14 Mart, 2008

HİNDİSTAN-KERALA I



Thiruvananthapuram & Cochin
Şubat 2008


Sandhya Raga by Ravi Shankar on Grooveshark

Hayat çok garip: Türkiye’den Dubai’ye alışverişe giden emekli öğretmen hanımlar, ve Hindistan'dan Dubai’ye çalışmaya giden Kerala’lı gençler (Belçika’da sadece Afyon Emirdağ’lılar bulunması misali arap ülkelerinde de sadece Kerala’lı Hintliler çalışıyormuş) sayesinde Türkiye ile Hindistan’ın taa en Güney ucundaki Kerala arasında, sevgili Airarabia sayesinde ucuz bir havayolu köprüsü kuruldu. Biz de Airarabia’nın sitesini kurcalarken bulduğum, daha önce adını duymadığım Thiruvananthapuram’a bu köprüden geçerek uçtuk, Cochin’den(Kochi) döndük.

Sabiha Gökçen Havalimanı’nda geçen seferki Airarabia uçuşumuzdakinden daha fazla insan vardı. Dağıstan Havayolları da buradan uçmaya başlamış. Gece 2 de Mahaçkale uçuşu vardı.

Bizim uçuş da hesapta 1 40’ta idi ama 20 dk rötarla biz de 2 yi bulduk. Neşe, İzmir’den getirdiğimiz Skol’lerin de etkisiyle uçak saatine kadar köşe koltukta uyudu.



Ben de kitap okudum, yolcularla sohbet ettim.
Hacı Abi Dağıstan’da Volvo iş makinelerinin yedek parçasını satıyormuş. İş için gelmiş, tek tük Türkçe kelime biliyordu. Dağıstan’a 2 saatlik yolculuk 550 dolarmış. Bu havaalanından, hele bu saatteki uçuş için çok pahalı geldi bana.
Uçağa sıvıyla binmek yasak olduğundan can havliyle bitirmeye çalıştığım Skol’lerden ikram ettim, içmedi.



Hacı gidince bizim uçağı bekleyenlerden Mehmet’le sohbet ettik. O da Goa’dan demir ithal ediyormuş. Dubai’de de bürosu varmış. Sabah Dubai’deki bürosuna gidiyor, akşama kadar işlerini halledip gece Bombay uçağına yetişiyormuş. Airarabia’nın uçuşlarından sonra mı böyle bir iş planı yaptığını sordum, daha öncedenmiş. İşine bu kadar uygun ve ucuz uçuş bulması büyük şans doğrusu. (Mehmet Skol’e yardım etti).
Uçuş Airarabia'nın olmasına karşın uçağın üzerinde Freebird yazıyordu.

2 saat farkı ile 3,5 saatte, sabah 7 30’da Sharjah’a vardık. 4 saat beklememiz var. Ben hiç uykumu açmadan bekleme salonunda yere örtümü serip uyumaya devam ettim.


 

Neşe uyandırdı, son anda gidip 11 deki uçağa yetiştik. Duty free’den bir Captain Morgan siyah rom aldım(12,6 USD). Yanıma Müslüman bir Hintli, Habibullah düştü. Baktım konuşmaya çok teşne bir iki cevap verdikten sonra muhabbeti açmadığından müzik yayını henüz başlamamasına rağmen yanımda getirdiğim kulaklıkları takıp Lütfü Akad’ın anılarına daldım,O da uyudu.



Neşe de yol boyu uyudu. Hosteslerden birisi şarkıcı Nez’e benziyordu, pilotlar zırt pırt kokpitten çıkıp asılıyorlardı. Yaş itibarıyla ikinci pilot olduğunu tahmin ettiğim sakallı daha şanslı gözüküyordu.
1,5 saat farkı, 4 saatlik uçuşla saat 16 30da Thiruvananthapuram’a indik. Yol boyu sürekli uyuduğumuzdan yaklaşık 24 saattir yolda olmamıza karşın yol pek koymadı. 



Uçaktan inerken karşı sırada oturan adamın beline koyduğu kazağı unuttuğunu fark ettim, adamın tipini bildiğimden alayım da vereyim yazık dedim. Otobüste birini benzetip vereyim dedim, o değilmiş. Bagaj sırasında bakındım göremedim, ben de banta koydum, bagajlarla birlikte 3-4 tur döndü, kimse almadı. Ben de geri aldım, güzel bir kazak olduğundan kayıp bürosuna vermeye kıyamayıp, çantaya attım.
Havaalanındaki turizm bürosundan Kerala’ya ait haritalar ve broşürler aldık, ayrıca ben yola çıkacağımız gün sızlamaya başlayınca başıma iş açmasın diye söktürüp yeniden yaptırdığım diş dolgumu daha uçaktan inmeden kırdığımdan dişçilerin adreslerini istedik.



