13 Haziran, 2008

DOĞU KARADENİZ IV
Macahel (Temmuz 2006)

 
Doğu Karadeniz 1 için tıklayınız
Doğu Karadeniz 2 için tıklayınız

Doğu Karadeniz 3 için tıklayınız

Çıkan kısmın özeti: Uçakla Trabzon'a geldik. Araba kiralayıp doğuya doğru devam ediyoruz.

 


Borçka Karagöl’den çıkınca kendimizi Macahel yoluna vurduk. Haritaya göre Macahel’e 50 km.den az yol var, yarım depodan biraz az benzin yeter diye düşündüm, benzin almadım. Ne gaflet!




Yol önce epeyce tırmandı, asfalt giderek yerini stabilize yola bıraktı. Dağın tepesine vardığımızda sisin içinde bir inşaatla karşılaştık.




İşin başındakilerin söylediğine göre kuş gözlem evi inşa ediyorlarmış. Gözlem evinden sonra yol inişe geçti, stabilize yol da toprak yola dönüştü.


 

Issız köylerin, ışık girmez ormanların arasından geçtik, az gittik uz gittik dere tepe düz gittik, etrafta yol soracak kimse de bulamadığımızdan acaba doğru yolda mıyız diye tedirgin gittik.

 
En sonunda bir köyün girişindeki köprünün üzerinde oturan bir baba- kız ve torununa rastladık. Hemen durup Macahel’e nasıl gideceğimizi sordum.
“Macahel burası, siz hangi köye gitmek istiyorsunuz?” dediler.
Macahel bu bölgedeki 9 köye verilen admış. Sınır oluşturulurken bu köylerden 5’i Türkiye’de, 4’ü Gürcistan tarafında kalmış. Bizim taraftaki köylerin merkezi ve rakımı en düşük olanı Camili. Bu zamanda TEMA vakfının işlettiği otelin de bulunduğu köy. Kulağımızda onun adı kaldığından
“Camili’ye gitmek istiyoruz” dedik.
“Burası Camili, hoş geldiniz” dediler.


 

Teşekkür edip yola devam edecektimki bu insanların, bu ıssız, kuş uçmaz kervan geçmez yolda ne beklediklerini merak ettim. Meğer çocuk hastaymış, ateşlenmiş, onu doktora götürmeye çalışıyorlarmış.
”E araba geçiyor mu ki buradan?” dedim
“Belki posta arabası geçer diye bekliyoruz” dediler.
Doktor olduğumu söyleyip çocuğu yolun kıyısında muayene ettim, yanımızdaki ilaçların uygun olanlarından verdim. Çok sevindiler, biraz daha sohbet ettik. Şaban Abi, kızı Hatice, ve torunu Talha esasen İstanbul’da yaşıyorlarmış. Yazları bir iki ayı memleketlerinde geçirmeye geliyorlarmış. Bize bölge hakkında bilgi verirlerken baba kız fısıldaşıyorlardı. En sonunda Hatice “Babam sizi bizim köye davet etmek istiyor ama çekiniyor, evimiz biraz eski, tuvaleti dışarıda” dedi.



 
Köyleri Camili’den biraz daha ilerdeymiş. “Kaç kilometre yani?” dedim
Şaban Abi ısrarla kilometre telaffuz etmekten kaçınarak 15-20 dakika dedi. Benzinimiz Camili’den geri dönmeye ancak yeteceğinden gitme konusunda tereddüt yaşadığımı söyledim.
“Bizim köyün dolmuşu var, akşamüstü Borçka’dan kalkacak, ona cepten ısmarlarız getirir” deyince Neşe’yle birbirimize baktık, davetlerini kabul ettik.
Onlar alışveriş yaparken biz de Camili’de biraz dolaştık. Fotoğraf makinem bir önceki geceyi geçirdiğimiz Karagöl'de dolduğundan boşaltmak için bir bilgisayar ve CD aradım, köyün her şey satan bakkalına sordum, elbetteki yokmuş. Bir umut, kapısı açık olan okula gittim. Okul müdürü Ziyaeddin adındaki genç lojmanından çıktı geldi.



Okulda bilgisayar varmış da CD si yokmuş.
TEMA’nın otelini gezdik, güzel ahşap bir bina, geceliği 60 liraymış. Daha ziyade entel dantel kişilerin toplantı yaptıkları bir yere benziyordu. Köylüler de TEMA’dan hiç hazzetmiyorlar. Şaban Abi’nin anlattığına göre köyde her ailenin tapusuz da olsa belli bir orman bölgesi varmış, o bölgeyi onlar bilir, kuruyan ağacını kendileri kesip kullanırlarmış.
TEMA geldikten sonra ne olursa olsun ağaç kesmek yasaklanmış. Kestane ağacından yaptıkları geleneksel evleri için bile ağaç kesmelerine izin vermiyorlarmış. Şaban Abi geçen yıl evinde yapacağı bir tadilat için kendi ormanından kaçak ağaç kesmiş. TEMA cıları pek ciddiye almadan bıyık altından kim takar onları gibi konuştu.
Alışverişimizi tamamladıktan sonra dolmuşun şöförünü arayıp 10 litre kadar da benzin ısmarlayıp, süper bozuk dağ yoluna vurduk.




Yine olmayacak yolardan, derelerin içinden geçip 10-15 dakika kadar yol almıştık ki yanımda oturan Şaban Abi sevinçle taaa uzaktaki bir tepenin üzerindeki nokta gibi iki üç ev ile, bir minareyi gösterip “İşte bizim köy orası” dedi. 




