01 Eylül, 2009

ENDONEZYA-SİNGAPUR 3 (Şubat 2009)





Çıkan kısmın özeti: THY'nin sevgililer günü kampanyasından faydalanarak Endonezya'ya gelen Bora ve Levent'i Sumatra açıklarındaki ıssız Pagang Adası'na bırakan Carlos ve adamları hava bozmaya başlayınca apar topar geri dönerler.





Adada yalnız kaldık. Bize odayı hazırlayan yerli gençlerin İngilizceleri sıfır, sadece işaret dili ile anlaşabiliyoruz. Zaten yemek saatleri dışında hiç ortalıkta görünmüyorlar.


Almanlar da kendi havalarında takılıyorlar, hiç bulaşmadılar.
Biz de onlarla konuşmadık, rastlaşırsak kibar kibar gülümsedik.


Bütün gün balkonlarında tavla oynuyorlar.
Kendi aramızda da konuşmayı iyice azalttık.


Survivor adası gibi bir yerdeyiz, ama o yarışmadaki kadar kalabalık değil.


Dalga ve kuş sesinden başka bir şey duyulmuyor.


Sahilde, hamaklarda, suyun içinde yattım. Kabuk topladım, üzeri yosunlu büyük kabukları uzun uzun kuma sürterek zımparaladım, temizledim, sakinleştim, muhallebi gibi oldum.


Buradaki bir numaralı fiziksel aktivite kabuk ve mercan toplamak zaten.
Levent tembelliği, tembellikten zevk almayı bilmiyormuş. Pek beğendi,
"Bunu da öğrenmek lazımmış" dedi



Dönüşte arkadaşlarıma birer parça mercan götürdüm.


Rutubetlenmiş kirlenmiş tişörtlerimi güneşe serip temizledim.


Tamamı bize ait genişçe bir plajdayız, her köşesinde ayrı ayrı yüzdüm, mercan kayalıklarında daldım.


Buradaki mercanlar Kızıldeniz’deki kadar renkli olmamakla birlikte balıklar daha çeşitli ve daha canlı renklerde.



Balıkları ve diğer deniz canlılarını uzun uzun seyrettim.
Bir kayanın köşesini dönmüştüm ki ilk görüşte aşkı yaşadım:



Daha önce gördüğüm hiç bir şeye benzemeyen bir balık suyun akıntısında dalgalanan tavuskuşu gibi tüyleriyle karşımdaydı.


Rengi kahverengi bej tonlarındaydı. Bir şeye benzetmek gerekirse modifiye büyükçe bir barbuna benziyordu. Sırtından çıkan tüyler akıntıyla dalgalanırken gözlerinin üstünden de çubuklar çıkıyordu.


Uzun süre izledikten sonra sahile çıkınca Levent’i buldum, balığı anlattım “Ben aşık oldum” dedim, gayet doğal karşıladı.
Öğleden sonra yağmur indirdi, hava çok sıcak olduğundan canımıza minnet dedik, yüzmeye devam ettik.



Yağmur dinip de güneş açınca arkamızdaki adanın tepesine çıkmaya karar verdik. Cangıl gibi büyümüş otların arasındaki patikadan epeyce tırmandık.


Yağmurdan sonra yerler çamur olduğundan ayağım kaydı, köyden aldığım Endonezya malı parmakarası terlik koptu, yalınayak kaldım. Tepeye ulaşınca karşıdaki adanın güzelliği bizi çok etkiledi, yüzülebilecek mesafede görünüyordu.


Levent’e yüzelim diye teklif ettim. “Neme lazım bilmediğimiz deniz, akıntısı vardır, hayvanı vardır” dedi.
Hak verdim, yüzmedik.
Plajın köşesinde ağaçlara bağlı maymunlar vardı.


Daha önce de insanların tasma taktıkları maymunları motorsikletlerle taşıdıklarını görmüş bir anlam verememiştik.


