54 yaşında bir doktorum. Evliyim, bir oğlum var.18 yaşıma girdiğim yıldan beri otostopla geziyorum. Bazen bisikletle gezdiğim de oluyor.
Yavaş yavaş bu blogda yillardir gezdiğim yerleri, Tayland'dan Suriye'ye,Gökçeada'dan Diyarbakir'a paylaşmayi planliyorum.
Profilin altindaki fotoğraflarin üzerine tıklayarak istediğiniz yazıya gidebilirsiniz
Varkala Beach Birinci bölüm için tıklayınız En son Trivandrum’da, otelde Küba Libre içip hint filmi izlerken kalmıştık.
Gece hava bunaltıcı sıcaktı, camları açıp yattık ama feci sivrisinek vardı. Sivrisineklerin görüntüsü bizim yerli sineklere benzemekle birlikte yerli KOV’u tanımıyorlardı, hiç ırgalanmadan soktular. Soktukları yerler de kaşınmaktan ziyade acıyordu. Hindistan’da oteller örtünmek için bir şey vermiyorlar (En azından bizim kaldıklarımız). Resepsiyondan Neşe’nin örtü isteğine önce itiraz etmişler, nedense “iki kadın mısınız?” diye sormuşlar, değiliz deyince tek kişilik bir çarşaf vermişler. Biz de nasıl olsa buradan alacağız diye yanımızda getirmedik.
En sonunda uyumaya çalışmaktan vazgeçip Lütfü Akad’ın anılarına döndüm. Onun da başı dertten kurtulmadı, Bağdat’ta nice maceralardan sonra memlekete döndü, babası ölmüş, yeni doğan oğluna babasının adını verdi. Sabaha karşı ancak daldık. Sabah 9 da kalktık, otelden çıkar çıkmaz dünkü kalp hastası rikşacı Kennan’ı bizi beklerken bulduk. 10 30 treni için bizi istasyona bıraktı(10 rupi).
Kahvaltı işini trende hallederiz diye istasyon büfesinden kahve, su aldım, körili sebzeli çapatilere iltifat etmedim.
Tren boştu, daha doğrusu sleeper sınıfı vagonlar boştu. Bilmem hangi sınıftaki tren vagonlarının kapısında yolcuların adları yazıcı çıktısı olarak asılmış, herkes adını arıyordu.
Deniz kıyısından giden yol 35 dakika sürdü. Bu arada iki pakora ve iki kızarmış yumurtalı muz yemeyi başardım. Bu yaygın bir yiyecek ama ben pek beğenmedim. Sert muzu( sadece bu iş için kullanılan bir muz çeşidi varmış galiba) enine ikiye kesip yumurta sarısına batırıp kızartıyorlar, biraz ağır oluyor.
Pakoralar da fazla kızarmış, çok sertti, dolgumu kıracağım diye tedirgin oldum. İstasyonda inince plaj 2-3 km uzakta olduğundan bir rikşaya atladık. (Otel beğeninceye kadar dolaştırmak kaydıyla 100 r).
Varkala plajı’nda oteller plajın arkasındaki setin üzerine sıralanmış. Kıyı boyunca devam eden ince bir patika restoranlar ve hediyelikçilerle dolu güzel bir piyasa yolu.
Mommy’s Bambu House’ta karar kıldım. Otelci Anu üst kattaki odaya 600 dedi, 450 ‘ye razı oldu. Alt kattaki daha ucuz odalarda cibinlik olmasına rağmen üst katta olmaması dikkatimi çekti. İddiasına göre üst katta sinek olmuyormuş. O kadar israr etti ki mantıklı gelmemesine karşın inandık, geçekten de sivriler bu odada bizi rahatsız etmedi. (Sineklerin tanıdığı hint malı repellent kullanmamızın etkisi de olmuş olabilir) Odaya çantaları bırakıp merdivenlerden plaja indik. Kovalam’dan daha güzel bir plaj ama dalgalar yine tehlikeli gözüküyor. Burada da sürekli, yüzmeyin anlamına gelen ikiye çatılmış kırmızı bayraklar var. Arap denizinde yüzmek için yanlış zamanda gelmişiz. Sezonun ortası ama deniz çok dalgalı. Bizimle aynı anda Agonda plajına giden Sabi’den öğrendiğime göre biz gittiğimizde sütliman olan Agonda da aynı şekilde deli dalgalıymış. Demek ki bu bölgede yüzmek istiyorsan Aralık ayı bitmeden gelmek lazımmış. Varkala’nın bir artısı da yaş ortalamasının Kovalam’dan epey düşük olması. (Kovalam’da yaş ortalaması 50 civarındaydı, ve insanın hem göz zevkini, hem moralini bozucuydu)
Akşamüstü bizi istasyondan getiren rikşacının bahsettiği tapınaktaki filli ayini görmek için köye gittik.
Köyün içindeki dörtyol ağzında toplanmış insanlardan birine, ortada bir aksiyon olmadığından neyi beklediklerini sordum. Yollardan birini işaret ederek “Filleri bekliyoruz” dedi.