Ben de içimden “İnşallah şöför benzini unutmaz” dedim.
Bir tarafı uçurum, bir tarafı dağ ancak tek arabanın geçebileceği yollardan tırmanıp Uğurlu Köyü’ne vardık. Yol o kadar dar ki, maazallah iki araba karşılaşsa birinin genişçe bir yer bulana kadar epeyce geri gitmesi gerekecek. Ayrıca virajlar da bir hayli tehlikeli: 




Birkaç yıl önce bir düğünden köye dönerken kasasına bindikleri kamyon virajı alamayıp aşağıya uçmuş. Şaban Abi de kamyon aşağı uçmadan 200 metre önce bir yemek yiyeyim de sonra meydana gelirim diye evinin önünde inmişmiş. Jandarma gelmiş ama kamyona ulaşmayı başaramamış, köylüler birlik olup halatlarla aşağıya inmişler, sabah kadar cesetleri ağaçların tepesinden toplayıp yukarıya taşımışlar, kamyonda kalan 13 köylü de ölmüş.
Şaban Ağabeylerin evine vardık. Ev kartal yuvası gibi uçurumun kıyısında direkler üzerinde yükseliyor.




(Bu fotoğraftaki Şaban Abi'lerin evi)
Müthiş bir manzarası var, taa uzakta başka bir sırtta evler görünüyor, onlar da köylerinin mahallesiymiş! 



Evin verandası bir armut ağacını yaprakları arasında bu muhteşem manzaraya bakıyor, hava serin. 



Şaban Abi kendi yaptığı armut koparıp yakalamaya yarayan kepçesiyle armut kopardı, ikram etti.




Tuvalet gerçekten de evin arka tarafında dört tarafı kapalı, altı iğ şeklinde kesilmiş tahtalardan oluşuyor.



Defekasyon direk metrelerce aşağıdaki ormana gübre yazılıyor. Şaban ağabeyin hanımı, kızı Hatice ve Neşe yemek işine giriştiler, biz de akşamüstü gelecek olan köy dolmuşunun geçebilmesi için bizim arabayı içeri sokmaya çalıştık.




Bu kolay bir iş değildi, zira arabayı 45 derce açıyla dikine bahçe yoluna sokabilmek için girişi epeyce genişletmek gerekti. Şaban Abi ısrarla yardım teklifimi reddetti, kazma küreği kapıp girişi tek başına açtı.



Neşe bu arada mısır ekmeği yapımını öğrendi. Mısır ununu, su, biraz tuz, ve kabartma tozu ile karıştırıp değirmen taşı gibi büyükçe ortası oyuk antika bir taşın içine doldurup, tenekeden uydurulmuş kapağını kapatıp ateşin üzerine oturtuyorsun, üzerine de köz koyuyorsun, iki üç saatte pişiyor.
Evde ısınma (Temmuz ayında) ve pişirme için kuzineli soba sürekli yakıldığı gibi salonun bir köşesindeki ocakta ateş de yanıyor.


 

Şaban Abi'nin hanımı ve annesi İstanbul’da yaşamalarına rağmen pek az Türkçe biliyorlardı, ancak tercüman vasıtası ile anlaşabildik. Hatice bizi köye gezmeye götürdü.



10-15 dakika fındık bahçelerinin arasından yürüdükten ve kamyonun uçtuğu köşeyi gördükten sonra galvanizli tenekeden mamul minareli, ahşap caminin ve herşeysatanbakkalın bulunduğu küçücük köy meydanına vardık.




Ortadaki kamelya benzeri, galvanizli tenekeyle kaplı genel toplanma odasında Hatice’nin kayınpederi bizi karşıladı, ayran ve fındık ikram etti.



Burada fındık günün her saatinde çerez niyetine yeniyor, sürekli yeniyor. Bir de lezzetli!



Ayakkabılarımı çıkartıp tadilattaki camiyi gezdim, daha önce gördüğüm camilere hiç benzemiyordu, ahşaptan yapılıp maviye boyanmış olan minber, söylediklerine göre birkaç yüzyıllık varmış.




Hatice’nin kayınpederinin vadinin dibindeki dereden tuttuğu kırmızı benekli doğal alabalıkları da alıp eve döndük.



Bizim benzin gelmiş ama 5 litre kadar bir şey almış şöför, depoya ekledim.
Yemekte yayla çorbası, ısırgan kavurma, kaşarlı lahana, fasulye , lahana sarma, patates salatası ve tabi mısır ekmeği vardı.




Bir de damat aşı dedikleri kavrulmuş tereyağında çevrilip sulandırılmış peynir vardı, hepsi çok lezzetliydi.



Yemekten sonra bol bol çay içtik sohbet ettik, alabalıkları tutan dünür de geldi, tavla oynadık, fındık yedik.

 

Şaban Abi ve Damadı diğer Macahel’liler gibi İstanbul’da Zeytinburnu’nda naylon poşet toptancılığı yapıyorlarmış.
Gece İstanbul’da işlerin başında kalan beyini aramak için kızıyla birlikte Şaban abi de telefonun çektiği biraz ilerideki viraja kadar çıktı. Biz de hava alalım diye çıktık, hayretler içinde kaldık, etraf pırıl pırıl parlayan binlerce ateş böceği ile aydınlanıyordu.

 

 Bize misafir odasına güzel bir yatak yaptılar. Gece dağ başında benzinimin bittiği kabusu ile başladı. Makedonya başbakanı olarak Mesut Yılmaz’la görüşme yaparken idrar zoruyla uyandım. Bilmediğim evde zifiri karanlıkta yerini tam hatırlayamadığım tuvaleti aramaya çok üşendim. Sonuçta nasıl olsa hepsi aynı yere gidecek diye tepemizdeki camdan aşağıdaki uçuruma hacetimi gidermeye karar verdim. Uyku sersemi yatakta ayağa kalkıp tepemizdeki camı araladım.



