25 Ağustos, 2007

DOĞU KARADENİZ III
(Rize - Artvin, Temmuz 2006)




Doğu Karadeniz 1 için tıklayınız

Doğu Karadeniz 2 için tıklayınız

Çıkan kısmın özeti: Uçakla Trabzon'a geldik. Araba kiralayıp doğuya doğru devam ediyoruz.
Uzungölden inince, biraz sahilden gidip sonra tekrar içeri Kalkandere ilçesine girdik. Tali dağ yollarından epeyce tırmanıp Tepebaşı’ndan Rize merkezine indik.

Yollar o kadar bozuk ve ısssızdı ki arabaya otostopçu bir kadın ve çocuğunu aldık.

Manzaralar büyüleyici idi. Her yerde çay toplayanlar ve işleyenler vardı.

Rize merkezde biraz dolaştık, yassı peynir aldık, fotoğraf makinesini boşalttık. Tepedeki meşhur Çaykur çay bahçesine çıktık.
Çay bahçesinin bekçisi Tayip Erdoğan’ın ikizi gibiydi. Söyleyince hoşuna gitti, aynı köydenmişler.

Sahilden devam ettik. Sahil dediysem otoban sahilin içine etmiş. Şehirlerin ilçelerin çay bahçelerinin parkların denizle bütün ilişkisi kesilmiş. Eskiden deniz kıyısındaki çay bahçeleri şimdi otobanın duvarını seyrediyorlar. O kadar çirkin ki fotoğrafını bile koymak istemedim.
Ortaköy kavşağında Çaykur fabrikasında bir mola verdik. İçeri girip kendimi tanıttım, fabrikayı gezmek istediğimizi söyledim. İlgilendiler, İbrahim adında bir gıda mühendisi bizi gezdirdi.
Deneme mahiyetinde yeşil çay da üretiyorlarmış. Anladığım kadarıyla çayı nemlendirip, kıyıp, basınçla eziyor, daha sonra fermentasyona bırakıyorsun.
Fermentasyon sonucu yeşil yapraklar siyah renge dönüşüyor. Bırakmazsan yeşil çay oluyor. Fabrika girişinde kamyonlardan kürek kürek yaş çay yaprağı boşaltıyorlardı, içersi de mis gibi çay kokuyordu. Çıkışta fabrikanın müdürleriyle bahçede çay içtik, sohbet ettik.



Ortaköy’e gitme amacımız İzmir’de muayene ettiğim bir hastamın bizi davet etmiş olması. Herhalde nasıl olsa gelemezler İzmir’den ta Rize’ye diye düşünmüştü !
Şaka bir yana , hastalarımla özel hayatımda prensip olarak bir araya gelmem ama Sabahat Teyze gerçekten çok içten ve samimi bir davette bulundu, ben de inşallah diyerek kabul ettim.
Rize’nin Güneysu ilçesine bağlı Ortaköy, tepelerin arasında yemyeşil ufacık bir köy. Aynı zamanda Tayyip Erdoğan’ın köyü ile de komşuymuş. Sabahat Teyze, Erdoğan’ın anasını babasını hep tanıyormuş. (Erdoğan ailesi İstanbul’a göç etmiş ama Sabahat Teyzeler de yıllar önce Kasımpaşa’ya göçmüş, İstanbul’da da komşu imişler) .
İstanbul’da müteahhitlik yapan eşi oralarda kazandıkları paralarla köylerine emekliliklerinde yaşayacakları bir ev yapmış, ama ömrü yetmemiş, evin tadını çıkaramadan kalpten vefat etmiş. Şimdi Sabahat Teyze yazları gelip bir iki ay köyünde kalıyor serinliyor.

Ortaköy, Sabahat Teyze’nin deyişi ile duzluk.
Ben köyü görünce
"Buranın neresi duzluk Allahaşkına!" dedim. Evin önündeki iki voleybol sahası kadar duzluktan bahsediyormuş. Gerçi çevreyi dolaşınca hak verdik: Ortaköy duzluk!