Sanskritçe yazılı bir pankartın üzerindeki tarihlerden tahmin ettiğimize göre bugün Kerala Festivali gibi bir şeyin son günüymüş. Köyün içindeki tapınağın önü geçit töreni için süslenmişti. Bu arada iki kişi yolun üzerine çatılmış dallara piramit şeklinde, çiçeklerle süslü bir sepeti asmaya çalışıyorlardı. Bir halata bağlı olan sepet asıldıktan sonra ortaya çıkan gariban kılıklı bir adam kenardaki davulcuların vurduğu hızlı ritmle sepetin altında dans etmeye başladı. Arada gidip elindeki sopayla sepete vurmaya çalışıyor, sepetin bağlı olduğu ipi elinde tutan, ipi asılıp sepeti kaçırıyordu. Yolun iki yanındaki birer kişi de önlerindeki leğenin içindeki safran rengi suyu tas tas dans eden adamın üzerine atıyorlardı. İşin en garip yanı bu kadar atraksiyon ve izleyen kalabalığa karşın yol trafiğe kapanmamıştı. Arabalar kalabalığı yararak dans eden adamın yanından geçip yollarına devam ediyorlardı. Davulların ritmi gittikçe hızlandı, su atanlar da ritme uyarak hızlandılar, adamın dansı iyice sapıttı, sepet parçalanmaya başladı. Biz sıkıldık, köyün kahvesinden çay alıp bir taşa oturduk, filleri beklemeye devam ettik. Bir köylü çocuk kalem istedi, verince diğer çocuklar etrafımızı çevirdi. Zaten dağıtmak niyetiyle getirdiğimiz kalemleri ve dutyfree’den aldığımız bonbonları bitirdik. (O kalemleri dağıtan represantlar eşantiyonlarının şimdi nerelerde, kimlerin elinde olduğunu bilseler).Bu arada kalabalığın içinde down sendromlu bir Hintli vardı. Daha önce hiç görmemiştim, burada seyrek görülüyor sanırım. Bütün down sendromlular gibi kendinden çok emin ve neşeliydi. Sepete vuran adamla epey karşılıklı göbek attı, turist kadınlarla dans etti, dansın ötesine geçmeye çalıştı, vs. Tam gitsek mi acaba diye düşünürken köyün ucundan müzik duyulmaya başlandı. Sese doğru yürüyünce Bombay’daki benzeri kırmızı üniformalı bir orkestranın başını çektiği korteji gördük. Orkestranın arkasından beş tane süslü, kocaman fil üzerlerinde binicileriyle yavaşl yavaş yürüyorlardı. Köylüler evlerinin kapılarına adak niyetine muz ananas vs koymuşlar, fillere sunuyorlardı. Filler her kapıya uğrayıp sunulan zerzevatı yiyerek yürüdüklerinden konvoy epey yavaş hareket ediyordu. Fillerin ardından arkasında üç kocamana hareketli ve sesli kaplan maketinin yer aldığı kamyon, sonra çıplak davulcular, borucular, onların arkasında zenne kıyafeti giymiş erkek dansçılar, onun arkasında gagalı fil maskesi takmış, kağıttan şeritlerden oluşan etekli bir adamın garip ürkünç danslar yaptığı başka bir kamyonet, onun arkasında bir takım daha çıplak davulcu, onların arkasında da bitmez bir enerji ve neşeyle çalıp dans eden zilciler vardı. 8-10 kişilik bu grup her dansın sonunda bir an durduktan sonra aniden senkronize bir şekilde yeni bir dansa ve ritme giriyorlardı. O kadar uzun süre ve o kadar zevkle dansettiler ki yanlarından ayrılamadım. Karanlık bastırdığından fotoğraf makinası ile ancak bu kadar video çekebildim.
Kortej yavaş yavaş ilerleyip tapınağın bahçesine girdi, ellerinde çaydaçıra mumları tutan çocukların çönünden geçip tapınağın etrafında çalıp söyleyerek tur atmaya başladı. Bir süre izledikten sonra başka numara olmayacağına kanaat getirip rikşaya atlayıp sahile döndük. Bizim otelden sahile çıkan patikaya sağlı sollu yerleşmiş olan bezcilere sabah söz vermiştik, zira otele her giriş çıkışımızda illa da bişey alın diye ısrar ediyor, sonra bakcaz deyince de “Promise?(Söz mü?)” diyorlar. Neyse akşam serinliğinde üşüdüğümden ben bir gömlek aldım, Neşe’de bir çanta ve plaj bezi(aynı zamanda çift kişilik pike olarak kullanılacak) aldı. Hepsine 1200 istediler, 600’e anlaştık. Fiyat bilmeyince pazarlık etmek de zor. Gerçek fiyatı öğrenmenin bir zahmetli, bir kolay yolu var. Zahmetli yol için diyelim ki satıcı 100 diyor, sen de 10 veriyorsun, O düşe düşe 35’e kadar iniyor, sen 20den yukarı çıkmıyorsun, en sonunda sinirlenip işin peşini bırakıyor. Artık fiyat hakkında bir fikir edinmiş oluduğundan, mundar olmuş satıcıyı bırakıp başka bir tezgahtan aynı malı 30’a alıyorsun. Ben daha zahmetsiz yolu seçtim, internet kafeden kendi siteme girip iki sene önce Bombay’da gömleklere ne kadar verdiğimize baktım, 70’erden almışız. Bunu öğrendikten sonra ne kadar 250-300 deseler de bir anlamı kalmıyor, “Ohooo, ben aynısını Bombay’dan 