13 Ocak, 2011

FİLİPİNLER II 


 

Çıkan kısmın özeti:
Filipinlerde Busuanga adlı ücra adaya geldik. Şimdi de adanın iyice ücra bir köşesine gitmeyi planlıyoruz.

Akşam yemeği için Merkezdeki Sea Dive’ın denizin üzerindeki restoranına gittik. Burası bence köyün en güzel restoranı, yanında yine iskele üzerinde bir başka lüks restoran daha var ama menüsü daha ziyade batı yemeklerinden oluşuyor ve ortam burası kadar sıcak değil. 
 
Ayrıca bu restoranın köşesinde ücretsiz internet de var (boş yakalayabilirsen) Ben Lapu lapu adlı balıktan yedim. Tava yapılmış olarak üzeri ekşi-tatlı soslu geldi. Gerçekten de buralarda balığa çok eziyet ediyorlar.


 

Neşe pirzola, Can da kalamar tava yedi. Bira içmekten sıkıldığımızdan şarap söyledik. Restoranda sadece bir şişe -o da nereden geldiyse, Kaliforniya şarabı varmış, litrelik şişesi 600 peso (20 lira), onu açtırdık. Bütün yemek 1480 peso tuttu.
 
Otele döndükten sonra tam yatacaktık ki dışarıdan çok güzel bir şarkı duyuldu. Tek gitarla Tracy Chapman havasında bir kadın söylüyordu. Ben önce kayıttan çalıyor sandım, ama arada takılınca canlı olduğunu anladım, kalkıp dışarı çıktım. Bahçede genişçe bir grup oturmuş, gitar çalıp içiyorlardı. Yanlarına gidip tanıştım, masalarına davet edip, içki ikram ettiler. Manila’dan 2-3 günlüğüne gelmişler, bir süpermarketin pazarlama bölümünde çalışıyorlarmış. 
 
Beraber biraz çalıp söyledik. Bana ikram ettikleri Brandy, Yunanlıların Metaxa’sının neredeyse aynısıydı. Adını sordum, “Gran’ma” dediler. Aslında Grand Matador’muş da kısaca öyle deniyormuş. Litrelik şişesi 2 dolarmış (Dönerken 5 şişe aldım).
 

Can da yanımıza geldi, ona oyunlu bir cep telefonu ve çikolata verdiler.
Epeyce sohbet ettik, ben merak ettiklerimi sordum. “Burada nasıl herkes şıkır şıkır İngilizce konuşuyor?” diye sordum Okulda İngilizce eğitimi küçük yaştan başlıyormuş ve çok iyiymiş. “İsimleriniz neden İngilizce ya da İspanyolca?” diye sordum “Burada büyük Amerikan hayranlığı var, ayrıca bu kültür yerleşmiş artık içimize” dediler. “Horozlar niçin 24 saat ötüyorlar?” diye sordum “Biz de bilmiyoruz, Manila’dakiler sadece sabahları ötüyorlar” dediler 
 

Onlar da Türkiye hakkında epeyce sordular, anlattım. Yarın sabah Ocamocam diye ıssız bir yere gideceğimizi söyleyince hepsi heyecanlandı, bir dahaki gelişlerinde gitmek için adını not ettiler. Sabah erkenden kalkıp yürüyerek merkeze gittim.
Ocamocam’ın sitesinde yazdığına göre köy dolmuşlarının kalktığı yerden New Busuanga dolmuşuna (jeepney) binecekmişiz.

 

Yol Google Earth’ten ölçtüğüm kadarıyla 60-70 km.
Köy dolmuşlarının bulunduğu meydan epeyce hareketliydi. Aradığım dolmuşun duracağı yeri gösterdiler, ama daha gelmemişti. Adı Layson’muş (Her jeepneyin adı var, alnında yazıyor). Bu jeepneyler uzatılmış Willys’e benziyor ama bence özel olarak bu iş için üretilmişler. Öne 2-3 , arkaya karşılıklı iki sıra halinde 15-20 kişi biniyor. Ayrıca İsuzu kamyonlardan yapılmış köy dolmuşları da vardı. 
 
Yerlerde tavuklar, domuzlar bağırıyor, köylüler dolmuştaki yerlerini garantiye almak için ya çantalarını içeriye bırakıyor, ya da bizzat oturup bekliyorlardı. Layson’un ne zaman geleceğini kimse bilmiyordu, “Köyün içinde dolaşıyordur, gelir” dediler.
 
Ocamocam Beach Avustralyalı bir adama aitmiş, ama işin başında durmuyormuş. İnternet forumlarında söylendiğine göre içki satsa parasını alamayacağını düşündüğünden internet sitesine isteyen içeceğini getirsin diye yazmış. İçecek derken içme suyunuzu da getirin diye eklemiş. Bungalowlarda konaklama 400 peso (15 lira) . Balıkçılardan balık alıp mutfakta pişirmek ya da pişirtmek mümkünmüş, pilav da bulunuyormuş.

 

Pazar yerindeki bir bakkaldan strafor buzluk aldım, köyün buzcusu olan Müslüman bakkaldan 10 tane buz paketi alıp içine yerleştirdim. (Önce bayramlaştık) Bakkal 1 litrelik naylon torbalara su doldurup, ağzını bağlayıp, derin dondurucuda dondurarak, tanesini 3 pesoya (10 kuruş) satıyor.  
Buzluğu bakkalda bırakıp otele dönerken bir kuyruk dikkatimi çekti. Bu ufacık köyde ne için kuyruğa girilebilir diye merak edip yanlarına seyirttim. Loto kuponu yatırma kuyruğuymuş. İnsanoğlu dünyanın her yerinde aynı!  

Çantalarımızı toplayıp otelde çalışan kızlarla vedalaştık, döneceğimiz gün odamızı ayırın dedik, trisaykılla meydana geldik. Bizim dolmuş daha gelmemişti. Neşe meydana bakan bir lokantaya (Garaj lokantası) oturdu. Ben gidip bira, kola vs alıp buzluğu doldurdum, salata yapmak için lahana, soğan, domates aldım. Bu arada bizim dolmuş gelmiş, çantaları yukarıya verdik, bağladılar, Neşe ile Can da içine girip yer tuttular.
 