Sabahat Teyze bize hemen tavuk pilav yapmaya başladı. Ben karalahana yok mu dedim. Varmış da yemeyiz diye çıkartmamış. Israrımızla çıkartıp yedik, diyet olmasına rağmen fasulye ile karışık, çok güzeldi .
Karadeniz’de misafire yemek denince herkesin aklına tavuk pilav geliyor, oysa ki biz onları İzmir’de de yediğimizden (gerçi arada tereyağ farkı var) hiç ilginç gelmiyor.
Sabahat Teyze ile çok iyi anlaştık. Onun da çok hoşuna gitti, bizi oğlu torunu gelmiş gibi ağırladı.
Bütün gençliği şu andaki evin bulunduğu yerde geçmiş. Müteveffa eşinin evi hemen üstteymiş, geceleri kaçıp konuştukları yerleri, gelin gittiği evi hiç yerinden kalkmadan oturduğumuz verandadan gösterdi. Evin çevresi beş santimetrekare boş kalmayacak şekilde ekilmiş. Duzlukta kabak, fasülye, kivi, erik, yamaca doğru göz alabildiğine çay! Çaylarını hasat ettikten sonra Ortaköy'ün çay fabrikası olan Orçay'a veriyor, onlar da bedelini kiloluk paket çaylar halinde ödüyorlarmış.
Komşular çürümüş kocaman bir vişne acını devirmişler, kabuklarını sıyırıyorlardı.
Gece Erzurum İspir’de zevk için arıcılık yapan kaynı Ahmet geldi, bize balcılığı anlattı. Issız dağda tek başına çadırda kalıp pilli radyo dinliyormuş.

Sabah peynirli yumurta, İspir balı ve tereyağla kahvaltı ettikten sonra köyün çevresini gezdik. Komşu Yeşilköy’e, camiye gittik. Camide köylü çocuklar kuran kursu alıyorlardı. Yeşilköy'de pek çok Erdoğan'ın mezarı vardı.
Çiseleyen yağmur altında Güneysu dağları çok etkileyici idi.

Dağların en ulaşılmaz görünen yerlerine İstanbul’a göçmüş Rize'liler yazlık evler dikmişler.







Köyün üstünde ortak kullanılan değirmeni gezdik,

alttan gürül gürül akan derenin suyu ile çalışıyormuş.



Biraz çalıştırdı Sabahat Teyze sonra boş dönmesin, taşı yer diye durdurdu.

Köyde her yere fasulye dikip iplere asımışlar. Hele bir çay tarlasının sahibi bahçesinde yer kalmadığı halde kenarlarda şeker çuvallarına, bidonlara toprak doldurup fasulyesini ekmekten geri kalmamış.


Öğleye doğru Sabahat Teyze'ye dönüşte uğrama sözü vererek Ortaköy’den ayrılıp Güneysu ilçesinden Büyükköy’e ayrılan yola girdik, Çayeli’ne vardık.
Çayeli’nin Şairler Mahallesi'nden (Bir de Aşıklar Mahallesi varmış) oldukça sapa ve bozuk yolları takip ederek, sora sora Ağaran Şelalesini bulduk.

Yol şelaleden epey önce sonlanıyor, arabayı park edip yürümek gerekiyor. Önce ben paçalarımı sıvayıp taşların üzerinden atlaya zıplaya şelalenin altına kadar girdim,
sonra dönüp Can’ı da aldım. Şelalenin altında oluşan gölcüğe girdik, su buz gibiydi. Hava da kapalı olduğundan şelalenin altına girmeye cesaret edemedim ama çok içimde kaldı.

Sahile dönüp Çamlıhemşin’den Ayder yaylasına vurduk. Bu sefer Uzungöl tecrübemi hatırlayıp Ayder'e varmadan içki alayım dedim ama Çamlıhemşin’in muhafazakarlık katsayısı Uzungöl’den epey düşük görünüyordu. Hemşin'lilerin milli mesleği olan fırınların yanında bolca tekel bayii de vardı. Yaylada içki çok dediler, almadım.