70’e aldım, uçağım da oradan kalkıyor” deyince bütün dirençleri kırılıyor. Burası nispeten daha turistik bir bölge olduğundan fazla da zorlamayıp gömlek-pantolon türü şeyleri genelde 100 rupi (3YTL)den aldık. Birer milkşeyk içip odaya döndük ama yakında bir yerde canlı müzik var, bayağı da iyi söylüyorlar. Kalktım giyinip gittim. Arkalarda bir otel açıkbüfeli konser düzenlemiş, giriş 200 rupiymiş ama büfenin de, konserin de sonu geldiğinden bilet almadan girdim. Fena çalmıyorlardı, turisttan çok yerli vardı, arkadaki havuzbaşına da kapalı devre yayın yapıyorlardı. Konserde bir bira içeyim dedim, baktım cebimdeki 300 rupiyi düşürmüşüm, ara ara bulamadım, kös kös otele döndüm. Yattıktan sonra müzik kesildi ama bu sefer patlamalar, sanki hemen yanımızdaki açık hava sinemasında Ayhan Işık filmi oynuyormuş gibi gürültüler gelmeye başladı. Gecenin ikisinde dayanamadım kalkıp tekrar giyinip çıktım. Sesleri takip edip köyün içine doğru yürüdüm, ama ortalıkta hiç kimse yoktu, köy yoları zifiri karanlıktı. Birden, salak gibi yanıma aldığım bel kemerimi kaptırsam içindeki makine ve pasaportlarla birlikte neredeyse bütün paramızı kaybedeceğimizi fark edince geri döndüm, sahile kestirmeden çıkayım dedim. Karanlık ıssız çıkmaz sokaklarda kayboldum. Allahtan bir pansiyonun verandasında yere oturmuş esrar içen bir çifte rastladım, sahile nasıl çıkacağımı sordum, kız karışık bir tarif verdi, el fenerimin olmadığını da öğrenince içine sinmedi, sağolsun beni el feneriyle epey götürdü. Ayrılırken “Nerelisiniz?” dedim. “İsrael” dedi Sabah otelin önündeki Kerala House Cafe’de kahvaltı ettik. Burası merdivenle çıkılan yüksek çardakları, güleryüzlü personeli ve diğer restoranlardan bariz ucuz fiyatları ile favori mekanımız oldu. Ayrıca her sabah düzenli olarak Özcan Deniz çalıyorlar (‘Yattığın yer halı olaydı’ gibi bir parçasından sampling yapmışlar, muhetemelen Budabar CD’si, sormadım). Menüde peynirli tost 30, peynirli sandviç 40 yazıyordu, ne fark olabileceğini merak edip birer tane söyledim. İkisi de aynıymış, sadece sandviç ikiye bölünmüş. Diğer sabahlarda tost söyleyip kendimiz bıçakla sandviç yaparak 10 rupi tasarruf ettik. Büyük demlikte sütlü çay 25 rupi. Arkamızdaki masada oturan Gora ile sohbet ettik, Kalküta’lıymış. O bana Kalküta’dan, orada çalıştığı sokak çocuklarına yardım vakfından bahsetti, ben de kendisine adaşı Gora filminin sinopsisini anlattım. İlk defa Hindistan’ın Güney’ine geliyormuş, çok beğenmiş. Kalküta’dan farklı olarak fakirlik, sokak kları vs yokmuş. Dilleri tamamen farklı kökenden geliyormuş, ve İngilizce dışında anlaşamıyorlarmış. Bizim sokak çocukları vakfının başında pedagoji okumuş bir sokak çocuğunun bulunduğunu anlattım, çok etkilendi. Kahvaltıdan sonra şöyle bir denize girip çıkıp plajın sol tarafına doğru yürüdük. En sondaki Marine Resort’un önü avlulu odalarını beğendim, otelci de 600’e indi ama Neşe çanta toplamaya üşendi. Kafesinde oturduk ginger tea (zencefil çaıy,25), ananas suyu(40) içtik. Varkala’da deniz seviyesindeki tek kafe ve otel burası. Dönüşte hediyelikçi Hacı Eşref’in dükkanına girdik bana kolları kıvrılan safari gömlek, Neşe’ye bluz aldık(Bu sefer din kardeşiyiz diye pazarlıkla ikisi 250) Sahilde yoga dersi vardı.Odaya dönüp balkonda kitap okuduk. Komşu balkonda Fransız bir çift var. Kızın söylediğine göre kardeşmiler ama kız zencioğlan beyaz. Kızın adı Sofi’ymiş. Bize ayurvedik masajı ve ilaçları övdü. İçerden aldığı kremleri getirdi geldi. Yüz için, topuk için vs. bir sürü Himalaya marka krem almış, hele bir antiseptik krem varmış ki her şeye iyi geliyormuş. Masajlar çok rahatlatıcıymış, hem rejuvenating denenden hem de dhara denen alına yağ akıtma işinden yaptırmış. Dhara uykusuzluğa çok iyi geliyormuş. Kerala ayurveda’nın anavatanı. Her köşebaşında ayurvedik tıp merkezi var. Memleketimizde meslektaşım (ve branşdaşım) Dr. Ender Saraç’ın meşhur ettiği ayurveda, anladığım kadarıyla bitki özleri ve yağlarıyla tedavi prensibine dayanıyormuş. Biz de Sofi’nin gazıyla bir iki yere gidip Neşe’nin boyun fıtığı için bir şey yapıp yapamayacaklarını sorduk, fiyat aldık. Bu rejuvenating denen masaj iki saate yakın sürüyor, ve iki kişi yapıyormuş, 1200 rupiymiş(36YTL). Biraz can yakıyormuş. Normal ayurvedik masaj 1 saat 600, Dhara denen 40 dakika alına