Ağaçların altında bulunmalarından anladığım kadarıyla bunlar ağaçlardan hindistan cevizi koparttırmakta kullanılıyor. Hindistan cevizi normalde satılan bir meta olmakla birlikte adada mebzul miktarda yerlere dökülmüş olarak mevcut.


Canın çektiğinde kıyıdaki banka bırakılmış masatla tepesini uçurup, suyunu içip, kabuğundan kaşık yapıp etini yiyorsun. Buradaki hindistan cevizlerinin içleri belki de daha tam olmadıklarından sert değil, erimiş dondurma kıvamında, çok lezzetli.
Diğerleri gibi azcık yiyince insanın boğazına dizilmiyor.
Kitap okurken bol bol kesip yedim.


Akşama kadar konuşmadan kendi başımıza takıldık.


Bize hiç bir şey söylemeden plastik taslar içinde öğlen yemeğini getirdiler: Patatesli pilav !


Sosla biraz yenir hale gelse de pilav yemekten biraz sıkıldık. Hem pek güzel yapamıyorlar, hem de buraya gelirken kocaman karidesler, istakozlar, okyanuıs balıkları yemeyi hayal ederken, her öğün az yağlı pilavla haşlama noodle'a talim etmek hayal kırıklığı yaratıyor.


Akşam yemeğinde de pilav geldi.
Bu sefer yanında biraz haşlanmış patates havuç vardı.
Acı sos ve kalan biralarla götürdük.


Elektrik olmadığından karanlıkta biraz sohbet edip yattık.


Sabah kalkar kalkmaz duşumuzu denizde aldık.
Biz yüzerken sabah kahvaltımız geldi.

video

Hiç olmazsa sıcak çay beklerken yine bir tas sade pilav görünce hiç sinirlenmedik. Ada bize çok yaradığından uzun uzun güldük, kahvaltımızı ettik.

Kabuk toplayıp, denizde aslan balığının peşinde, bir kez daha görüp uzun uzun seyretme umuduyla dolaşıp biraz da kitap okuyunca saatler su gibi geçti.



Saat 12 gibi Almanları alacak olan tekne geldi, çantalarını yükleyip gittiler, ada bize kaldı.



Odalara bakan çocuklardan biri elindeki bir kağıda yazdığı
60 bin rupiyi gösterip pilav paralarını istedi.


Bomboş odada bir gece için 250 bin rupi verdik daha ne pilav parası dedim, vermedim.
Saat 3 gibi de bizi almaya gelen tekne uzaktan göründü.


O teknenin gelmesini hiç istemedim, adadan ayrılmak hiç istemedim, daha yeni gelmiştik dedim, ama çaresiz tekneye bindim,



zira iki gün sonra İzmir'de işimin başında olmam gerekiyordu.



Pagang adasını hiç unutmayacağım.


Bungus'a dönüş iki saat sürdü, yolda son kez denge çubuklarını çektim, uyudum.



Denize açılan balıkçı tekneleri yanımızdan geçti.


Birbirinin aynısı en az elli tekne vardı. Hepsinin üzerinde çepeçevre tabak gibi projektörler yerleştirilmişti. Sanırım gece bunları yakıp ortalığı gündüz gibi aydınlatarak balıklar toplanınca ağı atıyorlar.


Kıyıda yine ağ çekiyorlardı.


Levent'in kıyıya yaklaşırken çektiği Bungus Beach'in bu fotoğrafını sonradan çok inceledim, en sonunda datadaki saate bakarak yağlıboya resim değil gerçek fotoğraf olduğuna karar verdim.

Otelde Carlos yoktu, Dave bizi bekliyordu.


Desi giderken aldığımız biralara 160 bin rupi hesap çıkardı, bir de ben toplayayım dedim 125 bin çıktı. Özür dilemedi, ben de Carlos'a tekne kirasından kalan 100 bin rupi borcumuzu bırakmadım.
Beraberce Dave'in balıkları sakladığı binaya gittik. Bize akvaryumları gezdirdi, balıkları anlatı, irssaliyeleri gösterdi.



