31 Ocak, 2007

ZANZİBAR

TANZANYA VE İSVİÇRE
(ZANZİBAR-ZÜRİH, Kasım 2006)



(Bu seyahati parça parça yayınlamıştım, şimdi kronolojik sıraya dizdim. Blogun şablonunu değiştirince yazılar ve fotoğraflar da biraz kaydı)


1.ZÜRİH VE DAR ES SELAM




Bu yazı için önerilen şarkı Tanzanya'nın Müzeyyen Senar'ı Bi-kidude'den






















Pek çok kişi gibi benim de Tanzanya denince Afrika’da olduğu dışında bir bilgim yoktu.









Zanzibar’ın ise Freddy Mercury’nin doğum yeri olduğunu bilmekle birlikte Afrika’nın Batı kıyısında olduğunu sanıyordum.






Hürriyet'in Pazar ekinde Uğur Cebeci’nin yayınladığı fırsatlar köşesinde Swissair’ın Nairobi ve Dar Es selam’a promosyon yaptığını okuyunca önce Nairobi’ye niyetlendik.























İnternetten biraz okuyunca Nairobi yerine, daha önce adını bile duymadığımız Daresselam’a gidip, oradan Zanzibar adasına geçmenin iyi fikir olduğuna karar verdik. Biletler Zürih aktarmalı olarak kişi başı gidiş dönüş 250 Euro civarındaydı, ancak vergilerle 500’ü buldu.




















18 Kasım sabahı İstanbul’a indik. Yıllar önce otostop yaparken tanıştığımız (otostop yapan bendim) arkadaşım Altuğ ’larda eşi Elmas'ın hazırladığı mükellef kahvaltıyı ettikten sonra tekrar havalimanına döndük.






















İstanbul’a her gidişimizdeki gibi İstanbullulara acıdık.




















Hızlı bir çekinden sonra duty free ‘den yolluk bir içki almak istedik ama Swissair Zürih aktarmalı uçuşlarında kabine sıvı almıyormuş. Esas bagajımızı da Daresselam’da almak üzere teslim etiğimizden alışveriş yapmadan geçen sefer doyamadığımız İşbankası’nın üst kattaki salonuna çıktık. Bu kez 1 saat (veya 5 votka kola) kadar vakit geçirdik.








Uçak vakitlice kalktı ve yolculuk üç saat sürdü. Yolda mozarellalı kapalı pizza gibi bir şey verdiler.














Geceyi havaalanında geçirmeyi planlamıştık. Enformasyon bürosundaki yaşlı hanıma havaalanında nerede uyuyabileceğimizi sordum. Havaalanından çıkamayan aktarmalı yolcular için odaları olduğunu, boş yer olup olmadığını soracağını söyleyip bir iki telefon etti. Bize bir kişilik iki oda bulmuş, tanesi 63 frankmış! Çift kişilik oda da 100 müş. Bedava bir yer yok mu dedim hayal kırıklığı içinde , yaşlı bayan gülümseyerek 'Zürik’de sadece gülümsemeler bedavadır!’ dedi.














Yatacak yer işini geceye bırakıp bir an önce şehre çıktık. Yolda otomatik internet makinesine 2 Euro yerine 1 YTL attım, kabul etmedi. Tren için votka kolaların da etkisi ile otomattan 2 kişilik gidiş dönüş bilet aldım, daha sonra trene binmek için bilet gerekmediğini sadece kontrolde bilet göstermek gerektiğini anımsadım , ama 23 frank (26 YTL) kredi kartımdan uçmuştu.












Yıllar önce Tıp fakültesinde genç bir talebeyken ( Mehmet Ağar antresi ) Budapeşte’ye staja giden bir arkadaş bir ay boyunca bu bilet sisteminden haberdar olmadığından, dönüşte doğu blokunda ulaşımın bedava olduğunu kantinde ballandırarak anlatmış, ertesi yıl ona inanan ve bilet almayan başka birisi daha ilk bindiği metroda 250 Forint ceza yemişti.








Zürich HB yazan trenlerin hepsi iki istasyon sonra merkeze gidiyormuş. Niyetimiz kentin meşhur İstiklal cad. muadili İstasyon cad.’ni (Bahnhof strasse) gezip dere kıyısından şöyle bir şehre bakıp dönmek.









İstasyondan çıkınca, bizi İstanbul’dan uğurlayan sevgili İşbankası’nın Zürih şubesi karşıladı, hemen yanında da orjinal bir Migros mağazası vardı. Sokaklar saat 9 olmasına karşın bomboş, dükkanlar kapalı , araba geçmiyor...































Elimizdeki, havaalanından aldığımız haritadan önce dere kıyısını sonra şehrin barlar sokağını sora sora bulduk. 






















Zürih (karanlıkta pek gözükmüyor da haritadan anladığımız kadarıyla) büyük bir gölün kıyısında kurulmuş . Derenin içinde botlar, teknelerle dolu yüzer iskeleler, dubalar üzerinde bir sirk, ve mavnadan dönüştürülmüş yüzen bir restoran – tiyatro var.










Suyun kıyısından yürüdük, etrafta hemen hemen sadece ellerinde bira şişeleri taşıyan 17-20 yaşlarında düşük pantolonlu, hal tavırları İzmir’deki akranlarından farksız kızlı erkekli gençler var.









Karanlık kuytularda oturanlar da az değil. Bu gruplardan etrafa esrar kokusu yayılıyor.







Mavna tiyatro- restoranda devre arasına denk geldik, dışarıda kadife tuvaletli hanımlar telefonla konuşup sigara içiyorlardı. İçeriye girdik 10 tane kadar masa, köşede sahneden oluşan bir salon. İçersi çok sıcaktı hemen çıktık, ama güzel bir ortamdı. Sokaklar bomboş ve soğuk ama ufak kafe ve restoranlarda dışardan göründüğü kadarıyla çok sıcak bir ortam var. Herkes Cumartesi gecesini şarap içerek mum ışığında sohbet ederek geçiriyor.







Sabah uçağımız erken saatte olduğundan kalma niyetimiz yok ama fiyat sorduk: Hotel Californiya’da iki kişilik oda kahvaltı 162 Frankmış
Barlar sokağını bulduk, en mostralık barın adının Kon-Tiki olduğunu görmek Thor Heyerdahl ve arkadaşlarının maceralarını daha yeni okuduğumdan beni çok heyecanlandırdı.











Sokakta içenler bizim Gazi Kadınlar sokağının aynısıydı. Hava çok soğuk olduğundan fazla takılmadık, biraz ilerde sabah uçağa bindiremeyeceğimiz sıvılarımızı tüketmek üzere Mc Donalds’ın önündeki banklara oturduk. Kısa sürede masa komşularımızla ahbap olduk. Bize İsviçre birası ikram ettiler , biz de onlara uçaktan alınmış Avustralya şarabı.
Roberto ve Filip üniversitede öğrenciymişler. Filip tıp okuyormuş, 4. sınıftaymış, kardiyolog olmak istiyormuş. Tıp Fakültesi harcırahı yıllık yaklaşık 1000 frank kadarmış. Yurtta kalıyor, para kazanmak için de okulun sağladığı olanaktan yararlanarak hastanede, görevi olan nöbetlerin dışında ekstra nöbet tutuyormuş. Devlet için çalışan doktorların maaşları 10 000 Frank civarındaymış. (1 Frank yaklaşık 1,1 YTL)




















Roberto ise ekonomideymiş, bitirince deneyim kazanmak için Amerika’ya gitmek istiyormuş .
Neden İsviçre’nin Avrupa birliğine girmediğini ve Türkiye’nin üyeliğine nasıl baktığını sordum.


















İşsizlik artar , refahları düşer diye korkuyorlarmış, Türkiye ise girmeden önce kürt sorununu çözmeliymiş. Barlara giriş 6-7 frank, bira da ayrıca bir o kadar olduğundan sırt çantalarına doldurdukları biraları sokakta içiyorlarmış. Markette bira 1,5 Frank kadarmış.
Trende bilet kontrol sıklığını sordum, Cumartesi geceleri daha sıkı oluyormuş, cezası kişi başı 80 Frankmış.








Çocuklar çok efendi ve tatlıydılar. Vedalaşıp ayrıldıktan sonra çok üşüdük, 12 de havaalanına döndük. Yine kontrol olmadı, boşa gitti biletler. Havaalanında, daha önce havaalanlarında uyuma deneyimlerinin anlatıldığı siteden geceleri daha sakin ve koltuklarının daha rahat olduğunu okuduğum B terminalini bulduk ama tarif edilen yeri bulamadık, çok da uğraşmadık. Koltuklar çok rahatsız gözüküyordu. Kapanmış olan Starbucks’ta uyuklayanlar arasında boş iki koltuk bulduk ama rahatsızdı, aydınlıktı ve müzik çalıyordu.














Dolaşırken Asia restoranının arkasında karanlık bir köşede Friends kafesini buldum. Tabureler yatak olacak şekilde dizilmişti. Yanına kendim için bir sıra da sandalye dizdim, oldu şahane iki yatak.















Tam uykunun en tatlı yerinde sabah 4 ‘te kafenin çalışanları geldi, onlar söylemeden biz kalktık, banklarda yatan Japonların yanına geçtik.


























Saat 6 da kalktım, tuvalette su ısıttım, kahve yaptım.


























Dışarı çıktım: Zürih sisler altında.





















Annemin börekleriyle kahvaltı ettik. Pasaportlarımızı damgalatıp kontrolden geçtikten sonra dutyfree den içki alabilirmişiz ama ben yine almadım ,çünkü dönüşe kadar bitiremezsek Tanzanya'da uçağa yine almayacaklardı.
Her yerde uçağa neleri bindirmenin yasak olduğunu gösteren istasyonlar dışında görevliler tek tek herkesi yakalayıp anlatmaya çalışıyorlar ve fermuarlı torba dağıtıyorlardı.













Biz de burun spreyimizi torbaya koyduk, sağlam görünen torbalardan da seyahatte lazım olur diye epeyce aldık.
Uçak bu sefer dünkü gibi 321 değil 33o’du ve oldukça konforluydu. İsviçre Alpleri görkemliydi.






















Her koltukta ekran, 5 yeni film, belgeseller, oyunlar, müzik vs. vardı. Biraz Karayip Korsanlarını izledim, komik bir filmmiş.
























Epeyce de kim beşyüz milyar ister oynadık, 64 bin pounda kadar gelmiştim ki, Neşe şaşırttı, bir süre sonra aynı sorular tekrar sorulmaya başlayınca sıkıcı oldu, bıraktım.























İkramlar kaliteli hostesler güleryüzlüydü. Soya soslu tavuk patatesin yanı sıra dünkü kapalı pizza ve dondurma da vardı.









İnişten önce de İsviçre çikolatası ikram ettiler. Yol 10,5 saat sürdü, 45 dakika da Nairobi’de(Kenya) bekledik. Nairobi havaalanının duvarında kocaman 'Every baggage you handle lifts Kenya higher’ (taşıdığınız her bagaj Kenya’ı yükseltir) yazıyordu.Yolcuların çoğu safariye giden beyazlardı. Uçaktaki pek az siyahın hemen tamamı Tanzanya’ya geldi.
Dar es selam’da Türkiye’de merak ettiğimiz ‘Kapıdan vize alınabiliyor mu?’ sorusunun yanıtını aldık. Duvara asılan vizesiz içeri alınmayacak ülkeler listesinde Türkiye de vardı. Bize mutlaka vize almamızı söyleyen Faruk Budak’a dua ettik. (vize 70 euro). Çantamız banttan çıktı, sevindik. Business klasta gelen çok yaşlı bir teyzeye hostesinden gümrükçüsüne herkes büyük ilgi gösterdi, sordum adı Bi Kidude imiş, Tanzanya’nın Müzeyyen Senar’ı denebilirmiş. 100 yaşına yakın olmasına karşın hala şarkı söyleyip dans edebiliyormuş.











Havalanından çıkışta gerçekten ‘bu ne sıcak!’ dedik. Taksiciler fazla ısrarcı olmadı, para bozdurduk(1 USD=13000 Tanzanya şilini). 20 dolar isteyen taksiyle 10000 şiline anlaştık, bütün taksiler beyaz Toyota (Corolla ve bilmediğimiz büyük lüks modeller) ,trafik soldan.







Faruk Budak’ın tavsiye ettiği Jambo İnn’e gittik. Jambo, hemen öğrenildiği üzere swahili dilinde merhaba demek. Karşılaştığın 5 kişiden 4’ü Jambo diyerek geçiyor yanından. Oda fiyatı klimalı 25 000 klimasız 20 000 miş. Biz zaten henüz soğuk algınlığımızı atamadığımızdan klimasızı aldık.








Odada her yatağın üzerinden cibinlikler sallanıyor. Tanzanya’da epidemik olmasa da sıtma ve sarı humma görülüyormuş. Biz de yola çıkmadan Pasaport’taki liman sağlık işlerlinde sarı humma için aşı olduk ve 10 yıl geçerli aşı kartımızı aldık. Salgın olmadığı için kapıda aşı kartı falan sormadılar. Ayrıca yanıma sıtmaya karşı koruyucu ilaçlar almıştım ama sıtma taşıyan anofel adlı kocaman sivrisineği de hiç görmediğimden kullanmadık.
Odaya girer girmez musluğu açıp suyu inceledim: Gerçekten de güney yarımkürede olduğumuzdan su deliğe saat istikametinde dönerek gidiyor. İlk defa güney yarım küreye geçtiğimizden bunun çok muhabbeti olmuştu Türkiye'deyken. Hatta eski bir denizci olan Altuğ'un söylediğine göre tam ekvatorun üstündeyken su deliğe dönmeden gidiyormuş . Bir duş alıp çıktık, katların girişinde ve dış kapıda özel güvenlik görevlileri bekliyor.