sıcak yağ akıtma da 800’müş. Her merkezin bir doktoru var, ve ücretsiz konsültasyon yapıyorlar. İlk girdiğimiz yerde kendini doktor olarak tanıtan kumaş pantolonlu gözlüklüyü hiç gözüm tutmadı, bence doktor falan değildi. İkincide Bindu adında gözleri parlayan, çok tatlı, genç bir hanım vardı. Söylediğine 5,5 yıl ayurvedik tıp fakültesinde okumuş, ayurvedik doktoruymuş. Tanıyı o koyuyor, ne yapılacağını söylüyor, masör ve masözleri yapıyormuş. Bindu’yu çok sevdik ama kişi başı 1200 rupiden hiç indirim yapmadı. Komşu Sofi’nin gittiği, Lonely Planet’ın da tavsiye ettiği sahildeki bir merkezde ise randevuyla gelen doktor muayeneden sonra, ancak 2-3 hafta sürekli masaj yapılırsa bir fayda sağlanabileceğini söyledi. O kadar vaktimiz olmadığından normal bir masaj ve boyun bölgesine de sıcak otlar sarılmış bezle ekstra masaj yaptırmak konusunda anlaştık. Aslında kişi başı 500+300 imiş, biz iki kişi 1100 rupiye anlaştık. Yine de burası için çok deli paralar bunlar, eninde sonunda bu işin maliyeti 50 rupilik yağ ve aylığı 2000 rupi olan masörün 1 saatlik ücreti. Odalar dolu olduğundan erte güne (Lütfü Akad nedense hep böyle diyor) randevu verdiler. Akşam Banya Tree Kafe’deki balıkları beğendiğimizden oraya oturduk. Ben Barraküda (150) Neşe 5 Tiger Prawn (Bir nevi jumbo karides 200) yedik, patatesler ve 3 birayla 660 hesap geldi(20 lira). Burada gün çabucak geçiveriyor, Neşe "Servis yavaş olduğundan” dedi. Yemekten sonra internet kafede Can’la buluştuk, çok neşeliydi. Aysel Gürel ölmüş, “helal olsun, neşeli yaşadı” dedik. Tekrarlanmasından korktuğumdan, bir polise dün geceki gürültülerin ne olduğunu sordum. Tapınakta şenlik mi ne varmış. Sonradan okuduğuma göre bu bölgede ibadet (belki de kötü ruhları kovmak) için gürültülü patlamalar yapmak adeti varmış. Basbayağı fişekler, barutlu patlangaçlar kullanıyorlarmış. Ben de her gece her gece havai fişek gösterisi mi oluyor diyordum. Gece rahat geçti, gerçekten sinek yoktu. Sabah tostlarımızı yedikten sonra masaja gittik. Soyunup yüksek bir masaya yatıyorsun, fazla bastırmadan saçlarından başlayarak hertarını güzelcene yağla ovuyorlar. Benim uykum geldi, pek bir şey anlamadım. Ayrıca her masaj salonunda masajı kim yapıyor sorusuna karşılık motto şeklinde söyledikleri “Man to man , woman to woman” olayından da hiç hazzetmedim, masaj işini kapattık. Sofi’nin dediğine göre masajdan sonra iki saat içki içmemek gerekiyormuş( diş dolgusu gibi), biz de odada biraz dinlendikten sonra plaja indik. Denizde ıslanıp güneşlendik. Şezlong 100, şemsiye 150, cesur insanların dalgaya binmesi için ufak bord 50 rupiymiş. Bir ara bütün cankurtaranlar panik yapıp düdük öttürmeye kollarını havada savurarak denizdekileri geri çağırmaya başladılar, ama kimse ırgalanmıyordu. N’ooluyor diye gidip sordum, deniz sertleşmiş de ondanmış. Akşam yine Kerala Coffe House’da yedik. Neşe Mahi Mahi (Dorado da deniyor. Tristan’dan Kontiki’ye, tüm okyanus geçenlerin yakalayıp yedikleri ve ballandıra ballandıra anlattıkları bu balığı ilk kez yedik, lezzetine hayran kaldık. (150 r) Ben körili yengeç masala ile pilav yedim. Patates ve biralarla 560 hesap geldi. Otelci Anu’nun kayıt yaparken bu restoran için verdiği indirim kuponlarını aradım bulamadım. Garsona söyleyince kupon olmadan da % 10 indirim yaptı. Yemekten sonra yine internete girdik. İnanılır gibi değil, İzmir’e kar yağmış. İzmir’le buranın arasındaki sıcaklık farkı ne kadar fazla olursa tatil o kadar tatlı oluyor. Gece balkonda Sprite rom ile kitap okuduk. Sabah havaalanından aldığımız broşürlerden okuyup merak ettiğimiz Kappil Beach’e gimeye karar verdik. LP’de hiç bahsi geçmediğinden sakin bir yer olacağını düşündük. köyün içine kadar yürüyüp epey bekledikten sonra bir rikşa bulduk. 