Uçak yolculuğu balıklar için daha travmatik olsa gerek ki Japonya'ya varana dek % 10 fire normal kabul ediliyormuş, ve parası istenmiyormuş.



Kayıp Balık Nemo da akvaryumlardan birindeydi, gerçek adı Palyaço balığı imiş. Pek pahalı değilmiş 10-20 dolar arası birşeydi.


Otelin ve köyün tek taksicisi Paganag'a kadar 200 bin rupi istedi. 80 bine geldik dedim, kimse inanmadı, başka araç yok dediler. Levent'in 'verelim gidelim' ısrarlarına karşın çantaları yüklenip yola çıktık, gelen geçene sol elimizle (ters trafik) otostop yaptık, bir minibüs durdu.


Kaç para vereceksiniz dedi, 70 bin teklif ettim, tamam dedi. Yolda başka yolcular da bindi, onlardan 5-10 bin rupi aldı. Meğer bu dolmuşmuş, da boş ve mavi olunca ben özel sanmışım. Neyse bizi şehir merkezinde bir otelin kapısına kadar götürdü, ben de söz verdiğim 70 bini verdim.



İmmanuel Otel temizdi, iki kişilik odaya 150 bin istedi. Bir de lüks oda vardı o 225 bindi. Ben sorumluluğu üzerimden atmak için Levent'e git sen bak, hangisini beğenirsen onda kalalım dedim.



Gitti bir fark yok dedi, 150 liği tuttuk, ama aslında fark varmış: Birinde sıcak su yokmuş! Ben bu sıcakta olsa da kullanmazdım ama Levent odaya yerleşip çantaları dağıttıktan sonra bu durumu fark edince yıkıldı, bir araba söylendi.


Soğuk duşumuzu aldıktan sonra dışarı çıktık, hava kararmıştı. Otelin koridorunda bizim adadaki Alman komşu kadınla rastlaştık. O selam vermese ben onun duş alıp saçını taramış halini tanımamıştım.
Resepsiyona 30 dolar bozdurduk, balık yiyebileceğimiz restoran sorduk, hemen yanda bir yer tarif ettiler ama karaoke barmış. Bizim Almanlar da orada yiyorlardı, selamlaşıp çıktık, sokaklarda dolaşmaya başladık.


Bulunduğumuz bölge sırtçantalı turistlerin kadığı bir yer olsa gerek ki etrafta tek tük de olsa turist var. ( Sumatra'da bulunduğumuz süre içinde hemen hemen hiç turist görmedik) Yürüdüğümüz yol boyunca yanımıza sayısız taksi yanaştı, camlardan sarkan Endonezyalı genç kızlar mütebessim makyajlı çehrelerle "Mister du yu layk çiki çiki bum bum?" diye sordular.



"No tenk yu" dedik, en sonuda 20 kadar arabanın hepsini refüze edince sormaktan vazgeçtiler.

Yürü yürü lüks bir restoran bulduk. İçerisinin dekorasyonu, garson kızların önlüklerinden başka kapının önündeki pahaı jipler ve yemek yiyen mafyöz tiplerden buranın epey pahalı olduğu anlaşılmakla beraber girip bir balık fiyatlarını soralım dedim.
Levent yorgunluktan , açlıktan , ve üç gündür sürekli pilav yemekten kaynaklanan vitaminsizlikten yine durgunlaşmış, konuşması azalmıştı.



Balıkların onsu 100 bin rupiymiş. Biz ikimiz de bir onsun kaç gram olduğunu bilemedik. Garson kızlara sormaya çalıştık ama bir türlü anlaşamadık. Levent'in parlamasından çekindiğimden yarım ağızla "İstersen oturalım" dedim. Hayatından bezmiş bir şekilde iyi oturmayalım diye homurdandı, yürümeye devam ettik.



