaltılık olarak getirdiğimiz İzmir tulumunu çıkardık, güzel bir kahvaltı ettik. 

 

Hediye olarak peynirden başka cezerye ve çocuk için kırtasiye malzemesi götürdük. Neşe herhalde Afrika’da bulunmaz diye düşünmüş ama çocuğun kendine ait aypedi olduğundan boya kalemleri pek makbule geçmedi.



Kahvaltıdan sonra bu sefer kendi başımıza evin önündeki sahile çıktık. Deniz yine ufuk çizgisine doğru çekilmişti. Denizin bu kadar çekildiğini bir de Brezilya’da, Atlantik kıyısında görmüştüm ama burası orayı da geçti. 


Güneş insanı adeta bir ızgara gibi yakıyordu.
Neşe sahilde çardak altında kahve içmeyi tercih etti. 

 

Biz Can’la havlularla omuzlarımızı örtüp epeyce yürüyerek denize ulaştık. 

 

Islak kumlara ayakların gömülmesi pek hoş bir his, Can’ın da çok hoşuna gitti, bahar kuzusu gibi zıplaya zıplaya epey koşturdu.

 

Denize yaklaşınca kuma oturmuş bir teknenin üzerine havlularımızı bırakıp diz boyundaki suya girdik.

   

Denizin başladığı yer  yosunlu, bulanık ve çok sığdı. Yüzerek biraz açıldık. Tek tük tropik balıklar vardı ama bu yüzme biraz olsun serinleme ve bu tabiat olayına tanıklık etme dışında pek işe yarar bir şey olmadı. Aynı yolu gerisin geri yürüyüp Neşe’nin yanına döndük. 

 

Sahilden yürüyerek bir kaç kilometre gittik. 
Plaj çok geniş, kumu incecik, ama hemen hiç insan, ya da büfe vs. yok.

   

Otellerin önünde birkaç yaşlı Avrupalı güneşleniyor. 

 

Beş yıldızlı bir otelin içinden geçip ana yola çıkıp eve döndük.



Duş alıp biraz uyuduktan sonra şehri bir de kendimiz gezmek üzere tekrar yola çıktık. 
Evin önünden geçen yol kıyıya paralel, Mombasa’yı Malindi’ye bağlayan şehirler arası yol. Trafik soldan, alışana kadar ezilmemeye ekstra dikkat gösteriyoruz. Niyetimiz yarın Lamu Adası’na geçmek olduğundan şehir merkezine gelmeden otobüs yazıhanelerinin olduğu yerde matutadan indik.



Mombasa’yı araştırırken Lamu Adası'nın fotoğraflarını görmüş, ancak yolun zahmetli olduğunu okumuştuk. Mombasa'dan adaya direk uçuş bazen oluyormuş ama bizim bulunduğumuz mevsimde yoktu. 
Lamu (‘ya geçilen iskele) ile Mombasa arası 350 kilometreymiş ve otobüsle 6-7 saat sürüyormuş.




Yarı yolda, Mombasa’ya 3 saat mesafedeki Malindi’den Lamu’ya kişi başı 50 dolar civarında uçak vardı ama bize pek mantıklı gelmedi. En azından giderken geze geze gideriz diye düşünerek buranın en muteber markası olan Tawkal’dan (Tevekkül, Müslümanlar işletiyor) 600 er şiline 3 bilet aldık.



Eski şehirde Müslüman mahallesinde dolaştık. Neşe şeker isteyen çocuklara yanında getirdiği kırtasiye malzemelerinden verdi.



Bu fakir mahallelerde ayped bulunmadığından çok makbule geçti.
 Ayped yok ama mahalle arasında internet kafeler çocuk kaynıyor

 

 Oyun oynayacak parası olmayan çocuklar bizi görünce tezahürat yaptılar

 

İşportacılardan bol bol mango, ananas soydurup yedik. 

 

Her köşede bir satıcı bulmak mümkün

 

Arka sokaklarda gördüğümüz bir pastaneye oturup dondurma ısmarladık.

   

Dondurmacının gömleği  o kadar lime limeydi ki giymese daha iyiymiş.

 

Elle kamış suyu sıkan bir çocuk görünce bir de ondan içtik. 

 

Diğerlerinden farkı kol kuvvetiyle ve kamışı katlayıp arasına lime denen küçük limonlardan koyarak sıkmasıydı.

   

Can daha önceki içtiklerini unutmuş, pek hoşuna gitti. 

 

Bu sene 10 yaşını doldurduğundan bundan sonra gördüğü yerleri unutacağını sanmıyorum ama özellikle küçükken gittiği yerleri hatırlaması gittikçe zorlaşıyor. Fırsat buldukça eski fotoğrafları videoları göstererek anılarını canlı tutmaya çalışıyoruz.

 

Geri dönerken trafik çok yoğundu, dolmuşçular bir de yolda müşteri beklediklerinden eve varmamız 45 dakikayı buldu. Müşteri beklediğimiz bir noktada muavin koştu taze soyulmuş kamış kesitirdi geldi. Kamışın böyle yendiğini hiç görmediğimizi bakışlarımızdan anlamış olacak ki bize de ikram etti. Çiğneyip çiğneyip ağzında kalan az bir posayı tükürüyorsun. Tadı çok hoş, hafif şekerli, serinletici bir meyve.



Eve döndüğümüzde Jülyet okuldan gelmişti. Can Jülyet ile top oynayabilmek için plaj önerimizi geri çevirdi. Biz de ikisini evde bırakıp Neşe ile yüzmeye gittik. Deniz geri gelmiş; dalgalı ve çok sıcaktı. Dönüşte yolun kıyısında samosa (muska böreği) pişirenleri gördük canımız çekti, birer tane alıp yedik. Lahanalı, patatesli, baharatlı samosalar pek lezzetliydi. Pauline akşam yemeği için dışarı gidelim deyip duruyordu. Eve dönünce 
“İsterseniz samosa ile bira alayım evde yiyelim” dedim.
“Olur fark etmez” dedi.
Gittim benzinlikten bolca siyah ve beyaz bira , 20-30 tane de samosa aldım geldim. Çocuklar dışında pek yenmedi.

   

 Meğer Pauline bütün kadınlar gibi dışarıda yeme fikrinden asla vaz geçmemiş, benim önerimi bir antre olarak değerlendirmiş.
Her neyse Neşe de bir kadın olarak bu fikri hararetle destekleyince bana düşen de kalmasın diye yediğim 10 samosanın üzerine hanımları dışarı çıkartıp sahildeki lüks bir restorana götürmek oldu. 
Taksiyle deniz kıyısındaki bir otelin restoranına gittik.