 

Bir yandan hacet giderirken bir yandan da içeriye doğru açılan camı kazara kapatacak şekilde dengemi kaybedersem olacakları (uçurumun dibindeki ormanda kopan parçayı aramak!) dehşet içinde düşünüp sağa sola sağlamca tutunarak işimi başarıyla gördüm.
Sabah kahvaltıdan önce biraz dolaştık. Yeni olmaya başlayan taze fındıklardan yedik.




Şaban ağabeynin kendi üretimi tek kütükten mamül merdivenden evin altındaki bahçesine indik.


 

Evin altındaki yüklükte kütükten oyulmuş arı kovanları vardı. Yüklüğün ayaklarının üstündeki tekerlekler dikkatimi çekti, ambara fare girmesin diyeymiş.

 

Kahvaltı yine süperdi. Hatice yaktığı ateşte açtığı börekleri çiçekyağında ve dün kayınpederinin verdiği alabalıkları kuzinenin üstünde tereyağında kızarttı.




Bol kaşar, tereyağı, mısır ekmeğiyle karnımızı doyurduk.



Saat 10:30 gibi bu güzel ve konuksever insanlara veda ederek köyden ayrıldık. 




Benzinin yetip yemeyeceği hiç belli değildi, mümkün olduğunca tasarruflu giderek kuş gözlem evi inşaatına vardık. Buradan sonrası genelde iniş ve medeniyete kavuşma olduğundan bu zirve anını soğuk su içerek kutladık.



Borçka’ya inince önce depoyu doldurdum, sonra fotoğraf makinesini boşalttım.
Araba fabrikadan çıkalı böyle eziyet görmemiştir, acıdım bir de yıkattım.



Saat 14 gibi Artvin’e vardık.
Artvini 30 yıl önceki aile gezimize nazaran epey gelişmiş buldum. Artvinliler Başbakan’ı bekliyorlardı.




Kiloluk teker kaşarlardan hediyelik 5-6 tane aldık. Mandırada bir de epeydir görmediğim çam sakızı, ufak poşetler halinde 1 liraydı, onları da toparladık. Merkezdeki parkta biraz oturduk, Can oyuncaklarla oynadı.



Artvin çıkışında yolu şaşırıp 7 km gittik, geri geldik.
Saat 18’de Yusufeli'ne, 20’de bulanık akan Çoruh nehrini takip ederek İspir’e vardık.



Yolda Narlık Beldesinde suyun üzerine oturmuş bir kahvede süper bir düzenek gördüm.



Altta gürül gürül akan suya indirilmiş çarklı bir mile bağlı çaputlarla otomatik serinletici ve sinek kovucu yapılmış.
Dağ yollarında bir de bisikletçi İsviçreli çifte rastladık; ağızlarının tadını biliyorlar! 



İspir'de mevcut bir iki otele baktıktan sonra öğretmenevinde kalmaya karar verdik.
İlçe merkezindeki çay bahçesinde çay içip dondurma yediikten sonra marketten aldığımız kavunu odada Karagöl'den artan rakı ile halledip yattık.



Sivrisinekler sayesinde sabah 7 de kalktık, Rize'ye doğru yola çıktık.
Rize ile Erzurum'u birbirine bağlayan Ovit Geçidi, dağ silsilesinin zirvesini ve iki iklim türünün sınırını oluşturuyor. 




Geçidin güneyi tamamen çorak neredeyse hiç ot bitmez taşlıtarla halinde iken

 

sisler içindeki dağın öbür tarafına geçince ortam bir anda değişiyor.  
Karadeniz bitki örtüsü, yemyeşil çam ormanları, gürül gürül akan derelerin etrafında adeta fışkıran yeşillik başlıyor.

  
Ovit geçidi insana gerçekten etkileyici bir deneyim yaşatıyor.

 

Geçitten İkizdere'ye kadar yol süperdi.


 
Dönüşte tekrar Sabahat teyzeye uğradık.
Bizi bekliyormuş, hazırlık yapmış. Karalahana sarması muhlama bal sütlaç derken patlayana kadar yedim.

 
Ortaköy'ün yaylası olan Handüzü'ne çıkmaya çalıştık ama yol bir yerden sonra balçık çamur oldu, güç bela geri döndük.
  
Bahçeden erik topladık, saat 18 gibi yavaş yavaş Trabzon'a doğru yola koyulduk.
  
Dedeman Otelinin bahçesinde arabayı temizledik, çantaları yerleştirdik.
Trabzon merkeze varınca İzmir'e götürmek için tereyağı sorduğum mağazanın tezgahtarı önce bizimki yaramaz yarın iyisi gelecek dedi, sonra benimle birlikte civardaki bütün mandıraları dolaştı, İzmir'e gidecek yağ arıyoruz dedi, benim yerime bütün tereyağlarını tattı, en sonunda beğendiği birini almama karar verdi. Havaalanı otoparkında arabayı teslim ettik. Trabzon Havaalanının otoparkında çok güzel bir uygulama var, 15 dakikalık park ücretsiz. Yani yolcunu rahatlıkla ücret ödemeden indirip bindirebiliyorsun.


 
Dahası İzmir Adnan Menderes Havalimanında onbeş dakika için 7 lira ücret alan, fiş vermeyen otopark işletmecilerine, hatta bunu alabilmek için de havaalanında ıssız yollarda parketmiş yolcusunu bekleyen insanlara arabalarını otoparka çekmeleri yönünde sürekli anons yapan sevgili polislerimize örnek olmasını diliyor, ve Doğu Karadeniz çok acayip bir memleket diyerek sözümü burada bağlıyorum.