Jeepney’in ortasına kadar çimento torbası yüklendiğinden oturacak yer azdı. Ben bir tur daha atıp geldim, ki Neşe kötü haberi verdi. Arabada beklerken karşısında oturan, elleri ekmek torbalarıyla dolu genç bir çocuk, “Ocamocama mı gidiyorsunuz, ben de orada çalışıyorum” demiş. Neşe de Allah’tan akıl edip “Yol kaç saat sürüyor acaba?” diye sormuş Yol 5 saat sürüyormuş! Üstelik bu sadece New Busuanga’ya kadarmış, daha sonra motosikletle yarım saat daha gitmemiz gerekiyormuş. “Dönüş nasıl oluyor?” diye sormayı da ben akıl ettim Dolmuş gece yarısı New Busuanga’dan çıkıp sabah 5’te Coron Town’a varıyormuş! Duyduklarıma inanamadım, şöförü bulup
“Abi, kaçta varırız?”diye sordum Şişman şöför “Akşamüstü 4-5 gibi varırız” dedi.
Saat daha sabahın 10’uydu. 

 

Şimdi; ben sabretmeyi, tevekkülü, hoşgörmeyi mecburi hizmetim sırasında Anadolu'nun köy dolmuşlarında öğrendim. İlçeden köyüme olan 20 kilometrelik yolu aşabilmek için külüstür dolmuşun içinde, sıcakta 2,5 saat geçirip, bütün ilçeyi defalarca dolaşıp, tam yola koyulmuşken, yolda el kaldırıp "Dur bekleyeko, giyinip geleyim" diyen işçileri dakikalarca bekleyerek çıldırma raddesine varmışken, diğer köylülerin olaya nasıl da sakin yaklaştıklarını görünce içimde bir hoşgörü pınarı şırıldamaya başlamış, aniden sakinleşmiştim. 

 

Ben de yol arkadaşım diğer köylüler gibi dikkatimi varmaktan ziyade yolculuğumuzun keyfini çıkartmaya verip, kitabımı açıp okumuştum. Ancak herşeye rağmen kısa tatilimizde bütün günümüzü çimento tozu yutarak bu amortisörsüz cipte, toprak yollarda, domuzlar ve tavuklarla geçirmek olacak iş değildi. Kısa bir duraksamadan sonra “Hadi iniyoruz” dedim. Çantaları çözdürüp indirttik. 
 

Oğlan çok üzüldü, “Ama çok güzel bir yer, gelseydiniz” dedi “Bir haftalığına gitsek olabilirdi ama biz zaten iki günlüğüne gidiyorduk” dedim. Neşe lokantada beklerken ben sırasıyla aldığım buzluğu, içecekleri ve buzları geri verdim. Buzları yazık olmasın diye geri götürmüştüm, ama din kardeşim illa da onların parası olan 1 lirayı geri verdi. (Sebzeleri iade etmeyi unuttum. Domateslerle sandviç yapıp kahvaltı ettik, lahana ile soğanları da İzmir’e geldiğimiz gün dolap boş olduğundan kavurup yedik. Daha önce Uzakdoğu’dan tropik meve, taze kişniş, sarımsak falan taşımıştım ama lahana, soğan ilk oldu) Tekrar otele döndük, odamıza yerleştik. Kızlar bizi görünce şaşırdılar, odayı temizlediler. Hemen birer çay yapıp geniş geniş kahvaltı ettik.


 

Sabahtan beri tozlu köy meydanında güneşin altında beklemekten canımız çıkmıştı. Gideceğimiz yerin bilinmezliği de stres yaratıyordu. Bu iptal kararı bizi gevşetti, çok mutlu olduk. 3-4 saat hamaklara serildik kitap okuduk, Can havuza girdi.


 

Neşe’ye “Galiba tatil yapmayı öğreniyorum, eskiden olsa ben o yolu giderdim” dedim O da sevinçle onayladı. Artık Kokossnuss’tan ayrılamamaya, buradan çevre turları yapmaya karar verdik, ve hayatımızda ilk defa aynı otelde 6 gün üst üste kaldık. 

 

Daha önceki rekorumuz üç gece idi.
Çanta toplamadan tatil yapmak Neşe’nin en büyük hayali, bu nedenle şehir değişsin ama oda değişmesin diye hep gemi turlarına bakıyor. Her tatilde günaşırı çanta topluyor.
Öyle de güzel topluyor ki ben hiç karışmıyorum, ancak çanta toplama yeteneğim körelecek diye endişelenmiyor da değilim. 

 
 

Öğleden sonra yatmaktan sıkılınca köy merkezindeki atraksiyonlardan, köyün tepesine Rio’daki İsa heykeli havasında yapılmış haça tırmanıp sonra da kaplıcalarda yıkanmaya karar verdik.
 
Dün geceki Filipinlilerin anlattığına göre dağa 702 basamakla tırmanılıyormuş, manzara çok güzelmiş, sonra da kaplıcada çok güzel yorgunluk atılıyormuş. Önce merkezdeki halk tipi lokantada yemek yedik.

 
Bu lokantalarda çeşitli tencere yemekleri oluyor ve ben çok seviyorum, ama Neşe nedense sevmiyor. Ben sulu bir kereviz yemeği yedim, ilaç gibi geldi. Neşe de et kavurma yedi. İki pilav ve kolalarla toplam 180 tuttu (5lira)

 
Yoldan bir motor çevirdim, önce dağa (Mount Tapias) sonra kaplıcaya gitmek istediğimizi, bizi oralarda bekleyip geri getirmek için ne kadar istediğini sordum. 400 peso dedi, 300’e anlaştık. Dağın hizasını geçince “Önce Mount Tapias’a gidiyoruz değil mi?”dedim Motorcu çocuk baş salladı. Bir bakkalın önünde durup benzin aldık.
 

Köyün dış mahallelerinden geçip, bozuk toprak yollarda böbrek taşlarımızı düşürdükten sonra oğlan bizi kaplıcanın kapısına getirip kontağı kapattı, ”Buyurun” dedi.  
Elimi alnıma vurdum, tekrar tane tane hem İngilizce hem işaret diliyle anlattım:

 
Önce Mount Tapias’a çıkacağız, fotoğraf çekeceğiz (bu arada ışık gidiyordu), terleyeceğiz, sonra buraya gelip yıkanacağız.  
Oğlan hiç itiraz etmedi, “Sorry” dedi, döndük, geldiğimiz yoldan geri dönüp 20 dakika daha toprak yolda sarsıldıktan sonra Mount Tapias otele geldik. Beni gülmek tuttu. İnsan anlamayabilir ama buralarda anlamadım demek ayıp bir şey olsa gerek ki herkes her şeyi anlamış gibi davranıyor, gülümsüyor, ama sonuç sıfır. Oğlan yine hiç bozmadı, tekrar “Sorry” dedi, döndük dağa gittik, meğerse merdivenlerin başlangıcı merkezden yürüyerek gidilebilecek mesafedeymiş.  
Bizim gibi düşünenleri bekleyen 15-20 trisaykılın arasından geçerek basamakları tırmanmaya başladık. Can ile ben hiç zorlanmadık, Neşe sonlara doğru biraz yavaşladı.  