   

 Allah için ortam güzeldi, plajın üzerindeki terasta oturup çeşitli İtalyan pizzaları söyledik.

   

 Ben elbette samosalar nedeniyle bir lokma bile yiyemedim, bir bira içmekle iktifa ettim. 

   

 Yemekten sonra çocuklar sahile inip direklere tırmanıp atlamaca oynadılar.

 

 Hesabı ödedikten sonra (İki pizza ve içkiler 3500 şilin=30 euro) biz de sahile indik. 
Pauline ve Jülyet’e istop öğrettik, çok hoşlarına gitti. Uzun süre oynadık.
Gece Jülyet Can ile yatmak istedi annesi izin vermedi.



Sabah erkenden kalkıp Lamu Adası’na doğru yola çıkacağımızdan çantalarımızı geceden hazırladık. 
Dönüşte bir gece daha Pauline’de kalmayı planladığımızdan da kışlıklar gibi ağırlıklarımızı evde bıraktık. 
 Pauline dönüşte kendisine ulaşabilmemiz için yerel bir sim kartı verdi. 
Ev sahiplerimiz de Jülyet’in okulu için uyandığından hep beraber bir fotoğraf çekilip evin önüne çıktık.

 

 Saat 7 15 te otobüs sözleştiğimiz gibi bizi evin önünden aldı.

 

 Tawkal otobüsü kamyondan bozma amortisörsüz bir külüstür!

 

 Koltuklar numaralı, Can ve Neşe önümde oturdular ben  Kenyalı bir oğlan ile seyahat ettim.



Pek konuşmadık, ben daha ziyade manzarayı seyredip köyler arasındaki geniş sıkıcı boşluklarda İshak Alaton’un anılarını okudum. 
 Geçtiğimiz köyler fakir perişan görünüyordu.

 

Her durduğumuz yerde köylüler eski tren yolculuklarındaki gibi otobüsün pencerelerine yanaşıp meyve, samosa, yerel tatlılar satmaya çalışıyorlardı.



Bisküvi şeklinde karamelli bir tatlı aldım, çok değişik bir şeydi. Sanırım pekmez ve tereyağı ile yapılmıştı ve tadı aynı çikolataya benziyordu.

 

 Malindi’ye kadar yol iki şeritli asfalttı, oldukça rahat gittik. Malindi de şehir merkezindeki yazıhanenin önünde durduk. Molanın süresini yazıhanedekilerin yolcuları yerleştirmesi belirlediğinden otobüsün yanından ayrılamadım. 
İnenlerle binenlerin yer değiştirmesi, yazhanecinin kontrolü 20 dakika sürdü. 
Bu arada karşıdaki marketten su vesaire aldım.



Güneş yağı almayı unutmuşuz, onu da sordum, yokmuş.
Malindi’den çıkınca asfalt bir süre devam etti. Ben tam 
"İyi ki uçak bileti almamışız, bak ne güzel, geze geze gidiyoruz" derken aniden asfalt bitti! 
Issız toprak bir yolda tozu dumana katarak ilerlemeye başladık.



 Yol o kadar bozuktu ki kitap okumak imkansız halde geldi. 



Şöförümüz her ne kadar çukurlardan kaçmak için yolda S’ler çizerek slalom yapsa da süratini kesmediği için kaçamadığı çukurlarda otobüsün içindeki biz dahil her şey yerinden 10 santim yükselip hızla geri düştüğünden kısa sürede belim ağrıma başladı.

  

 Yolculuğumuzun son 3 saatindeki gürültü, camlardan ve muavinin sarktığı açık kapıdan giren toz ve birbirine geçen omurlarım beni, dönüş yolculuğunda bu etabı kaç para olursa olsun uçakla geçmemiz gerektiği konusunda ikna etti.



(Ayrıca o sırada böyle bir tehlikeyi bilmiyorduk ama bizden bir yıl sonra bu yolda, bu aynı Lamu otobüslerine birkaç kez silahlı saldırı oldu ve yerlilerle birlikte bazı turistler de hayatını kaybetti.)
Bilet alırken yol 6-6,5 saat demişlerdi ama Lamu’ya geçeceğimiz iskeleye varışımız 7,5 saati buldu.



Öğleden sonra 2 de indiğimiz iskelede bir yavaş feribot, bir de hızlı taksi tekneler varmış.



Yolculuktan gına geldiğinden hızlı teknelere bindik. Binerken “Kişi başı 150, çocuğa para istemez” dediler, yola çıktıktan sonra minibüsçüler gibi “Poposunu oturağa koyuyo” diye ücret istediler.



Hiç tartışacak halim olmadığından 3 kişi 400 şiline fit oldum, zira sıcaktan bayılmak üzereydim. Herkese can yeleği dağıttılar, açıkta kalan yerlerimizi de , ızgara gibi tepemizde parlayan güneşe kurban etmemek için bezlerle örtündük.



Tam gaz, teknenin burnu havada, serpintileri yiyerek 15 dakikada adanın iskelesinin altına yanaştık. İskeleye çıkar çıkmaz otel hanutçuları etrafımızı sardı. Yaşlıca birinin tipine güvenip peşine takıldık. Atman adlı bu takkeli abi bize birkaç otel gezdirdi.



İlk götürdüğü çok lükstü 6000 şilin istedi, ikincisi çok kötüydü 1200 dedi. Üçüncüsü sahilde deniz manzaralı güzel bir odaya 4000 istedi, 3000 e anlaştık.
Can konuşmaları anlamadığından pazarlık bitip de adamlar odadan gidince hemen “Anlaştık mı?” diye sorup kendini yatağa attı.
(Kendisi pazarlık bitene kadar yatağa oturup çarşafı bozmama konusunda sıkı eğitimli)



Hemen duş alıp biz de biraz uzanarak otobüste birbirine geçmiş omurlarımızı açmaya çalıştık. 
Dinlendikten sonra çok merak ettiğimiz adayı dolaşmak üzere dışarı çıktık.

 

 Ben bu adanın adını daha önce hiç duymamıştım. 
Neşe ise birkaç yerde Zanzibar’dan daha güzel olduğunu okuyup, illa da görelim diye tutturmuştu.



 Ada halkı Zanzibar gibi tamamen Müslüman.

 

 Tarihi, labirent gibi dar sokakları,

 

 süslemeli kapıları falan da Zanzibar’ı (Stonetown’ı) andırıyor.



 Yalnız Zanzibar’a göre çok daha az turistik ve çok daha fazla pis! 
Adada araba yolu  gibi bir şey, dolayısı ile araba yok.