18 kilometreymiş, gidiş geliş 150 rupi'ye anlaştık. Yolda bir müslüman mezarlığı görüp durmasını isteyince suratsız şöför müslüman olduğumuzu öğrendi, ve yüzünde güller açtı. Bir köyün içinden geçerken evine uğradı, bizi annesi ve kardeşleriyle tanıştırdı.Evin avlusundaki kuyudan su çekip, ne kadar tatlı olduğunu göstermek için illa da bana içirdi. Neme lazım dedim, ufak bir yudum aldım. Kappil plajı terkedilmiş bir yermiş. İkisi de kapalı olan bir otel ve bir tekne kulübü dışında turistik bir atraksiyon yoktu. aslında plaj da yoktu, kayalık bir kıyıydı, ama backwater denen tatlı sular Dalyan'daki gibi denizin hemen yanında paralel uzanıyordu. Fazla oyalanmadan geri döndük. Yol üzerindeki köyler sakin, güzel ve fakirdi.Duvarlarda orak-çekiçler vardı. Kappil dönüşü sağ taraftaki ufak plaja yürüdük. Burası daha sakinmiş, ama dalga aynı şiddette devam ediyor. Sabah otelciyle hesabı kestikten sonra Kollam kentine gitmek üzere Varkala'dan ayrıldık. Çevirdiğimiz rikşacı normalde 30-40 rupi tutacak yola 80 rupi istedi. Söylediğine göre grev ve nümayiş varmış, yola çıkmak çok tehlikeliymiş. Ben tabii ki inanmadım, "Hadi len" anlamına gelen şeyler söyledim, karşılıklı kendi dillerimizde küfrederek ayrıldık. Çevirdiğimiz diğer rikşacılar da aynı şeyi söyleyince içime şüphe düştü. En sonunda birisiyle 60 rupiye anlaştık. Yolda rikşanın yakıtı bitince şöför koltuğunun altından yedek tüpü çıkartıp değiştirdi.Benzinle çalışanlarda da genelde yarım litrelik su şişesi içinde yedek yakıt ! oluyor. Gerçekten de köyün içine girmden alternatif ters bir yönden istasyona vardık. Tren saatine epey vakit olduğundan Neşe istasyonda çantaların başında oturdu, ben etrafı gezdim, çeşmeden su doldurdum, fotoğraf çektim. Trende sleeper class yine tenhaydı. Geçen sefer kondüktör görmeden trenden inmiş, verdiğimiz bilet parasını yakmıştık, bu kez kontrol oldu. 45 dakikada Kollam kentine vardık. Burası house boatların kalktığı merkezlerden biri. Niyetimiz sabah için bir tekne ayarlamak ve su yollarında dolaşmak. Devamı için tıklayınız (Masaj fotoğrafları alıntıdır)
Thiruvananthapuram & Cochin Şubat 2008 Sandhya Raga by Ravi Shankar on Grooveshark Hayat çok garip: Türkiye’den Dubai’ye alışverişe giden emekli öğretmen hanımlar, ve Hindistan'dan Dubai’ye çalışmaya giden Kerala’lı gençler (Belçika’da sadece Afyon Emirdağ’lılar bulunması misali arap ülkelerinde de sadece Kerala’lı Hintliler çalışıyormuş) sayesinde Türkiye ile Hindistan’ın taa en Güney ucundaki Kerala arasında, sevgili Airarabia sayesinde ucuz bir havayolu köprüsü kuruldu. Biz de Airarabia’nın sitesini kurcalarken bulduğum, daha önce adını duymadığım Thiruvananthapuram’a bu köprüden geçerek uçtuk, Cochin’den(Kochi) döndük. Sabiha Gökçen Havalimanı’nda geçen seferki Airarabia uçuşumuzdakinden daha fazla insan vardı. Dağıstan Havayolları da buradan uçmaya başlamış. Gece 2 de Mahaçkale uçuşu vardı. Bizim uçuş da hesapta 1 40’ta idi ama 20 dk rötarla biz de 2 yi bulduk. Neşe, İzmir’den getirdiğimiz Skol’lerin de etkisiyle uçak saatine kadar köşe koltukta uyudu.
Ben de kitap okudum, yolcularla sohbet ettim. Hacı Abi Dağıstan’da Volvo iş makinelerinin yedek parçasını satıyormuş. İş için gelmiş, tek tük Türkçe kelime biliyordu. Dağıstan’a 2 saatlik yolculuk 550 dolarmış. Bu havaalanından, hele bu saatteki uçuş için çok pahalı geldi bana. Uçağa sıvıyla binmek yasak olduğundan can havliyle bitirmeye çalıştığım Skol’lerden ikram ettim, içmedi. Hacı gidince bizim uçağı bekleyenlerden Mehmet’le sohbet ettik. O da Goa’dan demir ithal ediyormuş. Dubai’de de bürosu varmış. Sabah Dubai’deki bürosuna gidiyor, akşama kadar işlerini halledip gece Bombay uçağına yetişiyormuş. Airarabia’nın uçuşlarından sonra mı böyle bir iş planı yaptığını sordum, daha öncedenmiş. İşine bu kadar uygun ve ucuz uçuş bulması büyük şans doğrusu. (Mehmet Skol’e yardım etti). Uçuş Airarabia'nın olmasına karşın uçağın üzerinde Freebird yazıyordu. 2 saat farkı ile 3,5 saatte, sabah 7 30’da Sharjah’a vardık. 4 saat beklememiz var. Ben hiç uykumu açmadan bekleme salonunda yere örtümü serip uyumaya devam ettim.
Neşe uyandırdı, son anda gidip 11 deki uçağa yetiştik. Duty free’den bir Captain Morgan siyah rom aldım(12,6 USD). Yanıma Müslüman bir Hintli, Habibullah düştü. Baktım konuşmaya çok teşne bir iki cevap verdikten sonra muhabbeti açmadığından müzik yayını henüz başlamamasına rağmen yanımda getirdiğim kulaklıkları takıp Lütfü Akad’ın anılarına daldım,O da uyudu.
Neşe de yol boyu uyudu. Hosteslerden birisi şarkıcı Nez’e benziyordu, pilotlar zırt pırt kokpitten çıkıp asılıyorlardı. Yaş itibarıyla ikinci pilot olduğunu tahmin ettiğim sakallı daha şanslı gözüküyordu. 1,5 saat farkı, 4 saatlik uçuşla saat 16 30da Thiruvananthapuram’a indik. Yol boyu sürekli uyuduğumuzdan yaklaşık 24 saattir yolda olmamıza karşın yol pek koymadı.