Yolda dökülüp geri dönen şişmanlar da çoktu. Neşe’yi beklerken en üstteki basmaklara diğerlerinin yaptığı gibi taşla adımızı yazdık.
 

Yukarıdaki manzara adalar koylarla Bozburun’u andırıyordu.  

Fotoğraflar çektik, etrafı seyrettik, sonra tekrar 700 basamağı inip hava kararırken motorumuza bindik.  

20 dakikalık takırtılı yolu 3, defa katettikten sonra kaplıcaya vardık. (Giriş kişi başı 100 peso) Mayolarımız üzerimizde olduğundan hemen açık hava havuzlarına atladık. 
 

Su 40 derece civarındaydı, gerçekten iyi geldi. Biz bu saatte kimse olmaz diye düşünüyorduk ama çok kalabalıktı. Genelde yerliler vardı.

 

Havuzlarda da yarım saat geçirdikten sonra son bir kez daha çukurlu orman yolunu katedip merkeze geldik. Motorcu oğlana o kadar yolu gidip geldiğinden acıdım, 400 peso verdim. Merkezde bizim oteldeki Filipinlilerin tavsiye ettiği Risa’nın acentesine gittik. (Bistro Coron’un karşısında) Risa güleryüzlü, işini severek yapan, çalışkan bir kız.

İlk gün de buraya gelmiştik ama yer yoktu. Yarın için tekrar Coron turuna gitmek üzere anlaştık (kişi başı 750 peso, Can bedava) Bu sefer göle gideceğimizden iyice emin olmak için tekrar tekrar sordum, hatta gidilecek noktaları yazdırdım. Otele döndüğümüzde yanımızdaki odaya Amerikalı bir adamla Filipinli ‘nişanlısı’nın yerleştiğini gördük. Bill süzme bir Amerikalıydı: Düzgün, çok samimi ama aynı oranda mesafeli. Ayrıca sürekli bağırarak, konuşuyor, ve Filipinli kadıncağızı her ayrıntıyı ayrı ayrı anlatarak canından bezdiriyordu.

 

Mesela Bill diyor ki: “Fotoğraf makinesini tişörtün üzerine koydun. Eğer bunu unutur da tişörtü almak için aniden çekersen makine yere düşecek kırılacak, bu makineleri tamir etmek zordur, hele burada hiç tamir olmaz, o yüzden dikkat et önce makineyi al, sonra tişörtü çek” Kadın dinlemediğinden (aslında gerçekten karı koca gibiydiler) “Hı?” diyor, Bill hiç üşenmeden aynı cümleyi yüksek sesle tekrar kuruyor (biz de dinliyoruz) Bill bize gelip tekne turu için fikir danıştı, Riza’nın kartını verdik. Hemen fırladı gitti, yarınki tura rezervasyon yaptırdı. Akşam yemeğini merkezdeki Japon restoranında yedik. Bu seferki garson Lady boy biraz sakallıydı. Kalamar ve sebzeli tempura ile domburi söyledik. Domburinin ne olduğunu bildiğimizden değil, menüdeki resimlere bakarak seçtik. Resimlerde domburinin yanında beyaz bir rulo vardı, Neşe pilav dedi, ben havlu dedim, elbezi çıktı. 
 

Pilav çanağın dibindeymiş. Yemek ve kalamar güzeldi, sebzelerde iş yoktu. 6 şişe bira ile birlikte 700 peso hesap verdik. Odaya yürüyerek dönerken viskinin yanına çikolata alayım dedim, bakkalda sadece tanesi 1 peso olan altın para şeklinde pralinli çikolatalardan vardı. Mecburen 5 tane aldım, çocukluğumu hatırladım.  

Sabah 8:30 da gideceğimiz tur için yan odadaki Amerikalı Bill 7 de uyandı, büyük telaş yaptı, nişanlısı Famiy’e eziyet etti. Biz de rahvan rahvan kalkıp kahvaltımızı ettikten sonra merkeze gittik. Turda biz Bill'lerden başka Manila’lı mühendis bir çift de var. Bu sefer ilk önce geçen sefer içimizde kalan Kayangan Gölüne gittik. Denizden ufak bir sırtla ayrılan volkanik göle merdivenlerle tırmanılarak çıkılıp iniliyor.  

Gölün kıyısına bir iskele yapmışlar, bütün can yelekli Filipinliler orada yüzüyor ve şamata yapıyor. (Bu bölgede pek az yabancı turist var, genelde iç turizm canlı denebilir)  

Bizim turdaki Filipinli’lerle Bill de can yeleğiyle girdi (yüzme bilmiyormuş) Biz gölün ilerlerine doğru yarım saat açıldık. Gürültücü kalabalıktan uzaklaşıp köşeyi dönünce çok güzel bir yere geldik.

 

Su tatlı olmasına karşın içinde ufak zargana benzeri balıklar yüzüyor. Gölün kıyılarında dip çepeçevre volkanik dikitlerle dolu, her biri ayrı birer minyatür La Sagrada Familia kilisesine benziyor.

 

Buraya yakın Barracuda adında bir göl daha varmış. Bizim tura dahil olmamasına rağmen Riza giriş ücreti olan 100’er pesoyu ödersek oraya da gidebileceğimizi söylemişti. (sonradan LP’de okuduğuma göre iki gölün girişi tek biletle oluyormuş) Biz de baştan gidelim diye düşünmüştük ama Kayangan’da geçirdiğimiz bir saat bize yetti, yola devam ettik. İkiz Lagunu ve diğer mercan spotlarını ziyaret ettikten sonra öğlen yemeği için yine aynı kumsala yanaştık.  

Bugün hava daha sakin olduğundan deniz dalgasızdı.  

Bir saat kadar yüzdük, yandaki ıssız koylara geçtik. Issız koylardaki sessizlik ve görkemli tabiat insanı büyülüyor, ürkütüyor. Yemekte 6 kişi için 2 kilo ızgara balık, sebze ile doldurulup ızgara edilmiş iki büyük kalamar,


 

Neşe’nin isteğiyle 1 kilo ızgara tavuk, salata, pilav, meyve ve gazlı içecekler vardı. Pilav ve salatayı Riza akşamdan yapmış, bu sefer tepsilerle Coron'dan getirdik.