 

Bir tek triportörden bozma ambulans gördüm.
Nakliye eşeklerle sağlanıyor, her köşede birkaç eşek bağlı duruyor.

 

Sabahları horoz ötüşüyle değil eşek anırmasıyla uyanıyorsun. Bu kadar eşeğin kıçını bağlayamayacağına göre sokaklar çöplerin yanı sıra bok kaynıyor. 
 Ben sokakların pisliğini çok önemsemedim ama Neşe için tam bir şok oldu.



Halk fakir, adanın öteki tarafındaki köylere ulaşım teknelerle sağlanıyor. Bol bol balıkçılık var.

 

 Kıyıda birkaç yerel lokanta var ancak alkollü içki satılmıyor! Söylediklerine göre merkezde içkili bir restoran yokmuş. İçki içilebilen tek yer bir tane teras barmış.

 

 Satın almak içinse köyün dışındaki polis kooperatifine gitmek lazımmış.
Ben demiştim Mombasa’dan çıkmadan bir şişe viski alalım diye.
Ara sokaklara yürüyüp köy meydanına geldik.

 

Burası çok hareketli, insan ve eşek kaynıyor.

 

 Belediye gibi deniz manzaralı güzel büyük bir bina var.

 

 Binanın balkonundaki kafeye oturduk, biz birer kahve Can da mango suyu istedi.

 

 Kahveleri kakuleli ve yanında hurma ile getirdiler.
İtalyan bir kadından başka turist görmedik.



O da uzun süredir burada olsa gerek ki kafeyi işleten çocuklarla bayağı ahbap muhabbeti yapıyordu.



Meydandaki seyyar satıcıdan şeftali mango ezmesi gibi bir şey içtik.

 

Tadı güzeldi ama sunumu benim için bile biraz pisti

 

 Köyün turistik olmayan (turistik kısmı da ne turistik ya…) arka mahallelerini gezdik.

 

 Buralarda hayat iyice perişan.
Sokaklar kumdan oluşuyor.

 

Çocuklar bu sokaklarda yalınayak başı kabak oynuyorlar.
 Ahali ve eşekler her köşe başında toplaşmış. 
Eşekler ot, yerliler sohbet derdinde.

 

 Neşe ve Can yorulup önden otele döndüler.
(Neşe’nin biraz morali bozuldu)

 

  Ben kıyı boyunca yürüyerek balıkçıların akşam suyu için denize açılışlarını izledim. 
Teknelere küfelerle buzlar yükleniyordu.



Akşamüstü bir bira içmek istedim. Lamu Köyü’nün sahildeki tek barı olan ikinci kattaki Petley’s Bar’da bir bira içerek kitap okudum. Hava kararınca salonun loş ışıklarında okumak zorlaştı bara geçip bir de viski içtim.

 

Barda iki şişman beyaz ve iki zenci adamla bir zenci kadın vardı, hepsi birbirlerini tanıyorlardı, ben muhabbete katılmadım.

   

Bu bar müdavimi olup da barmenle muhabbet eden insanlara bazen özeniyorum ama böyle bir ilişki geliştirmenin ne kadar zaman ve para götürdüğün bildiğimden hiç teşebbüs etmedim. 
Asistanlık zamanlarımızda İzmir’e yeni gelen bir arkadaşımız, liseden beri (o zamanlar 15, şimdilerde 30 yıldır) Kalyon’un müdavimi olan Ümit’e; 
 “Abi şimdi burada kızlarla nasıl tanışıyoruz?” diye sorunca Ümit bilge bir edayla;
“İlk üç yıl hiç kızlarla ilgilenmeden bu barın köşesinde dikileceksin” demişti.

 

 Neşeler beni almaya geldi, yemek için dışarı çıktık (Barda yemek yok)
Sokaklar karanlık, deniz kıyısında pek insan yok. Herkesin ağız birliği ile tavsiye ettiği kıyıdaki Hapa Hapa restorana gittik. Can ızgara tavuk, ben karidesli pilav istedim. Yemekler orta kaliteydi, içki olmadığından meyve suyu ile birlikte hesap 2100 şilin (25 USD) tuttu.

 

 Ana yemekler 600-700 şilin civarında. Can restoranın ışığında sömestr ödevlerini yaptı, biz kitap okuduk. 
Yemeğin üstüne biraz daha dolaşmak istedik. Kıyı ıssız olduğundan daha kalabalık olan kıyıya paralel arka caddeye geçtik. Burası nispeten hareketliydi. 
Bir tekkede öğrenciler zikir yapıyor, sesleri sokağa taşıyordu.

 

Otele dönerken ıssız sokaklardan geçmemize karşın nedense bir güvenlik endişesi hissetmedim. 
(Zencilere alışmışım)



 Yine de pek fazla oyalanmadık

 

Sabah elbette eşek anırtısıyla uyandık.
 Ardından odamızın camından hemen yanı başımızdaki okulun öğrencilerinin güne hazırlanmalarını izledik.

 

Veliler çocuklarını okula getirdi .
Beni çok etkileyen bir gözlemim var:
Dünyanın her yerinde ebeveynler ne kadar fakir ya da cahil olurlarsa olsunlar, adeta içgüdüsel bir dürtüyle çocuklarının iyi eğitim olmasını çok istiyor ve bu konuda her türlü fedakarlığa katlanıyorlar.



 Tabi güzel ülkemizde bu durum her sene değişen sınav ve eğitim sistemine uyum sağlamaya çalışan anne babaların psikolojilerinin bozulmasıyla sonuçlanıyor. 
Bir Zaytung haberinde okuduğuma göre MEB okulların süresini her sene key generator ile belirliyormuş, (5-3-3, 4-4-4, 2-6-4 gibi) 
Şaka bir yana mesleki pratiğimde gözlemlediğim kadarıyla sokağa çıkmayan, spor yapmayan, kendine vakit ayırdığında suçluluk duyan, bunalımda jenerasyonlar yetiştiriyoruz.

 

Okulun önnde toplanan çocuklar andlarını okuyup bayrak töreni yaparak sınıflarına girdiler.

 

Odamızın penceresinden sınıfların içini görebiliyorduk.

 

 Daha sonra okulun içini de ziyaret ettik.
 Can kendi sınıfı olan 4 B deki çocuklarla fotoğraf çekildi.

 

 Tam ortalık sakinleşmişti ki büyük bir kalabalık davullar ziller çalarak geldi geçti
Sordum seçim zamanıymış.

 

 Sağda solda asılı afişlerden de seçim olduğu belli oluyordu.