Biraz ilerde mutfağı sokağa açık nefis bir balık lokantası bulduk. Kendimize kiloluk bir mercan türü balık, kocaman bir yengeç ve kalamar, patates kızartması sipariş ettik. Yengeç tartılırken onsu öğrendik, 100 grammış. (5 ons gelen yengeç 50 bin, balık 76 bin, pomfrit 7 bin, bira 17,500, hepsi 258 bin= 23 euro tuttu)


Otele dönerken son kalan paramızla karpuz ve annas suyu içtik (2x6bin).
Namuslu bir taksici ile sabah bizi havaalanına götürmesi için 80 bin rupiye anlaştık.
Sabah 6 30 da kalktık. Otelden çıkmadan fiyata dahil olan kahvaltıyı almak istedim. Bir bardak çayla, yumurtalı totu hızla mideye indirip kapının önünüdeki koltuklarda anlaştığımız taksiciyi bekledik, gelmedi.
Yoldan geçen bir taksiyi durdurdum, geç kaldığımızdan lafı uzatmadan direk
"Havaalanına 80 bin rupiye götürür müsün?" dedim.
"70 bine olur" dedi.
Yarım saatte havaalanına vardık.
Bu taksicinin yüzünde fazla düşünmeyen insanlara özgü bir mutluluk vardı.


Kişi başı 75 bin rupi havaalanı harcını yatırıp, kalan son rupilerle çay içtik, çocuklarımıza şeker aldık.

Küçük havaalanının beklme salonunda otururken Türk bir çift geldi. Kadın geç kaldık diye adamın başının etini yiyordu.


Biz de oturduğumuz yerden Türkçe "Geç kalmadınız, biz de o uçağı bekliyoruz" diyerek sakinleştirdik.
Dünyanın bu kadar uzak bir köşesindeki bir kasabanın havalanında bir Türkle karşılaşmak çok sırdan bir şey gibi uçak saati dışında bizimle hiç konuşmadılar. Biz de onlarla konuşmadık.



Tiger Airways diye bir havayolu gerçekten varmış. Biletler bedavaya yakın fiyatta olmasına karşın uçak boştu.


Hostes yanımıza gelip exitteki geniş koltukta oturmak isteyip istemediğimizi sordu, olur dedik. Sonra bize iki saat uçak düşerse ne yapmamız gerektiğini, kapıyı nasıl sökeceğimizi falan gösterdi. Bana bu kadar sorumluluk fazla geldi, neredeyse vaz geçecektim.


Uçak Singapur'un Budget havaalanına indi. Bence yine de lüks bir havaalanıydı, ama Levent benim havaalanı reklamıyla fotoğrafımı çekti, sonra İzmir'de çerçeveletip hediye olarak getirdi, salona astım.


Kendisi ise Budget (Bütçem) kelimesiyle görüntülenmekten imtina etti.


Singapur'da ben yine Carlo'ya gitmek istiyordum Levent ise gezmek. Havaalanında akşamüzeri uçak saatinde buluşmak üzere ayrıldık.
"Ne yapacaksın ?" diye sordum
"Hamama gitcem, masaj, manikür, pedikür yaptırcam, sonra da Couchsurfingden bir arkadaşla buluşcam" dedi.


Metro ile havaalanında Carlo'nun evine ulaşmam 2 saat sürdü. Evde arkadaşları ile oturuyorlarmış, beni gördüğüne çok sevindi. Biraz muhabbet ettikten sonra postaneye gitmesi gerektiğini söyledi, beraber çıktık, evden 100 metre uzaklaşmıştık ki yağmur çiselemeye başladı. Dönmeye üşendik devam ettik.



Kısa süre sonra kovadan boşalırcasına bir muson indirdi. Ben sadece bel kemerimdeki pasaport ve kamerayı korumak için naylona sardım, postaneye kadar duş yaparak gittik. Orada da anlaşıldı ki Carlo kimliğini evde unutmuş. Postanenin yanındaki marketten cebimdeki son bozukluklarla İzmir'e götürmek üzere bir kilo mangosteen aldım
(3 SD/kg)

Yağmur altında eve döndük, kendimizi biraya ve geyiğe vurduk. Bir fotograf çekeyim dedim, makinem çalışmadı.
Gelirken otobüste dengemi kaybedip koltuğa çarpınca objektifi yamulmuş.