Bilgisayardan çıkartıp verdi. 
Bilgisayarı açınca heyecanla
“Linux mu kullanıyorsunuz” dedim.
Yola çıkmadan okuduğum kadarıyla Kerala komünist parti tarafından yönetilen, Hindistan’ın refahı ve eğitimi en yüksek eyaletiymiş ve geçen yıl kamu kurumlarında Microsoft ürünlerinin kullanımını yasaklamış. Böyle bir şeye cüret eden dünyadaki tek yönetim olduğu için de internette Kerala diye aratınca hep bu haberler çıkıyor.
Adam gülerek” Yok Windows” dedi.



Mümkün mertebe üzerimizi soyunup havalanından çıkınca İstanbul’da beni üşüten pantolon aniden yakmaya başladı. Daha önce Google Earth’den gördüğümüz kadarıyla havaalanı denize sıfır, ana binadan plaja varmak en fazla 15-20 dk sürer, ama hem yakındaki plaj pek güzel olmadığından, hem de çantalarla yürümek istemediğimizden, hava kararmadan yer bulmak için prepaid taksiye bindik

, 

“Çek, Kovalam Beach” dedik (375rupi; 1USD=39, 1Euro=58 rupi, 1 lira yaklaşık 32 rupi). Yalınayak şöför “Hangisine ?” diye sordu.


Yine Google Earth’ten Kovalam’ın yan yana üç plajdan oluştuğunu gördüğümüzden en beğendiğimiz Light House’a gitmeye karar verdik.

 

 Kovalam plajı aslında bizim rotamızın dışında, biraz Güney’de kalıyor, (Planmız Hindistan’ın en Güney ucundaki Thiruvananthapuram’dan yavaş yavaş dönüş uçağımızın kalkacağı, yaklaşık 250 km Kuzey’deki Cochin kentine çıkmak) ama çok meşhur olduğundan buraya kadar gelmişken önce onu görelim dedik, esas niyetimiz Varkala Plajında vakit geçirmek.
Önce para bozdurmak istediğimi söyledim (havaalanı kuru çok düşük olduğundan içerde bozdurmamıştım), bir köye uğrayıp 50 dolar bozdurduk).
Ligt House plajı küçük bir plaj, köşesinde adını aldığı beyaz deniz feneri var.

Taksi plajın biraz üzerinde kaldı. Sırasıyla otelleri gezdim, plaja bakan güzel odalar genelde 1000 rupiden başlıyor. Zaten akşam olduğundan Orion otelin plaja bakan zemin katında karar kıldım(450r)


Resepsiyoncu pasaportu görünce “A burada 2 aydır kalan bir türk var”dedi, dolaşmaya çıkmış.
Çantaları odaya bırakıp sahilde şöyle bir yürüdük, Kuşadası’nı andırdı bana. Sahildeki restoranlar kapılarının önüne balık ve deniz mahsüllerini sergiliyorlar.



Bugün 14 Şubat olduğundan güzel bir restoran aradık, Volga Restoranı beğendik. Kapı önünden büyük bir Redsnapper(Mercan), bir kalamar, devasa jumbo karidesler seçtik. (her biri 250r) 



Kalamarı türk usulü sossuz tava, diğerlerini tereyağ-sarımsak sosu ile ızgara yaptırdık. Hindistanda sossuz ızgara, tandır olmuyor. Balığı seçtikten sonra menüdeki 8-10 çeşit sostan hangisiyle istediğini soruyorlar. Körili sosları seçersen balık tadı pek alınmadığından biz genelde tereyağ-sarımsak –lime(bir çeşit ufak kokulu yeşil limon) sosunu tercih ediyoruz. Seyahatimiz boyunca çok çeşitli ve güzel balıklar yedik ama yine de döndükten sonra Mordoğan’da yediğimiz levrek ızgaradan bir çatal alınca bizim balıkların tadının hint balıklarına bin basacağına karar verdik.