 

 Otelin avlusunda kahvaltımızı ettik. Kahvaltı Zanzibar ile aynı, iki termos sütlü çay, margarin marmelat, sarısı  beyaz yumurta

 

Zanzibar’ın yumurtları da böyle komple beyazdı

  .

Mangoyu değişik bir şekilde kesmişler hoşumuza gitti, bundan sonra biz de hep böyle kestik. (İçine kare çentikler atıp tersini çeviriyorsun)

 

 Kahvaltıyı getiren garson Jackson adanın diğer plajı Shela’ya gitmek istiyorsak bize tekne ayarlayabileceğini söyledi. 
 “Olur ama ben yelkenli tekneyle gitmek istiyorum” dedim.



Gitti aradı soruşturdu,
“Yelkenli tekne bulamadım, hepsi motorlu” diye geri geldi.
 Kahvaltıdan sonra Neşe odadan çıkmak istemedi. Ben çıkıp sokaklarda bir saat kadar daha yürüdüm, iskeleye gidip yelkenli bir teknenin kaptanıyla ile bizi Shela Beach’e götürmesi için 600 şiline anlaştım.

 

 Tekneyi tutmama yardımcı olan Muhammed adlı gençten bir hanutçu Shela’da bize otel ayarlayabileceğini söyledi. 
Burdaki oteli bulmamıza yardım eden yaşlı hanutçu Shela’da da bize otel göstermek istediğinden “Olmaz ben Atman’a söz verdim” dedim. 
Odaya gidip Neşe ile Can’ı aldım, çantalarımızla iskeleye geldik, tekneye bindik.

 

Hemen orda peydahlanan Atman da bizimle tekneye binmek istedi, zaten Muhammed, kaptan ve üçüncü bir mürettebat ile iyice kalabalıklaşan tekneye almadım.

 

 "Olsun ben koşarak kıyıdan size yetişirim" dedi. 
Tekne 8 metre boyunda latin armalı, motorsuz, kaba bir kayık.

 

 Görünürde bir salması da yok. Bunlara Mozambik tipi tekne deniyormuş, donanımı ile birlikte sıfırı 20 bin liraymış.

 

 Uzun sopalarla dibi ittirerek kıyıdan ayrıldık, rüzgara karşı yarım saatlik bir seyirden sonra adanın öbür yanındaki Shela’ya vardık.

 

 Yolda efendi bir insan benzeyen hanutçu Muhammed ile sohbet ettik. Bize Lamu’yu nasıl bulduğumuzu sordu,
“Pislik içinde bulduk. Adeta çöplükte yaşıyorsunuz” dedim



 “Gideceğimiz Shela köyünün çoğunluğu Hristiyan olduğundan Lamu’ya göre daha temizdir “ deyince asvalyalarım attı. 
Kış Uykusu filmindeki Aydın misali;
“Siz ne biçim Müslümansınız, utanmıyor musun bunu söylemeye. Sabahtan akşama kadar kaldırımlarda pinekleyeceğinize yerinizden kalkıp sadece bir gün bile temizlik yapsanız köyünüz pırıl pırıl olur, size de Zanzibar gibi akın akın turist gelir” dedim.




“Haklısın ama seçim döneminde olduğumuzdan turist yok” deyince üstelemedim. Belli ki bu eşekler en az bin yıldır bu adanın sokaklarına serbestçe pisliyor, benim gibi bir zibidi turistin söylemesiyle aniden sokakları süpürecek değiller ya…



İki köy arasında kıyıda büyük malikaneler görünce
“Kimin bunlar?” diye sorduk



Avrupalı zenginlerinmiş. Hatta en gösterişlilerden birisi de Monaco Prensesi Caroline aitmiş.



Muhammed ayrıca bize tekne turu da satmak istedi. Tekneyi ve kaptanı beğendiğimizden olur dedik. Sadece bize ait öğle yemekli tur için 12 000 şilin istedi. 
“Bulabilirsen başka müşteri de al” deyip 5 bin teklif ettim. Müşterili 5, müstakil 7 bine razı oldu. 
Kıyıda Atman koşarak gelmiş bizi bekliyordu.

 

 Sular çekilince 4-5 saat boyunca iki köy arasında kumsaldan yürümek mümkün oluyor, yürüyüş 20-30 dakika sürüyor. Muhammed ve Atman birlikte bize hemen kıyıda güzel bir otel gösterdiler.

 

 Resepsiyoncu Winnie gecelik 6000 şilin (50 euro)  istedi , 3 gece kalmak üzere 3500 şiline anlaştık. Çantalarımızı bıraktıktan sonra sahile çıkıp yürüdük. 
Uçsuz bucaksız ve çok geniş bir kumsal.

 

 Burada tek tük de olsa yabancı turist var. 
Kıyıda kale şeklinde bir bina yapılmış. Lonely Planet’ta yazdığına göre plajın ortasındaki bu garip binayı bir İtalyan hangi akla hizmetse ev diye yaptırmış

 

 Bina o kadar garip ki sağına soluna ‘Müze veya antik eser değildir. Özel mülktür, uzak durun’ diye tabelalar yerleştirmek zorunda kalmışlar.




Hava feci sıcak, güneş yağı yok, uzun kollu tişört yok, bezlere sarınarak biraz daha yürüdük.
Baktık plajın sonu görünmüyor, iyice de tenhalaştı; dönüp kıyıda oturup denize girdik, su bulanıktı
Gel git nedeniyle kumsalda sıcak su havuzları oluşmuş.

 

 Can bunların içinde epeyce oynadı.

 

 Başımıza güneş iyice geçince merkeze döndük. Otelimizin hemen altındaki nefis manzaralı lüks Pepponi restoranda biz birer buz gibi bira, Can da naneli limonata içince Neşe’nin Lamu travması geçti, keyfi yerine geldi.

 

 Bu Restoran-Bar Shela kıyısındaki tek tesis ama klas bir yer.



Kıyıda teknecilerle köyün gençleri maç yapıyorlardı.



Odaya dönüp duş aldık. Terasımız sadece bize ait ve manzarası gerçekten ömre bedel.



Biraz dinlendikten sonra köyü keşfetmeye çıktık.

 

 Can ödev yapacağım diye tutturdu, ödev yapmayınca içi rahat etmiyormuş.

 

 Shela’nın Lamu merkezi ile ilgisi yok, gerçekten çok daha temiz, bakımlı ve turistik. 




  Duvarların çoğu olduğu gibi mercanla kaplı.



Mercan burda gerçekten bol bulunuyor!