Carlo'nun evine daha önce tanışmadığım, başka memleketlerden başka zeki çocuklar da geldi. Uçak saatine kadar evde bira içip erkek geyiği yaptık, çok eğlenceli bir Singapur günü oldu.
(Bu fotoğrafı sonra maille gönderdiler)


İnternetten Neşe'ye mesaj atıp pilav pişirme demek istedim ama balkonda yağmur yağdığından internet kesikti.



Evden salanarak çıktım, son Singapur dolarlarımla otobüse bindim. Müzik dinleyeyim diye MP3 çalarımı çıkarttım, ama kulaklık yok!
Levent'ten ödünç aldığım 80 euro değerinde altın kaplama Boose kulaklıkları Carlo'da unutmuşum.
Hemen otobüsten indim, eve döndüm, beni görünce çok sevindiler.
Kulaklıkları aldım, tekrar otobüse binmek için bozuk para verdiler, uyuyarak havaalanına geldim.
Levent'i bekleme salonunda çarşaflı bir kızla kahve içerken buldum.


Couchsurfing arkadaşı Lisa imiş. Yeni mezun bir öğretmenmiş, Levent'e şehri gezdirmiş. Levent biraz sıkılmış görünüyordu. Derhal kızı bana bırakıp havaalanında dolaşmaya gitti.


Sonradan söylediğine göre türbanlı öğretmenlik konusunda kızın epey kafasını karıştırmış. Ben de Singapur'daki kamusal alanda türban yasakları hakkında epey soru sordum ama hiç kafa karıştıracak konulara girmedim. Kız herhalde bu Türkler de türbana ne kadar takık diye düşünmüştür. Biraz havadan sudan sohbet ettik, sonra uçak saati gelince vedalaştı gitti.

Carlo'da içtiğim onca biraya rağmen bu sefer kitabımı unutmadım. Levent'in imkansız bulamazsın demesine karşın havaalanının danışma deskine gidip geldiğimiz uçuşun numarasını ve Orhan Pamuk'un adını verdim. İnformasyondaki kızlarla 10 dakikalık sohbetin ardından bir görevli kitabımı sapasağlam getirdi, imzamı aldı, teslim etti.
Kızların biri Rus, biri Arapmış. Singapur havaalanında her ülkeden (her dilden) danışma görevlisi çalşıyormuş, ama Türk yokmuş. "Başvurulsa alınır mı?" dedim
"Alınır!" dediler.
İngilizce bilen işsiz genç kızlara duyurulur.

Uçağa biniş salonundaki telefonların bozuk para kabul ettiğini görünce cebimdeki artan paralarla şansımı deneyeyim dedim, İzmir'i aradım, olabiliyormuş. Neşe'ye uçağa binmek üzere olduğumuzu, pilavdan başka bir yemek yapmasını söyledim, ama ne yazık ki pilavı çoktan pişirmiş.

Sabaha karşı İstanbul'a indiğimizde beni blogtan tanıyan bir okurumla, Can Murat'la karşılaştık. Onlar da ailecek Hong Kong'dan dönüyorlarmış.
Beni övücü sözler söyledi, Levent'e havam oldu.
Karılarımıza parfüm alarak iç hatlara geçtik.