Yolda dinlenen müzik: Piryoz, Orhan Gencebay, Ümmü Gülsüm
Kitap: Güneş Karabuda'nın anıları İndim Zaman Bahçesine
Bütçe: 600 uçak+500 araba+400 benzin+300 harcama= (8 gün) 1800 YTL

22 Mayıs, 2008

RAİNBOW Middle East Gathering (Fethiye, Mayıs '08)





Rainbow'u (gökkuşağı) tarif etmek gerekirse, kısaca eski hippi ruhunu yaşatanların dünyanın çeşitli ülkelerinde toplanıp bir ay kadar süreyle birlikte komün hayatı yaşaması denebilir.
Middleeast Gathering ( Ortadoğu Buluşması) ise adı üzerinde, bu buluşmaların Ortadoğuda olanı.
Bu toplantıların resmi yönetimi, yazılı kuralları, bütçesi, web sitesi vb yok.
Resmi olmayan haberleşme gruplarıyla nerede toplanacağı kararlaştırılıyor, ve çok muğlak bir tarif veriliyor. Örneğin bu yılki tarif şöyleydi: Fethiye’den Arsaköy dolmuşuna binilecek, Arsaköy’de Şevki’nin kahvesine gidilip Şevki’ye yol sorulacak, dağda 5 saat çiçekli beyaz bezleri takip ederek yürünecek (tırmanılacak), işte oralarda bir yerlerde...
Bundan iki yıl önceki ilk toplanma sırasında Bingöl’de geçici görevliydim, ikincisinde yurtdışındaydım. Bu sene katılmaya kesin kararlıydım ki buluşmanın zirvesi olan ve en çok insanın bulunduğu dolunay gecesi 20 Mayıs’a denk geldi, ben de 19 Mayıs tatilinden yararlanarak gece 12 de Fethiye otobüsüne bindim (30YTL). Otobüs sabah 5 45 te Fethiye'ye vardı, şehriçi servisle şehir merkezine gittim. Sahildeki çay bahçeleri henüz açılmamıştı. Sessiz sahilde oturup belediye çay bahçesinin tuvaletinden faydalandıktan sonra eski garaja doğru yürüdüm. Arsaköy’e dolmuş öğleden sonra 2 deymiş. O yöne giden ilk araba da 7 45 te kalkan Kadıköy dolmuşuymuş. Biraz Kemer tarafına otostop çektim, kimse durmadı. Dolmuş saati yaklaşınca ben de garaja gittim, bir mercimek çorbası içtim, çayla beraber 2 lira aldılar. Kadıköy dolmuşu da 1 saatlik yola 3 liraymış, Fethiye’nin ucuzluğu na şapka çıkarıyorum!
Kadıköy dolmuşu beni Arsaköy’e 13 Km kala sapakta indirdi. Köşedeki kahvede otostop çekerek bir çay içtim, çay da 25 kuruşmuş. İkinciyi söyledim, içmeye fırsat kalmadan bir kamyonet durdu. Yarı yoldaki yol inşaatına gidiyormuş.
Şöför dağlara tırmanırken, perişan olmuş asfaltı gösterip “Bu yolu bizim yukardaki yolu yapan kamyonlar bozdu. Seneye ihalesi olur burayı da yaparız, bu devletin ne çok parası var!” dedi. Beni indirdiği yerde sarı dikenli adını bilmediğim çiçeklerden vardı.

Mis gibi kokuların altında biraz daha okuyarak bekledim, bu sefer bir çiftçi aldı, Arsa’ya kadar getirdi. Köylerin yerleşimi ve arazinin genel havası Doğu Karadeniz’i andırıyor.
Buralarda böyle bir tabiat olduğunu tahmin edemezdim. Köy meydanına inince Şavkı’yı bulamadan meydandakiler çeşitli taşıt teklifleriyle etrafımı çevirdiler. Köylüler dağın en tepesindeki köylerinin başına gelen bu işe; birden garip kıyafetli insanların yaylalarına gelmesine çok şaşmışlardı. Yukarda neredeyse 500 kişi biriktiğini söyleyerek orada ne yaptıklarını bana sordular, “Kamp herhalde, ben de gidince göreceğim” dedim.
Motorcu Nasıf ile 10 liraya anlaştık. Kardeşim Tayfun’un, nişanlısı Umut ve arkadaşı Cem le birlikte bir gün önce Şevki’nin arabasıyla yarı yola kadar 20 liraya çıktığını biliyordum, fiyat iyi geldi, hem motorsiklet yaylaya kadar çıkabilecekmiş. Sırtımdaki 20 kiloluk çantayla tırmanmayacağımı öğrenince yanımdaki makarna, kuru üzüm vs. nin yanına 1 kilo leblebi, ikişer kilo kabak ve soğan da aldım. Nasıf çantayı motorun arkasına bağladı, nevaleyi de aramıza sıkıştırdım, dağ yoluna vurduk. Yol bir süre sonra iyice bozuldu ama Gökhan’ın hep yazdığı gibi böyle yolda motorla gitmesi pek zevkli oluyormuş.
Yarım saatte Çukurardıç yaylasına vardık.
Buluşma yerinin hemen yakınında Nasıf’ın anason tarlası ve bağ evi varmış. Varır varmaz hemen Fethiye’de güneş çıkınca çıkardığım pantolon ve kazağımı geri giydim, zira yaylada hava aşağıya göre buz gibi soğuktu. Nasıf bana bağ evini gösterdi: kapısı açıkmış, gece ıslanırsan, üşürsen gel kal dedi.