Lamu’ya nasıl yürüyeceğimizi sorduğumuz bir adam 
“Az sonra sular yükselecek. Dönüşte mecburen tekneyle döneceksiniz. Niyetiniz sadece gidişte yürümekse de acele edin” deyince hemen odadan Can’ı alıp yola koyulduk.

 

 Yol kıyıyı takip ediyor ve eğlenceli. 
Sular yükselip duvara dayanınca geçmek imkansızlaşıyor.

 

 Yol üstünde kıyıda büyük kolonyal bir binanın önüne park etmiş adadaki nadir araçlardan biri olan Triportör ambulansı görünce buranın hastane olduğunu anladık.

 

 Bağış olan ambulans tam donanımlıydı
(Ben öğrenciyken bizim ambulanslar da böyle tam donanımlıydı)

 

 Her yerde olduğu gibi bu havadar hastaneye de girip sağlık sistemi hakkında bir fikir edinmeye çalıştım. 
İçeride birkaç hasta ve memurdan başkası yoktu.

 

 Hemşireler grevdeymiş, bu nedenle acil vakalar dışında poliklinik hizmeti verilmiyormuş. Ayaktan muayene 30 şilinmiş (25 cent) 
Neşe ve Can hastaneye girmeyip beni kıyıdaki bir ağacın gölgesinde beklediler.



Köye yürüyüşümüzün iki amacı var:
Birisi dönüş için uçak bileti, diğeri ise polis kantininden içki almak. Sora sonra kıyıdan epey içerideki mezarlığının yanında polis kantinini bulduk. 
 (Mezar taşları da mercandı)



Polis kantininde her çeşit içki vardı, rom türleri ucuz ancak bira depozitosuyla 150 şilindi. Biranın Lamu merkezdeki barda 200, Pepponide 350 olduğunu ve bir de taşıyacağını hesaba katarsan almak pek mantıklı değildi ama geldik diye iki şişe aldım. Toprak bir avlunun etrafını sundurma ile çevirip sandalyeleri dizerek Afrika tarzı bir Polis Eğitim ve Dinlenme Tesisi yapmışlar.

 

 Sıcaktan bunaldığımız için soğuk birer içecek alıp bu gölgelikte dinlendik.

 

  Kurant ve Bluberry’li Fantaları görünce Can’ın aklı çıktı. Gazoz kapağı koleksiyonu için bulabildiği bütün kapakları topladığı gibi bir de Fanta şişesi götürmek istedi.

 

Lamu merkezindeki turizm acentesine vardığımızda saat 17:40 olmuştu. 17:45te kapatıyorlarmış, ucu ucuna yetişmişiz. Acentede çalışan kızlar bize yardımcı oldular, akşam uçağı için 3 bileti 12 0000 şiline (135USD) aldık.

 

 Lamu sokaklarında dolaştık, sanki eskiden beri tanıdığımız bir köy gibi geldi. Sokak köşelerinde odun ateşinde cips ve çöp şiş yapıyorlardı.

 

 Biz de mangal başında birer çöp şişin tadına bakıp da bayılınca yanındaki evin çıkıntısına oturup dur diyene kadar getir dedik.

 

Soslu çöp şişler o kadar lezzetliydi ki 35 tel yemişiz.

 

 (Etleri çöp niyetine bisiklet akort tellerine takıyorlar)

 

 Yanındaki lahana salatası, ve patates kızartmaları ile bütün yemek 600 şilin tuttu, tıka basa doyduk. (şiş 10, patates kızartması 100 şilin) Daha dolaşmak, dondurma falan yemek niyetindeydik ama sahile çıkınca havanın kararmasıyla denizin kabarmaya başladığını görünce motorlardan biriyle 400 şiline anlaşıp temiz köyümüz Shela’ya dönmeye karar verdik. 
Yolda serpinti ve rüzgardan epey dayak yedik.

 

Gece köyün bakkalından aldığım Fanta’ları kantinden aldığım romla karıştırıp terasta kitap okudum.

 

 Acıkınca normalde önündeki sundurmada restoran olarak da hizmet veren köyün bakkalına gittim ama yiyecek hiç bir şey kalmamış. Geceyi Eti Formla kapattım. 
Sabah kahvaltıda aynı malzemelerin aynı sıra Mango Chutney diye bir sos vardı.

 

Ben içindekileri yazayım, okuyanlar tadını tahmin etmeye çalışsın:
 Mango, şeker, sirke, zencefil, sarımsak, hurma, kurant, kaju fıstığı, baharat.



Tur için sabah 9 da bizi otelin önünden alacaklardı, bir saate yakın bekledik gelen giden olmadı.

 

Telefonla aradım, yelkenle geliyoruz dedi Muhammed. 
Biraz sonra geldiğinde geç kaldıkları için özür diledi.

 

 Başka bir yolcu daha alacağımız için yelkenle tekrar Lamu’ya döndük. 
Muhammed diğer yolcu çifti almak için kıyıya çıktı, 15 dakika tartıştılar, adam vaz geçer gibi oldu, biraz daha tartıştılar, en sonunda sulh olup tekneye geldiler.

 

 Meğer adam da geç kaldınız, bu saatten sonra gidilmez diye  parasını geri istiyormuş. Bu tartışma sonucunda yarım saat daha geç kaldık. Kadın Alman, eşi İsviçreliymiş. İyi insanlardı biraz sohbet ettik. Önceki gün bizi plajda orda burada görüp tekne turuna beraber çıkmayı teklif etmeye niyetlenmişler. Yelkeni açıp orsa seyriyle Lamu’nun karşısındaki boğaza girdik.

 

 Burada suların çekilmesiyle iki yanda adalar ortaya çıkmış, dar bir su yolu oluşmuş.

 

 Yelkeni toplayıp motor tahrikiyle ilerlemeye başladık. 
(Tur için kıçtan motor takmışlar)
 Diğer adalara öteberi ve en önemlisi kocaman tanklarla su taşıyan ahşap tekneler sıra sıra gelip geçiyorlardı.

 

 Karşıdan gelenler rüzgarı tam arkadan aldıkları için yelken seyrindeydiler.

 

 Bu kanalda bir saate yakın ilerledikten sonra açık denize çıktık. Açık denizde rüzgar iyice arttı, teknemiz ceviz kabuğu gibi sallanmaya, biz de burunda kırılan dalgalardan ıslanmaya başladık.

 

 Bu minvalde bir saat kadar gittik. İleride kara görünmediğinden İsviçreli dönelim bari diye söylenmeye başladı. Ketum kaptan “Şşş sakin” gibi baş hareketleriyle mukabele etti.