Resepsiyoncu Miki otelin etrafındaki sokakların pek tekin olmadığını söyledi, zaten biz de kapıdan çıkıp karanlık sokakları görünce tahmin etmiştik. Otelin internet kafesinden vardığımızı bildirdik (1000/ saat) .Annemin böreklerinden Miki ve kattaki güvenlik görevlisine de verdim, çok sevindiler. Miki de bana üçlü priz adaptörü verdi. Prizler üç delikli üsttekine kalem sokunca fişi sokacağın delikler açılan cinsten, ama ben nemelazım bilmediğimiz memleket deyip deliğe bir şey sokmadan resepsiyona sordum. Odanın camları açık, tavan vantilatörü çalıştığı halde buram buram terliyorum. Dışardan sürekli çalışan klimaların gürültüsü geliyor.









Cibinlikteki ufacık delikler bile müşteriler tarafından o kadar tamir edilmiş ki ilk gece tedirgin oldum.
Sabah otelde kahvaltı ederken yağmur başladı.










Arka masadaki Avustralyalı kıza hep yağıyor mu dedim, günde 1-2 yağıyormuş, iyi oluyormuş, hava temzileniyormuş. Kızın rehber kitabını incelemek için aldım, baktım fena değil izin isteyip iki sokakötedeki fotokopicide Zanzibar bölümünün fotokopisini çektirdim. (20 x 25=500 şilin)










Yağmur kesilince limana doğru yürüdük, yollar perişan, çamur içinde , elektrik kesintisi olduğundan her yerde jeneratör gürültüsü, yoksul bir ülke…







Limanda tüm teknelerin saatlerini ve ücretlerini gösteren bir fotokopi den resepsiyoncu Miki’nin tavsiye ettiği Sea horse teknesini seçtik. Kişi başı 25 dolar, liman vergisi dahil. 10 dolardan aşağı da gidebileceğimizi tekneye binince anladık, ama bileti alırken hiç pazarlık edesim, araştırasım yoktu.







Necmi Toraman’ın da çok fakirler abi gazıyla pazarlık etmeden alıverdik. Bilet satan çocuk Türküz deyince önce İstanbul, sonra Hasan Sas dedi. Odaya dönüp çantaları aldık, feribot saatinden 1 saat önce iskeleye geldik.




















Oldukça suratsız memurlar çantalarımızı açtırıp aradılar, daha sonra feribota 20 metre uzakta sundurmanın altında kalabalık bir grupla birlikte sırtımızda çantalar epey bekledik.

























Tepelerinde koliler, marul çuvalları taşıyan hamallar da o sıkışıklıkta aramızdan bizi itip kakarak geçtiler. Bizimle bekleyenler arasında albino bir zenci de vardı. En sonunda kapıları açtılar, ancak o anda yağmur çiselemeye başladı. Hemen ardından öyle bir sağanak indirdi ki feribota varana kadar duşun altına giyinik girmiş gibi olduk.





















Bir de bilet kontrolü için tek sırada bekletilince kuru hiçbir yerimiz kalmadı. Aslında tamamen ıslandıktan sonra zevkli bir olay, sıkıntı kuru bir yerin varken o noktayı kuru bırakabilir miyim diye yaşanıyor, yoksa sıcak havada serinletici bir duştan farksız.




















Feribotta salonlar klimalı olduğundan arka güverteye çıktık, iki koltuğu kurulayıp üstümüzü değiştirdik, hasar tespiti yaptık.
Çantalara ödediğimiz paralara güvenip su almaz sanıyordum, ama Adidas marka ufak sırt çantasının iç cebinde, iç içe üç naylon katmanın içindeki yedek hafıza kartının ıslandığını ancak ertesi gün fark ettim.




















Yanımızda oturan John’la sohbet ettik. Adada doğu plajında bir otelde resepsiyonist olarak çalışıyormuş. Adını önce turistik adı sandım ama gerçek adıymış, Protestanmış. Ayrıca Katolikler ve Lutheryenler de varmış, ama gittiğimiz Zanzibar’ın büyük çoğunluğu Müslümanmış.





















John kuzeyde Klimanjaro dağının oradan Arusha’danmış. Nasıl herkesin İngilizce bildiğini sordum, okulda öğreniyorlarmış, ama esasen ingiliz kolonyal yönetiminin etkisiymiş. Kenyalılar’ın bir kısmı ve Ugandalılar swahili dilini iyice unutmuşlar aralarında İngilizce konuşuyorlarmış.




























John’dan öğrendiğime göre bu Swahilice Arapça gibi bir dil, hemen tüm doğu kıyısı lehçeleri farklı olsa da aynı dili konuşuyorlar. Ancak esas olan swahilice konuşmak değil bağlı bulunduğun kabile (aşiret) imiş. Aynı kabilenin çeşitli ülkelerde üyeleri olabiliyormuş. Tanzanya’yı 40 yıldır aynı tek parti yönetiyormuş. Başbakan değişse(ölse) de parti hep aynıymış. Başbakan yardımcısı da hep Zanzibar’lı oluyormuş. Son yıllarda başka partiler de kurulmuş ama henüz seçim olmamış. Nitekim duvarlarda parti afişleri görmüştük. Otelden ayda 70 dolar kazanıyormuş. Doktorlar 400 dolar alıyormuş.







Feribotta hemen hemen hiç yabancı yoktu, yerlilerde de pek turist havası izlenmiyordu. John’a niye bu kadar insanın adaya gittiğini sordum. Zanzibar deniz ticaretinde önemli bir noktaymış. Dubai gibi arap kentlerinden çıkan gemiler Zanzibara’a uğrarlarmış. Her türlü ikinci el eşya, elektronikten tekstile adada çok ucuzmuş, insanlar da bavul ticareti için gidiyorlarmış.




















Feribota 11 500 şilin vermiş. ( Biz kişi başı 32 000 vermiştik) . Dehşet verici fark sonradan anladığıma göre iki nedenden kaynaklanmış. Birincisi bizim biletler 1. sınıfmış, yani yerimiz klimalı salondaymış, açık güverte ise 3. sınıf oluyormuş. İkincisiyse yerlilere bilet daha ucuza satılıyormuş.Binerken biletleri incelemediler , zaten inceleseler de yağmurda hamur gibi olduğundan bir şey okunmuyordu. Yani bir yerliye 3. sınıf bilet aldırsak da olurmuş.
Yolda Necmi’nin bahsettiği diğer ucuz feribot Azize’yi solladık, gerçekten de yüzen hurda gibi bir şeydi, kesif siyah duman çıkarıyor ve bizden bile yavaş gidiyordu.









Yolculuk 3,5 saat sürdü,vardığımızda iyice kurumuştuk. İskelenin çıkışındaki büroda form doldurup pasaportlarımıza Zanzibar damgası vurdurduk, Zanzibar'a girdik!

HAFTAYA BURADA:




ZANZİBAR ...









...VE GÜNDÜZ GÖZÜYLE ZÜRİH









4 Comments:





Anonymous said...



Bora bey bir solukta okudum. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum.


Cuma, Aralık 15, 2006 6:08:00 PM



Anonymous said...
Sayın ssbb,ikinci bir blog unuzdan bahsediliyor.Adresi nedir? öğrenebilirmiyim?Bu arada haftayı iple çekiyorum zanzibar ın devamı için. Sevgiyle...
Cumartesi, Aralık 16, 2006 2:21:00 PM

ozgurr said...
bora bey
tanzanya vizesini istanbul daki fahri konsoloslukdan mı aldınız.kaç günde verdiler ve vize formaliteleri ne,yani hangi evrakları istiyorlar?teşekkürler.
Pazar, Aralık 17, 2006 1:44:00 PM

ssbb said...
Vizeyi İstanbul fahri konsolosluğundan aldık. Sadece görev belgesi ve otel rezervasyonu gönderdik, ancak yeşil pasaport kullandığımızı belirtmeliyim, mavi pasaport için farklı şeyler istenebilir.
Vize ücreti 50 euro, 20 euro da masraf alıyorlar. Normalde 3-4 hafta sürüyormuş , ama bizimkini bir gruba eklemişler, 4 günde çıktı, kargo ile gönderdiler.
Pazartesi, Aralık 18, 2006 7:48:00 PM







ZANZİBAR II
(STONETOWN)





(Geçen haftadan devam)
Değnekçiler liman kapısının dışındaymış. Ben de tekneden inince yanımıza kimse gelmemesine şaşırmıştım. Liman çıkışındaki kocaman ağacın altında bekliyorlarmış.






















Hepsi 'Benim otel çok yakın, arabayla beş dakka' diyorlardı. En gariban görünümlü bir tanesi ise ben yürüyerek götürcem diyordu. Ona takıldık ama iki çift laf edince anlaşıldı ki Dude abi dut gibi sarhoş.





















Neyse bize iki üç otel gösterdi. Fiyatlar genelde 30 dolar civarında , ama oteller havalı butik otel gibi. Ara sokaklarda daha mütevazi bir otelin süit odasını beğendik.






















Resepsiyoncu Ali 35 dolar dedi.



























'Bak' dedim 'sen Ali, ben İbni Ahmet (Müslüman ülkelerde Bora pek bir anlam ifade etmediğinden kendimi genelde İbni Ahmet (Ahmet’in oğlu) veya Ahmet olarak tanıtıyorum , Neşe’ye de bazen Ayşe diyoruz, nerede ne dediğimizi unuttuğumuzda sorun oluyor) 20 dolara vereceksen kalalım'.
























'Peki' dedi, Annex 2 otele yerleştik. Oda büyük; iki tane çift kişilik kral yatağı ,TV , klima, buzdolabı var.























Kahvaltılarda gördüğümüz kadarıyla otelde bizden başka kalan da yok. Bunun nedeni sanırım otelin rehber kitaplarda yer almaması. Eğer rehber kitaplara girmediysen yoksun!


























Kahvaltı terasta sadece bizim için hazırlanıyor, yanında bir termos sıcak süt, bir termos sıcak çay veriyorlar, doya doya içiyoruz...
























Odadaki TV’de El Cezire’nin İngilizce yayınında Kanada'lı Müslüman gençlerin 'bize farklı bakmayın, biz de insanız' konulu röportajları vardı.
























Aynen CNN, MTV formatında bir yayındı. Bir de Star-search diye popstar yarışması izledim. Duş alıp dışarı çıktık, sahilde denize atlayan çocukları izledik.







































Deniz limanda pek temiz görünmüyordu, ama çocuklar İzmir Konak'ta yüzen akranları gibi bunu umursamıyorlardı.
























Sunrise diye lokal bir restoran bulduk, görünümü ve müdavimleri Küba’daki halk tipi barları andırıyor,





















fiyatları da süper: Kalamar + patates kızartması 3000 şilin, biralar 2000 (Bin şilin 1,1 YTL).



























Tanzanya’da üç çeşit yerel bira her yerde bulunabiliyor, ve en lüks (tabi bizim gideceğimiz kadar lüks) restoranda bile aynı fiyata satılıyor. En çok içtiğimiz Klimanjaro pilsener, tadı Efes’e benziyor. Halkın daha çok tuttuğu Safari ise Tuborg Gold tadında, ilk başta tadı tuzlu gibi geldi ama daha sonra sevdim onu da.
























Bir de Kenya malı Tusker var, o biraz hafif geldi pek içmedik, Troy’a benziyordu. Alman turistler için Heineken falan gibi biralar da mevcut tabii. Restorandan çıkınca otele dönerken deniz kıyısında kurulmaya başlanan yemek pazarını gezdik.




















Mangallar yakılıyor, salatalar doğranıyordu, ama Tayland’da da olduğu gibi önceden pişirilmiş görünümleri süslü fakat tatları o kadar iyi olmayan çöp şişler mangalda ısıtılıp verildiğinden biraz hayal kırıklığına uğradık.























6-7 karideslik bir şiş 2500, istakoz kolunun tanesi 3-4000, Ortaklar tipi çöp şişin on tanesi 1000, patates kızartması 500 şilindi. Biz biraz çöp şiş ve patates yedik.






















Sonra da yine mangalda pişirdikleri muz(500) kasawa(1000)ve tatlı patatesin(500) tadına baktık. En çok ilk defa yediğimiz kasawayı beğendik; yukaya benzeyen ince uzun bir kök ve kestane kebap tadındaydı .






















Muzla patateslerde iş yoktu tabakta bıraktık. Yarın adanın en büyük turistik atraksiyonu olan baharat turuna katılacağız, akşamdan resepsiyoncu Ali’ye yer ayırttık, tur ücreti olan 10’ar doları verdik.






















Burada herkes turizm acentesi, resepsiyoncular konfirme uçak bileti bile satıyorlar. (tabi güvenip alanlara) Bir de güneye dolmuşlarla gidip, denize açılıp yunuslarla yüzme turu var ama bize cazip gelmedi.
Gece sıcaktan uyuyamadık. Ayrıca gençler de sokakta yüksek sesle bağırışıyorlardı.
























Bir adam; herhalde enfiye çekiyor olmalı ki, sürekli ‘lip-stick’ gibi bir ses çıkartarak hapşırdı. Bir de pencerenin karşısındaki camiden saat beşte bir sabah ezanı okudular ki evlere şenlik, hayatımda duyduğum en müzikten yoksun ezandı!

