 

Gayet lezzetli ve doyurucuydu. Tekneye binerken iki büyük torba sandviç ekmeği almışlardı ama bunlar sadece balıkları beslemek içinmiş, sofraya bir tanesini bile getirmediler. Gün boyu her durduğumuz yerde bol bol balıkları besledik, ufalanan francalalara deli gibi üşüşmelerini seyrettik.  

Ekmek niyetine sofraya konan iki koca tepsi pilavın dörtte birini biz turistler yerken kalanını tekneci iki genç yedi. (Tekneciler biz yemeğimizi bitirip kalktıktan sonra kalanları yiyorlar, ama o kadar bol yemek var ki onlar bile bitiremiyor) 

 

Filipinlerde pek şişman insan yok. Bu ekmek yerine pirinç yemelerine bağlı olabileceği gibi tatlı kültürlerinin olmaması da olabilir. Tatlı niyetine fırınlarda satılan uyduruk pastalar ve pralinli çikolatalar dışında bir şey görmedim. Yandaki masaya büyük bir grup turist geldi. Kıyıya kocaman bir servis masası kurdular, üzerinde özellikle deniz mahsulleri açısından yok yok!


 

O kadar ki hiç bir yerde satıldığını görmediğim mercanların arasında dolaşan sarı kuyruklu süs balıklarını bile ızgara yapıp koydular.

 

Masanın başındaki adama bu hangi tur şirketi diye sordum, otele ait özel bir turmuş. Yemekten sonra biraz yayıldık, ben hafiften kestirdim, kalktığımda bir de baktım, bütün ahali tekneye binmiş gitmeye hazır bizi bekliyor. Turda deneyimli olduğumdan tekneye gidip “Daha burada duralım, bundan sonraki duraklar hep denizin ortasında derin yerlerde, sizin için en güzel yüzülecek yer burası dediysem de Bill olanca aculluğu ile gitmekte ısrar etti.  

Neşe yüzerek öbür koya gittiğinden ortalıkta yoktu. Bill, gidelim yoldan tekneye alırız bile dedi ama ben ne taraf gittiğini bilmiyoruz diyerek itiraz ettim. En sonunda dediğime gelerek tekneden indiler, biraz daha denize girdiler, balık beslediler. Yarım saat sonra Neşe gelince tekrar tekneye doluştuk, denizin ortasındaki bir mercan kayalığındaki son moladan sonra hep beraber Baraküda Gölüne gitmeye karar verdik. Tekneci bizi bir kıyıya yanaştırdı, yine bir tepeyi aştık, Kayangana benzeyen bir göle geldik.

 

Kayangan buradan daha güzeldi, burası pek yeşil değil hep kayalık. Biraz daha yüzdük, Can iskeleden atlama talimleri yaptı. Neşe gidelim diye ısrar ederken son ters atlayışında kafasını iskeleye çarptı, ağlamaya başladı. Bir şey olmadı ama biz çok üzüldük.

 

Yaşı itibarıyle Can'ı zaptetmek kolay değil. 

 

Küçük kedi yavruları gibi sürekli atlıyor, zıplıyor, koşuyor. 


 


 

Akşamüstü köyün iskelesine dönüşte Riza bizi bekliyordu. Turdan çok memnun kaldığımızdan hemen ertesi gün için Banana Island turu yapmak istediğimizi söyledik. Bu turu en az 4 kişiyle yapıyormuş ve kişi başı 1200 pesoymuş. Manila’lı mühendis çiftin de aynı turu yapmayı istediğini söyledi, beraber yapmaya karar verdik. O sırada Bill de atlayıp biz de gelelim dedi. Tur 6 kişi olunca kişi başı fiyat değişmediği gibi Bill ile bir gün daha geçirmek bize zul geldiğinden biz hemen vazgeçtik.


 

Akşamüstü ofisine uğradığımda Bill’in hemen gelip tur parasını ödediğini öğrendim. Üst üste olmasın biz bir sonraki gün gidelim dedim. "Müşteri bulursak olur tabi" dedi. “Kara yolu ile giilen plaj yok mu burada?” diye sordum Cabo Beach diye bir yer varmış. Yarın da oraya gidelim dedik. Akşam önce çarşıdaki mangalcıda şiş yedik.

 

Aynı bizim Diyarbakır’daki sokak kebapçıları gibi burada da sokakta mangal yakıp dumanlı dumanlı şiş pişiriyorlar.  

Şiş çeşitleri içinde en güzeli elbette ortaklar usulü et olanlar. Bunun dışında kokoreç, domuz kulağı (pek yağlıydı, yiyemedim) , tavuk ayağı ve kafası var. Can ile tavuk ayağını yedik, kıtır kıtır kemikli bir şey ama gagalı magalı soslanmış kafayı görünce içim bulandı. (Şişin tanesi 25 kuruş)
 

Üstüne bir de travuk grillcisinde oturup birer parça tavuk yiyip yürüyerek odaya döndük.


 

Otelin önüne gelince Neşe Can’a “Biz daha yürüyeceğiz, bizimle yürümek mi istersin, ödevini yapmak mı?” diye sordu Can da elbette yürümektense ödevi tercih etti. O otelin restoranında ödevini yaparken biz de (benim muhalefet şerhime karşın) arka taraftan süzülerek odaya gittik. Neşe bu numarayı iki daha sonra kez daha tekrarladı. Bana kalırsa bir çocuğa zorla ödev yaptırmak anlamsız ama okul işlerine o baktığından karışmadım.

 

Oteldeki komşularımızdan birine hamakta kitap okurken yanaşıp Banana Adası Turuna gitmek isteyip istemediklerini sordum, hemen atladı, burada pineklemekten iyidir dedi. Adı Rick’miş, Hollandalıymış, Filipinli kız arkadaşıyla beraber dördümüz bir sonraki gün tura gitmeye karar verdik. Köyün içinde dolaşmaya çıkıp otelin hemen yakınındaki sağlık merkezine girdim. girişteki karşılama deskinin içinde hayatından bezmiş görünen kel bir doktor vardı. 

 

Zaten işi başından aşkın olduğundan kendisini rahatsız etmeden kapıda steril numune kabı paketleyen hemşireye kendimi tanıttım, sağlık sistemi hakkında biraz bilgi aldım. 