Teşekkür ettim, dönerken çağırmak için telefon numarasını istedim. Bu buluşuma çok sevindi, telefonunu çıkartıp “Sen numaranı söyle ben arayayım, numaram çıksın” dedi. Benim telefonum olmadığından dağda acil bir durum olur diye anneminkini ödünç almıştım ama ben de annemin numarasını bilmiyordum.
Nasıf da kendi numarasını bilmiyormuş, ıssız dağın başında çaresiz kaldık. Cebinden bir sürü not kağıdı çıkarttı, silinmiş bir numara buldu, “Bak bakalım bu olabilir” dedi, çaldırmaya çalıştım ama o noktada telefon da çekmiyormuş, numarayı defterime kaydettim. 200-300 metre yürüyüp kampa girdim.

Tayfun uzaktan ben görüp yanıma geldi, çadır için yer seçmeme yardım etti. Kampın merkezinde Main Circle denen bir buluşma noktası, kapalı çadır ve mutfak var.
Çadırlar etrafa ağaçların arasına dağılmış. Ben de ortak alana yakın ve hamağımı asabileceğim iki ağaç olan bir köşe bulup çadırımı kurdum. Tayfun’un çadırının önündeki ateşte demlediği melisa çayından alıp ortadaki büyük ateşin başına çöktüm.
Diğer kardeşlerle ( Bu toplanmanın değişik bir terminolojisi var: Herkes birbirine kardeş diyor) tanıştık, kaynaştık. Ortada sönmeyen bir ateş olduğu gibi herkes kendi çadırının önünde de ocak yapıp ateş yakıyor. Etraf tükenmeyecek kadar çok ardıç dalı dolu.
Merkezdeki büyük ateş için gönüllüler devrilmiş büyük kütükleri sırtlayıp getiriyorlar. Yemekte saydığıma göre kampta kalan yaklaşık 100 kişi var ve 30 kadarı Türk; diğerleri çeşiti milletlerden. En çok İsrail’li, İran’lı, ve Amerika’lı . Sakallı, çok sevimli ve zeki bir İtalyan ateşin küllerinin arasından pişirdiği kocaman ekmeği çıkardı, bir sacayağının üzerine de bir tabak zeytinyağı koydu. Bana bana sıcak ekmeği yedik, çok başarılıydı. Yemek günde iki öğün olarak ortaklaşa üretiliyor ve bir ayin şeklinde yeniyor. Kimse herhangi birşey yapmak zorunda değil ama herkes bir şeyler yapıyor. Kimisi de Tayfun, Umut ve Cem gibi karıncaları inceliyor.
Arada bu ekmek gibi güzellikler de olmuyor değil. Mesela öğleden sonra ben hamakta kitap okurken Tayfun’un beraber geldiği arkadaşı Cem Durdu gelip “Bora abi çok güzel masala çayı yaptılar gel” diye haber verdi. Gittim, yeni kardeşlerle tanıştım. Ortadaki ateşte orta boy bir kazanda sütlü masala çayı (Hintlilerin baharat çayı, Türkiye’de hiç görmemiştim ama Cem’in söylediğine göre aktarlarda hazır karışım olarak satılıyormuş) kaynıyor, herkes kendi halinde.
Kimi yazı yazıyor, kimi örgü örüyor, kimi müzik yapıyor, sohbet ediyor. Müzik en önemli şey denebilir, sürekli müzik yapılıyor, herkes değişik aletleri çalmaya çalışıyor. Örneğin gönüllüler yemek yaparken bir gönüllü de onlara müzik yapıyor. Gitar, cura, mızıka, ney, flüt gibi bildik sazların yanı sıra santur, rebap, daire, bendir, parmak piyanosu, ağız teli, kaşık, tar, ve üflemek için çeşitli boyda PVC borular da mevcut. Tayfun’la Umut içtikleri melisa çaylarının etkisi ile paso uyuduklarından
masala çayını onlar da tatsın diye kapaklı bardağımda biraz ayırıp Cem’le benim odaya döndük. Az sonra iki köylü geldi, yaylaya giriş yolu benim çadırın yanından geçtiğinden Türkçe konuştuğumuzu duyunca sevinçle yanaştılar.
“Ooo abi siz Türkçe biliyorsunuz, biz de nasıl anlaşcaz diyorduk” deyip teklifsizce yanımıza çöktüler. “Ee naapıyonuz burda şimdi?” dediler. Genç olanı Türkçe bilgi almanın öforisi ile benim kapaklı bardağı alıp “Bu neymiş yaa” diye ters çevirip altına baktı, çay dökülünce bir şey olmamış gibi geri bıraktı.
Dertleri yaylaya market açmakmış, tutar mı diye akıl danışmak istiyorlarmış. Kamyonetle mal getireceklermiş, ne getirelim diye sordular, uygun şeyleri söyledik , akıllarına yattı.
Cem’le biraz çevreyi dolaştık. Bir tepenin üzerine çıktığımızda üzerinde US Airforce yazan yağmurluklu yaşlı bir abiyle karşılaştık. Bizi karşıladı, uzun uzun sarıldı( Bu sarılma işi de ilginç, öyle alelade değil bayağı uzun süre görüşmemişsin, ya da birini kaybetmişsin de teselli eder gibi uzun uzun sarılıp başını omzunda yatırıyorsun).
Yapmaya başladığı güneş saatini gösterdi, vakit olmuyor bitiremedim deyince ben de yeni geldi sandım 1 haftadır oradaymış. Biraz Türkçe konuşuyordu, nerden biliyorsun diye sorunca Amerikan Dışişleri Bakanlığın’ın Federal Servisinde görevli olarak 4 yıl Ankara’da çalışmış, şimdi de Riyad’daymış, oradan sırf bu buluşma için gelmiş. Biz bunu duyunca nemelazım diye abinin yanından uzaklaştık.