 

Yabancıların bizim taze balığı sadece zeytinyağı ile ızgarada pişirip sossuz servis etmemize şaşmalarını ve hayran kalmalarının sebebini de anladım.(Poşe lafını da araya sokuşturabilseydim Arman Kırım’ın elit uslubunu yakalayacaktım)


Bol patates kızartması ve 3 büyük bira ile( Bu bölgede bira denince 650 lik King Fisher anlaşılıyor. Güzel bir bira, 3 tane içince 2 litre ediyor ve bizim akşamlık ölçümüz oluyor) 1150 rupi (35 lira) hesap geldi. Bakkaldan çikolata, beedie, soğuk su alıp odaya döndük, saat 9 da sızdık. Sivrisinek vardı, ama 12 saat uyumuşuz.
Sabah kalktığımızda balkonumuzun önünü piyasa olmuş bulduk, meyve salatası hazırlayan kadınlar, çay-kahveciler, seyyar satıcılar, turister…



Birer sütlü çayla son kalan börekleri yedikten sonra denize bir daldım çıktım, deli dalga var. Sri Lanka tecrübesinden sonra dizimi geçen yere gitmedim ama yine de dalga geldiğinde su insan boyuna yükseliyor.

 

Yandaki plaja kadar yürüdük, orada da iş yoktu, lüks bir otel vardı. Denizde Kore'li kızlar çığlık çığlığa dalgalarla oynuyorlardı.

 

Her iki plajda da yüzülmemesi konusunda uyarı tabelaları ve cankurtaranlar vardı,



zira burada dalganın gelirken çarpmasından başka giderken çekmesi de oluyormuş. Hiç kimse belini geçen derinliğe gitmiyor. 



Kovalam’dan ayrılmaya karar verdik, otele dönerken arka dar sokaklardan geçtik. Yolcu getirmiş dönen bir rikşacıya (bizim triportörün insan taşıyanı, tuktuk) Trivandrum’a (Thiruvananthapuram’a İngilizlerin taktığı ad, ben de böyle yazacağım artık, her seferinde kopyala yapıştır zor oluyor) kaça gideceğini sordum, 100 rupiye razı oldu.

 

Daha önce taksi durağındakiler 250 istemişlerdi. Biz rikşacı Kennan ile konuşurken duraktakiler sinirlendi, Kennan bizi arkasına atıp kaçtı. Daha çantaları toplayacağımızdan otelden ayrılmamıza en az 1 saat var dedik, olsun ben beklerim dedi. Otele yakın bir köşede indik, ama epey uzakmış.



Otele varınca resepsiyoncuya çıkacağımızı söyledim, ve sabah yürüyüşe gittiğini söylediği türkün dönüp dönmediğini sordum. “Döndüler, üst kattalar deyince Neşe çantaları toplarken ben de son kalan iki poğaçayı peçeteye sarıp tanışmaya gittim. Resepsiyoncu 2 aydır kalıyorlar dediğinden
saç sakal birbirine karışmış gençten birini beklerken balkonda kitap okuyan emekli albay görüntüsünde bir abi ve eşiyle karşılaştım. Kendimi tanıttım, Neşe de geldi, balkonlarında oturduk. 



Alkan Abi uzunyol kaptanlığından emekliymiş. Aslen Lübnan’lı olan ve Gana’da doğan eşi Tina ile birlikte 26 yıl gemilerde çalışarak gezmişler. Emekli olalı beri de sürekli geziyorlarmış. Alanya ve İstanbul’da evleri varmış, ama Kah Kuzey Amerika’da kah Uzakdoğuda turluyorlarmış. Çocukları yokmuş. Birikimleriyle yatırım yapmışlar, o da batmamış, emekli maaşını destekleyip geziyorlarmış. Alkan abi 70 yaşının üzerinde olmasına karşın çok dinçlerdi. Bizim emeklilik hayallerimizi gerçekleştiren birlerine rastlamak çok heyecan verici oldu. 2 ay önce Airarabia ile Trivandrum’a gelip, direk Orion otele yerleşmişler. İlk başlarda yüksek sezon olduğundan 2000 rupiye kalıyorlarmış, fiyat gittikçe düşüp 1250 olmuş. Odayı hiç boşaltmadan çevre kentleri gezip geliyorlarmış.