Sabah baharat turuna katıldık. Toyota minibüste 10 kişi kadarız, genelde gönüllü olarak Tanzanya’ya çalışmaya gelmiş Kuzey Avrupalı gençler, adaya da tatil için geliyorlarmış. Rehberimiz Şaban kendini ve şöförümüz Ramazan’ı tanıttı. Neşe ‘Sen de kendini Recep diye tanıt bari’ dedi. Yolda gördüğümüz spiral hindistan cevizinin üzerine, Şaban'ın iddiasına göre küçükken yıldırım düşmüş.
























Baharat turu için adanın kuzeyine doğru 1 saat kadar gidip devlete ait tarım çiftliklerine ve köylere gidiliyor.

























Yolda içinden geçilen ve polis kontrolü olan köyün adı Bububu'ymuş, isim eskiden burada olan tren istasyonundan geliyormuş.




















Yerliler trene çufçufçuf yerine bububu derlermiş. Çiftliklerde kendisini bildiğimiz ama nasıl yetiştiği hakkında hiçbir fikrimiz olmayan vanilya, kakule, karanfil gibi baharatlar ve jackfruit gibi meyveler ağaçlarında tanıtılıyor ve yeniyor.





























Zanzibar karanfil üretiminde dünyada ikinci sıradaymış.
Baharatları tanıtırken Şaban şöyle bir yol izliyor. Elindeki bıçakla ağacın yanına gidip yaprağından meyvesinden ya da kabuğundan bir parça kopartıp bizlere koklatıyor ve ne olduğunu bilmemizi istiyor. Herkes tahmin yaptıktan sonra da ne olduğunu söylüyor. Bu şekilde gördüklerimiz içinde :
Kinin: Bu ağacın yapraklarından elde ediliyormuş. Benim ilk çiğnediğim taze bir yapraktı, pek acı gelmedi. İtiraz ettim, daha kallavi bir yaprak verdi, çiğnedim gerçekten kininmiş!

























Deneria (Jöle meyvesi) : Yerliler bunu kesip içinden çıkanı saçlarını şekillendirmek için kullanıyorlarmış. Gerçekten de tam saç jölesi kıvamındaydı.




































Star fruit:İngiltere’de yemeklere bizim ekşi erik koyduğumuz gibi konurmuş, çok pahalıymış. Ekşi can erik gibi bir tadı var, kesitinde beyaz bir yıldız çıkıyor. Burada kullanılmadığından ağacın altı dolu.




















Ruj meyvesi: Dikenli olan meyvenin çekirdeklerini ezince ’80 lerin ruj rengi ortaya çıkıyor. Organik ruj!





















































Karabiber: Ağaca sardırılmış bir sarmaşığın üzerinde salkım şeklinde yetişiyormuş. Kurutulduktan sonra suda bekletilirse siyah kabuğu soyulup beyaz karabiber yapılıyormuş.Tazesinden birer tane yedik, acısı burnumuzdan çıktı ama Neşe’nin ağrıyan boğazına çok iyi geldi.















































Tarçın: Kabuğu bıçakla sıyırınca herkes anladı tarçın olduğunu.


















Lemon grass: Türkiye’de yetiştirilmediğinden Türkçe adını bilmiyorum, ama kokusu hemen Tayland’ı hatırlatıyor. Koparılıp taze taze yemeklere katmak için evlerin etrafına ekiliyormuş. Aynı zamanda kremi ve yağı da sivrisinek kovmakta ve masajda kullanılıyormuş. Biz de ufak bir krem aldık 1500 şiline.



















Vanilya: Karabiber gibi ağaçlara sardırılan sarmaşığın kökü çok yüzeyde olduğundan yanmaması için hindistan cevizi kabuklarıyla örtülüyormuş. Taze fasulyeye benzeyen meyveleri kurutulup simsiyah olunca koku veriyormuş. Tazesi kokmuyordu.


















Zerdeçal: Ayrık otuna benzeyen yaprakları olan bir bitkinin kökleriymiş. Tarlanın çitine asılı torbadan kesip inceledik. Burada çumarik deniyormuş.


















Kakao: Yaprakları yenidünyaya benzeyen orta boylu bir ağaçta yetişiyormuş. Olgun meyvelerinde tatlı bir özsu-jöle olduğundan çocuklar rahat bırakmıyormuş. Biz olmamış bir tanesini kesip baktık, tattık.






























Kakule: Yerlerde sürünen sarmaşık gibi bir şey. Biraz kapariyi andırıyor, ama kapari tomurcukken kullanılıyor bu ise çiçek açıp geçtikten sonra.




















Karanfil: Kocaman bir ağaçta yetişiyor. Çiçek açmadan önceki tomurcuk hali en kıymetli ürünmüş. Çiçeklisi ikinci derecede, çiçeğini dökmüş hali ise en değersiz haliymiş. Ayrıca sapı da değerlendiriliyor, yağı çıkartılıyormuş. Tanzanya üç konuda dünyada ikinciymiş: Karanfil üretiminde (birinci Endonezya), Hindistan cevizi üretiminde (birinci Sri Lanka) , Yağmur (birinci İngiltere imiş; yani Şaban böyle söyledi)






















Kahve: Zanzibar’ın kahvesi kendine has kokusu olan yumuşak bir kahveymiş, ancak üretimi çok az olduğundan sadece yerliler tarafından tüketiliyormuş. (sokaklarda mırra fincanlarıyla içtikleri bu kahveymiş). Normalde G.Amerikada toplanmasını kolaylaştırmak için daha bodur budanırken burada büyümesine izin veriliyormuş. Tazesinin tadı, ucuz kahveli misafir şekerlerini andırsa da bunu yiyen keçilerin neşeyle dansettiklerine inanmak güç!






























Capo (Pamuk ağacı): Kurumuş gibi görünen bir ağacın meyvelerinin içinden pamuk gibi bir şey çıkıyor, ve yatak yorgan doldurmakta kullanılıyormuş.



















Muskat: Bodur çalı gibi bir ağacın meyvesi. Tazesi kayısıya benziyor, içinden çok vahşi kırmızı bir yaprağa sarılı muskat çekirdeği çıkıyor. Vahşi kırmızı yaprakları pazardaki baharattçıda kurutulmuş olarak satılırken de gördüm, renklerini kaybetmemişlerdi.
Tatlı patates ve kasawa: Patates çiçeğine benzer çiçeklerini patates tarlasına benzeyen tarlasında gördük.































Daha sonra köyün içinde bir tezgahın başına geçip buralarda yetişen meyveleri tattık
Jackfruit: Adı Endonezya / Jakarta kökenli olmasından geliyormuş. Kocaman bir meyvenin ağaçta yetiştiğini görmek ilginç. Nasrettin Hoca’nın fıkrasını boşa çıkartıyor.
Mahsul zamanı altında dolaşmak çok tehlikeliymiş.
Önce karpuz gibi dilimlenip ortası alınıp ayrı ayrı kompartımanlardaki yumuşak lokmalar yeniyor. Tadı muz ananas karışımı.















































Pembe elma: Tadı Amasya elmasına beziyor, görüntüsü daha güzel.
























Durian: Şeftaliyle soğan karışımı gibi bir tadı olan bu meyveyi önceden biliyordum, ama ağacını görmemiştim. Ağacın bir dalı neredeyse ağacın boyu kadar uzamış, yerlere değip tekrar yükseliyordu.






















Jackfruit gibi ürün zamanı ağacın altına girilmesini yasaklıyorlarmış!
Pomela (Pembe greyfurt): Suyu çekilmiş kalın kabuklu içi pembe kocaman bir greyfurt cinsi, kahvaltılarda hep veriyorlar.































Golden elma: Ortadaki portakala benzeyen meyveler. Elma gibi soyuluyor, tadı da elmaya benziyor.












































Köy çocukları ellerinde samandan yapılmış bebekler, muz yapraklarından yaptıkları bileklikleri, kuş modelli kolyeleri bize takıp belki bir bahşiş alırız diyorlar, ama bizim gruptakiler takmasına izin verip teşekkür ediyor, garipler de bir şey diyemiyorlar.





















Ben önce takmalarına izin vermedim, sonra öyle boyunları bükük kaldıklarını görünce 500 şilin verdim. Onlar da Neşe'ye, içine yediklerimizin çekirdeklerini koymak için muz yaprağından alışveriş çantası verdiler. (Çekirdekleri babam ısmarladı)



















Tura mola verip yemek yemek üzere sabah yola çıkarken çarşıdan aldığımız zerzevat ve balığı bıraktığımız köy evine geldik.
Bahçedeki damın altında yer sofrası hazırlanmış. 5 kişiye bir leğen pilav ( onlar da pilav diyor) , bir tas körili hindistancevizi sütünde kingfish( palamut) , bir tas da kavrulmuş ıspanak düşüyor.























Ayrıca doymayanlar için bir leğen daha pilav vardı ama tıka basa doyduk, üçüncü leğene kimse el sürmedi. Karnımız doyunca sosyalleştik. Gençler Danimarkalı’ymışlar , erkekler askerlik hizmetlerini burada yapıyorlarmış, kızlar da gönüllüymüşler. Bir Alman, bir de Almanya adına Tanzanya’ya gelmiş olanFas’lı kız vardı. Esasen İngiltere’nin hinterlandı olan Tanzanya’da Almanya’nın ne işi olduğunu, oldukça akıllı olduğu belli olan ve üç dili şakır şakır konuşan Fas’lı kıza (adı Wasani’ymiş) sordum; madenler yüzünden olabileceğini söyledi.

























Yemekten sonra Şaban köle odalarına gitmek isteyip istemediğimizi sordu. 'Biz isteriz' dedim, çünkü daha önce internette bir türkün seyahat anılarında yeraltındaki odalardan çok etkilendiğini okumuştum. Dört kişi erken geri dönmek istiyordu, ama Şaban bir kişi istese bile odalara gideceğimizi, çünkü bu ziyaretin tur planında olduğunu söyledi. İtiraz edip dönmek isteyenleri (uçakları kalkıyormuş, acenteden tur bileti alırken tabi kısa keseriz turu demişler) bir köşede daladala (dolmuş) ya aktardık. Köle odaları denen yere oldukça bozuk tarlaların ortasından geçerek vardık.


















Tel örgüyle çevrilmiş alana girmek için 1000 er şilin ödedik. Bu odalar köleliğin yasaklandığı 19. yylın sonlarında köle kaçakçılığı için yapılmış.



























Yeraltında sığınak gibi bir şeyler, restorasyon da görmüş. İngilizcesi anlaşılmayan rehberin anlattığına göre köleler gündüz çalışır gece burada yatarlarmış, bana mantıksız geldi. Kaçak insanların gündüz saklanıp gece ortaya çıkmasının daha mantıklı olduğunu söyledim, ama sanırım ne o beni anladı, ne ben onu. Odaya girmeden yanındaki duvarda kölelikle ilgili yazıları sadece ben okuduğum ve grubun kalanı (Allah için çok kibar gençler, hiçbiri oflayıp puflamadı) sıcakta onbeş dakika benim yüzümden beklediğinden bu ayrıntı üzerinde fazla durmadım. Odalar bence ilginç değildi, ama kölelik diye hiç aklımıza getirmediğimiz bir konu hakkında bilgi edinmek fena olmadı.







Sığınağın yanından dar bir patikadan inilen, kölelerin gemilere aktarıldığı koyu da gösterdiler.
Gece karanlığında kölelerin gemilere bindirilişini, çocukluğumda TV'de izlediğim Kunta Kinte’yi düşündüm.
Tur programında son olarak yüzme vardı. Minibüsle biraz daha ilerleyip güzel bir koya geldik. Koyun üzerinde güzel bir restoran, sahilde de sadece denizde oynaşan zenci bir çift vardı.




























Kısa yüzme süremizi, Neşe’nin suya girer girmez kaybettiği Hindistan’dan aldığımız ayak bilekliğini aramakla ve bulamamakla geçirdik. Yağmur bastırdı, restoranda dinmesini bekledik bir kola içtik 2500 şilinmiş.

















Fas’lı kız da kahveye 3500 şilin istenmesine epey laf etti. Onlar da ona Müslüman mısın dediler, yarı Yahudiymiş, yarı Müslüman, ‘Yani hiçbir şeyim’ dedi.
Motorsikletli geniş bir grup genç de restoranın diğer müşterileriydi. Tişörtlerinde 2006 reunion (yeniden buluşma) ibaresini görünce sordum, Güney Afrika’dan sınıf arkadaşlarıymışlar, yıllık toplantılarını Zanzibar’da motorsiklet kiralayıp yapıyorlarmış. Hesapları biraz yüklü geldi, onlar da adam başı 10 dolar ödediler.


















Tur dönüşü daladala duraklarının orada pazar yerinde indik.











Pazarda meyve sebze bol ve ucuzdu.

















Aniden yağmur indirince boş bir tezgaha oturduk, satıcının soyup verdiği ananasla mangoları götürdük; şahaneydi sulu sulu...

































Balık pazarına girdik. Balıklar ucuz , çok çeşitli ve çok pisti.





















Bu adam elinde tuttuğu üç kilo kadar kalamara 20 YTL istedi.
Daha önce hiç görmediğim; tirsi ile zargananın çiftleşmesinden oluşmuş gibi duran bir balık vardı. Baraküdaları da ilk kez burada gördüm ,
ancak restoranlarda bulup da yemek kısmet olmadı.























































Hava yolu ile dönmek için Zanair ofisine girdik. Daresselama iç hat uçuşu 12 kişilik uçaklarla 55 dolarmış. Zanzibar merkezinden havaalanına taksi de 10 000 (9 dolar) tutarmış. Daresselam’ı hiç sevmediğimizden şehrin keşmekeşine girmeden direk havaalanından dönmek fikri cazip geldi, rezervasyon yaptırdık.
