 

Hayatından bezmiş görünen doktor bu adanın ve havalinin tek doktoruymuş. Bundan sonraki ilk doktor Puerto Princessa'daymış (tekne ile 14 saat). Doktorun maaşı 500 dolar civarındaymış. İlaçlar ve muayene ücretsizmiş ama film çektirmen gerekirse gidip eczaneden 1 dolar verip film alman gerekiyormuş. Sabah erken kalkıp biraz kırlık alanlarda koştum, iyi oldu, çok hamlamıştım.
Daha sonra kıyı yolundan merkeze geldim.


 

Kahvaltılık muz keki, kurabiye çeşitleri alıp otele döndüm. Çay demleyip bahçede güzel bir kahvaltı ettik. Türkan Saylan’ı bitirdim, Eralp Akkoyunlu’nun Deniz Çingenesi adlı kitabına başladım. Türkan Saylan'ın tıbbiye anıları kendi okul günlerimi gözümde canlandırdı.
Yeni başladığım kitap ise beni mest etti. Amerikada yaşayan bir Türk Profesörün kendine tekne yapmaya karar verip, bunu gerçekleştirmek için gerekli parayı kombinezon hesaplarıyla Las Vegas’ta Black Jack’ten kazanıp sonra da ürettiği tekne ile dünya turu yapmasının hikayesi. 

 

Abinin zekası beni çok etkiledi, zeki insanın en zor durumda bile çözüm üretme yeteneğini düşünürken aklıma güzel bir fikir geldi (hamak etkisi) Can buralarda İngilizce konuşmaya çok heves ediyor, biz de öğrensin istiyoruz ama bunu nasıl yapacağımız hakkında bir fikrimiz yok. 


 

Hamakta kitabı okuyup bu konuları düşünürken aklıma Live Mocha sitesi geldi. Evde kendi kendine bu siteye girerek hem bilgisayarla oynama hevesini giderir, hem de İngilizce öğrenir dedim. (Nitekim dönüşte bu fikrimi uygulamaya koydum, şimdilik işe yarıyor gibi) Öğleyin bir motor çevirip Cabo Plajına gitmek orda bizi bekleyip geri getirmek üzere pazarlık edip 300 pesoya anlaştık. Merkezden buz ve içecek aldım. Yaklaşık yarım saatlik yolculuktan sonra vasat bir plaja geldik.


 

Denizde iş yoktu ama kıyıdaki oturma yerleri güzeldi.


 

Biraz yüzdükten sonra kıyıda güneşlendik, kitap okuduk, bira içtik
.

 

Piknik yapan ailelerle sosyalleştik, onlara THY fındığı verdik, çok sevindiler. Bizim motorcu çocuk da uyudu. 


 

Akşamüstü toparlandık, oraları temizleyen çocuklara 20 şer peso giriş parası ödedikten sonra dönüşe geçtik. (Bu çocuklar tam vahşi gibi davranıyorlardı) 


 

Gelirken çok bozuk yollardan geçtiğimizden motorcu Dom piknik yapanlardan öğrendiği yeni ve daha kestirme bir yoldan dönmeye karar verdi, fakat bu yolda da dik yokuşlar varmış Ben motor giderken atlayıp sonra koşup binerek epeyce atraksiyon yaptım. Bazı yerlerde hepimizin inip yürümesi gerekti, ormanın içinde yürümek çok güzel oldu. 

 

Can’ın terliği ayağını vurduğundan dönüşte çarşıya girip bir terlik aldık. Köye artık iyice uyum sağladık, çarşı pazarı, esnafı tanıyor, ne nerede bulunur biliyoruz. Otele dönünce Rick’in odasına uğradım. Kapıyı odada TV seyreden Filipinli kız açtı. (Rick Kokossnuss’un TV’li, klimalı, betonarme en lüks odalarında kalıyor. ) Gelince bana uğramasını söyledim. Biraz sonra geldi, tekne turu için ücreti vermemiz gerektiğini söyledim. Kız arkadaşı rahatsız olduğundan gelemeyecekmiş. “O zaman 3 kişi olacağımızdan kişi başı 1200 yerine 1600’er peso vermemiz gerekecek” dedim. Kabul edip verdi. 

 

Otele yeni gelen yeni evli havasındaki Manila’lı bir çifte tura adam aradığımızdan bahsettim. Bana sanki hanutçuymuşum gibi şüphe ile yaklaştılar. Riza’nın kartını verip isterlerse akşam oradan kayıt yaptırmalarını söyledim. Akşam yemeği için bu kez Neşe’nin isteği ile LP’nin tavsiye ettiği Bistro Coron’a gittik. Şnitzel gibi yemekler vardı. Yemek sırasında Can boş bardağını devirdi bardak kırıldı, kimse gelip ilgilenmedi. Can kendi kendine epey çalışıp özür dilerim demeyi öğrendi, hesabı getiren garsona cümlesini söyledi. Garson biz Can’la şakalaşmasını falan beklerken daha önce görmediği kırık bardağı özürden sonra farkedince “Oww, bunu hesaba eklemeliyim” dedi. 




 

“İyi ekle de gel o zaman” dedim Hesabı geri getirdiğinde bir de baktım 900 pesoluk hesap 1020 olmuş, dandirik bir bardak için neredeyse bir şnitzel parası yazmış. İtiraz ettim, patronla konuşun dedi. Patrona gidip çocukların kazayla kırdığı bardaktan para alındığını ilk defa gördüğümü, hadi alınsa bile bu ucuz memlekette bir bardağın asla 120 peso etmeyeceğini, bizim memlekette bardaklar çok daha pahalı olduğu halde böyle bir olay olduğunda değil parasını istemek, içeceği yenilediklerini söyledim. Kadın gayet suratsız bir şekilde “Bardakların burada bulunmadığını, Manila’dan getirttiğini, kırılan bardakların parasını almazsa hiç bardak kalmayacağını” söyledi. Epeyce söylenerek istediği parayı verdim. Bu olay olmasa ben zaten 100 peso bahşiş bırakacaktım ama olay canımı sıktı. Daha sonra bizim oteldeki garson kızlara çocukların kırdıkları bardakların parasını alıp almadıklarını sordum. 20 tane kırarsa alırız, ama bir iki taneye elbette almıyoruz” dediler. 