 

Onlar da haftaya dönüyorlarmış.(Aslında resepsiyoncu benden üst kat için 1000 istemişti, ama fiyatı çok önemsemiyorlardı, ben de söylemedim) İyi tatiller dileyip ayrıldık. Çantaları sırtlanıp daha yakından binebileceğimiz halde, söz verdik diye Kennan’la sözleştiğimiz yere yürüdük. İyi ki de yürümüşüz, 100 rupi(3lira) için bir saattir bekliyormuş. Kalp hastasıymış,dal bloğu varmış. Direksiyona astığı ufak kese kağıtlarından öğlen içeceği ilaçları içtikten sonra yola çıktık.

 

Yolda Varkala’ya kaça gidersin dedim. 55 kilometrelik yol için 500’e kadar indi. Trivandrum’da epey otel dolaştık, Rajiv Gandi’nin karısı politik bir toplantı için kentteymiş, yandaşları bütün otelleri doldurmuş. En sonunda istasyona yakın Boban otele yerleştik, banyolu TV li oda 450. Odaya yerleşip istasyona giderken yoldaki Western Union şubesinden 200 dolar bozdurduk(1 dolar 39 rupi).

 

Sabah için Varkala'ya 2. sınıf sleeper bilet aldık(2x47r).

 

Burada turistler için ayrı gişe yokmuş, “Tüm hatlar için tüm sınıflar” gişelerinde epey sıra bekledik.

 

İstasyonun karşısında spiral şeklinde bir bina dikkatimi çekti, girip baktık restoranmış.

 

Bizdeki katlı otoparklar gibi, arabaların çıktığı dönen yola masalar koymuşlar, ortada asansörün olduğu yerde de lavabo var. Dış duvarda cam yerine üçgen delikler püfür püfür esiyor.

 

Ben masala dosa yedim. Aslında ne olduğunu hakkında hiçbir fikrim yoktu, yemekten önce gelen Hindistan cevizli ve körili sebze soslarını yemek sandım. Meğer ince yufka ekmeği içinde patates pancar ezmesiymiş. (15r). Neşe de beef masala(körili biftek,20) ve veg biryani(sebzeli pilav,20) söyledi.

 

Ananas ve üzüm suyu ile birlikte 85 rupi hesap geldi. Üzüm suyu siyah kokulu üzümdendi, ananastan daha güzeldi. Yemekten sonra midemiz bir döndü, bağırsaklarımız guruldadı, sonra kaderine boyun eğip sustu. Bir daha da rahatsızlık çekmedik, hiç ishal olmadık.




Restorandan çıkınca Tina Hanımın methettiği Puta Palas müzesine gidelim dedik. Bindiğimiz rikşacı bir iki kişiye yol sorduktan sonra bizi hiç ilgisiz bir binanın önünde burası diye bıraktı. Bıraktığı yerin müze olmadığı belliydi ama yanında hastane olduğundan itiraz etmeden inip hastanede diş doktoru olup olmadığını sorduk, yokmuş. Bir büfeden muz aldık(tanesi 1,5 r)

Yürüyerek müzeyi bulduk. 150 yıllık eski bir bina, yapımı 10 yıl sürmüş, bittikten sonra 1 yıl kullanılmış, sonra sahibi ölünce kapatılmış. 10 yıl önce tekrar açılmış. Dış duvarında bu bina 1. derece tarihi eserdir zarar veren hapsi boylar gibi tehdit içeren bir yazı var. Adam başı 30 rupi verip girdik, ayakkabılarımızı çıkarttırıp bizi bir avluya aldılar, rehbersiz dolaşmak yasakmış. 10 kişi kadar olunca turunu bitiren bir rehber bizi aldı, konağın odalarını süratle, hızlı hızlı konuşarak gezdirdi. Adam boyundan uzun eski tüfekler, Murano aynaları, Bohemya kristalleri, yağlıboya tablolar vardı ama hepsi toz içinde perişandı.

 

Tina Hanımın söylediği gibi, içindekiler yaramaz ama bina güzeldi. Bütün tavanlar ince ahşap işçiliğiyle süslenmişti.

(Girişte kamera için 100 rupi istediklerinden fotoğraf çekmedim, üstteki fotoğraf başka bir ev)
Haremdeki kadınların gezmesi için ahşap kafesli uzun koridorlar, kafesten dışarıya bakmak için at kafası şeklinde küçük pencereler vardı. Pencereleri öyle hizalamışlar ki 50 metre uzaktaki pencereyi üç pencerenin içinden görebiliyorsun. Hızlandırılmış turun sonunda rehber maaşının 1700 rupi olduğunu söyleyerek bahşişlerimizi beklediğini söyledi. En umut bağladığı biz dahil (başka yabancı yoktu) kimse beş kuruş vermedi. Hem fırça ata ata askeri disiplinle gezdir, hem de bahşiş iste akıl alır gibi değil!