Geri dönerken binmeyi planladığımız hızlı feribot (ucuz feribotlar sadece gece kalkıyor)da zaten kişi başı 35 dolardı .

Akşamüstü yine yiyecek pazarından geçtik, ama birşey yemedik.



















Sahilde futbol oynayan gençleri izledik.



















Gora filmindeki 'Kaptan yabancı bir cisim yaklaşıyor' espirisi gibi Stonetown'a geldiğimizden beri en olmayacak yerlerde arkamdan yavaşça yaklaşıp omzumu dürten , dönüp bakınca da 'Yine mi sen!' dedirten dilenciye en sonunda 100 şilin verdim ve fotoğrafını çektim. Bir daha dürtmedi.





















Gece otelimizin hemen altına düşen sahildeki İndian sea view adlı restoranda oturduk.


















Tam restorana girecekken öyle bir yağmur indirdi ki merdivenlerden sel aktı, üst kata çıkamadık, kapının pervazında epeyce bekledik.
















Beklerken de boş durmadım, günbatımı fotoğrafları çektim.



















Restoranda bira, cep konyağı (3000) kola içtik, spring rolls (kalın sigara böreği-2500), ve türk malı Antep yedik.

















Yanımızdaki masada oturan iki Hintliye de fıstık ikram ettim. Birisi restoranın , otelin ve acentanın sahibi Josh’muş.



Tam oryantal bir tüccardı, tatlı dilli, her şeyi kolaylaştıran havada; ama ben sevmedim.
18 yıldır aynı işi yapıyormuş, karısı Kanada’lıymış, bir süre orada da kalmışlar ama Kanada’da çok şişmanlıyormuş, çünkü hava soğuk olduğundan Zanzibar’daki kadar terleyemiyormuş.












Parag ise Hintli bir IT (bilgisayarla ilgili bir şey) teknisyeniymiş. Bombay’lıymış. Adaya iş için gelmiş, aslında Daresselam’da ailesiyle beraber otelde kalıyormuş.


İki yıllık kontrat imzalamış, ayda 3000 dolar arttırabiliyormuş, ama işi çok ağır ve stresliymiş, karısı da niye geldik buralara diye vıdıvıdı ediyormuş.
























Bir yakındı, bir yakındı, en sonunda dedim ‘Bilader sen acı çekmekten zevk alıyorsun herhalde, gelmişsin işte mis gibi yere gez dolaş, işi de eve taşıma!’ Haklısın dedi, bizi Daresselamda oteline davet etti.

Öndeki Josh, arkada Parag.

















Josh iç hatlarda Dar’a beş havayolunun uçtuğunu, Precision air’ın 37 dolar olduğunu ancak adada acentesi bulunmadığını söyledi.

Gece yatarken sabah ezanını kaydetmek için kamerayı yastığımın altına koydum, uyanınca da aynı derecede bet mi gelecek müezzinin sesi ve detonasyonunu merak ediyorum.




Ezanla uykumdan fırlayınca kaydettim, yanılmıyormuşum; ama en garibi ezan bitince enfiyecinin camın altında beş defa üst üste lipstick diye hapşırması oldu.





















Sabah resepsiyoncu Ali hesabı keserken bize Precision air bileti satmayı önerdi, ama parayı verecekmişiz, bileti dönüşte alacakmışız. Hiç akla yatkın gelmedi.


Haritadan Air Tanzanya’nın ofisini bulup oraya yürüdük ama kapanmış. En sonunda yolda gördüğümüz başka bir acentadan bilet almayı başardık.



















Air Tanzanya 37,5 dolar, bedava sayılır! Bileti aldıktan sonra dün yaptırdığımız rezervasyonu iptal etmesi için başörtülü memureye Zanair'daki kızın kartını verdim, ve aramasını rica ettim.

Çarşıda bir de eczane görüp girdim , kendimi tanıtıp ilaçlarını inceledim. Çeşit çok azdı, ve fiyatlar hemen hemen Türkiye ile aynıydı. Antibiyotikleri bile tek tek satıyorlarmış.



















Çarşıda erkekler aylak aylak oturuyorlar, ya da ilginç oyunlar oynuyorlar. Bu oyunun adını öğrenmiştim ama unuttum.


















Bir de eğlence merkezlerinde gördüğüm, altından hava üflenen masada, diske vurarak oynanan oyunun iptidaisi vardı: İyi zımparalanmış kenarları yüksek bir tahtaya pudra ekerek diske vurup kaydırarak oynanıyordu.






Eski şehirde bir kafede oturup dinlendik.






































Dönüşte gezmeye vaktimiz kalmayabileceğini düşünerek sahildeki başkanlık sarayını gezmek istedim, giriş 3000 şilinmiş.

Neşe ben girmeyeceğim dedi, internet kafeye gitti, ben de gezdim.

Duvarlarda arap sultanların ve onlarla ticari ilişki kurmaya çalışan kralların, Kraliçe Elizabeth dahil hediye diye gönderdikleri büyük boy yağlıboya tabloları vardı. Hediye olarak kendi resmini göndermek hoş bir düşünce...


































Sultanların sabah yataktan kalkmadan kullanmaları için yapılmış mobil lavaboyu çok beğendim.
Saray güzeldi, merdivenleri, ışığı Havana’daki başkanlık sarayını andırıyordu.




























Zaten Zanzibar’daki pek çok şey bana Küba’yı çağrıştırdı. Sarayın köşelerinde görevli genç kızlar uyukluyorlardı.























Çıkışta Neşe'yi bekler buldum, elektrikler kesikmiş, hiçbir şey yapamamış.




















Plaja gitmek için otelden araba ayarladık, genelde herkes kişi başı 5000 derken biz 4000’e anlaştık. Daladala ile daha ucuza gitmek mümkün ama bıraktıkları yerden epeyce yürümek ve sırt çantası ile otelleri dolaşmak gerekiyor. Bu turistik servisler ise kalacağın otele karar verene kadar tümünü dolaştırıyorlarmış. Yol 1,5 saat sürdü. Önce bir sonraki ve daha turistik olan Nungwi’ye gidip oradaki lüks resortta inecekleri indirdik, biz de sahile koşup baktık ne menem bir yermiş diye.






















Sonra dönüp, çok fakir köylerin içinden geçerek yol denemeyecek patates tarlasından plaja indik.

Turistik bir plajda böyle bir yol akıl alır gibi değildi.
Yoldaki geniş çukurların içine dolan suyla oluşan havuzlarda ördekler yüzüyor, yoldaki kayalara altını vurup karterini delen araçlardan akan yağlar siyah incelen bir çizgi olarak engebeli bölgelerde görülüyordu.





































En sonunda hedeflediğimiz Kendwa Plajı'na ulaştık.


Yine bitiremedim, ama azmettim,haftaya bitireceğim.








7 Comments:Anonymous said...Bora bey, şu Kendwa plajının görüntülerini dört gözle bekliyordum ama bu bölüm de çok hoştu, onu aratmadı. Özellkile baharatlar çok ilginçti, bir de şu lip stick diye hapşıran adama çok güldüm :)


Sabırsızlıkla yeni bölümü bekliyorum.Bir yandan da o bölüm bitince hangi seyahati okuyacağımızı merak ediyorum.
Çarşamba, Aralık 20, 2006 10:33:00 AM
annelog said...
Okumayı henüz bitiremedim ama ara sıra gelip, sayenizde masamın başından seyahat edeceğim. Bir de şu baharatların tadını hayal edebilsem tam olacak:)
Sevgiler.
Çarşamba, Aralık 20, 2006 11:56:00 AM

Anonymous said...
Bora bey merhaba...
Blogunuz uzun zamandır takip ediyor ve devamlı yeni birşey varmı diye kontrol ediyorum. Diğer blogunuzda çok güzel.(Ege Ün. mezunu diş hekimi olarak yazdıklarınız bana yakın geliyor.)
Sormak istediğim fotoğraf makinenizin özellikleri ve çekerken dikkat ettikleriniz nelerdir?.. Şimdiden teşekkürler. Kolay gelsin...
uzelonur@gmail.com
Çarşamba, Aralık 20, 2006 1:49:00 PM


ferhatcguter said...
Bir solukta okudum...Çok çok güzel.Hiç adlarını bile daha önce duymadığım tropik meyveleri tanımak güzel oldu.Çok teşekkürler.
Çarşamba, Aralık 20, 2006 4:48:00 PM

Gökçe said...
nasıl bittiğini anlamadım.. çok güzel yazmışsın.. yaşadıklarında buldum kendimi adeta.. fotoğraflarında bir o kadar güzel.. takipçinim haberin olsun..
son olarak merhaba :)
Cumartesi, Aralık 23, 2006 6:20:00 PM

ssbb said...
Kullandığım kamera SONY DSC-P 73. Nasıl aldığımı şurada:
http://sandaletliseyahat.blogspot.com
/2005_08_01_sandaletliseyahat_archive.html

anlatmıştım. Basit ve pratik bir makina; bel çantama sığıyor olması da en olumlu özelliği.
Pazar, Aralık 24, 2006 2:28:00 AM

Ayse said...
Merhaba Bora Bey
Ara sira sitenize bakiyorum bizi yeni seyahatlerinizle nereye gotureceksiniz diye.
Bizim sirtcantalar bir kosede duruyor. Son yillarda arabayla seyahat ediyoruz, cocuklarla daha kolay oluyor. Yeni yilda da bol seyahatler diliyorum. Selamlar, Ayse
Perşembe, Aralık 28, 2006 3:35:00 PM




ZANZİBAR III
(Kendwa plajı ve Zürih)



Bu yazı için önerdiğim müzik kendwa plajından bir doğaçlama
Hedeflediğimiz plaj Kendwa’ya ulaşınca minibüs önce Kendwa Rocks’a girdi, sadece dormda (toplu yatakhanede) yer varmış, 10 dolarmış. Plaja inip etrafı inceledik, bizim kalabileceğimiz evsafta yan yana beş otel var. Oteller plajın 20 metre gerisindeki 2 metre yükseklikte doğal bir setin üzerindeki betonarme bungalowlardan oluşuyor.
Her otelin de kumsalın üzerinde ahşap malzeme ile yapılmış güzel birer restoranı var. Palm Leaf’e baktık, setin üzerindeki bungalowlara 40 dolar dedi 30 a indi, bir de sahile yakın kumun üzerinde palmiye yapraklarından yapılmış kulübeler gösterdi, onlar da 20 dolarmış.
Aslında biz Tayland ve Goa daki gibi denize sıfır kulübelerde kalmak istiyorduk ama kulübelerin tabanı da kumdu ve kuma bulanmadan kalmak imkansız görünüyordu. En sonunda bir sonraki Sunset’in odalarını beğendik, resepisyoncu Hacı önce 40 dedi, üç gece kalırsak 90 a ineceğini söyledi, yerleştik.
Oda geniş ve temiz, yatak kral yatağı şeklinde iki çift kişilik yatağın birleştirilmesi ile oluşturulmuş. Banyo, balkon dışında bir de şifreli kasa var. Kayıt yaptırıken defteri inceledim, son üç yıl içinde hiç Türk gelmemiş, bir iki yunanlı vardı, hatta yunanlı bir doktor da, mühendis eşiyle gelmişti. Çantaları bırakıp plaja indik. Burası alıştığımız tropik plajlara hem benziyor hem de benzemiyor. Mercan kumu, nemli Vim kıvamında ve çok beyaz, etrafa garip bir ışık yansıtıyor. Fotoğraf çekmek için mükemmel bir ortam var.
Issız kumsal, doğal malzemelerden yapılmış şezlonglar ve şemsiyeler, kıyıya çekilmiş, ya da kıyıyı yalayarak geçen ahşap yelkenliler, hepsinin üstüne de her şeyi daha da güzel güzel gösteren ışık…

Öyle ki deklanşöre kazara bassan bile yarışmalık fotoğraf çekmek işten değil.
Deniz çok ılık, biraz yüzdükten ve dibi seyredemedikten sonra (şnorkeli yine unutmuşuz, insan kazakla deniz malzemesi hazırlarken hep eksik bir şey kalıyor) bizim otelin restoranından şezlonglara bira (Klimanjaro 2000) ve Masai bifteği (8000) söyledik.
Servis çok yavaş ve umarsızdı. Kitaplara gömüldük. Atatürk Latife Hanım’ın kendisine başkalarının yanında Kemal diye seslenmesinden rahatsız oluyormuş.
Güneşin batışını izledik.


Plajdaki döviz büfesine baktık,1 USD=11 500 şilin. 100 dolarda 15000 şilin zararımız olacak. Nasıl olsa heryerde aynı fiyat diye Stonetown’da bozdurmamakla hata etmişim. Hacının cep telefonundan evi aradık (1500/dk), Can iyiymiş, keyfi yerindeymiş, muhallebi yapıyormuş. ‘Evde Hacının numarası çıktı her istediğimizde arayıp rezervasyon yaptırabiliriz’ diye espiri yaptım ama eve dönünce gördük ki numara çıkmamış.
Bizim restoran yavaş diye Kendwa rocks’ta yemeye karar verdik, bu sene 10. yıllarıymış, her yere yazmışlar.
Siparişleri verdikten onbeş dakika sonra biz aç kurtlar gibi yemek gelecek diye beklerken adam gelip başka bir istediğiniz var mı şimdi mutfağa gidiyorum ‘dedi. Burada herkes hakuna matataymış ( takma kafana şapkadan başkanın afrikacası), bizim restorandakilerin günahını almışım. Başka bir restoranda da yemeği acele istediğimizi söyleyince garsonun suratında aynı Çizi reklamındaki gibi bir ifade belirdi.