Uçaktan inerken karşı sırada oturan adamın beline koyduğu kazağı unuttuğunu fark ettim, adamın tipini bildiğimden alayım da vereyim yazık dedim. Otobüste birini benzetip vereyim dedim, o değilmiş. Bagaj sırasında bakındım göremedim, ben de banta koydum, bagajlarla birlikte 3-4 tur döndü, kimse almadı. Ben de geri aldım, güzel bir kazak olduğundan kayıp bürosuna vermeye kıyamayıp, çantaya attım. Havaalanındaki turizm bürosundan Kerala’ya ait haritalar ve broşürler aldık, ayrıca ben yola çıkacağımız gün sızlamaya başlayınca başıma iş açmasın diye söktürüp yeniden yaptırdığım diş dolgumu daha uçaktan inmeden kırdığımdan dişçilerin adreslerini istedik.
Bilgisayardan çıkartıp verdi. Bilgisayarı açınca heyecanla “Linux mu kullanıyorsunuz” dedim. Yola çıkmadan okuduğum kadarıyla Kerala komünist parti tarafından yönetilen, Hindistan’ın refahı ve eğitimi en yüksek eyaletiymiş ve geçen yıl kamu kurumlarında Microsoft ürünlerinin kullanımını yasaklamış. Böyle bir şeye cüret eden dünyadaki tek yönetim olduğu için de internette Kerala diye aratınca hep bu haberler çıkıyor. Adam gülerek” Yok Windows” dedi.
Mümkün mertebe üzerimizi soyunup havalanından çıkınca İstanbul’da beni üşüten pantolon aniden yakmaya başladı. Daha önce Google Earth’den gördüğümüz kadarıyla havaalanı denize sıfır, ana binadan plaja varmak en fazla 15-20 dk sürer, ama hem yakındaki plaj pek güzel olmadığından, hem de çantalarla yürümek istemediğimizden, hava kararmadan yer bulmak için prepaid taksiye bindik , “Çek, Kovalam Beach” dedik (375rupi; 1USD=39, 1Euro=58 rupi, 1 lira yaklaşık 32 rupi). Yalınayak şöför “Hangisine ?” diye sordu. Yine Google Earth’ten Kovalam’ın yan yana üç plajdan oluştuğunu gördüğümüzden en beğendiğimiz Light House’a gitmeye karar verdik.
Kovalam plajı aslında bizim rotamızın dışında, biraz Güney’de kalıyor, (Planmız Hindistan’ın en Güney ucundaki Thiruvananthapuram’dan yavaş yavaş dönüş uçağımızın kalkacağı, yaklaşık 250 km Kuzey’deki Cochin kentine çıkmak) ama çok meşhur olduğundan buraya kadar gelmişken önce onu görelim dedik, esas niyetimiz Varkala Plajında vakit geçirmek. Önce para bozdurmak istediğimi söyledim (havaalanı kuru çok düşük olduğundan içerde bozdurmamıştım), bir köye uğrayıp 50 dolar bozdurduk). Ligt House plajı küçük bir plaj, köşesinde adını aldığı beyaz deniz feneri var.
Taksi plajın biraz üzerinde kaldı. Sırasıyla otelleri gezdim, plaja bakan güzel odalar genelde 1000 rupiden başlıyor. Zaten akşam olduğundan Orion otelin plaja bakan zemin katında karar kıldım(450r)
Resepsiyoncu pasaportu görünce “A burada 2 aydır kalan bir türk var”dedi, dolaşmaya çıkmış. Çantaları odaya bırakıp sahilde şöyle bir yürüdük, Kuşadası’nı andırdı bana. Sahildeki restoranlar kapılarının önüne balık ve deniz mahsüllerini sergiliyorlar. Bugün 14 Şubat olduğundan güzel bir restoran aradık, Volga Restoranı beğendik. Kapı önünden büyük bir Redsnapper(Mercan), bir kalamar, devasa jumbo karidesler seçtik. (her biri 250r)
Kalamarı türk usulü sossuz tava, diğerlerini tereyağ-sarımsak sosu ile ızgara yaptırdık. Hindistanda sossuz ızgara, tandır olmuyor. Balığı seçtikten sonra menüdeki 8-10 çeşit sostan hangisiyle istediğini soruyorlar. Körili sosları seçersen balık tadı pek alınmadığından biz genelde tereyağ-sarımsak –lime(bir çeşit ufak kokulu yeşil limon) sosunu tercih ediyoruz. Seyahatimiz boyunca çok çeşitli ve güzel balıklar yedik ama yine de döndükten sonra Mordoğan’da yediğimiz levrek ızgaradan bir çatal alınca bizim balıkların tadının hint balıklarına bin basacağına karar verdik.
Yabancıların bizim taze balığı sadece zeytinyağı ile ızgarada pişirip sossuz servis etmemize şaşmalarını ve hayran kalmalarının sebebini de anladım.(Poşe lafını da araya sokuşturabilseydim Arman Kırım’ın elit uslubunu yakalayacaktım)
Bol patates kızartması ve 3 büyük bira ile( Bu bölgede bira denince 650 lik King Fisher anlaşılıyor. Güzel bir bira, 3 tane içince 2 litre ediyor ve bizim akşamlık ölçümüz oluyor) 1150 rupi (35 lira) hesap geldi. Bakkaldan çikolata, beedie, soğuk su alıp odaya döndük, saat 9 da sızdık. Sivrisinek vardı, ama 12 saat uyumuşuz. Sabah kalktığımızda balkonumuzun önünü piyasa olmuş bulduk, meyve salatası hazırlayan kadınlar, çay-kahveciler, seyyar satıcılar, turister…
Birer sütlü çayla son kalan börekleri yedikten sonra denize bir daldım çıktım, deli dalga var. Sri Lanka tecrübesinden sonra dizimi geçen yere gitmedim ama yine de dalga geldiğinde su insan boyuna yükseliyor.