İzmir havalanında Levent'le giderken verdiğimiz aynı pozu tekrarlayarak ayrıldık, evlerimize döndük.
Evde yemek olarak güveç ile pilav vardı.
Değerli kardeşim Levent'e bu gezide bana eşlik ettiği için teşekkür edip, bir haftada arayla, ilki akşamüstü, ikincisi sabahın köründe çekildiğimiz iki fotoğrafı alt alta yayınlayarak bu yazıyı noktalıyorum




THY Bilet: 600 Euro
Kişi başı harcama: 200 Euro
9 gün
herşey dahil total masraf: 800 Euro
Kitap:

Türk Ordusuyla Filistin'de
Sneaky People

29 yorum:

Adsız dedi ki...

anlatımınıza bayıldım, süper bi blog, yazılarınızı severek okuyorum. zeynep/izmir

ruhdagı dedi ki...

İki fotoğraf arasındaki 7 farkı bulunuz :)

Yazının tümü çok güzeldi bence siz bu üç bölümü tek başlık altında toplarsınız.

Okurken bende şöyle bir his uyandı. Hani çizgi filmlerde ıssız adada kalan iki arkadaş bir zaman sonra bir birlerini üzerinde dumanı tüten kızarmış tavuk gibi görmeye başlarlar ya, acaba dedim o kare ne zaman gerçekleşecek?

Ama her şey bir yana, sessiz ve ikinizin kendi dünyalarınıza çekildiğiniz ada günleriniz en süperiydi.

minimalist dedi ki...

muhteşem ikili :) Lütfen birlikte gezmeye devam !!!

inci dedi ki...

tek kelimeyle süper bir seyahat süper bir anlatım kutluyorum sizi.nice seyahatlere. inci/ izmir

Can Murat dedi ki...

Ben sizi bir karede hatırlıyorum ama onun öncesinde dünyanın bir ucundan geldiğinizi ve de detayları okuyunca şaşırdım doğrusu.Sizi tanımak güzeldi.

Adsız dedi ki...

Bora'cım, yine süper bir gezi, süper komik olaylar ve anlatım, ayaklarına ve ağzına sağlık. yalnız en çok o garip dediğin balıkla karşılaşmana güldüm; ayrıca karşılaşmadan sağ salim kurtulmana da çok sevindim, çünkü o balık en zehirli balıklardan biri, (wikipedia'dan foto koyduğuna göre ;) sen de sonradan öğrenmişindir, tabee :D) (bkz. Pterois volitans, lionfish)... Selamlar. Ufuk...

Zeynep dedi ki...

Blogunuzu keşfettiğimden beri büyük bir zevkle takip ediyorum.
Yazının sonunda gidişte ve dönüşte çektiğiniz resimler çok hoşuma gitti. Siz aynı enerjik ve mutlu halinizlesiniz ama Levent Bey aynen çökmüş. Sanırım size ayak uydurmak çok zor.

Aymen dedi ki...

Hangi övgüleri yağdırsam yine akim kalacak. Velev ki azizim ıssız bir adaya giderken yanınıza almanız sakıncalı olan Levent bey e saygım sonsuz :)) olmasına rağmen tercih edilmemesi gerekir diye intiba edindim :)
Çok gergin ve memnuniyetsiz yahu! her an dalacak gibi görünüyor resimlerde, anlatımlarda da o sezgi var.

Çok güzeldi herzamanki gibi. Bir sonrakini heyecanla bekliyoruz.

Efsun dedi ki...

biraz önce isyerimde kesfettim blogunuzu, birakamadim okumayi:) yaziniz boyunca, belkide dikkatsizligimden, kim kimdir diye sordum kendi kendime:) bundan sonra daha sIk ziyaretinize gelirim artik. sevgiler, iyi gezmeler:)

levent dedi ki...

Yakında aynı geziyi benim anlatımımla da okuyabilirsiniz.

Sevgi ve Saygılarımla
Levent

Can Murat dedi ki...

hahahaha :) Levent beyden dinlediğimiz kısmı bize daha büyük keyif vereceği kesin :)

Barışakkiriş dedi ki...

"70bine götürürüm" diyen taksici süperdi hahahaa..:)az düşünen, az hatırlayan insanlar gerçekten daha mutlu galiba; abinin gözlerini çekiklikten göremedim, ama tipinden belli memnuniyeti. Levent'ten de dinlemeyi isteriz, biz blog okuyucuları için ilginç olur, aynı hikayeyi seyehatin 2. yarısından duymak. Selamlar & sevgiler!