Çıkışta kavun ve ananas suları içtik(2x15)



Otele dönüp biraz uyumaya çalıştık, ama Gandi taraftarları arabalara doluşmuş, bayrak sallayıp, camdan sarkarak epey şamata yapıyorladı. Akşamüstü tekrar dışarı çıktık. Bu sefer şehir merkezine doğru yürümeye başladık. Ara sokakta bir dişçi tabelası görünce hemen içeri girdim. Tabeladaki kapanma saati 18’e beş vardı, dış kapıdan girince kimseyi göremedim. Ayakkabılarımı çıkartıp muayenehanenin içine girince arkada ellerini yıkamakta olan yalınayak dişhekimini gördüm. Kendimi tanıtıp yakınmamı söyledim. Hemen oturtup baktı, dolgunun bir kısımı kırılıp düşmüş , bunakarşın kalan kısmı da çiğnememe izin vermeyecek kadar ağrı yapıyordu.



Doktor dolgunun biraz yüksek olduğunu söyledi ve palyatif bir çözüm olarak üzerini traşladı. Üzerime bir havlu örtüp aynı Türkiye’deki mavi kağıtları çiğnetti, frezeyle fazlalığı aldı. Hassasiyetine faydası olmasa da çiğneme açısından nispeten rahatladım. Borcumu sordum 100 rupi (3 lira) aldı.


Dişçiden çıktığımızda hava kararmak üzereydi.

 

Merkeze doğru gittik ama pek bir atraksiyon yoktu. İş çıkış saati olduğundan otobüs durakları insan kaynıyordu. Kalabalık azalsın diye internet kafeye ve bir giyim mağazasına girdik.

 

Çıktığımızda sokaklar sakinlemişti ama hava da iyice kararmıştı. Kokuları takip ederek balık pazarını bulduk. Kadınlar mum ışığında balık satmaya çalışıyorlardı. Balıkçıların bizim gibi turistlere balık satma çabasını anlayamıyorum, kocaman bir çiğ balığı alıp ne yapacağımızı düşünüyorlar acaba. 



Spiral kafeyi işleten İndian Cafe'nin şehirdeki diğer şubesini bulduk, oturduk. Aynı yelpaze kafalı garsonlar aynı menüyle hizmet ediyorlardı. Ben koyun kavurmalı omlet, Neşe tavuk biryani, bol meyve suyu ve ikişer ananaslı dondurmayla 140 rupi hesap ödedik.

 

Odaya dönerken plajda sıkıntı olabilir diye Western Union şubesine bir daha uğrayalım biraz daha para bozduralım dedim.Dükkan kapanmış ama dar sokağın hemen karşısındaki evde oturuyormuş sahibesi kadın. Oğlu eve davet etti, oturma odalarında 100 euro daha bozdurduk. (1 euro=58r).

 

Otelde resepsiyondan biraz buz istedim. Bizim yok ama isterseniz alıp geleyim dedi komi.Bir kola (25) alıp buz için de 30 rupi verdim. Odada Cuba Libre yapıp Discovery Channel ve hint filmleri izledik. Benim kışlık göbek tam Hint jönü kıvamına gelmiş, eksiği var fazlası yok!



İkinci bölüm için tıklayınız



En baştaki fotoğraf; House Boat ile gecelemeli tekne turu,
yakında burada.

12 yorum:

Aysin dedi ki...

Ne guzel anlatmissiniz yine:)) Sizi her okuyusumda kiskaniyorum mu desem, ozeniyorum mu desem, esime kiziyorum mu desem bilemedim vallahi:))
Sevgiler..

endiseliperi dedi ki...