Yandaki plaja kadar yürüdük, orada da iş yoktu, lüks bir otel vardı. Denizde Kore'li kızlar çığlık çığlığa dalgalarla oynuyorlardı.
Her iki plajda da yüzülmemesi konusunda uyarı tabelaları ve cankurtaranlar vardı, zira burada dalganın gelirken çarpmasından başka giderken çekmesi de oluyormuş. Hiç kimse belini geçen derinliğe gitmiyor.
Kovalam’dan ayrılmaya karar verdik, otele dönerken arka dar sokaklardan geçtik. Yolcu getirmiş dönen bir rikşacıya (bizim triportörün insan taşıyanı, tuktuk) Trivandrum’a (Thiruvananthapuram’a İngilizlerin taktığı ad, ben de böyle yazacağım artık, her seferinde kopyala yapıştır zor oluyor) kaça gideceğini sordum, 100 rupiye razı oldu.
Daha önce taksi durağındakiler 250 istemişlerdi. Biz rikşacı Kennan ile konuşurken duraktakiler sinirlendi, Kennan bizi arkasına atıp kaçtı. Daha çantaları toplayacağımızdan otelden ayrılmamıza en az 1 saat var dedik, olsun ben beklerim dedi. Otele yakın bir köşede indik, ama epey uzakmış.
Otele varınca resepsiyoncuya çıkacağımızı söyledim, ve sabah yürüyüşe gittiğini söylediği türkün dönüp dönmediğini sordum. “Döndüler, üst kattalar deyince Neşe çantaları toplarken ben de son kalan iki poğaçayı peçeteye sarıp tanışmaya gittim. Resepsiyoncu 2 aydır kalıyorlar dediğinden saç sakal birbirine karışmış gençten birini beklerken balkonda kitap okuyan emekli albay görüntüsünde bir abi ve eşiyle karşılaştım. Kendimi tanıttım, Neşe de geldi, balkonlarında oturduk.
Alkan Abi uzunyol kaptanlığından emekliymiş. Aslen Lübnan’lı olan ve Gana’da doğan eşi Tina ile birlikte 26 yıl gemilerde çalışarak gezmişler. Emekli olalı beri de sürekli geziyorlarmış. Alanya ve İstanbul’da evleri varmış, ama Kah Kuzey Amerika’da kah Uzakdoğuda turluyorlarmış. Çocukları yokmuş. Birikimleriyle yatırım yapmışlar, o da batmamış, emekli maaşını destekleyip geziyorlarmış. Alkan abi 70 yaşının üzerinde olmasına karşın çok dinçlerdi. Bizim emeklilik hayallerimizi gerçekleştiren birlerine rastlamak çok heyecan verici oldu. 2 ay önce Airarabia ile Trivandrum’a gelip, direk Orion otele yerleşmişler. İlk başlarda yüksek sezon olduğundan 2000 rupiye kalıyorlarmış, fiyat gittikçe düşüp 1250 olmuş. Odayı hiç boşaltmadan çevre kentleri gezip geliyorlarmış.
Onlar da haftaya dönüyorlarmış.(Aslında resepsiyoncu benden üst kat için 1000 istemişti, ama fiyatı çok önemsemiyorlardı, ben de söylemedim) İyi tatiller dileyip ayrıldık. Çantaları sırtlanıp daha yakından binebileceğimiz halde, söz verdik diye Kennan’la sözleştiğimiz yere yürüdük. İyi ki de yürümüşüz, 100 rupi(3lira) için bir saattir bekliyormuş. Kalp hastasıymış,dal bloğu varmış. Direksiyona astığı ufak kese kağıtlarından öğlen içeceği ilaçları içtikten sonra yola çıktık.
Yolda Varkala’ya kaça gidersin dedim. 55 kilometrelik yol için 500’e kadar indi. Trivandrum’da epey otel dolaştık, Rajiv Gandi’nin karısı politik bir toplantı için kentteymiş, yandaşları bütün otelleri doldurmuş. En sonunda istasyona yakın Boban otele yerleştik, banyolu TV li oda 450. Odaya yerleşip istasyona giderken yoldaki Western Union şubesinden 200 dolar bozdurduk(1 dolar 39 rupi).
Sabah için Varkala'ya 2. sınıf sleeper bilet aldık(2x47r).
Burada turistler için ayrı gişe yokmuş, “Tüm hatlar için tüm sınıflar” gişelerinde epey sıra bekledik.
İstasyonun karşısında spiral şeklinde bir bina dikkatimi çekti, girip baktık restoranmış. Bizdeki katlı otoparklar gibi, arabaların çıktığı dönen yola masalar koymuşlar, ortada asansörün olduğu yerde de lavabo var. Dış duvarda cam yerine üçgen delikler püfür püfür esiyor.
Ben masala dosa yedim. Aslında ne olduğunu hakkında hiçbir fikrim yoktu, yemekten önce gelen Hindistan cevizli ve körili sebze soslarını yemek sandım. Meğer ince yufka ekmeği içinde patates pancar ezmesiymiş. (15r). Neşe de beef masala(körili biftek,20) ve veg biryani(sebzeli pilav,20) söyledi. Ananas ve üzüm suyu ile birlikte 85 rupi hesap geldi. Üzüm suyu siyah kokulu üzümdendi, ananastan daha güzeldi. Yemekten sonra midemiz bir döndü, bağırsaklarımız guruldadı, sonra kaderine boyun eğip sustu. Bir daha da rahatsızlık çekmedik, hiç ishal olmadık.