En sonunda kumluk bir adaya vardık, rüzgar almayan bir kuytuya demirledik. Herkes canını kurtarmanın sevinciyle denize atladı. Yer yer kumluk, yer yer mercanlardan oluşan bir deniz tabanı vardı. Renkli tropik balıklar gördük ama su (söylediklerine göre) mevsimsel yağışlar nedeniyle biraz bulanık olduğundan bizim için pek ilginç değildi. 
Can ile yüzerek adaya çıktık, biraz dolaştık.

 

 Tekneye döndüğümüzde kaptan uyduruk bir misina çıkartmış bize yedirmek üzere tropik balık avlıyordu.

 

 Balıklar o kadar kolay avlanıyorlardı ki adam yola çıkmadan balık alma ihtiyacı duymamış. 15 dakikada kişi başı birer balık tutunca oltasını sarıp kaldırdı.

 

 Ben de heves edip bir olta attım ama püf noktası olsa gerek ki hiç tutamadım.

 

 Kaptan balık temini ile uğraşırken stilli sakallı, şekil yapmış müretebat mangalı yakıp üzerinde pilav ve sebze yemeği, sonra da tutulmuş balıkları pişirdi.

 

Bolca yemek, üzerine de meyve yiyince rehavet çöktü ama güneş çok yakıcı olduğundan uyuyamadım

 

 İsviçreli biraz daha yüzdü, dönüş hazırlıklarına başladık. Kaptan bir demet ot sapı çıkarttı, yelkeni bunlarla bağlamaya başladı.
Şimdi bu yelkenliler bizim bildiklerimize hiç benzemiyor.

 

 Türkiye’de yelkencilik denince her şey kip olacak. Malzemenin en kalitelisinden en az birer çift (biri yedek) bulunacak.
Halatların sarıldığı vinç denen makaraların bir tanesinin fiyatı 1000 euro civarında.(Rahmi Ağbi’nin dükkanı West Marine'de gördüm)  Bizim teknelerde bundan 4-6 tane bulunuyor.
Bu teknede ise makara bile yok, hiçbiri birbirine benzemeyen halatlar teknenin güvertesinde açılan deliklerden geçiyor.

 

 Yelkenler Türkiye’de bilgisayarla hesaplanıp, karbondan üretilip, euro ile satılıyor. 
Bunlarınki ise patiska gibi bir bezden, delikleri var.

 

 Üzerine herkes yağlıboya ile gönlünce bir şeyler boyamış.




 Tente olmadığı için güneşten kavruluyorsun.


 
Ayrıca çevre bilinci sıfır. Daha önce buralara yelkenle gelen komşumuz Ahmet Abi anlatıyordu; denize tonoz diye eski motosikletleri atıyorlarmış.
Bizim denizciler de inşaat demirinden yapılmış çapalarını mercan resiflerinin üstüne gelişigüzel attılar.

 

Bir de teknenin kıçında, eprimekten ne olduğu anlaşılamayan ama Kenya bayrağı olmadığı belli bir bayrak dalgalanıyordu.



“Ne bayrağı bu?” diye sordum.
Kaptan gururla “Bayern Leverkusen” dedi.
Buyur buradan yak!
Her neyse yelkeni bitki saplarıyla bağladıklarını görünce
“Bu kadar da olmaz artık” dedim.



 Meğer onlar manevra esnasında yelkenin erken açılmasını engellemek için kullandıkları geçici zayıf bağlarmış. Teknenin burnunu rüzgara çevirdikten sonra iskota halatlarını bir asıldılar, otlar koptu yelken açıldı.



 Dönüşümüz güzel bir yelken seyriyle oldu. 
Ben şahsen çok zevk aldım.



Can da kaptanı yanımızdaki başka bir yelkenliyi geçmesi için gaza getirdi, yarış yaptık.
Akşamüstü bizi Shela’ya çıkarttılar. Odada biraz dinlendikten sonra yemek için dışarı çıktık. Bu sefer havalı restoran Pepponi’ye gittik. İngiliz bir kadının işlettiği eski ve meşhur bir restoranmış. Dekorasyonundan garsonlarının kıyafetine kadar şık ve pahalı bir yer.

 

 50 yaşlarındaki kadın sürekli barda duruyor, masaları dolaşıp hatır soruyor. Bizim masaya da gelip memnun olup olmadığımızı sordu, “Memnunuz” dedik.



Barın önünde demirli duran hoş modern yelkenli de bu kadına aitmiş.



Neşe Tayland usulü tavuk, ben körili balık, Can da klasik olarak sosis yedi. Patatesi bittikçe garsonlar “Daha ister misin?” deyip getirdiler.

   

 Birer bira ile 4750 şilin (40 euro) hesap ödedik, ama restoranın internet şifresini de ele geçirdik. Shela’da bizim terastan çeken tek wi fi Peponi’ye ait olduğundan bu önemli bir kazanç oldu ama ne yazık ki son günde! 
(Bizden sonra burada kalacaklar için şifre ‘Peponi1930’.)
Sabah kahvaltıdan önce çıkıp dolaştım. Balıkçıların getirdiği kocaman balıklara baktım.

 

 Terasta kahvaltının üzerine yayıldık, kitap okuduk, güreştik. Neşe ve Can yüzmeye gitti, ben kitap okudum. 
Adada son bir tur attık, köylü çocuklara boya kalemleri verdik, heyecanla paylaştılar.



  Bizim garson çocuğa bizi havaalanına götürecek bir tekne bulmasını söyledim. (Havaalanı başka bir adada olduğundan ulaşım için tekneden başka alternatif yok.)

 

Saat 4 teki uçağımız için 2 gibi tekneye yerleştik.

 

 Yarım saatlik yolculukla havaalanının bulunduğu adanın iskelesine ulaştık. 
Ağaçların arasındaki toprak bir yoldan 500 metre kadar yürüyünce havalanına vardık.

 

Havaalanı Zanzibar’daki gibi açık,  gevşek bir yer.

 

Uçak pistinde bile rahatça dolaşabiliyorsun.



Pistin yanında bir hediyelik eşya mağazası var, makarasına üzerine duty free yazmışlar. Buraya gelenler de bunu ciddiymiş gibi çekiyorlar.

 

 Esas etkileyici olan ise dükkanın duvarının dibine sıralanmış balina omurlarıydı. Havaalanının girişinde de birkaç tane görmüş, anlam verememiştim. Dükkandaki çocuğa sordum, kıyıya vurmuş bir balinanın kılçığını çıkartıp kurutmuşlar, hediyelik diye satıyorlarmış.