Hayat burada çok gevşek, herkes pinekliyor, ağaçların gölgeleri hasır üzerinde uyuyanlarla dolu. Özellikle Zanzibar doğu havasında, insanların tavrı oldukça dostça, dilenciler, ya da amatör rehberler parayı bir defa istiyorlar, vermeyince ısrar etmiyorlar.
Körili hinsitancevizi sütünde ahtapot ve pilav yedik. Ana yemekler oldukça pahalı 7-8000 (8-9 YTL), pomfrit 3000, kola 1000, taze meyve suyu(ananas, mango, papaya vs) 2000, çay 500 şilin. Çift kişilik hamakta biraz sallandıktan sonra yol yorgunluğunun da etkisi ile erkenden yattık.
Sabah 7 de kalktım, sola (kuzeye) doğru yürüdüm.

Yolda güneş arkadaki dağların üzerinden doğdu, bol bol fotoğraf çektim.

Dalgalarla kıyıya vuran kırık mercan parçaları,


ufak yengeçler beyaz kumsalda uzun gölgeler yaratıyordu.

Kumsaldaki ufaklıklar üzerlerideki hırpani giysilerle( tek parça, söküğü olmayan giysisi ya da ayakkabısı olan çocuk yok gibi, gerçi biz de ilk günden itibaren ayağımıza hiçbirşey giymedik) 'money, karamela' diye etrafımı çevirdiler, şeker taşımak iyi bir fikirmiş.
Boş ceplerimi ters çevirince , hele içinden deniz kabukları çıkınca çok güldüler.

Kıyıda balık avlamak için doğal malzemelerden yapılmış sepetler vardı.



Sahilde koşan epey zenci vardı, ama hiç mzungu(beyaz) görmedim.


Balıktan dönen balıkçıları izledim.
Balıkları hemen sahilde temizleyip solungaçlarından palmiye yapraklarından yaptıkları ipleri geçirip demet halinde bağlıyorlar.
Genç bir oğlan fener balığına benzer iki üç kiloluk bir balığı temizledi. Balığın kafası kocaman, kuyruğuna doğru ince, derisi aynı egzersiz toplarındaki gibi küt çıkıntılarla doluydu. Oğlan balığın içini tam bir cerrah gibi eksplore etti, o kadar ki ben inci, safra taşı falan arıyor sandım. Sadece içi havayla dolu greyfurttan büyük bir balon çıkardı attı, balon inmedi, bıçağıyla vurdu söndürdü, deriyi de tulum sıyırdı. Fotoğraf çekme isteğime hep beraber karşı çıktılar. Odaya dönüp Neşe’yi uyandırdım. Balkonda musluk suyuyla yapılmış tuzlu kahve içtim, saat sekizde sahile kahvaltıya indik Adımızı ve saati yazarak omlet ve haşlanmış yumurta istedik. Stonetowndaki omletleri sadece beyazından yapıyorlar sanıyordum, meğer burada yumurtaların içi dışı beyazmış.

Kahvaltıda ayrıca ucuz marmelat, margarin, ve ufak parçalar halinde karpuz,papaya ve muz vardı.
Çay, kahve, süt 9 30 a kadar termoslardan istendiği kadar alınabiliyor. Biz de son dakikaya kadar tuzsuz çay kahveyi tükettik. Kahvaltıdan sonra fazla enerji harcamadan restoranın önündeki çardağın altına kaydık. Günlerdir süren koşuşturmacanın ardından niyetimiz bugün ööyle yayılıp kitap okumak. ,yarın da adalara tekne turuna katılacağız. Dün akşam sahildeki ilanını sorduğum İbrahim tur için kişi başı 20000 dedi, en son 19 bine inmişti. Plajda yanımıza gelen Dude ise İbrahim böyle böyle indirim yaptı deyince altta kalmadı, iki kişi 35000 e indi, yarın için anlaştık. Ayrıca karşıki adaya dalış tur (yarım gün 15 000) ve akşamüstü güneş batırma turu (aynı fiyat) varmış.

Deniz sabah yüksekti, saat 10 gibi 15 metre kadar (vertikal olarak 2 metre kadar) çekildi, öğleden sonra tekrar yükselmeye başladı. Doğu kıyısındaki plajlara göre oldukça az, orada yüzmek için deniz çekilince metrelerce yürümek gerekiyormuş. Öğleden sonra yandaki White Sands’in hamaklarına geçtik. Elektrikler kesik olduğundan kuşlardan başka ses yok, ama taze meyve suyu da yok. Buzlu Fanta blueberry içtik, hoşumuza gitti. Hergün düzenli 4-6 saat elektrik kesintisi var, ama saati değişiyor. Sürekli Masai savaşçısı kılığında resim ,meyve ıvır zıvır satanlar geliyor.Yalnız bu savaşçılarda uygar dünyaya ait saatler, güneş gözlükleri var ki biraz garip bir görüntü oluşturuyor.

Bir mango yedik, süperdi. Masajcı kadınlar da oldukça ısrarcı, bir tanesi istemiyorum deyince erotik imalarla belki yarın diye göz süzdü, eşim yüzüyor gelsin sorayım dedim, gitti.
Elektrikler gelince hint müziği koydular, kalamar patates söyledik ; acıkmışız.
White Sands buradaki restoranların en iyisi, garson Hamis de güleryüzlü cana yakın.

Hamaklarda sallanırken bu restoranı neden sevdiğimizi araştırdık:



1. Tuzun tuzluk yerine çukur kapta ve yemekle birlikte gelmesi (tuzluklar akmıyor, dibini açmak gerekiyor, ayrıca yemekle birlikte gelmediğinden tekrar gidip getirmeleri o kadar uzun sürüyor ki yemek soğuyor)

2. Güleryüzlü hizmet

3. Porsiyonların büyüklüğü, pilavın bolluğu

4. Müziğin kısık sesli ve güzel olması



5. Ekstralara(bu sosu beğendim daha var mı, ya da ekstra ekmek gibi) para istenmemesi


6. Servisin diğer yerlere nispeten daha hızlı ve özenli olması.


7. Tuvaletlerde beyaz tuvalet kağıdı olması.





Daha sonra Kendwa plajını neden sevdiğimizi irdeledik:

Neşe'nin beğendikleri:


Havası,denizi,kumu,
Fanta blueberry
Odanın kalitesi
Mango
Beğenmedikleri:
Peynir yok
Yollar bozuk


Bora'nın beğendikleri:




Kum,deniz,hava
Zenciler,

Jambo demek,
Biranın ucuz ve güzel olması,
Günbatımı ve ışık,


Yelkenliler.

Sevmedikleri:
Şezlongların iplerinin gevşek olması,


Sivrisinekler,

Yemek ve odanın pahalı, servisin yavaş olması

Tuvalet kağıdının kalitesizliği

Döviz kuru

Karanlık ve tenha yerlerin güvensiz olması.







Stonetown’da Neşe'nin beğendikleri:
Kapılar, sebze hali, baharatlar

Beğenmedikleri:
Balıkhali,
Tişört ve magnetlerin pahalı olması

Bora'nın beğendikleri:
Sun rise restoran
Balıkhali
Sebze hali
Kahvaltıdaki çay termosu

Beğenmedikleri:

Çamurlu yollar
Sahildeki food market

Yemeği hamakta yemek zor olduğundan masaya geçtik. O sırada restorana çok güzel ışıltılı bir kız ve yanında orta yaşlı, her yerinden eşcinsel olduğu belli olan yaşlıca bir dazlak girdi. Ben bu ikiliyi bir araya getiren ne olabilir derken arkalarından reflektörler ve kıyafetlerle ekibin diğer elemanları gelip ilereki bir masaya yerleştiler. Önce gay makyör kıza makyaj yaptı, orta yaşlı sinirli kostümcü etrafına bez tuttu, kız bizim pazarlarda satılacak kalitede bir şort giydi, asistan şişman kız, ışıkçı oğlan ve şemsiye tıutan yerli zenciyle birlikte sahile çıktılar aynı açı ve aynı ışıkta 20 tane fotoğraf çektiler. Dönüp geldiler, sigara çay derken ikinciye hazırlandılar, bu sefer kız daha kötü bir pantolon giydi. Yine aynı şekilde çekimi yaptılar, zenci yanlarında laubali laubali yürüyordu, ben heralde işi ciddiye almıyor sandım meğer ayağında ufak bir yara varmış. Bunu öğrenen makyör onu bar taburesi yerine geçen salıncağa oturttu, ilkyardım çantalarını getirdi, 20 dakikadan fazla mendillerle sildi, tentürdiyot döktü, pansuman yaptı, güzelce sardı, neredeyse bir de öpücük konduracaktı. Zenci haliden memnundu, zevkli zevkli salıncakta sallandı durdu. İki kıyafet bir pansuman 2 saate yakın sürdü, çok gevşek çalışıyorlardı. Masadan hiç kalkmayan ekip elemanıyla konuştuk, ekip ispanyol model dışında fransızmış,10 günlük çekimin maliyeti 200 bin dolarmış, katalog için çekim yapıyorlarmış, dün de doğu plajındalarmış. Epi topu 4-5 kıyafet çekip torarlandılar. Kayığın üzerindeki kızın bir fotoğrafını çektim, makyör ‘o çektiğin en pahalı fotoğraf’ diye laf attı, ‘hııı’ dedim. Dışardan güzel bir işe benzemesine karşın pek eğleniyor gibi durmuyorlardı, daha doğrusu çalışırken herkesin suratında bitse de dağılsak ifadesi vardı. Fotoğrafçı Türk filmlerindeki Serpil Çakmaklı çekimleri gibi bol keseden şakır şakır dijital çekiyordu. Moda çekiminden sonra plajın en ucundaki İtalyan tatil köyüne kadar yürüdük, plajdaki resim galerilerine baktık. Resimler hep aynı, ince uzun masai kadınları,arkada tepesi basık Klimanjaro falan filan.
Siyah beyaz büyükçe değişik bir şey beğendik. Satıcı Parmaksız Ali 60 dolar istedi, ‘Biz 20 doların altında bir şey arıyoruz dedim. 35 e kadar indi, dönüşte bakarız dedik. Dönüşte başka bir şey beğenmemiş olduğumuzdan yolumuzu bekleyen Ali’ye 10 dolar vereyim dedim. O ise kendini 20’ye alıştırmış, ‘Hani 20 dolara kadar alacaktın?’ diye hayal kırıklığı içinde sordu. ’20 dolara değil 20 doların altında alacağım dedim’ dedim, anlaşamadık. Akşam yemeğini plajın en mütevazi otel ve restoranı Palm Leaf de yedik. Yiyecek sadece kingfish (palamut) varmış, 3500 müş. İyi yiyelim dedik. Soğuk balığın yanında ılık pilav ve patates kızartması getirdiler. Balık pek kötüydü, pilavla karnımızı doyurduk. Birayı da yandaki Whitesands’den alıp gelmek için para istediler 5000 verdim iki birayla 1000 şilin para üstünü getirdi geriye garson. Bizim restorana geçip hamakta old english toffe adlı havalı dondurmayı yedik (yemeden önce 'hangi dondurma en çok satılıyor' adlı istatistik defterini inceledim) bizim ucuz, kahve aromalı misafir şekerlerimiz old english toffeymiş meğer.
Barda bizim ‘Sen gelmez ooldun’ şarkısı çalıyordu. Barmene nereden bulduğunu sordum, ‘istersen CD yi göstereyim’ dedi, içimden ‘Oha orijinal CD alacak parayı nereden bulmuşlar’ diye geçirerek ‘Tabi iyi olur’ dedim. CD yi çıkarttı, kayıt CD nin üzerinde 'BUPPHA BAR' yazıyordu, ‘Haa, tamam anladım’ dedim. Odada Swiss airin Avustralya şaraplarını içerek geceyi noktaladığımızı sanırken,
sahilden gelen darbuka seslerini takip ederek tek başıma tekrar kumsala indim. Kenwa Rocks’ın önündeki ateş yakma yerinde (her restoranın önünde plajda ateş yakılıp etrafına oturulacak şekilde düzenlenmiş banklar var) altı yedi zenci oturmuşlar tamtamlar çalıp doğaçlama şarkılar söylüyorlar.
Arada biraz beyaz da var, ben de sıraya oturdum, az sonra yanıma dut gibi kumral bir genç geldi, oturur oturmaz ‘Nerelisin?’ diye sordu. ‘Türküm’ dedim. ‘Ya hiç benzemiyorsun ‘dedi. ‘Ama Türküm, sen nerelisin?’ dedim. ‘Norveçliyim’dedi. ‘Sen de Norveçliye benzemiyorsun’ dedim. Biraz müziği dinledik, sonra bana döndü ‘Nerelisin?’ diye merakla sordu.




Ne diyeyim, ‘Norveçliyim’ dedim. Çok sevindi, Norveççe konuşmaya başladı, Türk olduğumu demin de konuştuğumuzu hatırlattım, kafası karıştı, birasından bir fırt çekti, önüne bakmaya başladı. Tüm müzisyenler şarkı bitimlerinde tamtamları ateşe doğru yatırıp derilerinin gerilmesini beklerken marihuana içiyorlardı.
Esas şarkıları söyleyen kırmızı gömlekli çocuk 15- 16 yaşlarında görünüyordu. Kaç yaşındasın dedim, ‘Rasta, peaceful’ dedi, yumruklarımızı karşılıklı tokuşturduk, yumruk alta yumruk üste yaptık. Baktım hem söylediğimi anlamıyor, hem de ellerinde altışar parmağı var, çocuk olmadığına karar verip üstelemedim, kalkıp odaya döndüm.