 

Bütün gece yağmur yağdı ama uyandığımızda kesilmişti. Sabah kahvaltı ederken yeni evli çift ellerinde kahve fincanları ile gelip nasıl biz de gelebilecek miyiz tura dediler. Onu siz bileceksiniz , akşamdan kaydolmanız gerekiyordu deyip Riza’nın kartındaki numarayı aramalarını söyledim. Panik içinde odalarına gidip aradılar ama bu saatten sonra sizin için fazladan yiyecek ayarlayamam demiş, kabul etmemiş. Saat 8’de Rick ile Riza’nın ofisinde buluştuk, tekneye bindik. Banana Adasına ulaşmak net 1.5 saat sürüyor. 
 

Rick efendiden bir oğlan. Eindhoven’de forklift operatörüymüş, bekarmış. Odada kalan kız arkadaşı ile geçen seneki Filipinler tatilinde Manila’da tanışmış, bu sene de birlikte takılıyorlarmış, kıza para vermiyormuş ama masraflarını çekiyormuş.
Kızdan çok hoşnutsuzdu. “Salak kafam” diyordu, zira kız hiç muhabbet etmiyor, Manila’daki evinde TV olmadığından bütün gün odada TV seyredip, cep telefonundan mesaj yazıyormuş. Ayrıca Rick’in onun için aldığı bikiniyi giymemek için de bin dereden su getiriyormuş. 

 

“Baş başa kalınca değil ama dışarıda çok mutaassıp takılıyorlar” diye dert yandı Rick yana yakıla. Kızdan çoktan sıtkı sıyrılmış da Manila’ya giden bütün uçaklar dolu olduğundan kurtulamıyormuş. Üç gün sonraya bilet bulmuş, Manila’ya dönüp kızı orada bırakacakmış.
Ben de bu adam niye bütün gün otelin bahçesinde hamakta kitap okuyor diye düşünüyordum. (Berlusconi’nin ipliğini pazara çıkartan bir kitap okuyordu)  
Saat 10 gibi Banana Adasına yanaştık. Biz adayı ıssız zannediyorduk ama 8-10 tane bungalow ve kıyıda temizlik yapan dede torun bir aile vardı. Gençler kıyıya vuran yosunları tek tek toplayıp plajda açtıkları çukurlara gömüyorlardı. Dede’ye bungalowları sordum, geceliği 400 peso (12 lira) imiş, yiyecek bir şeyler ve elektrik de (jeneratör?) varmış. Burayı son günde keşfettiğimize üzüldük. Bilsek, Ocamocam yerine baştan buraya gelirdik, sonuçta ıssız kumsal her yerde aynı. Ada çok güzeldi, ben hemen gözüme kestirdiğim her adaya yaptığım gibi etrafında bir tur yüzdüm, 45 dk sürdü. Denizin dibi çepeçevre görkemliydi. Çeşitli tropik balıkların yanında Filipinler’de deniz dibinde en çok renkli deniz kabuklarına hayran oldum. Bu kabukların bazıları 50 santime kadar büyüyor ve dalgalı ağızlarından dışarıya rengarenk organellerini çıkartıyorlar. Bunlar o kadar canlı ve güzel desenlere sahip ki… Kimisi kahverengi üzerine beyaz puantiyeli, kimisi nefis bir turkuaz üzerine ince desenli, kimsinin kenarlarında lacivert biyeler var. Adanın tam arkasından geçerken 2-3 cm boyunda iki ufak sarı balığın (Digitürk Balığı) her durup etrafı incelediğim yerde mevcut olduğunu görüp bunlar aynı balıklar olmasın dedim. Biraz dikkatli bakınca bu iki kardeşin beni baba yerine koyup takip ettiklerini fark ettim. Yüzerken göğsümün altında benimle aynı süratte eşlik edip, durunca da önümde bekliyorlardı. Adanın yarı çevresini beraber döndükten sonra başlangıç noktasına gelince kıyıdaki Can ve Neşe’ye seslenip ailemizin yeni üyeleriyle tanıştırdım. Onlar geldikten sonra bile ufalıklar yanımdan ayrılmadı. Öğle yemeğine kadar kıyıda yayıldık, kabuk topladık, ıssız adanın en büyük meşgalesi olan kabukları kuma sürterek parlatma işiyle uğraştık. Öğlen yemeği yine insanı mahçup edecek kadar zengindi: Sadece üçümüz için kocaman bir balık, bir kilo tavuk but ızgara, 20 den fazla haşlanmış yengeç, ekşili patlıcan közlemesi, muz ve koca bir karpuz vardı (İki tepsi pilavdan bahsetmiyorum artık.Yeni evliler gelse de yemek fazla gelirdi). Ben pilava hiç dokunmadan daha çok yengeçlerin üzerinde çalıştım. Rick yengeç yemeyi bilmiyormuş, (daha doğrusu ayıklamayı bilmiyor, hep kıza ayıklatıyormuş) ben öğretiverdim, biraz yedi. Yemekten sonra bir saat daha oyalandık. Adanın tepesine çıkan bir patika görünce ailecek ormanın içine daldık, sivrisineklerin saldırısına uğrayınca paldır küldür geri indik. Saat 2 gibi karşı adadaki Malacapuya Plajına geçmek üzere adadan ayrıldık. Yolda bir sürü zıplayan ton balığı gördük. Burası da oldukça güzel bir plajdı. 1 saat kadar yüzdük, bir torba ekmeği balıklara yedirdik. Denizdeyken yağmur çiselemeye başladı. Kıyıya çıkıp plajın arka tarafındaki başka bir plaja geçtik. Geri döndüğümüzde yine Rick ve mürettebatın tekneye binmiş hazır kıta bizi beklediklerini görünce Rick’e gidip “Abicim naapcaz otele dönüp de, yağmurlu mağmurlu takılalım burada biraz daha, belki hava açar” dedim. Teknecilere de 4 te yola çıksak uyar mı diye sordum (hava 6 gibi kararıyor) . Pek tepki vermediler, olur anlamında anladım. Tekrar kıyıya çıktık, yağmur altında Can ile koşmaca oynadık. Saat dörde doğru rüzgar şiddetini arttırdı, tekneciler bir anda koşturup oturduğumuz bankları örten tenteyi kaldırıp sardılar. Havanın düzelmeyeceği de ufuktaki karanlık bulutlardan iyice belli olduğundan biz de en sonunda tekneye bindik. Yola çıkmadan çocuklardan biri kocaman ekmek naylonunu Can’a verdi, panço gibi giydirdik, ağzının önüne ufak bir delik açtı. Teknenin tentesini hızımızı kesmesin diye sardıklarından Can dışında üçümüz ve (iki tekneci) gittikçe şiddetlenen yağmura karşı tamamen savunmasızdık. Adadan ayrılırken kabaran denizi görünce herkesin (aslında Rick ve Neşe’nin, Can hem kuru kaldı, hem de konuyla pek ilgilenmedi, torbadan akan suları içmeye çalışarak oyalandı ) neşesi kaçtı.  
Ben teknecilerin vurdumduymaz tavırlarına ve yağmur altında sigara içme çabalarına bakarak pek endişelenecek bir şey olmadığına (olsa da yapacak bir şey olmadığına) hükmedip şakalarla falan ( Sulu Denizi gerçekten suluymuş gibi sulu şakalar) gerginlikleri almaya çalıştım, ama şaka şaka nereye kadar, kaç saat!