 

 O anda bu bana çok saçma geldi, kim böyle bir şey alıp da uçakla evine taşır diye düşündüm. Ancak döndükten sonra Mobydick’i okurken bu balina kemikleri sık sık gözümün önüne geldi, hatta neden almadım diye pişman oldum. İnsan böyle bir şeye bir daha nerde rast gelir ki…

Bilet alırken uçağımızın küçük olduğunu (sanki bir dezavantaj gibi) söylemişlerdi. Ben ise hiç böyle küçük uçağa binmediğimden çok sevinmiştim. Piste inen her küçük uçağı bizimki diye heyecanla seyrettik, inince yanına gittik inceledik.

 

 Gerçekten 6-8 kişilik bir sürü uçak geldi. Nerdeyse motorlarını bile durdurmadan yolcularını indirip, yenilerini alıp kalktılar. Hatta ufacık bir uçakla doktorlar geldi, onların uçağı gitmedi, piste parketti.

 

En sonunda bizim uçak geldi. Küçük olmasına küçük ama hayallerimizdekinden çok büyüktü.
Sağlı sollu birer koltuk ortada koridoruyla 20 kişilik bir uçaktı. Ben pilotların omzunun üstünden bakacağız sanırken yerler numarasız olduğundan arka üçlüye düştük. Can ise uçağa biner binmez en öndeki koltuğu kaptı ve uçuş boyunca kapısı açık olan kokpiti seyretti.



İşin ilginç yanı pilotların ikisi de genç zenci kadınlardı. 
Kabin oldukça pisti. Yerlerde daha önceki yolcuların biniş kartları, çöpleri vardı. 
Hostes ve ikram olmadığını söylemeye gerek yok.



Eğik atış tarzı kısa bir uçuştan sonra Malindi havaalanına indik. Toplu taşım aradık ama yokmuş. Hava kararmadan bir otel bulabilmek için mecburen taksiye atladık. 
Şöför Mike kalender bir adamdı, bizi 4-5 otele götürdü, hepsi birbirinden berbat ya da pahalıydı. En sonunda deniz kıyısındaki turist pazarının karşısında Gilanis Oteli beğendik, 2000 şiline anlaştık.

 

 Oda kötüydü ama sadece bir gece yatıp çıkacağımızdan daha fazla dolaşmak istemedik.

   

 Oteli işleten mama filmlerden fırşamış gibi. Kocası vefat ettiğinden beri oteli tek başına işletiyormuş. 
Kadın tam patron havasında ardiye şeklindeki lobide oturuyor.

  

Duvarlarda gençliğine müteveffa kocasına ait fotoğraflar var. Mama ile eşi ve çocukları hakkında konuştuk. Pek gönülsüzdü ama fotoğrafını çekmeme izin verdi.

  

Çocukları ve torunlarıya orada yaşadıklarından lobi ardiye gibi ıncık cıncık eşyayla dolu.
Burada palmiye köklerinden kafa yapma geleneği var, Can bu heykelleri çok sevdi.

 

 Çantalarımızı bıraktıktan sonra çıkıp karşıdaki turist pazarını gezdik.

 

 Çarşıya yürüdük, Tawakal ofisinden Mombasa otobüsünün saatlerini öğendik. Sık aralıklarla olduğunu ve yer sıkıntısı olmadığını öğrenince yarın keyfimize göre hareket etmek üzere bilet almadık. Hava kararınca sokaklar zifiri karanlık oldu ve tenhalaştı.

 

 Korktuk, bozuk toprak yollardan yürüyerek otele döndük. Yolda açık restoran falan göremediğimizden yemeği de otelde yemek zorunda kaldık.  


  
 Patates kızartmasıyla tavuk söyledik. Mamanın torunu ev yemeği gibi bir haşlanmış tavuk getirdi.

 

 Yemekler 400-500, bira 200 şilindi, hepsi 1700 şilin tuttu. Garip bir akşam oldu. Otelde ve restoranda bizden başka kimse yoktu. 
Solgun ampulün ışığında kitap okuyup odamıza çıktık. Odamızda masa sandalye ve cibinlikten başka lüks olmadığından erkenden yattık.

 

Sabah 6:40 ta Neşe uyanmadan Can ile kalktık.
Otelin karşısındaki turist pazarının (Pazar dediğim teneke barakalar) içinden geçerek sahile yürüdük.

   

 Pazarda el işi deri kemerlere boncuk dizen gençler pek neşeli muhabbetli çalışıyorlardı. Nasıl yaptıklarını anlamak için biraz seyrettik, onların da hoşlarına gitti.



Deniz kıyısı dalgalı, kıyıda tek tük işsiz güçsüz insan dolaşıyordu.

  

 Böyle işsiz güçsüz deniz kıyısında oturan insanlara bayılıyorum. (Tabi çalışmak istediği halde işsiz olanlardan bahsetmiyorum.) 

   

 İzmir’deki Sahil Bulvarında bunları sık sık görüyorum. Genelde emekliler, balık tutmaya çalışıyorlar. (Gördüğüm kadarıyla İzmir’de balık tutmak için önce oltaya, sonra şişe Efes’e ihtiyaç var, yem bile üçüncü sırada geliyor)



Burada da iki genç balıkçı göğüslerine kadar suya girip ağ atıp çekiyorlardı.

   

 Kumsala oturup çekmelerini bekledik.

 

Bir saat uğraştılar, çıkan balık acınacak miktardaydı 

   

 Yine de helal olsun, yılmadılar suya tekrar girdiler. 
Yürüyerek ağı açığa götürüp, kıyıya dönüp çekiyorlar.

 

 Bayağı zahmetli ve ıslak bir iş, 

   

 Bu sefer tek balık çıktı.

 

Otele döndük. 
Can ödev yaptı ben kitap okudum.

 

Oteldeki kahvaltı akşam yemeğinden çok daha iyiydi.



Tekrar dışarı çıkıp önce turist pazarını gündüz gözüyle bir daha gezdik. Neşe hasır sepetleri beğendi, tanesine 400 dediler, pazarlıkla ikisini 500’e aldık. Ucuza aldık diye sevinirken az sonra başka bir alışverişte satıcı kadının para üstü çıkışmayınca, aynı sepeti 100 şiline sayıp bir tane daha verdi. Böylece bir sürü sepetimiz, bir de moral bozukluğumuz oldu.

 

 Kocaman tik ağacından tabaklar hoş ve ucuzdu ama taşımaya üşendik.

 

 Buzdolabı magnetlerini kontrplaktan oyulp ve el ile tek tek boyamışlar, hediyelik birkaç tane aldık.