Hava kararmadan Ayder’e vardık. Çok bakımlı güzel bir yayla. Pek çok güzel eski ahşap otelin yanı sıra yeni yapılmış lüks oteller de var.


Bir iki otel dolaştıktan sonra girişteki tamamen ahşap Saray Otel’de karar kıldık(oda 35).
Otelde çalışan kadın gürcü idi ve hemen hiç Türkçe bilmiyordu. Otelin kafeteryasında(!) biraz oturduk.
Otelin sahibi Ankara’da yıllarca pastanecilik (Elbette, O da Hemşinli) yaptıktan sonra paraları batırıp aileden kalan otele dönmüş. 3 yıldır işletiyormuş, ama halinden hiç memnun değil gibi gözüküyordu. Sanki sürekli Ulus’u Kızılay’ı, okuldan kaçan liselileri özler bir havası vardı.
Odaya yerleştikten sonra biraz yürüdük, karşı yamaçtaki şelaleye bakan Dörtmevsim Restoran'a oturduk. Garson Selim de İzmir’liymiş. Süzme yoğurt, köy peyniri, muhlama, köfte, alabalık, ufak rakı 38 tuttu.
Dışarda oturduğumuzdan, restoranın kapalı bölümüne girip biraz ısındık. Köylüler 10 yıl önce çekilmiş olan yayla görüntülerini izliyorlardı, Selim de bize anlattı, “Aha bu öldü, aha bu da öldü” diye.
10 yıl önce yayla çok bakirmiş, şimdiki yolların, otellerin hemen hiç biri yokmuş.
Restoranda Can’a cips ikram ettiler. Biz hiç almadığımızdan gitti geldi istedi, en sonunda pakedi verdiler.
Gece otele dönerken elinde cips pakedini o kadar yabancıladı ki “Şimdi beni böyle cips yerken görünce kim bu çocuk diyecekler” dedi.

Sabah otelin önünde kahvaltı ettikten sonra arabayla Ayder'den yukarı giden yayla yoluna devam ettik. Yolda yürüyen geniş bir Çek grubuna rastladık. Ormanda çadır kampı kurmuşlar. Aralarında benim de yıllar önce bulunduğum Olomouc’tan bir doktor vardı.
Başına yapraklardan şapka yapmış, zevkten dörtköşe: “Excellent country” dedi.
Ayderin üzerindeki duzluğa çıktığımızda epeyce bir kalabalıkla karşılaştık. Minibüsle gelmiş Karadeniz'liler teypten gelen müzik eşiliğinde horon tepiyorlardı.
Çadırda kurulmuş, kadınların işlettiği bir bir lokantaya girdik.

Kuzinede taze pişmiş ekmek arası tereyağ, kaşar, saç kavurma yedik çay içtik.

Yayladan dönüşte Çamlıhemşin’den Zilkale yoluna döndük.
Zilkale dağların ormanların ortasında, yolu izi olmayan bir yer.
Biraz ürkütücü bir havası var, hele uzaktan bakınca perili şato gibi görünüyor. Kim yapmış, niye bu ıssız dağları tepesine kondurmuş, anlayamadık.
Kaleyi gezen Rize'lilerin yanı sıra epeyce Ankara’lı da vardı.
Can da bizimle kalenin tepe kulesine kadar tırmandı.
Kaleden dönerken yol üstünde süper köprüler vardı. Özellikle Şenyuva’da Mostar köprüsü gibi bir köprüye hayran kaldık.
Devlet hemen yanına araba da geçebilecek türden dümdüz beton bir köprü daha yapmış. Yan yana Galata ve Unkapanı köprüleri gibi duruyorlar. Doğaya sevgisizlik, çirkin iş yapma eğilimi müteahhitlerde ileri boyutta. Ayder Yaylası’nda ibadullah ağaç varken, oteller tamamen ağaçtan yapılırken, Orman İşletmesi'nin yerleştirdiği bankların ağaç taklidi betondan olması gerçekten hayrete şayandı. Bir de utanmadan banklara Kaçkar Dağları Milli Parkı yazdırmışlar.