Restorandan çıkınca Tina Hanımın methettiği Puta Palas müzesine gidelim dedik. Bindiğimiz rikşacı bir iki kişiye yol sorduktan sonra bizi hiç ilgisiz bir binanın önünde burası diye bıraktı. Bıraktığı yerin müze olmadığı belliydi ama yanında hastane olduğundan itiraz etmeden inip hastanede diş doktoru olup olmadığını sorduk, yokmuş. Bir büfeden muz aldık(tanesi 1,5 r) Yürüyerek müzeyi bulduk. 150 yıllık eski bir bina, yapımı 10 yıl sürmüş, bittikten sonra 1 yıl kullanılmış, sonra sahibi ölünce kapatılmış. 10 yıl önce tekrar açılmış. Dış duvarında bu bina 1. derece tarihi eserdir zarar veren hapsi boylar gibi tehdit içeren bir yazı var. Adam başı 30 rupi verip girdik, ayakkabılarımızı çıkarttırıp bizi bir avluya aldılar, rehbersiz dolaşmak yasakmış. 10 kişi kadar olunca turunu bitiren bir rehber bizi aldı, konağın odalarını süratle, hızlı hızlı konuşarak gezdirdi. Adam boyundan uzun eski tüfekler, Murano aynaları, Bohemya kristalleri, yağlıboya tablolar vardı ama hepsi toz içinde perişandı.
Tina Hanımın söylediği gibi, içindekiler yaramaz ama bina güzeldi. Bütün tavanlar ince ahşap işçiliğiyle süslenmişti.
(Girişte kamera için 100 rupi istediklerinden fotoğraf çekmedim, üstteki fotoğraf başka bir ev) Haremdeki kadınların gezmesi için ahşap kafesli uzun koridorlar, kafesten dışarıya bakmak için at kafası şeklinde küçük pencereler vardı. Pencereleri öyle hizalamışlar ki 50 metre uzaktaki pencereyi üç pencerenin içinden görebiliyorsun. Hızlandırılmış turun sonunda rehber maaşının 1700 rupi olduğunu söyleyerek bahşişlerimizi beklediğini söyledi. En umut bağladığı biz dahil (başka yabancı yoktu) kimse beş kuruş vermedi. Hem fırça ata ata askeri disiplinle gezdir, hem de bahşiş iste akıl alır gibi değil! Çıkışta kavun ve ananas suları içtik(2x15)
Otele dönüp biraz uyumaya çalıştık, ama Gandi taraftarları arabalara doluşmuş, bayrak sallayıp, camdan sarkarak epey şamata yapıyorladı. Akşamüstü tekrar dışarı çıktık. Bu sefer şehir merkezine doğru yürümeye başladık. Ara sokakta bir dişçi tabelası görünce hemen içeri girdim. Tabeladaki kapanma saati 18’e beş vardı, dış kapıdan girince kimseyi göremedim. Ayakkabılarımı çıkartıp muayenehanenin içine girince arkada ellerini yıkamakta olan yalınayak dişhekimini gördüm. Kendimi tanıtıp yakınmamı söyledim. Hemen oturtup baktı, dolgunun bir kısımı kırılıp düşmüş , bunakarşın kalan kısmı da çiğnememe izin vermeyecek kadar ağrı yapıyordu.
Doktor dolgunun biraz yüksek olduğunu söyledi ve palyatif bir çözüm olarak üzerini traşladı. Üzerime bir havlu örtüp aynı Türkiye’deki mavi kağıtları çiğnetti, frezeyle fazlalığı aldı. Hassasiyetine faydası olmasa da çiğneme açısından nispeten rahatladım. Borcumu sordum 100 rupi (3 lira) aldı.
Dişçiden çıktığımızda hava kararmak üzereydi. Merkeze doğru gittik ama pek bir atraksiyon yoktu. İş çıkış saati olduğundan otobüs durakları insan kaynıyordu. Kalabalık azalsın diye internet kafeye ve bir giyim mağazasına girdik.
Çıktığımızda sokaklar sakinlemişti ama hava da iyice kararmıştı. Kokuları takip ederek balık pazarını bulduk. Kadınlar mum ışığında balık satmaya çalışıyorlardı. Balıkçıların bizim gibi turistlere balık satma çabasını anlayamıyorum, kocaman bir çiğ balığı alıp ne yapacağımızı düşünüyorlar acaba.
Spiral kafeyi işleten İndian Cafe'nin şehirdeki diğer şubesini bulduk, oturduk. Aynı yelpaze kafalı garsonlar aynı menüyle hizmet ediyorlardı. Ben koyun kavurmalı omlet, Neşe tavuk biryani, bol meyve suyu ve ikişer ananaslı dondurmayla 140 rupi hesap ödedik.
Odaya dönerken plajda sıkıntı olabilir diye Western Union şubesine bir daha uğrayalım biraz daha para bozduralım dedim.Dükkan kapanmış ama dar sokağın hemen karşısındaki evde oturuyormuş sahibesi kadın. Oğlu eve davet etti, oturma odalarında 100 euro daha bozdurduk. (1 euro=58r).
Otelde resepsiyondan biraz buz istedim. Bizim yok ama isterseniz alıp geleyim dedi komi.Bir kola (25) alıp buz için de 30 rupi verdim. Odada Cuba Libre yapıp Discovery Channel ve hint filmleri izledik. Benim kışlık göbek tam Hint jönü kıvamına gelmiş, eksiği var fazlası yok! İkinci bölüm için tıklayınız En baştaki fotoğraf; House Boat ile gecelemeli tekne turu, yakında burada.