   

 Otele dönüp sepetleri bıraktık, çantaları resepsiyona emanet edip hesabı ödedik.
Çıkıp biraz daha Malindi’yi dolaştık. 
Gördüğümüz kadarıyla sıfır turistik bir şehir, özellikle merkezdeki çarşı pazar ve gecekonduları.

 

Son kalan kalemleri burada dağıttık.
Çok makbule geçmiş olacak ki kalem verdiğimiz çocuklar uzun süre peşimizden ayrılmadı.

 

 Yorulunca Tawakal ofisinin yanında bir halk restoranına girip soğuk bir şeyler içtik.

 

 Restoranın havası hoşumuza gidince, otobüse binmeden önce yemeği burda yemeye karar verdik.
Otobüsümüz öğleden sonra 2 de olduğu için Malindi’yi keşfetmeye devam...
Bir pazar yeri bulduk, meyve aldık

 

Soyduğum meyve kabuklarını pazarda yere atınca pazarcı kadının biri 
"Ayıp değil mi, niye yere çöp atıyorsun, kendi memleketinde de böyle atıyor musun  vs" demez mi 
Ortalık öylesine çöp içindeydi ki kadının söylediği ancak şaka olabilirdi ama baktım ciddi, 
"Kusura bakma abla" deyip attıklarımı aldım az ilerdeki daha çöplü bir yere tekrar attım. (Zira çöp tenekesi yok)



Bu sıcakta yürüyerek keşif zor olduğundan deniz kıyısında bulduğumuz bir bara çöktük. Bar güzeldi, içecekler iyiydi, fakat yerli gençlerin dinlediği yüksek sesli tekno müzik o denli felaketti ki, sesi kıstırmamıza rağmen dayanamadık kaçtık.

   

Barın hemen yanında bir de eski kilise vardı. Kapalıydı ama ben bahçe duvarından atlayıp içeri girdim.
1800 lerde yapılmış, bahçesinde eski İngiliz misyoner- askerlerin mezarları var.

 

Biraz serinlemek için süpermarket sorup bulduk. İçerisi serindi. Yabancı ülkede süpermarket gezmesi hiçbir zaman atlamadığımız turistik atraksiyonumuz.

   

 Benim her gittiğim yerde hastaneleri ziyaret etmem gibi Neşe de her ülkede makarnaları inceliyor.

   

 Hem ülkenin fiyatları ve tüketim alışkanlıkları hakkında kimseye soru sormadan bilgi sahibi oluyorsun, hem de her ne kadar mallar globalleşse de her şeyin ucuz olduğu bir ülke var. Mesela ben diş iplerimi hep Uzakdoğu'dan alıyorum
Gerçi bizimkiler daha kaliteli ama çok pahalı. Lüzumsuz pahalı mallar listesine parfümün ardından ikinci sıraya girebilir.
Diş ipi deyince daha önce bahsettiğim Maceracı Kaptan Yavuz'u ziyaretimizde yemekten sonra diş ipi çıkartınca ortak bir noktamızı daha bulmuştuk: Diş ipine koptukça düğüm atıp, düğüm atılamayana kadar kullanmak.

Marketten aldığımız soğuk içecekleri yolun karşısındaki kaldırımda oturup içtik.

   

 Çok yorulduğumuzdan Can'ın isteğiyle tuktuk ile otele döndük.

   

 Çantalarımızı alıp Tawakal yazhanesine getirdik.

   

 Hesapta otobüsün kalkmasına yarım saat olduğundan aceleyle yandaki restorana girip karnımızı doyurduk. 
Burası aynı bizim esnaf lokantası gibi.

   

 Neşe ve Can sayıyla şiş kebap söylediler(30 ş/ş) .

   

 Ben sulu yemek istedim, garsonun önerisiyle baharatlı bir siyah fasülye yemeği yedim (30) , güzeldi. Salata patates limonata hepsi 750 ( 6 euro) tuttu.



Otobüsün saati geldiğinde biz yazıhanedeydik ama otobüs değildi. Burası ara durak olduğundan gelmesi, yolcu değiştirip kalkması bir saati buldu.

   

 Ben de bu arada kaldırımdaki boş bir kasanın üzerine oturarak fotoğraf makineme zum yaptırıp sağı solu çektim.

   

 Fotoğraf makinem hor kullanma yüzünden zum yapma fonksiyonu yitirdi.

   

 Zum yapabilmek için çok uğraşmam gerekiyor,

   

 Bir defa zum yapınca bol bol fotoğraf çekiyorum.



Bu seferki yolculuğumuz sorunsuz ve bizi hiç yormadan, geçti 



Afrika manzaraları izleyip kitap okuduk

 

 Otobüsten Pauline’nin evinin önünde indik.
 Jüliette Can’ı görünce pek sevindi.

   

Bizim yokluğumuzda o da kuaförde saatler geçirip annesininki gibi iplik örgü uzatma yaptırmış ve saç problemlerinden kurtulmuş.

 

 İkisi gece 12 ye kadar oynadılar.

 

Ben okyanusa son bir kez ayağımı sokmak için hava kararırken sahile gittim.

 

 Yine bir Cumartesi gecesi olduğundan barlar hareketleniyordu.

 

Uçağımız sabah 7 de olduğundan erkenden vedalaşıp yattık.
Hem uyanma stresinden hem cibinliğe kaçan sivirsinekler yüzünden pek uyuyamadım. 
Sabaha karşı 4 te şöför David geldi bizi alıp havaalanına bıraktı.



Çıkış işlemleri biraz uzun sürüyor, erken gitmekte fayda var.

 

Ayrıca giriş ve çıkışta parmak izini alıyorlar.

 

 Sorunsuz bir uçuşla İstanbul'a vasıl olduk.



İstanbul'da arkadaşımız Didem bizi havaalanında karşıladı ve evine götürdü.

 

THY sayesinde insan kuş misali; bir gün Afrika'da, diğeri gün boğazda.



Didem'in ihtimamlı bakımı sonrasında bir günlük istirahatten sonra yola devam edip evimize döndük.

 

Can İzmir uçağında son kalan ödevlerini bitirdi.

 

Kenya Orta Afrikanın gelişmiş ülkelerinden olmakla birlikte yoksul bir ülke. 



 Lamu Adası turistik çekicilik açısından yakın komşusu Zanzibar ile boy ölçüşemez ama bu nedenle daha otantik ve ucuz olduğu söylenebilir.




Bütçe: 800bilet+600 harcama 

Herşey dahil üç kişi 9 gün 1400 euro
Kitap: Lüzumsuz Adam-İshak Alaton
İstanbul'da Bir Hoş Seda · Anna Grosser Rilke

Müzik: African Brothers-Want some freedom