Köprülerden birinin ayağında bir kıraathane ve içinde okey oynayan köylüler görünce şaşkınlıkla durdum ve kahveye girdim, çünkü geçtiğimiz yollar boyunca bu kahve dışında hiç yapı yoktu. Kahvedekilere nerede oturduklarını sordum. Birisi dışarı çıkıp arkadaki dağların tepesinde bulutların arasında bir iki ev gösterdi.
“Ne yani” dedim, “bu kadar yolu oyun oynamak için iniyor, daha da fenası tırmanıyor musunuz?”
Aynen öyleymiş!
Sahile indikten sonra birisinden duyduğumuz Fındıklı Şenliği'ne gitmeye karar verdik, ama yolda bira almak için durduğum tüm tekel bayileri, ve tekel bayiinde demlenen işsiz gençler öyle bir şenlik olmadığını söylediler.
“Peki nereye gidelim o zaman?” diye akıl danıştım.
Birisi "Borçka’da Karagöl var, çok güzeldir oraya gidin” dedi.
Borçka merkez’e geldiğimizde soruşturdum, gerçekten güzel bir yermiş, kalacak yer de varmış, ama yiyecek içecek şüpheliymiş. Borçka’dan bir yetmişlik rakı, pirzola, ekmek, biraz da konserve, turşu alıp yola düştük.
Kilometre hesabı az olmakla birlikte yol son derece bozuk ve virajlı olduğundan göle ancak hava kararmak üzereyken varabildik. Yolda arabaya bir şey olacak karanlık ormanda kalacağız diye çok korktuk.
Alacakaranlıkta göl ıssız ve büyüleyici idi.
Gölün hemen kıyısında Tema’nın mı ne işlettiği , içinde 5-6 odası olan bomboş bir bina var. Binada kalan Hüseyin ve Erdoğan adlı gençler bölgenin işletmecisinin yeğenleriymiş.
Oda 30 liraymış, gerçekten yiyecek de yokmuş. Hava buz gibi, 13 derece. Gençler hemen odun kırıp odadaki ufak teneke sobayı ve mangalı yaktılar.
Alevlerin alazında hava tam zifiri karanlık olmadan üzeri kapalı piknik masasına yerleştik, her şeyin yerini ezberledik. Rakıyı buz gibi suyla, etle, konserveyle götürdük .
Gençler bir ara jeneratör çalıştırıp karate filmi izlediler.
El feneriyle odayı bulup yattık.
Sabah hava hala serin, ama pırıl pırıldı.

Gençler köyden gelen bir iki küçük kızla ve ufak köpekleriyle sandalla geziyorlar, yüzüyorlardı.


Bu kadar güzel bir tabiatın içinde sağlıklı neşeleri çok etkileyici idi.
Biz de termosumuza çay doldurup su bisikletiyle 1 saaat kadar gölde gezdik,
güneşin yükselmesiyle en sonunda ısındık, soyunduk.









Bisikletten sıkılınca kıyıdaki piknik maslarında hafif bir kahvaltı edip bu sefer kayıkla açıldık.




Bu Can’ın pek hoşuna gitti.




Gençlerin anlattığına göre gölün karşısında yaylaları varmış, çok güzel yerlermiş ve bütün oralar kiminmiş?
Erdal Acar’ın babasınınmış.
Oooh, hem cennete arazi sahibi ol, hem dünyada hurilerle gez !





Öğle saatlerinde gençlerle vedalaşarak Macahel’e doğru yola düştük.









Güneşin etkisi ile hava ısındığından, önceki akşam göle gelirken içinden geçtiğimiz, yolun üstünden dökülüp, yolu kesip daha aşağılara akan şelalenin altına girecek cesareti bulduk.