 
Gittikçe şiddetlenen yağmur ile ters çarptığımız dalgaların serpintisi bir yandan, güneşin kaybolması ile şiddetlenen rüzgarın üşütmesi bir yandan ben de bu bir buçuk saat nasıl geçecek diye düşünmekten kendimi alamadım. Bir buçuk saat sonra hala Coron Adasının rüzgaraltına girememiş, dalgalı denizde, ceviz kabuğu kadar kanoda bir aşağı bir yukarı sallanıyorduk.
 

Neşe ve ben ısınmak için can yeleklerini giymişken, Rick de kocaman havlusunu tepesine kadar çekmiş titriyor ve arada kafayı çıkartıp endişeli gözlerle denizi süzüyordu. Bir ara göz göze geldik, "Bak geçen gün ‘Ne olsa bahçedeki hamakta pineklemekten iyidir’ diyordun" diye hatırlattım. “Yaa, ya, hamak iyiymiş meğerse” dedi Coron rüzgarı kesince deniz sakinleşti ama yağmur yol boyu bir dakika bile kesilmedi
( Bu nedenle odaya dönünce çektiğim aşağıdaki foto dışında elimizde bu unutulmaz ıslak yolculuğumuzun hiç fotoğrafı yok).
 

İlk bir buçuk saat neyse de, son yarım saat çok üşüdük, dakikalar geçmek, köyün ışıkları yaklaşmak bilmedi. Hava iyice karardıktan sonra köyün iskelesine yanaşabildik. Riza elinde şemsiye bizi kıyıda bekliyordu, sanki kendi kabahatiymiş gibi çok özür diledi. Ben adadan dönüşe geçerken bir ara hava iyice patlar da gece buralarda kalır, yarın sabahki Manila uçağını , dolayısı ile silsile halinde aynı gün akşamki Abu Dabi ve ertesi sabahki Istanbul uçaklarını kaçırırsak halimiz nic’olur diye düşünmüştüm.

 

Sırılsıklam bir şekilde titreyerek bir motora atladık, sıcak duş hayali ile otele geldik. Yolda benim aklıma bizim odadaki sıcak su musluğunun akmadığı geldi. Herhalde vanasını açmadık diye düşündüm. Yine de otele girince kızlara “Bizim odada sıcak su yok” dedim

 

Onlar da “Evet sadece beton lüks bungalowlarda var” dediler. Altı gündür hiç sıcak su ile duş almak gerekmediğinden bu konuyu atlamışız. O kadar üşümüştük ki soğuk su da bize sıcak gibi geldi, üstüne elimizdeki bütün kalın giysileri üst üste giyinip otelin restoranına gittik. Sabah bizimle gelemeyen yani evli Filipinli çift şort ve askılı tişörtlerle yemek yiyorlardı. Fish Siniang diye yerel bir yemek söyledim, Allah’tan sebzeli bol baharatlı balık haşlaması çıktı.

 

Koca bir tencereyle getirdiler, içtikçe ısındık kendimize gelip üzerimizdekileri çıkartabildik, hasta olmaktan kurtulduk.  

Bu arada hava durumundan bahsetmek gerekirse Filipinlerde bulunduğumuz süre yağışlı sezonun son günleri olmasına karşın (Burada yaz kış değil ıslak ve kuru sezon var. Mayıs- Kasım arası ıslak sezonda hava çok sıcak, bunaltıcı ve kasırgalı oluyormuş) bir ilk gün Manila’da , bir de son gün denizde yağmur yağdı. Hava tam limonata kıvamında bunaltmayacak kadar sıcak, genelde parçalı bulutlu ve 27-30 C civarındaydı.

 

Yemekten sonra odaya çekilip kitap okuduk. Eralp Akkoyunlu’nun kitabını bitirdim. Eralp Abi elleriyle yapıp, dünyayı dolaşıp, evladı gibi gördüğü teknesi Yosun'u Tonguç Tokol adlı hiç tanımadığı genç bir Türk ile eşine hediye etti ve adını gönlümün kahramanlarının arasına altın harflerle yazdırdı. (Döndükten sonra internetten teknenin hediye edildiği Tonguç Tokol ne yapmış diye araştırdım. Marmaris'te yelken okulu açmış ve okulun reklamını yaptığı sitesinde kendisine teknesini bilabedel veren Eralp Abi'ye kuru bir teşekkürü çok görmüş. Teşekkür bir yana böyle bir olaydan hiç bahsetmemiş) Odanın borcunu akşamdan kapattım. Havaalanına gidiş ve havaalanı vergisi için 1000 peso ayırmıştım. Garson kızlara havaalanı vergisini sormak aklıma geldi. Manila’dan buraya uçarken kişi başı 200 peso ödemiştik. Buradan çıkış kişi başı 20 peso imiş ama hiç aklıma gelmeyen Manila dış hatlardan çıkış vergisi kişi başı 700 peso imiş. Kızlara otelde ummadığımız şekilde 6 gece kaldığımız için baştan pazarlık etmediğimi, ama bir indirimi hakketiğimizi söyledim. Gidip yaşlı Alman patrona sordular, % 10 indirin demiş.