Rüyamda Ertuğrul Özkök’lerde yemekteydim, eşi marul salatası yapmıştı, güzel olduğunu söylediği bir şarap içtik, sonra beraberce Küba’ya gidip sağlık sitemini inceledik.
Sabah kahvaltıda yanımızdaki odaya yeni gelen kız, garsonlara epey zılgıt çekti, ‘Bütün Afrikayı gezdim, bu kadar berbat kahvaltı görmedim, ekmeği kızartmanız gerekir, o kadarcık meyva mı olur, şefinize iletin ’ diye. Biz normal Türk olarak gülerek ve ayıplayarak baktık kıza, ama ertesi gün iki katından fazla artan meyvaları da götürmeyi ihmal etmedik(ekmeği yine de kızartmadılar).
Kız aslında haklıydı ama biz kahvaltının çay kahve kısmına yoğunlaştığımızdan yiyeceklerle fazla ilgilenmedik. Kahvaltı sırasında Dude gelip teknenin hazır olduğunu söyledi, dizlerimizin üzerine kadar suya girerek eski yelkenliye bindik.



Şilinimiz iyice azaldığından 20 dolar + 10 000 şilin verdim. Bizden başka dolmuşta beraber geldiğimiz Montrealli gay çift ( nerelisin diye sorunca Montreal dedi), şamatacı İspanyol grup (birinin üzerinde Cappadoccia tişörtü vardı), yine İspanyol lezbiyen bir çift (Ben görmedim ama Neşe teknede sevişmenin ölçüsünü kaçırdıklarını söyledi) ve iki Danimarkalı oğlan vardı.
Danimarkalılarla iyi arkadaş olduk, Nicolai gazeteci, Boewe de tablo restoratörüymüş. Karikatür krizinden AB ye kadar epey sohbet ettik. Önce yandaki Nungwi plajına uğradık, ben daha önceden anlaştığımız gibi köyün döviz bürosunda 12 500 den 100 dolar bozdurdum, onlar da aldıkları kocaman bir King Fishi denize açılmadan temizlediler, yolda da üzerine kesikler yapıp bol sarımsak, lime (küçük limon), kimyon ve diğer baharatlarla sosladılar ve folyoya sardılar. Gidene kadar güneşin altında bekledi, öğlen teknede mangal yakıp pişirdiler. Kebap gibi oldu. Yol iki saat sürdü, adanın kıyısını takip ederekkuzeye kadar çıkıp burnu dönüp az ilerdeki Mnemba adasına gittik. Ada Phi Phi deki Monkey adasına benziyordu, üzerinde hiç yerleşim olmayan , sadece palmiye ve bembeyaz kumsaldan oluşan bir mercan adası, etrafı resifle çevrili. Mercan resifinin arasından adaya doğru yaklaşırken kendimi Kon Tiki’de gibi hissettim.
Adanın açığına demirledik, herkes daha önce yanaştığımız Nungwi plajındaki depodan kendine birer şnorkel ve palet seçmişti. Ben şnorkelin nesini seçiyorlar bir saat diye ilk elime geleni aldım.
Denize girince Neşe’nin lastiğini ayarlayayım derken öbür şnorkelin ağıza giren şeffaf parçası düşmüş, ve akıntı ile kimbilir nereye gitmiş. Biraz bakındım, göremeyince daha fazla dayanamayıp hortumun ucunu kıvırıp ısırarak ben de aşağıdaki muhteşem dünyaya daldım. Rengarenk binlerce balık sürüler halinde ve tek tek çevremizi sardı. 3-4 kiloluk büyükleri de vardı. Daha önce Kızıldeniz’de Dahab’ta gördüğüm balıkların hemen hemen aynılarıydı, ama oradaki balıklar çok sıkı korunduğundan daha sıcakkanlıydılar. Buradakiler kendilerini elletmiyorlardı. Mercanlara basmamamız konusunda kimse bizi uyarmadı (ben Neşe’yi uyardım), zaten mercan resifine demir attık! Balıklardan sıkılınca yüzerek kıyıya çıktım. Belki ağızlık kıyıya vurmuştur bulurum diye bakındım. Kumsal gelgitin etkisiyle taş gibi sert, ve bembeyazdı. Kıyıda su o kadar sıcaktı ki yandım. Karada da hava sıcaklığı 45 derecenin üzerinde olmalıydı, nefes almakta zorluk çektim, hemen suya atlayıp dönmeye başladım, dönerken sırtımın adeta radyasyona maruz kamışım gibi her saniye daha fazla yandığını hissettiğim için panik içinde acele etmeye çalıştım ama resiflerin arasından geçmek zorunda olduğumdan sırtım çok feci yandı. Ortam fırın gibi , hatta ızgara gibi! Kalan zamanımı teknede uzun kollu tişörtle geçirdim, Danimarkalıların güneş yağından da yüzüme sürdüm (her zamanki gibi güneş gitmesin, hava kapanmasın batıl inancımız yüzünden bizim yağımız yoktu). Teknede şnorkeli sordular, ‘Kaybettiyseniz ödemeniz lazım’ dediler. ‘Suya atladığımda yoktu belki teknede düşmüştür’ dedim, sonra da bir daha sormadılar. Üst kattan bakınca denizin dibindeki balıklar, deniz yıldızları çok net görünüyordu. Öğlen yemeğinde balığın yanında ekmek, su, mango, ananas ve muz verdiler. Herkes doyana kadar yedi, ben üç defa aldım.



Dönüş yolunda yelkeni açtılar ama rüzgar fazla yoktu, motoru da çalıştırdıkları halde( koca teknenin 40 beygirlik kıçtan takma motoru vardı) yine de çok yavaş gidip döndük. Yelken gölge yaptı gölgesinde oturduk, fotoğraf çektik. Sahilde yine ırklararası aşk vardı. Akşamüstü 4 te komşu koy Nungwi’ye yanaştık inecekleri indirdik. Balıkçılar yelkenlilerle hep birlikte balığa çıkıyorlardı.
Belki 50 tane yelkenli vardı, Çakabey yelken yarışı gibi denizin üstü yelken doluydu! Dünkü moda çekimi Nungwi'de denizin üzerindeki restoran-otellerden birinde sürüyordu.
Odaya çıkıp duş yaptık yanıklarımıza merhem sürdük, soğuk su, Ananaslı Fanta içtik. Latife Hanım’ı bitirdim; içim acıdı hayatına. Akim kalmış bir hayat, özellikle boşanmadan sonrası. Böyle olmasında kimsenin de kabahati yok, 24 yaşında insanın kafası öyle çalışıyor. Gece boyunca gözümü her kapattığımda hatta açıkken Mnemba adasındaki denizin ve kumun rengini gördüm.
Neşe ilk kez gördüğünden balıklardan çok etkilendi, ben ise renklerden ve ışıktan. Geziden çok memnun kaldık.
Akşam White sands’te ben coco soslu deniz ürünü , Neşe deniz ürünü tabağı yedi. 4 bira patates vs, 28 000 (30 YTL) hesap geldi. Hesaba kuver garsoniye gibi şişirmeler yapmıyorlar, menüde ne yazıyorsa o geliyor.
Neşe’yle bizde niye böyle oteller yok diye konuştuk. Olimpos’un havası biraz buraya benziyor ama bu tip otellerin esas atraksiyonu plajdaki ahşap restoranlar, hamaklar vs.
Bir de restorandan odaya giderken geniş bir kumsal alanının sadece iki yanına birer sıra bungalow yapmışlar, ortaya 40-50 metre genişliğindeki alana palmiyeler dikmişler. Bizde olsa buraya sıra sıra villalar yaparlardı, millet de bütün yazı mangal yakarak geçirirdi diye düşündük. Gece ateş başındaki müzisyenleri biraz daha dinledim.Aynı şarkıları söylüyorlardı,ama aralarda tanıdık kelimeler kulağıma çalındı. Örneğin Boney M’in bir şarkısında ‘malaika, nakupenda malaika’ çocukluğumdan beri kulağımda yer etmiş bir laftı, meğer swahili dilindeymiş. Hem de Malaika melek(melaike) demekmiş

Sonra jambo da sık sık şarkılarda geçen bir kelime ama anlamını daha önce bilmiyordum.
Tamtamlardan başka ksilafon gibi ses çıkartan kutu da vardı bu sefer, ama bir önceki gece kadar neşeli değildi.
Sabah yandaki plaj Nungwi’ye yürümeye karar verdik. Normalde denizden yüzmek gerekirken, deniz çekilince 3-4 saatliğine yürünebilecek bir yol oluşuyor. Yol biraz ıssız olduğundan para ve pasaportları kasaya koyduk, sadece bel çantasında makine ve havlularla yürüdük. Neşe baştan beri kasayı kullanalım, daha rahat yüzeriz diyordu, ama ben nasıl olsa fotoğraf makinesi yanımızda, çantayı kollamak zorundayız, neden parayı odada bırakıp da tedirgin olalım yanımızda dursun daha iyi diye koymuyordum. Saat 10 gibi deniz çekilince yola çıktık. 20 dakikada vardık. Nungwi daha kalabalık ve kirli bir plaj.
Kazıkların üzerinde restoranlar var, deniz yükselince restoranın seviyesine yaklaşıyor.
Ayrıca aynı şekilde kazıklar üzerine kurulmuş oteller de var, balkonları denize sıfır bu lüks odalara da baktık, geceliği 60 dolardan başlıyormuş.

Köydeki çarşıdan dans eden zencileri gösteren bir tablo aldık, cebimde iki tane 10 000 şilin vardı ama yandaki dükkanda daha küçük bir resim için pazarlık ederken yanımda sadece 10 000 var demiş bulundum, burada da ağzımızı değiştiremedik.
Kocaman resmi 10 000 şiline aldık, ama üzüldüm. Dönerken yolda ıssız kumsalda yüzdük, ikimiz genelde birlikte yüzemediğimizden çok hoşumuza gitti, deniz de şahaneydi. Zanzibar bugüne kadar gördüğüm dünyadaki en güzel plajlara sahip!




Öğleden sonra yine hamaklarda ‘the ultimate hammock experience’ yaptık. Sıkılınca şezlonglara geçtik. En büyük hareketimiz şezlongları yer değiştiren gölgeye çekmek oldu. Arif Keskiner’in Elbette Çiçek adlı anılarına başladım, ilkini Küba’da okumuştum. Arif abi yine dibine kadar içiyor, anılarını okurken sanki hepsini ben içmişim gibi alkole karşı bir tikisinti oluşuyor . Gölgeden çıkmasak da o kadar ısınmışız ki deniz buz gibi geldi, oysa ki su Akdeniz’den çok daha sıcak.

Akşamüstü güneşi plajda batırdık, son günbatımında hüzünlendik. Akşam yemeğini plajda yedik. Yarın dönüşe geçiyoruz, dört gün yetmedi Kendwa’ya. Günleri de şaşırdığımızdan Zürih'ten başlayarak üç defa hesap yaptık belki yanlış saymışızdır, bir günümüz daha vardır diye ama nafile…
Hava kararana, sahilde ateşler yanana kadar denizden çıkamadık, ayrılmak zor geldi.


Odaya gittiğimizde kasanın kapağını açık buldum, kaynar sular başımdan aşağı döküldü. Baktım her şey içinde, kapağı ben açık unutmuşum. Alışmadık gözde gözlük durmuyor!


Sabah çantaları topladık, günler sonra ayağımıza ayakkabı giydik, çok sert ve sıkı geldi. Otelden anlaştığımız dolmuşa bindik.
4000 e geldiğimiz yola 6000 ödüyoruz çünkü gelirken otelden komisyon da alıyorlarmış.
Stonetown'a gelince liman girişinde indik, sahilden kaldığımız otele doğru yürürken İndian sea view restoranın önünde hiçbir şeyi kaçırmayan Josh balkondan seslendi, 'gidiyoruz bugün’ dedik. 'Getirin çantalarınızı buraya koyun' dedi. Olur dedik bıraktık. Çarşıya girdik. Yol sorduğumuz Ali hemen bize yardımcı olmaya gönüllü oldu. ‘Sizden hiçbirşey istemiyorum, ingilizcemi geliştiricem, ben o beach boylar gibi yabandan gelmedim öz Stontownluyum!’ mealinde bir paragrafı üç kere tekrar etti.
Bize Katolik kilisesini, Feddy Mercury’nin evi olduğu iddia edilen bir turistik dükkanı ve başka hediyelikçileri gezdirdi. Kapılardaki metal boynuzların ne işe yaradığını da ondan öğrendik: Filler toslayıp açmasın diyeymiş! Adada iki çeşit kapı var boynuzlular Hintlilerinmiş ve Hindistandan geliyormuş, ahşap işlemeliler ise arap tipiymiş.Esas büyük alışverişi yaptığımız yerde ben de Ali’yi epey övdüm ‘İlla da bizi buraya getirmek için çok ısrar etti’ dedim. Çıkışta artık yalnız gezmek istediğimizi kendisine bildirince acaba bahşiş vermeyi düşünür müyüz diye sordu. Sormasa verecektim galiba ama sorunca havası kaçtı, ‘E hani istemiyordun, hem seni o kadar övdük, komisyon almadın mı ’ dedim, o kadar çok pazarlık etmişiz ki komisyon vermemişler!




Ben vermedim. O da ısrar etmedi. Sunrise restorana oturup yine ucuz ve şahane yemeklerinden yedik, spice tea içtik.
Bir sürü şey yiyip içmemize karşın hesap 8000 şilin geldi.