Mavi Elmas dedi ki...

Güzel bir gezi olmuş ama bence çok fazla yol yapmak bu tür gezilerin olumsuz yanları. Bence Levent beyi o kadar uzun yollar ve sürekli pilav yormuştur. Hak veriyorum bencede sıkıcı olur

yurttan sesler korosu dedi ki...

ya anlatım tarzınızı değiştirmişsiniz ya da ada size gerçekten yaramış.
bazı cümlelerdeki ifadeleriniz daha önceki yazılarda yok.
blog yazmanızdan ümit kesmiştik ama yeniden üstelik yakın zamanlarla güncellediğinizi görünce sevindik.
gayet hoş bir yazı olmuş.
teşekkürler.

ANNELOG dedi ki...

son iki fotoğrafınız sayesinde ofiste sessiz kahkaha nasıl atılır öğrenmiş oldum:))Levent Bey'e de size de hem tebrikler hem teşekkürler.
Eee, okuduk bitti..şimdi nereye?

Gonca dedi ki...

Namaste:) Blogunuzu Hindistan ile ilgili bilgi ararken tesadüfen buldum ve bayıldım. Eşimle birlikte seyahat etmeyi çok seviyoruz ve şu anda Hindistan'da Rishikesh'teyiz.Zamanı ve yeri belli olmayan süprizlerle dolu bir Hindistan turundayız. Yazılarınızı keyifle takip edeceğiz ve çok şey öğreneceğimizi düşünüyorum. Endonezya çok görmek istediğimiz yerlerden biri, hele bu fotoğrafları görünce daha da gitmek istiyor insan..Kimbilir belki burdan oralara rüzgar sürükler bizi! Blogunuzu ve sizi tanıdığıma çok memnun oldum.Sevgiler. Gonca.
livingfuchsia.blogspot.com

ssbb dedi ki...

Ben de sizin gibi gezmeyi, aylarca Hindistan'da Uzakdoğuda kalmayı çok istiyorum, nasıl olacağını çok merak ediyorum, ama yapamıyorum.
İnşallah emeklilikte...

melike dedi ki...

merhaba bora bey,
ellerinize, ayağınıza sağlık. sizinle bir şey paylaşmak istiyorum, 2 gün önce rüyamda levent beyi gördüm :)) havaalanındaydık, sanırım uzakdoğudan dönüyordu, ama siz yoktunuz. çok mutlu ve dinç görünüyordu :) bundan sonraki seyahatlere tek mi devam etse acaba... :) çok selamlar...

Ahmet PEKER dedi ki...

Levent Bey`in yazilarini hangi kanaldan okuyabiliriz? madalyonun bir de diger yuzunden bakmak lazim olaylara: ))

BodrumluSeyyah dedi ki...

dün(13 Eylül) sizi bodrum sokaklarında gördüm :) peşinizden geldim ama çok hızlı yürüyosunuz ya,ara sokakların birinde kaybettim :( eşiniz ve cocukla beraber..Tanışamadık :S

Adsız dedi ki...

Dikkat edin bir daha issiz bir adaya giderken yaniniza alacaginiz uc seyden bir tanesi sakin "Levent" olmasin..

ssbb dedi ki...

Ben tam anlatamamışım herhalde;
Levent'in bana hiç bir eziyeti olmadı, hiç kavga etmedik.
Kendisi de sonuçta memnun kalmış olsa gerek ki geçen hafta patlatalım mı bir ada diye soruyordu:)

Benim Hayatim dedi ki...

......Beni övücü sözler söyledi, Levent'e havam oldu..... işte burada koptum. Nasıl da samimi,içtensiniz... Anlatımın akıcılığı süperdi...