 

Manila’da bozdurduğumuz 700 dolar yetmediğinden 100 dolar daha bozdurdum. İnternetten banka kuruna bakıp % 5 altına bozdular. Havalanı servisi için rezervasyon yaptırdım (kişi başı 150 peso), bütün olası harcamaları hesaplayıp artan parayı bize bir hafta boyunca güleryüzle hizmet eden kızların bahşiş kutusuna attım. Sabah erkenden kalkıp toparlandık. Kurabiye ve mango ile kahvaltı ettik. Fiyatı biraz pahalı (Kilosu 3 lira. Diğer meyveler muz 1 lira/kg, ananas 2,5 lira/kg, karpuz 5 lira/tane) olmasına karşın buranın mangoları açık sarı renkte ve çok tatlı/kokulu. Uçuş saatinden 2 saat önce bizi alacak servisi beklemek için çantalarla yola çıktık. Garson kızlardan birisi de bizimle bekledi. Bir sürü minibüs geçti hepsi korna çaldı ama kız bunlar değil diye bindirmedi, bir iki defa cep telefonundan bekliyoruz diye aradı. Minibüs gelip de kız ön koltuğa şöförün yanına kurulunca işin aslı anlaşıldı. Havaalanında girişteki arama da çantaların elle dışarıdan yoklanması ve içlerine şöyle bir bakılmasından ibaretti. Yine de önümdeki adamın çantasındaki deklare etmediği tabancasını bulup emanete aldılar.  
Elle yazılmış biniş katlarımızı verdikten sonra çantalarımızın yanı sıra bizi de tartıp kaydettiler. (Yiyip yiyip yatmaktran bir haftada 2 kilo almışım) Kısa pisti gören salonda uçağın gelmesini bekledik. 6 gün önce bizi getiren uçak yine piste indi, yolcular boşalırken Filipinli pilot Mister No havasında piste inip uçağın sağını solunu kontrol etti.  

Uçak indikten yarım saat sonra havalandı, tropik adaları seyrederken yarışmacı hostesin kokpitin önüne çıkmasıyla birlikte Neşe hemen pasaportları çıkarttı.
Deneyimli olduğumuzdan ilk soruyu (pasaport gösterme) biz kazandık, üzerinde Cebu Pasifik yazan ekmek torbasını kaptık.

 

Manila’da domestik uçakların indiği Terminal 3’den Terminal 1’e gitmek için servise bindik (20 peso). Servis havaalanından çıktı, kenar mahallelerin ara sokaklarından geçip sıkışık trafikte 1 saat giderek tekrar havaalanına girdi. Kontrollerden geçip içeriye girdik.

 

Daha check-in’in başlamasına 2 saat olduğundan ben yiyecek bir şeyler bulmak için dışarı çıktım. Havaalanının altındaki dolmuş otobüs duraklarından Sipao dedikleri pirinç böreği gibi bir şey ve su aldım, döndüm geldim. Kapıdaki polis memuru pasaportumu gösteremediğim (Neşe’de bıraktığım) için beni içeri almadı, dışarıdaki danışmaya gönderdi. Danışmadaki adam Neşe’nin adını becerebildiği kadar iki üç kez anons etti, böyle bir anons beklemeyen ve Can’a ödev yaptırmaya dalmış olan Neşe elbette ki duymadı. Ben sıcaktan bunalmış durumda gittikçe sinirlenmeye başladım, “Oğluma su almaya çıktım, çıkarken kimse pasaportsuz giremezsin diye uyarmadı, yazı da yoktu" dedim, Ayrıca anadilimde buraya yazılmayacak epeyce başka şeyler de söyledim. Sonuç? Tabii ki sıfır, Allahtan uçak saatine daha var!

 

Cama burnumu yaslayıp Neşe’yi görmeye çalıştım Danışmadaki çocuk Neşe’nin kalabalık dış hatlar terminalinde bulunduğu yeri, üzerindekini sordu. Tişörtünü ve kabaca bulunduğu yeri tarif ettim, içerdeki birine telsizle aktardı, çıkış kapısına gidip beklememi söyledi. Çıkış kapısındaki polisler ben kapıya yaklaştırmayıp giriş kapısına göndermeye çalışır ben de onlara hem İngilizce hem Türkçe mukabele edip direnirken Neşe göründü, pasaportumu verdi de gidip giriş kapısından girebildim.

 

Çekinden sonra yeni bir sürprizle karşılaştık. Çıkış vergisi Busuanga’daki garson kızın dediği gibi 700 değil 750 peso imiş. Cebimdeki bütün bozuklukları falan topladım 2205 peso çıktı. Yanıma lazım olur diye aldığım bir dolarlık banknotu da 45 pesoya bozdurunca tam tapa bir şekilde Filipinler’den çıktık.

 

Gümrüksüz bölgede banklara oturup uçaktan artan şarabı ve Busuanga’dan artan birayı içtik, çerez yedik, ücretsiz internet bankosunda vakit geçirdik.
Elbette özellikle Can!
 

Abu Dhabi’de bu sefer 3 saat bekleme vardı, ama giderkenki heyecan olmadığından her zamanki gibi daha zor geldi. Dönüş uçağımız yine THY uçuşu idi, İstanbul, İzmir derken bir de baktık adadaki odamızdan çıktıktan 32 saat sonra evimizin güvenli ve sıcak ortamındayız. İnsan böyle anlarda 36 saat önce dünyanın öbür ucunda bir adada olduğuna inanmakta zorlanıyor, rüya görmüşsün gibi geliyor.


 

Döndükten sonra Jetlag etkisini, kendisinden çok memnun kaldığımızdan (akşam erken yatıp sabahları hiç zorlanmadan 5’te kalkıp kuş sesi dinleyerek geniş geniş kahvaltı etme) düzeni bozmadan 15 gün kadar sürdürmeyi başardık. 
 

Filipinler Tayland’a benzeyen, ancak Tayland’dan daha uzak, daha ucuz, daha çok insanın İngilizce konuştuğu sıcakkanlı insanların ülkesi.
Bütçe:
(3 kişi için 9 gün)
Uçak bileti 1370 euro
İç hat uçak biletleri 200 euro
Harcama 500 euro
TOTAL: 2100 euro (kişi başı 700 euro)
Kitap:
Eralp Akkoyunlu Deniz çingenesi *Etihad ile THY Star Alliance’da ortak değillermiş. Sadece THY ile uçtuğumuz miller sayılıyormuş.

3 yorum:

Adsız dedi ki...

3 sayfada da ne yazık ki yazının devamı bulunmuyor tekrar kontrol edebilirmisiniz lütfen. Teşekkürler...

Can Esentas dedi ki...

filipinler seyahatinin 2. bölümü ne yazık ki yönlendirilen sayfada yok. İlgilenirseniz keyifle okumayı düşünüyorum teşekkürler...

ssbb dedi ki...

bu yorum yazdığını sayfada ben yazıyı görüyorum.
Yandaki Filipinler bannerına tıklarsanız yazının tümünü tek parça okuyabilirsiniz
Linki de
http://www.sandaletliseyyah.com/2011/01/filipinler-ii-aksam-yemegi-icin_01.html