Daha sonra Tayfun anlattı: İlk buluşmada hep beraber “Peace in the Middle East” diye bağrılan food circle’da yan yana düşüp de ne iş yaptığını öğrenince adama “ Ohoo abi sen naapıyosun, iş arkadaşlarına söyle biraz az mesai yapsınlar, Ortadoğuda süper barış olur!” demiş de abi bozulmuş cevap vermemiş.

Çadırımdayken sık sık bağrışlar duyuyordum da bir anlam veremiyordum. Meğer burada iletişim bu şekilde sağlanıyormuş. Mesela yemek hazırlığına başlanacak, bir grup hepbir ağızdan “fuuud sörkııııl” diye bağırıyor, ilerdeki başka gruplar da aynı şekilde bağırarak mesajı yayıyorlar. Bir şeyin istenmesine connection (bağlantı) deniyor. Mesela yemek çemberinde tuz mu isteyeceksin, “Solt konnekşııın” diye bağırıyorsun, tuz torbası nerdeyse gelip seni buluyor, hatta bir keresinde Gabriel diye bir çocuğu çağırmak için “Gabriel konnekşıııın” diye bağrıldığını duydum.

Yemek yeneceği zaman “fuuud sörkııııl, (es) naaaaaw” diye bağrılıyor, herkes ‘now’ kelimesini duyunca çok seviniyor.

Dağda dolaşırken “İnşallah Jandarma basmaz burayı” dedim Tayfun’a, “Yok canım daha neler” dedi.
Aradan 1 saat geçmeden bir minibüs Jandarma geldi. Önce araziye yayılıp etrafta tertibat aldılar. Silahlar çapraz tutuşta bizi geniş bir çembere aldılar ama çember dışındaki çadırlarına gidenlere karışmadılar. Başlarındaki uzman Çavuş herkesin ortaya toplanmasını söyledi, lideriniz kim dedi.
Lider falan olmadığı, herkesi ortaya toplamak istiyorsa bunu kendisinin yapacağı söylendi. Türklerden yardım istedi, herkesin ortaya gelmesi bir iki defa bağırıldı ama zaten otorite ile sorunu olan gruptan kimse çağrıyı iplemedi. Minibüsün arkasında uzun eşek oynamaya devam ettiler.


Bir kare gördüm: Jandarma komutanı herkes toplansın pasaportlarınızı getirin derken bir zenci tam onun önünde lobutlarla jonglörlük yapıyordu.
Anladığıma göre yayla tapulu araziymiş ve sahipleri de bizim çıktığımız Arsaköy’de değil yamacın öbür tarafındaki Sütleğen’deymiş. Sütleğenli 2-3 köylü de Jandarma baskınını neşeyle izlemeye gelmişlerdi zaten. Neyse “fuud sörkııl ; naaw” diye bağrıldı, herkes toplandı.
Ben Federal Servisten Louis abinin yanına düştüm. El ele tutuştuk, güzel şarkılar söyledik, Louis abi birden şap diye beni yanağımdan öptü. Soran gözlerle yüzüne bakınca “Geçir geçir, öpücüğü geçir” dedi, meğer Meksika dalgası gibi öpücük halkasıymış, sağıma bir döndüm ki bol sakallı bir İran’lı, yapacak bir şey yoktu, en kardeşane duygularımı toplayıp sakallarından öptüm.
Az sonra çembere geç kalan Cem gelince bir tur daha öpüş olur korkusuyla “gel Cem’cim burada yer var” diye onu İran’lıyla arama aldım.
Sonra Om çektik. Herkes Ommmmmm deyip uzatabildiği kadar uzatıyor. Susup da dinleyince nefis bir ses çıkıyor, hele bitişi; sanki piyanoda bir nota telde titreşiyormuş gibi azalarak bitiyor. Sonra oturup yemek dağıtımını bekledik. Üç kazanda patlıcan közleme salata ve çapati gönüllüler tarafından dağıtıldı. Söylediklerine göre bugünkü yemeği İran’lılar yapmış. Közleme, safranlı sarımsaklı güzel bir sosla karıştırılmıştı, çok lezzetliydi. Çapatileri de tek tek açıp sacta pişirirken izlemiştim, adam başı 1,5 tane düştü.
Yemekten sonra bir grup kalktı gitarla çok neşeli bir şarkı çalarak dansederek çemberin içinde dönmeye başladılar.
Birisi şapkasını çıkartıp sıradan önümüzde tuttu. Genelde bozuk para atılıyordu, hiç atmayan da çoktu. Ben on lira attım, Louis abi avcunda sakladığı 50 lirayı attı.
Sonra ortaya bir kız çıktı, bugün kahvaltının çok geç kaldığını yarın daha erken toparlanmak gerektiğini bunun için yarına bir yemek sorumlusu gönüllüsü aradığını söyledi.
İsrailli bir kız gönüllü oldu, çalışmak isteyenlerin onu bulması söylendi.
Ben Cem’e “Ben 12 de geldim kahvaltıyı görmedim, kaçta oldu ki?” dedim.
Cem: “Bu kahvaltı, daha önce bir şey yemedik” dedi (saat akşamüstü 18 30 du)
"Sahiden geç kalmış o zaman" dedim.
Bir daha yemek isteyen var mı dediler, eller kalkınca akşam yemeği için bir grup daha oluşturuldu, ve hemen çalışmalara başladı, akşam yemeği de 22 30 da çıktı.
Yemekten önce toplanınca hepbir ağızdan iki tane güzel şarkı söyleniyor.
Birinin sözleri şöyle:
Every little cell in my body is happy, every little cell in my body is well
Şarkıların melodileri güzel, ayrıca peace in the mişddle east, peace in the middle east diye üst üste yüz defa tekrarlanıyor, bu kadar çok söylemenin barışa katkısı olur mu bilmem ama hafif bir kafa yapıyor.
Yemekten sonra, en sonunda herkes kimliğini pasaportunu getirdi, tek tek kaydettiler, ama beyhude bir çabaydı, zira hergün 10 kişi gelip gidiyor.
Cem kara kara ne yapacağını düşünen komutana "Muhtara vazife verin, yeni gelenleri kaydedip bildirsin" demiş. Komutan bu zekice ve işi kendi üzerinden atan fikre çok sevinmiş. İşi muhtara havale edip yayladan ayrıldılar. Allah için Jandarma çok olumlu davrandı, hiç eziyet etmedi.
Gece yemekten sonra değişik ateş başlarını ziyaret edip sohbet ettik, müzik dinledik.
Dolunay olduğundan heryer gündüz gibi, ateşten ateşe el feneri kullanmadan yürünebiliyor. İsrail'li bir grubun yanında epeyce oturdum. Ohad isimli gitarist pek içli çalıyor, hep beraber İbranice şarkılar söylüyorlardı. Sözleri anlamayan tek ben olduğumdan şarkının neden bahsettiğini sordum. Kabala fesefesine göre bir ayinin şarkılarıymış. Daha sonra Ohad her şarkının başında Bülent Ortaçgil havasında şarkının sözlerini açıkladı, hatta bir de prensese aşık olan aptal bir adam hakkında kabala meseli anlattı.
Ertesi gün Cumartesi onların inanışına göre Şabat olduğundan bu gece bizim mübarek Perşembe gecesi gibi mübarek Cumalarıymış, o yüzden ayin yapıyorlarmış. Şabat’ta çalışmak yasakmış ama gitar çalmak çalışmaktan sayılmıyormuş. Eşi Donna da gözlerini kapatıp şarkılara eşlik etti, hatta bir ara o kadar duygulandı ki "Eğer çok ilham gelen varsa çadırda mumlarım var getirebilirim" dedi ama kimse onun kadar inspire olmamış ki ses çıkmadı.
Saat 1 gibi uykum geldi, yattım.