Su buz gibiydi, o kadar sert çarpıyordu ki dayak yemiş gibi olduk, ama çok hoşumuza gitti.

10 yorum:

Köşenin Delisi dedi ki...

Öyle imrendiriyorsunuz ki insanı Bora Bey, hep yazın lütfen, cesaret veriyorsunuz insana. "Oğlumuz biraz büyüyünce demek biz de tekrar gidebiliriz o büyülü güzellikteki yerlere" diyor insan :)) Ayağınıza, dilinize sağlık.

endiseliperi dedi ki...

hah, işte biz de buralara gittik bora bey. okuyunca çok güldüm, hotel saray'da biz de kaldık. zilkale, köprü... borçka karagöl yine yanlış tarif kurbanı oldu, gidemedik. neyse ben de anlatırım.

sizin fotoğraflarınız çok ama çok güzel. bizimkiler çok berbat. sizin fotoğraflarla kendimi tekrar karadeniz'de hissettim.

sevgiler, selamlar, cips yemeyi kendine yakıştırmayarak çok akıllı da olduğunu gösteren can bey'e öpücükler.

Bambi dedi ki...

Ayaklariniza ve ellerinize saglik. Her zamanki gibi o kadar guzel anlatmissiniz ki. Resimler enfes !
Gitmis kadar oldum ama yine de gidecegim :P

ekmekcikiz dedi ki...

Ayder'e yedi sene önce gitmiştik, demek ki o zamandan bu yana oldukça değişmiş.
Ama, yeşil aynı yeşil, güzellik aynı güzellik.:)
Bir de şu Acar ailesi ile ilgili yorumunuza bayıldım!

bitterbitmez dedi ki...

Belki hoşlaşmadığımdan çok Erdoğan'lı yazı olmuş ama o bile doğanın güzelliğini bozamamış. Aylar süren yağmursuzluk ve güler süren susuzluk üzerine dün şahane yağmur yağdı. Aynı Neşe gibi çayımı aldım, yağmurda yürüdüm. "İnce belli bardaktan başkasıyla içmem.." kadınlarından böö geldi, çay kana kana büyük bardakla içilir. Köprüye bayıldım, ama her böyle köprü görüşümde artık "Bundan tır geçer mi acaba?" diye soruyorum. Ayder'de çadırdaki kadın mumya heykel gibi durmuş. Bütün o göl ve şelale görüntülerini çenem düşmüş şekilde izledim. Çek amcanın şapkası da hoştu. Herkes gülsün, kimse üzülmesin. Teşekkürlerle elinize gözünüze sağlık :)

egeden dedi ki...

OOhhhh gözüm gönlüm açıldı, eşimin memeleketi oralar, gerçi ben de iki kez gittim ama aradan epey zaman geçmiş. Karagölü görmedik ama, çok hoşuma gitti. Dik dağlar, heryer yemyeşil, bizim ülkemiz güzel be Bora bey!!
30 ağustosta 3 günlük kaçamağımız var, ne yapsak diyorduk, acaba basıp gaza gitsek mi oralara..
Elinize, gönlünüze, gözünüze sağlık...
egeden

esrArengiz dedi ki...

bir başkadır benim memleketim :)
resimlerle birlikte güzel anlatımınız için çok teşekkürler

pigmelerle.dans.eden dedi ki...

yazilacak her seyi herkes yazmis...
-Aaaa, ben de gittim oraya!
-Amman afferim cok guzel!
-Devam edin...
-Ailecek severek iziliyoruz vs vs vs. Hepsi hakli ve yarinde bence de
Benim gozume takilan esinin yuzundeki sadelik ve huzur...
Cok hos :)
Hepinize ekvatordan sevgiler
Meltem

Rize dedi ki...

muhlama.blogspot.comrizem.blogspot.comkanser tedavileri

mekanlar dedi ki...

Güzel bir yazı olmuş. Gitmecen önce okudum notlarımı aldım.