Son kalan paralarla beş mango, bir ananas, bir hindistancevizi(Can ne istediğini sorduğumuzda hindistancevizi demişti, yoksa Tansaş’ta da pek pahalı sayılmaz),Zanzibar kahvesi, hindistancevizi sütü tozu ve kaju aldık.


Taksiler havaalanına 10000 istedi, birine 5000 şilinimiz kaldığını söyledim-ki öyleydi, kabul etti. Havaalanı 10 kilometre, benzin 1, 93 otomatik Corolla da 5000 dolarmış. Havalanı ufarak bir şey, çekin deskleri açık havada girişte.
Bagajlara bizim otobüslerde eskiden kullanılan ipli kartlardan bağladılar, biniş kartını da elle yazıp verdiler. Havalanı vergisi için sıraya girdim, adam başı beş dolar dedi. ‘Şilin olmuyo mu?’ dedim, 5000 şilinmiş. Hemen oradaki bürodan 10 dolar bozdurdum, Daresselamda harcamak için 3000 şilinimiz oldu. Genelde 8-12 kişilik ufak pırpırlar çalışıyor ama bizimki büyük Boeingti. İspanyol manken de bizimle aynı uçaktaydı, günde 3000 dolar vermişler ama bir business bilet almamışlar. Uçağın kalkması ile inmesi bir oldu, kemerlerimizi hiç çözmedik.

Çok acıkmıştım, ama yiyecek bir şey de vermediler. İnince zenci stewarda çok açım dedim, iki sandviç, bir kola verdi. Neşe beni kınadı ama kendi de yedi.
Havaalanında 4 saat ortadaki alanda açıkhavada bekledik. Uçuş saatinden iki saat öncesine kadar dış hatlar terminaline sokmuyorlarmış. Beklerken yanımızdaki İspanyol Fausto ile sohbet ettik: Safariden geliyorlarmış, karısının zoruyla iki gün de plajda kalmışlar. Safariyi çok sevmiş 4 milli parkı gezmişler , bütün hayvanları görmüşler, doyamamış. Plajda ise sıkılmış, bir daha gitmem dedi. Fausto’nun tipi Cem Uzan’ın aynısıydı, fotoğrafını çektim ama karşıdan flaş patlayınca ne kadar benzediği pek belli olmamış.



Cem Uzan'ın adını da yazdık defterine gidince resmini bulup bakacak. Kalan 3000 şilinle havaalnının büfesinden tatlı boabap tohumları(500) ve Zanzibar desire adlı şişesini beğendiğim bir içki (2500) aldım. İçinden nefis hindistancevizli rom (malibu) çıktı, uçaktan aldığımız kolayla bir çırpıda götürüp markete geri koştum, ‘Dolarla alışveriş yapabilir miyim?’ diye sordum. 'Olur' dediler, ama son bir şişe kalmış, sadece onu alabildim. Saatimiz gelince terminale girdik, kışlıklarımızı yanımıza alıp bagajları (inşallah) İstanbul’da teslim almak üzere teslim ettik.

Havaalanının restoranı bizimkilerin aksine oldukça makul fiyatlıydı, bira patates ne alırsan iki dolardı. Bir saat kadar restoranda, Shell için çalışan İrlandalı petrol mühendisi John’la sohbet ettik. Bizim memlekette aslında petrol olduğu ama kuyulara beton döküldüğü konusunda bir söylenti olduğunu, ne düşündüğünü sordum. ‘Tabi geçen ay Filipinler’de biz de aynısını yaptık’ dedi. Bu efsanenin gerçek olduğunu düşünerek çok heyecanlandım. ‘Bu bir sır mı?’ dedim ‘Evet , ama petrol kalitesiz olduğu için ya da yetersiz olduğu için kapatılır, yoksa herkes onu çıkarıp para kazanmak ister’ dedi. ‘Ya politika, starteji?’ dedim, ‘Ben orasını bilmem!’ dedi. Bana bir bira daha ısmarladı, beraber tek bildiğim İrlanda şarkısı olan Molly Malone'u söyledik, çok eğlendik, ben üstüste içtiğim içkilerin etkisi ile muhallebi gibi olmuş ve bütün inhibisyonlarımdan kurtulmuştum.


Uçağa son çağrıda Neşe beni zorla kaldırdı, elimde son biramla Homer Simpson havasında biniş salonuna yürüdüm, şişeyi röntgene, perdeyi kaldırıp dikkatlice devrilmeyecek şekilde koydum . Swissair'ın uçağa binerkenki bütün sıvı kısıtlamalarına karşın buna bir şey demediler, herhalde 'bu uçak kalkana kadar dayanamaz bunu içer' diye düşündüler. Dedektörden de geçtikten sonra bayan bir polis memuru ayakkabılarımız çıkarttırdı. Tekrar giyerken baktım bizden sonra geçen İsveç’lilerinkini çıkarttırmadı.

‘Acaba bizde ne gariplik gördünüz de terörist olduğumuzu düşündünüz?’ diye epey ısrar ettim, kadın profesyonel tavrını hiç bozmadı, ama ben itirazın dozunu arttırınca başka bir polis memuru geldi, yüksek sesle ve sertçe
‘Buranın onların çöplüğü olduğunu isterse beni arka taraf alıp soyma yetkisinin de bulunduğunu, kimsenin soru sormaya hakkı olmadığını’ anlattı. Lafını bitirince bir sessizlik oldu.
‘Adın ne senin?’ dedim.
‘David’ dedi.
Biraz daha gergin sessizlikten sonra sakinleşmiş bir şekilde
‘Teşekkür ederim David, konuyu çok sarih anlattın, şimdi anladım, hepinizden özür dilerim’ dedim.
Ortam birden yumuşadı, herkes gülmeye başladı, ben de ilk itiraz ettiğim kadından tekrar tekrar özür diledim. Salonda oturuken David geldi, ‘Nasıl gidiyor dostum iyi misin bir isteğin var mı?’ dedi.

Dutyfree de ‘Oha oldum’ diye hiç duymadığım Türkçe bir şarkı çalıyordu. Tuğba Ekinci’ymiş, ‘şu anda çalan’ diye Turkish Groove albümünün kapağını müzik setinin önüne koymuşlar, oradan okudum.
‘Neşe gel bak ne çalıyor burada’ dedim. Bunu duyan güvenlik görevlisi ‘Konuştuğunuz dil Türkçe mi?’ diye sordu. ‘Nerden bildin?’ dedim, gitar çalar gibi yapıp ‘ateş olup yaksan da’ diye Türkçe şarkı söylemeye başladı.
Beni Simsiri 10 yıl önce üç ay Sultanahmet’te kalmış. Yiyecek ucuzmuş, fisi bira Tuborgmuş çok şahaneymiş, ımmm.
Sonra 9 ay da Yunani’ye geçmiş, Pire’de kalmış, her işi yapmış, inşaatlarda çalışmış hiç kız arkadaş edinmemiş, çünkü yunanlı kızlar Afrika’ya gelmek istemiyormuş. Bir yılın sonunda memleket hasretine dayanamayıp geri dönmüş. Uçağa biner binmez ortadaki dörtlüye geçip sızdım, sabah yolun sonunda midem kazınarak uyandım, hostese açım dedim, makarna getirdi, ama sabah sabah hiç hoşuma gitmedi. Biraz kruvasan aldım.
Zürih’te 5 saat bekleyeceğimizden yine şehre çıktık. Bu kez pasaport memuru damga bile basmadı, pasaportlara baktı geri verdi. Kontrol olursa diye tren biletini, tek yön iki tane aldım (yaşlanıyorum!), onu da otomatik makinelerde damgalatmamız gerektiğinin dönüşte farkına vardım.
Damgalattıktan sonra çok dua etim kontrol olsun diye ama olmadı, gitti 12 YTL daha.



Sabah 8 gibi merkeze geldik, hava sisli, güzel fotoğraflar çektik. Tam ağaçlıklı bir kaldırımda fotoğraf çekerken Neşe dikkat arkanda araba var dedi.




Arkamdan gelen minibüs çekmek istediğim fotoğrafın içinde durup park etti. Tam da yerinde durdu diye söylenirken içinden inen bir türk, ekmek indirmeye başladı.
Minibüsün üzerinde Manesstrasse yi okuyunca aklıma bir fikir geldi.



Kardeşim
Tayfun geçen sene Zürih’te Manesstrasse’de bir restorandan iş teklifi almış, ancak müzisyen olduğunu kanıtlayamadığından vize alamamıştı. Artık müzikoloji okuduğu için vize alabileceğini vakit olursa uğrar söylerim, hem de mekanı görmüş olurum diye söz vermiştim. Arabadan inen Hacı’ya Cumhur’un restoranını bilip bilmediğini sordum, tabi biliyormuş, iyi bir yermiş. Vize konusunu anlattım, eline de konuyu özet halinde yazdım verdim, sözümü tutmuş oldum.
Sokaklarda yine kimse yoktu, arada bir bir araba ya da bisikletli geçiyordu. Bizde artık kullanılmayan kavşak trafik polisi vardı. Zürih güzel bir şehir, hiç kusur bulamadık!
Kaldırımda geceden kalmış kırık şişe parçalarını görünce çok sevindik,
'Bu ne rezillik' diye zevkle söyleniyorduk ki arkamızdan gelen araç hepsini süpürdü içine aldı, gitti!




Dükkanlar genelde saat 9-10 da açıldığından havaalanında hazırladığımız bir şişe kahve ve uçak kruvasanları ile




göl kıyısında kahvaltı ettik, kuğuları ve balıkçılları besledik.



Geçen sefer gece karanlığında tam göremediğimiz göl barındırdığı kuşlarla gerçekten güzelmiş.







Dükkanlar açılınca daha önce vitrininde fiyatlarının çok ucuz olduğunu gördüğümüz ayakkabıcıya gittik, 29 SWF’ye Neşe’ye 19’a da Can’a ayakkabı aldık. (32 ve 21 YTL)
Kendime de bot baktım ama rahat bir tane bulamadım. En havalı caddede olmasına karşın dükkanın fiyatları Türkiye’den çok ucuzdu.Fotoğraftaki çizmeler 45 YTL idi. Ancak havaalanındaki havyarlar hayatta gördüğüm en pahalı yiyeceklerdi.

Küçük kutular 650, 250 gramlık büyükler 1300 YTL idi. Her şeyi kredi kartı ile aldığım için yanımızdaki 30 frankı geri getirdik.
Yolculuk sorunsuz fakat çok yorucu geçti.Kendwa’dan sabah 10 da çıkmıştık, ertesi akşam saat 10 da İzmir’e vardık, yol 36 saat sürdü.
Döndükten sonra ailecek toplanıp doğumgünümü Neşe’nin Zanzibar meyveleriyle yaptığı pasta ile kutladık.
Bütçe (dokuz gün-iki kişi için):

Uçak bileti ve alan vergileri: 950 Euro
Tanzanya vizesi: 140 Euro
Toplam harcama: 500 USD
İzmir'den İzmir'e iki kişi herşey dahil: 1450 Euro





7 Comments:





biblo said...



Zanzibar'ın denizi çok güzel görünüyor. 1400 EURO'luk bütçe içinde çok iyi bir gezi olmuş. Zancibar'da İngilizce konuşuyordunuz değilmi?


Salı, Ocak 02, 2007 12:17:00 AM



Anonymous said...



ne güzel gezmişsiniz bora bey
denizin rengine hayran kaldım,bir dahaki seyahat nereye olacak?merakla bekliyorum,oğlunuz can'da çok tatlı...

berfin


Perşembe, Ocak 04, 2007 12:45:00 PM



Anonymous said...



:) Hiç yorucu geçmez mi? Okurken ben yoruldum.

Harika anlatmışsınız, yaşar gibi oldum doğrusu.

Şu son yazdığınız yaşlanıyorum lafınıza çok güldüm, öyle olmalı ki artık sağlama almaya çalışıyorsunuz bir çok şeyi, eski yazılarınızda yoktu bu.

Havaalanı çıkışınıza gelince, aslında haklısınız ama ada da söylediğinde haklı, onların ülkesi ve bu hakları var. Geçen gün Hürriyet'te Emin beyin yazısında da okurundan gelen bir mektuba yer veriliyordu, Meksika'ya bile vize alma konusunda çekilen sıkıntılarla ilgili. Ben şimdiye kadar hiç bir ülkeye girişimde veya vize alırken sorun yaşamadım ama sanırım bu vizeleri her zaman şirket üzerinden aldığım ve uzun zamanlı bir Amerika vizem olduğu için. Yine de bu başıma gelmeyecek demek değil.

Son olarak hakuna mutata yı daha önce de duymuştum, bizim evde çok kullanılan bir laf :) Oğlumuza aldığımız animasyonda sıkça geçiyordu. Madagaskar'da.

Yeni seyahatlerinizi bekliyoruz :)


Cuma, Ocak 05, 2007 2:49:00 PM



zeya said...



Harika bir gezi...
Bol seyahatli bir yıl dilerim :)


Pazartesi, Ocak 08, 2007 7:21:00 PM



Anonymous said...



Bora Bey, çok hoşuma gitti, çok keyifli yazmışsınız. Gitmiş kadar oldum. Nijerya'da çalışan bir arkadaşım vardı, çok tembel olduklarını ve evet servisin çok yavaş olduğunu, hırsızlık olaylarına vs de dikkat etmek gerektiğini söylerdi. Eşinizin çok, çok hoş, zarif, espritüel, aklıbaşında bir hanım izlenimi bıraktığını söylemeden geçemeyeceğim. Umarım kızmaz bana. Ailenize ve size mutlu, keyifli bir yıl dilerim. Sizin de doğumgününüz kutlu olsun. Can'a da aferin. Annesini babasını akıllı uslu beklediği ve Afrika deyince aklına hindistancevizi gelecek kadar zeki olduğu için.