Gece kabanla yatmama karşın çok üşüdüm. Kışlık uyku tulumu yerine yazlığı getirdiğime pişman oldum.
Sabah 8 gibi kalktım, ortalık sakin, ayakta tek tük kişi var, herkes uyuyor.
Çay demledim, dünden kalan yarım simitle kahvaltı edip hamakta Gandi’nin anılarına daldım.
Bir süre sonra dün bana kabala anlatan Ohad ve eşi Dona çok ağır iki hurç ve bir çantayı taşıyarak geldiler. Ayrılıyorlarmış, yarın Antalya’dan uçakları varmış. Nasıl gidebilecekleri hakkında hiçbir fikirleri yoktu. Bende bir şöförün telefon numarası olduğunu söyleyip Nasıf’ı aradım, ama telefonunu evde bırakıp bahçeye elmaları ilaçlamaya gitmiş. Eşine gelince aramasını söyledim, bu arada ben de soğuğun ve Neşe’yi özlememin etkisi ile hazır araba gelecekken aşağıya inmeye karar verdim.
Neşe’yi aradım, arabayı alıp Dalyan’a gelmesini benim de akşama geleceğimi söyledim. Rainbow güzel bir toplantı ama bana çok hitap etmedi. Yirmili yaşlarımda katılsaydım daha farklı algılayabilirdim ama bu yaştan sonra dünyaya barışın geleceğine inanmak zor! Katılanların çoğunun da benim gibi düşündüğünü sanıyorum, bu kuralsızlık gibi güzel kuralları olan değişik bir tatil şekli, sanki tatil köyü gibi.
Belli bir süre için gündelik yaşamla, teknloji ile ilgini kesip doğada iptidai, paylaşımcı, bencillikten uzak bir hayat sürüyorsun, dönünce eski hayatına, gündelik hayhuya kaldığın yerden devam ediyorsun.
Ohad ve Donna’yı benim avluda misafir ettim, başkaları da geldi, çay içtik, çerez yedik, sohbet ettik.

Ohad din öğretmeniymiş, Donna da tiyatrocu gibi bir şeymiş, esasen Amerikalıymış, iki yıldır İsrail’de yaşıyormuş. Öğleye doğru food circle diye bağrılınca Cem’le beraber gidip yardım etmeye karar verdik. Mutfak çadırına gidip o günkü mutfak sorumlusuna ne yapabileceğimizi sorduk. Önce dünden kalan kazanlar yıkanacak dedi. Kazan yıkama lafını duyunca ben tersyüz olup geri dönecektim ama utandım, bir kazan alıp derede yıkamaya başladım.
Deterjan ve sünger olmasına rağmen genelde bulaşık için kül ve ardıç dalları kullanılıyor. Şansıma benim kazan da dibini fena tutmuş, dallarla süngerle yarım saat çabaladıkta sonra epey temizledim. Çalışmak hoşuma gitti, şimdi ne yapayım diye gidip sordum. Sırasıyla sebzeleri yıkadım, iki üç kişi bir arada Şili’deki kuş gübresi savaşlarından bahsederek 1 kilo sarımsak soyduk, 10 kilo kabak havuç doğradık, bu arada birisi de bize müzik yaptı.
Vicdanımızı yeterince temizlediğimize kanaat getirince istirahat için çadrılara döndük.
Nasıf saat 3 gibi çadırın yanına kadar araba ile geldi. Köye kadar 20, Kemer’e kavşağa kadar 35 km kadar yol için 50 liraya anlaştık. Nasıf daha fazla istiyordu ama ben pazarlık ettim, "Sana bir akıl vercem, hergün para kazanacaksın" dedim, ve bir ağaca TAXİ ve telefon numarası yazan bir tabela asmasını söyledim. Aklına yattı, çok heyecanlandı, “Sen yazarsın di mi?” dedi, olur dedim.