bora bey, nefis bir tatil olmuş. hem de ne ucuzmuş her şey, yahu.ama neden benim içimden hindistan'a gitmek hiç gelmez, bilmiyorum. sanki tüm ülke kızgın güneşin altında köriye bulanmış da nefes almak zormuş gibi. ama elbette biraz da kıskançlığımdan böyle konuşuyorum:p

londra'da kaldığım pansiyonun diğer iki odasında hintli bir anne ile oğlu yaşıyordu. geleneksel kıyafetler içindeydiler de kadın doktordu sanırım. oğlundan dert yandı ben mutfakta bir şeyler yerken. ona da yemek ikram ettim ama, elma kabuğunun üstüne körimsi bir şeyler koyup yemeyi tercih etti. sonra oğlu geldi, tanıştık, gençten bir delikanlı. reklamcı olduğumu öğrenince anne ısrar etti ki, çocuğun odasına gideyim, annenin çok övdüğü tasarımlarına bakayım, grafiker olabilir mi, fikrimi söyleyeyim. perdeleri çekili loş odasına girdim. sonra çocuk tasarımlarını gösterdi ama işe yaramazdı. eften püften, çocuk işleri. fena değil, çalış filan dedim ama biraz da odada öyle durmaktan çekinip kalktım hemen. başka bir gün anne oğlunun piyano çalışını dinlememi istedi de aşağıya indik. gerçekten kötü çalıyor, hatta çalamıyordu. sonra sıkıldım ben bu aileden, karşılaşınca pek yüz vermedim. sadece, odasındaki geleneksel hint kolyelerini göstermek istedi, gidip gördüm ama o-ooff... hintli denilince işte bu yüzden, biraz palavracı, enikonu yeteneksiz, çok konuşkan, tuhaf insanlar gelir aklıma. pansiyondan tam ayrılırken karşılaştık. hep birlikte fotoğraf çektirdik. birbirimize adres filan vermedik.

izmirli bir arkadaşım var, erkek, neşe hanım ne çok benziyor ona. ahmet haluk ismi. belki tanıyordur.

sevgiler, selamlar.

fulya dedi ki...

Nihayet uzun süredir beklediğim gezi notlarını okudum. Espirili anlatımınız, ayrıntılı açıklamalarınız beni mest etti. Size ne kadar teşekkür etsem azdır. Devamını bekliyorum.Sevgilerimle......

Adsız dedi ki...

bora bey
bu arada ben egeden, unutmuşum yazmayı, tekrar sevgiler...
sabiha gökçen uçuşlarınızda bi dahaki sefere bekliyorum :)))

A. Murat Eren dedi ki...

Pek güzel yazmış pek güzel fotoğraflamışsınız, elinize sağlık.

Linux'çu Kerala'ya da selamlar olsun, darısı kendisini çok zengin sanan, önüne gelen lisansa parayı basan devletimizin başına.


Selamlar.

ssbb dedi ki...

Meren, devlet dairelerini bilmiyorum ama bütün internet kafelerde Windows vardı.

Aslı Cin dedi ki...

Tahmin edebiliyorum yazması zor ama yine "eee ?" diyerek kaldım. Umarım devamı yakındır.

Adsız dedi ki...

Harika! Hindistan a gitmeyi çok istiyorum ama sizin sisteminizle çok zor tabi. Asya ve Afrika nın bir kısmını bende gezdim ama sizin kadar değil :) idolümsünüz seyahat konusunda.
Gözleri kızarana kadar okuyan takipçiniz:)

Adsız dedi ki...

selam..

nereye yazacağımı bilemediğimden mecburen buraya yazmak zorunda kaldım...

ispiyonculuk güzel değilse hırsızlık (izin aldıysa şimdiden şimdiden mahcubum) hiç değil...

bu adam sizin fotoğraflarınızı kullanıyor...

http://www.farukbudak.com/wp/?p=75

ssbb dedi ki...

Faruk Budak benim bu blogu açmamın müsbiblerindendir.
Yazdığım ilk yazılar onun sitesinin diğer gezginler bölümünde yayınlanıp da ekranda gözüme hoş görününce yazmaya başladım.
Bu yüzden kendisine teşekkür borçluyum.
Siz sanırım yazıları okumadan sadece resimlere bakıyorsunuz, zira verdiğiniz link zaten benim yazım:)

Adsız dedi ki...

tekrar selam bu ve bir önceki mesajımın silinmesini rica ediyorum...

adam sizin yazıyı komple yayımlamış ve en altta da isminiz geçiyormuş zaten...

ama ben yazıyı okumadan fotoğrafları başka bir blogda görünce dellendim affola...

bir komiksalak

ssbb dedi ki...

Yazınızı Faruk Budak'a teşekkür imkanı verdiği için silmedim, sıkmayın canınızı, komik olmuş sahiden:)