Salı, Ocak 09, 2007 10:08:00 AM



ferhatcguter said...



Yeni yılınızı ve doğum gününüzü kutluyorum.Nice sağlıklı ve seyahat dolu yıllara.Bir nefeste okudum.Gitmiş kadar da oldum :)Kaleminize,deklanşörünüze sağlık..


Cumartesi, Ocak 20, 2007 10:50:00 AM



Boncukçu said...



Çok güzel ama keşke iyi göremeyenleri de düşünüp siyah üzerine grimsi yazıyı tercih etmeseydiniz. Okunmuyor.
Görüntüler müthiş


Salı, Ocak 30, 2007 9:13:00 AM

18 yorum:

Elif dedi ki...

Bu yaz Almanya'ya gidiyoruz ama Zanzibar'la ilgili yazilari okuyunca, acaba obur yaz da oraya mi gitsek diye dusundum. Bizim oglan ucbucuk yasinda olacak o zaman. Anatol'la Fransa iyiydi, Almanya da iyi olur. Zanzibar'a ne dersiniz? Tabii, bizim tarzimizi, cocukla neler kaldirabilecegimizi bilmiyorsunuz. O yuzden biraz kof bir soru. Ama bize gore degil de, size gore cevaplandirsaydiniz?

www.elifsavas.com/blog

ssbb dedi ki...

Biz oğlumuzu bu ay inşallah yapacağımız Sri Lanka seyahatine götürmeye çok niyetliydik, ama son zamanlarda haftasonu gezilerinde 'yoruldum, susadım' diye çok sızlanınca henüz erken olduğuna karar verdik.
Bir de ben beş yaşımdan önce ailemle yaptığımız gezileri hatırlamıyorum.
Zanzibar'a gelince; adaya gittikten, daha doğrusu plaja vardıktan sonra hiçbir güçlüğü yok sal oynasın, ama plaja kadar en azından bu taraftan ve tasarruflu gidince epey zorlu ve uzun bir yolculuk var.

Elif dedi ki...

Belki yine de denemeye deger. Cunku her yil en az bir kere Los Angeles'dan Turkiye'ye aktarmali vesaire cok uzun saatler suren yolculuk yapiyoruz. Tabii ucak, havaalani, diger yolculuk sekillerinden biraz daha rahat.

Hatirlamamak konusu... Yine de birseyler kalmistir bence. Yani anilar, sekiller degil, orada olmaktan gelen ogrenme, gelisme... Bir de tabii anne babanin tatile cikip, yeni yer gorerek mutlu olmasi ve mutlu ebeveynin cocuga olumlu etkisi! :oP

Ben aklimda tutacagim. Hindistan ve baska Afrika ulkeleri icin erken oldugunu dusunuyorum. Saglik konularindan dolayi. Biz birsey kapsak tamam da, o kapsa cok kotu olur. Biraz daha serpilsin. Avrupa'ya zaten gidiyoruz, Zanzibar, bana mumkun ama orijinal gorundu. Bakalim... Tesekkurler! :o)

www.elifsavas.com/blog

Sweety dedi ki...

Merhabalar cok guzel bir seyehat yazisi gercekten severek okudum. Ayrica cokta makul fiyatlara mal olmus. Yakin zaman icinde bir tatil plani yapacagiz. Ben hedefi irlanda olarak belirlemistim ama guneye inmektede fayda oldugunu seyahatinizle izledim :) ama tabiki belkide bu mevsimler yani seyahat haziranda olabilir. Haziran ayi icin belkide sicaklik cokcok yorucu hale getirebilir degilmi seyahatimizi? siz ne dersiniz?? Sevgileer

Gökhan dedi ki...

Sevgili Bora Ağabey,

Adım Gökhan, 31 yaşımdayım, İzmir’liyim, radyoloji uzmanıyım. Blog’unuzu bir buçuk yıl önce asistanlığımın son yılında keşfettim. Doktor camiasını bilirsiniz, sizin yaptığınız gibi gezmeyi pek sevmezler, benim gibi sevenlerde ya plansız oldukları için ya da zaman kısıtlılığından uzun süreli seyahatlere fazla vakit ayıramazlar. Blog’unuzda özellikle Tunceli, Diyarbakır, Foça ve Gökçeada gibi neredeyse günübirlik yapılabilecek keyifli seyahatleri okuduğumda hayatımda yeni bir pencere açıldı diyebilirim. Yurtdışı gezilerinizin notları ise birer yol haritası ve rehberlik hizmeti niteliğinde. Bu zamana kadar ben de gerek yurtiçinde gerekse yurt dışında az sayılmayacak yer gördüm, yaşadım. Ama arkada sararmış ya da bilgisayarın klasörlerinde unutulmuş fotoğraflardan başka fazla bir şey kalmadı. Gezdiğiniz yerlere, olaylara ve insanlara bakışınız, üşenmeyip bunları paylaşmanız gerçekten takdir edilesi. Bana ufak gezilerin de oldukça keyifli olabileceğini, üstelik bunları yazarak kalıcı hale getirmenin ve insanlarla paylaşmanın ne kadar güzel olduğunu gösterdiğiniz için size minnettarım.
Beş buçuk yıl asistanlık döneminin yoğun temposundan kurtulup hayatımı isteklerime göre düzenleyebileceğim zaman geldiğinde uygun vakitlerimi sizden örnek aldığım şekilde değerlendirmeye karar verdim. Aralık 2006’da Dokuz Eylül Üniversitesi’nden uzmanlığımı aldım. Mart ayının ortasından beri askerlik yapıyorum. Asker olmak hayatımda yepyeni bir dönem olduğundan vakit kaybetmeden size özenip ben de acemice bir blog hazırladım (www.gokhanucar.blogspot.com). Belki blog’a bir göz atma ve beni yorumlama lütfünü gösterirsiniz. 24 saat icapçı olduğumdan fazla uzaklaşma şansım yok ama kısıtlı şartlarda bile bir şeyler yapılabileceğini ve bir şekilde hayata tutunmak gerektiğini düşünüyorum.
Geçen sene sizinle tanışmak çok istedim ancak tez ve sınav hazırlığı beni bitirmişti. İki ayda bir güzel İzmir’e, evime dönüyorum. Umarım önümüzdeki zamanlarda size bira ısmarlama şansım olur.
Sevgiler
Gökhan

ozgurr dedi ki...

selamlar bora bey.stone town da kaldığınız otelin adı ve adresini bana yazarsanız sevinirim.kısmetse bu bayram eşimle beraber gideceğiz.e-mail adresim;ozgurr2002@yahoo.com teşekkürler şimdiden

ssbb dedi ki...

Biz fotoğraflarını yayınladığım Anex II adlı otelde kaldık.
Adresini bilmiyorum ama bilsem de size bir faydası olmaz zira Stonetown adres bulunabilecek bir sokak yapısına sahip değil, otelin bulunduğu bölgede sokaklar araba giremeyecek kadar dar, yani taksiye adres vermeniz de mümkün değil.
Ancak iskele çıkışındaki değnekçilere otelin adını verebilirsiniz, adı değişmediyse götürürler.
Genelde bütün oteller benzer fiyatlara sahip, daha şık oteller de mevcut, hangisini beğenirseniz orada kalın derim.
İyi tatiller.

Adsız dedi ki...

sevgili bora zanzibarı tekrar gözümde canlandırdın şimdi. kanımca bir kaç şeyi hatırlatmayı unutmuşsun. her yerde herşeyin pole pole(yavaş yavaş) olduğunu, heryerin acayip baharat koktuğunu, gel-git olayını sabahları denizi sahilde bulamayışı, bir de siz galiba kaplumbağa adasına gitmemişsiniz orası dünyanın en güzel kumsalının olduğu yer bence. ayrıca jambo- jambo cd'si satan gençler. ben izmirden dr ahmet zanzibarda Mnazi mhodja hastanesinde gönüllü 20 gün çalışmıştım. sağdan akan trafiği de unutmamak lazım, mosqitoları da. insan aslında ilkin irkilse de çok acayip bir huzurla doluyor orada neyse uzatmayayım ha bu arada hakuna matata, haberi kani,jambo puana

Adsız dedi ki...

yine ben dr. ahmet. gitmek isteyenler için tavsiyemdirmayıs-haziran civarında gidin ki sivrisineklerin en az olduğu dönemdir. yanınıza sivri savar kremler alın.yemeklerini yemekte çok zorlanacaksınız. bizim baharatlara hiç benzemiyor hem çok hem acı.limanın yakınlarında sahilde baharatsız bir restorant var orada 7000 shilinge çok güzel bir kılıç balığı yiyebilirsiniz. mutlaka kaplumbağa adasına gidin. bol bol hindistan cevizi suyu için tanesi 2500 shling. yanınızda zeytin ve peynir götürmenizi tavsiye ederim çünkü hiç yok neredeyse. baharatı balığı seviyorsanız biraz da pisboğazsanız sizin için cennet gibi yerdir. hastane başhekimi dr abdullah türkçeyi çok iyi bilir. türkiyede okumuş ve ihtisasını yapmış. selamımı söylerseniz yardımcı olur. insanlar gerçekten çok mazlum. insan herşeyini veresi geliyor yine de siz pazarlık yapın herşey için.

Adsız dedi ki...

açıkcası her seferinde istanbul disindaki insanlarin istanbullulara aciyorum gibi laflar soylemesini anlayamiyorum.yani trafik olsun,kalabalik ortam olsun,kesmekeste hem fikirim ama ben de izmir ankara gibi sehirlerde yasayanlara cok aciyorum.nedeni basit kendi sehirlerden kalkip istanbula geliyorlar buradan yurtdisina aciliyorlar.daha kendi sehirlerinden direkt ucus bile yok.ayrica kendi sehirlerinde bu denli bir dutty free bulmalari imkani da olmamasi cok acidir.neyse yine istanbullugum tuttu.malum 1893 selanikten istanbula gelmis bir ailenin ferdi olmak sanirim beni istanbullu yapar diye dusunuyorum.

alp dedi ki...

okudum beğenmedim..onca pislik, keşmekeş çektiğime değer mi? değmez?

saç baş perişan, üzerindeki jamaica tişörtü her daim sucuk gibi terli..bari yanına başka bir tişört bir şey daha al da arada bir değiştir..yok..illa o terden vıcık tişört sırtında gezecek..o yapış yapş halde nasıl oturup yemek yer anlamıyorum..

zürih'ten 11 saat uçuş, üzerine para verseler yine de rahatımı bozup kalkıp gidemem..

ama gidene saygı duyarım o başka, blogunu da detaylı olarak okuyup iyi ki böyle gitmiyorum derim..

alkollü içkiler yine her sahnenin demirbaşı

vesselam,

alp

Löplöpcü dedi ki...

Bu yazından o kadar etkilendim ki , bu sene karar verdik, zanzibar’a gidiyoruz.
Kasım ayı bayram için 25.000 mil’e business clas biletlerimizi ayırttırdık, 1-2 gün içerisinde alacağız.
13-20 kasım tarihlerinde 6-7 kişi tanzanyaya gideceğiz.

1 gün Dar
2 gün Saadani National Park
4-5 gün Zanzibar düşünüyoruz

Telefonda görüşmemiz mümkün müdür?
0.532.3425767
Selamlar

Adsız dedi ki...

merhaba :)

Bi freddie mercury hayranı olup acaba yaşadığı yere gitmişlermidir, bi resim görebilirmiyim umudu ile bloğunuza dahil oldum sonra bi baktım freddie yalan olmuş gecenin bir vakti (4ten 5.25 e kdr) ben tum zanzibar gezinizi sanki yaşıyor gibi okumuşum, harika bir deneyim bloğunuzun sıkı takipcisi olucam gibi:)

sokakkedisi dedi ki...

ben de bir freddie mercury hayranı olarak sri lanka yazınızı okuduktan sonra kendimi hemen zanzibar'a attım. çok keyifli bir blogunuz var, daha yazılarınızın tamamını okumadım ama mutlaka vakit ayıracağım, sevgiler.

Löplöpcü dedi ki...

Bora Hocam, sayende çok güzel bir tatil yaptık!
http://www.loplopculer.com/2011/04/tanzanya-1bolum.html

19 mayısta da yine sizin yazılardan gaza geldik Midilli'ye gidiyoruz.

Takipçiniziz

OLCAY AYDINLIK dedi ki...

bora bey ııyı gunler sıtenızı yakından takıp edıyorum, ben ıkı ay once thy den emeklı oldum ve mumkun oldugunca vaktımı gezıye ayırmak ıstıyorum bız ıkı bayan olarak zanzıbara gıtmek ıstıyoruz, sormak ıstedıgım ıkı bayan ıcın guvenlımıdır orası* cok teskkur edıyorum

ssbb dedi ki...

Zanzibar oldukça güvenlidir
Dar es Selamda gece karanlık sokaklara çıkmayınız

Adsız dedi ki...

bizde kış ortasında sıcak bir tatil yapmak için tanzanyayı seçtik :) 2 gün safari 5 gün zanzibarda deniz ve güneş tatili yapacağız.bu anlamda sizin ve löplöpçülerin Tanzanya gezi notları bize birer rehber olacak.hiçbirşeyi kaçırmamak için notlar aldım.inşallah bizimkide sizinkiler gibi güzel bir tatil olur.paylaşımınız için teşekkürler kaleminize sağlık...