Levent Bey, alışık olduğu konforlu lüks ortamda olmadığı için bu kadar etkilenmişe benziyor. İki resim arasında ki enerji,neşe kaybı gözlerden kaçmıyor.

Gezmeye,yazmaya devam. Merakla bekliyorum...

Adsız dedi ki...

Bu seyahatinizi diğerlerinden ayıran yer ve mekan dışında Levent bey olmuş. Yaşadıklarınız, resimleriniz ve yazılarınız o kadar özendirici ki gezilerinizin bir parçası olmak isteyi veriyor insan. Bu durumda Levent beyi şanslı görmenin dışında içten içe kıskanmaktan da alamıyor insan kendini... Şu da var ki böyle yolculuklarda size ayak uydurmakta çok kolay olmasa gerek:) Levent beyin yerinde kim olursa olsun zorlanırdı ama sizin gibi ne yaptığını-yapacağını bilen, iyi bir klavuz, yaşadığı her anın tadına çıkarabilen ve bundan zevk alan birisiylede yola çıkmak harika bir duygu olsa gerek... Bence Levent bey yola çıkarken bu kadar macera beklemiyordu. Sudan çıkmış balığa dönmüş gini geldi bana:) Ayrıca son bölüme koyduğunuz resimlerde de görüldüğü gibi giderken ki görüntüsü ve döndüğünüzde ki görüntü herşeyi anlatıyor. Maşallah siz her zamanki formunuzu, gülümsemenizi eksik etmemişiniz resimlerde. Bir insan hiç mi yorulmaz? Hadi yoruldu diyelim bunu hiç mi belli etmez? Nasıl bir bünyeye sahip olduğunuzu anlamakta zorlanıyorum doğrusu.
Hayatım boyuca bir çok özelliklerde insanlar tanıdım ancak siz bu insanlar arasında birçok özelliği bir arada barındıran nadir kişilerden birsisiniz. Ve sizin gibi birisine hayran olmamak, taktir etmemek elde değil doğrusu. Sizin içinizde de her insan gibi duygularınız düşünceleriniz var. Ama görünen o ki yaptıklarınız ve yaşadıklarınız hayata olan bağlılığınızı, hayatı ne kadar sevdiğinizi ve zevk aldığınızı gösteriyor...
Yolunuz hep açık olsun.
DeNiZ

hale dedi ki...

Bora Bey siz deprem olan bölgeye gitmiştiniz değil mi?

http://www.nytimes.com/reuters/2009/09/30/world/international-quake-indonesia.html

ssbb dedi ki...

Evet, 8.9luk depremin merkez üssü tam bizim gittiğimiz Padang şehriymiş. Üstelik bu deprem ve tsunamiden ikinci kurtuluşum oluyor, burada hikayesi var.
Aslında Levent Sumatra'yı duyunca deprem tsunami falan olmasın demişti de, ben de o işler Kuzey'de Hint Okyanusuna bakan Banda Aceh'te oluyor diye rahatlatmıştım.

levent dedi ki...

Bu yorumlara iki ilavem var. Birincisi bu bölgenin deprem bölgesi olduğunu biliyordum ama Bora beni dinlemedi.Bu gün bu konu ile ilgili söyleyeceğim tek şey iyi ki gitmişiz ve bu gün yine giderdim.
İkincisi sürekli yorgunluğum ile ilgili konuya açıklık getirmek istiyorum:)). Bunun tek sebebi Bora'nın her ortamda uyuyor olması ve benim maalesef otobüs,uçak ve teknelerde uyuma sürelerimin 10-15 dk geçmemesi. Ama bunu da öğreneceğim:)

levent dedi ki...

Bu gezinin ilk bölümünü yazdım.İlgilenenler okuyabilir.

Hakan dedi ki...

Gezi yazılarınız gerçekten çok güzel ve anlatımınız içten... teşekkürler,bu arada yazıları görsel olarak belgesel yapmayı düşünmenizi öneririm çoğu tv programından çok daha iyi olacağına eminim.
Hakan