Kahvaltı bizim de katkılarımızla bugün erkenden çıktığından yayladan ayrılmadan yemeklerimizi kaplarımıza aldık, food circle’ı tepeden izleyerek yedik.
Nasıf da ilk defa böyle bir şey gördüğünden çok ilgilendi.
Nasıf'a Sütleğen'lilerin yaptığı çiğliği anlattım, çok hoşuna gitti komşu köylülerin onların köyünü kıskanması, "Hepsi onların değil ya yarısı da bizim köyün" dedi.
Ohad bana Nasıf,'ın kendilerini Antalya’ya kadar kaça götüreceğini sordu. Soruyu ilettim, “Hiç bilmiyorum, aşaada babam var ona sorayım söyleyeyim” dedi.
Antalya kaç km dedim, onu da bilmiyormuş.
Çantaları yükledik, Ohad’ların çantaları Kartal’ın bütün bagajını doldurduğu gibi arka koltuğa da taştı. Nasıl çıkarttınız bunları dedim, traktörle gelmişler.
Hep beraber dağ yollarından tarlaların ortasından inmeye başladık, bir arığı geçerken tekerlek taştan düştü, patinaj yapmaya başladı. İndik biraz ittirdik, olmadı.
Donna çantaları indirelim dedi, indirdik, tekerleğe çomak soktuk, ittirdik kurtardık ama patinaj sırasında üstümüz başımız ve hemen arabanın arkasına indirdiğimiz çantalar biraz çamur oldu. Ben hiç umursamadım fakat Donna çok sinirlendi, Nasıf’a kızdı, bu hiç sorumluluklu bir davranış değil dedi, ben tercüme etmedim. Epey söylendi. Ohad anadan doğma soyunup üstünü değiştirdi, Donna da akan suya eğilip eteğini başına çekerek çitiledi, Allahtan Nasıf çantaları yüklüyordu, farketmedi. Arabaya bindik, tekrar yola koyulduk.
Nasıf ezik bir havayla “Olmayaydı iyiydi emme...” dedi.
Ben özür diliyor dedim, kadın yine atıp tutunca dayanamadım, "Adamın ne suçu var, dağın tepesindeyiz çamur olabiliriz, üstelik çantalar indirmek de arabayı itmek de bizim fikrimizdi” dedim, sustu.
Biraz sonra bana “Sor bakalım evinde televizyonu var mıymış?” dedi.
Türkiyede evinde televizyonu olmayan insan bulunmadığını söyledim.
"O halde hangi Amerikan dizilerini seyrediyormuş?" diye sordu.
Sordum, yerli dizileri seyrediyormuş, bir de makkatları seyretmeyi çok severim dedi. Muppetları mı dedim, mahlukatları yani hayvanlı belgeselleri kastediyormuş.
Arsa’ya inince bir kahveye yanaştık, çay söyledik, bu sırada Nasif babasını aradı, yokmuş, abisini aldı geldi.

Abisi bana sordu kaç para isteyelim Antalya’ya kadar diye.
“Ben bilmem, kaç kilometre ki?” dedim, O da bilmiyormuş. En sonunda herhalde 150 lirayı geçkince benzin gider sen 250 de çok derlerse 200’e in dediler. Söyledim, çok geldi, otobüsle gitmeye karar verdiler.
Nasıf bana tabelaya yazılacakları yazdırdı, 'TAXİ, sadece Türkçe' yazdım, telefon numarasını da 537…. Şeklinde belirttim. Israrla numarayı da yaz dedi. Sonradan anladım numarasını bilmediğinden ısrar ediyormuş, defterimi çıkartıp numarasını da yazdım.
Nasıf ve abisi kanımca sahildeki köylülerin 50 yıl önceki halleri gibilerdi. Dünyadan haberleri yoktu. Bbir yandan çok saf ve yardımseverler, bir yandan da elimize böyle bir fırsat geçti, kaçırmayalım, mümkün olduğunca küpümüzü dolduralım derdindelerdi. Benden sonra dönen Tayfun’dan öğrendiğime göre ertesi gün tabelasını atığı gibi bir de ‘focus focus’ diye anons yaptırmış ve köye iniş fiyatını 60 lira olarak ilan etmiş.

Sahil yoluna inince Ohad’ları bir ağaç gölgesine bıraktık, yukarda sevgi küpü olan Donna'nın aşağıya inince, Malezya dönüşü havaalanında karşılaştığım kokona kadına dönüşmesini hayretle izledim.
Ayrıldıktan sonra otostop yaparak 3 saatte Dalyan'a ve aileme kavuştum.
İzmir'den gelirken Can çok istemiş, Neşe de ona Sakar'daki meşhur kuzulardan almış.

Bütçe: 70 YTL

Sakallı İran'lı fotoğrafı bu arkadaşın.